The words you are searching are inside this book. To get more targeted content, please make full-text search by clicking here.

ETWINNING PROJESİ KAPSAMINDA ORTAKLARIMIZ İLE HAZIRLADIĞIIMIZ HİKAYE KİTABIMIZ

Discover the best professional documents and content resources in AnyFlip Document Base.
Search
Published by filizefeinci, 2022-05-06 05:25:36

BENİM HAYALİM BENİM HİKAYEM

ETWINNING PROJESİ KAPSAMINDA ORTAKLARIMIZ İLE HAZIRLADIĞIIMIZ HİKAYE KİTABIMIZ

BOLU GEREDE FEN LİSESİ
MELİKE HİSAR ÖZDEMİR

HİZMET ARACI

Sabah güneşini ve esintisini en azından insanların yaptığı gibi sevmeye çalışıyordu. Ne

kadar paramparça halde olsa da budan vazgeçemezdi. Tekrar kurulunca unutacak olsa bile.
Parça parça olmuş vücudunun, yapboz gibi tekrar tekrar birleştirilmesine alışmış olsa da bir
insan olsaydı ne kadar tiksinç bir durum olacağını farkındaydı. Buna ayak uydurarak o da
tiksinmeye çalıştı.

Teknisyen-1: ‘’Neden bu sefer daha uzun sürdü, bekleyenler tarafından sıkıştırılmaktan
bıktım usandım’’

Teknisyen-2:’’Her zamankinden daha hırçın davrandı. Uzun zaman olmuştu onun içinde,
biraz zaman ver ona…’’

Teknisyen-1: ‘’…’’

Teknisyen-2: ‘’Aslında çok hırçın davrandı kendine zarar verebilirdi, erkenden sıfırlamak
zorunda kaldım.’’

Teknisyen-1: ‘’Onunla duygusal bağ kurmamanı söylemiştim.’’

Teknisyen-2: ‘’… Evet.’’ ne kadar uyarılmış olsa da kendi eserinden vazgeçemezdi.

Kurulumu 1 gün boyunca sürmüş olsa da yorgun hissetmiyordu. Yorgun tanımını da
bilmiyordu. Sonuçta hisleri sıfırlanmış işe hazır hale gelmişti. Aslında his de denemezdi,
sürekli bilgi toplamaya aç ve işi insanlarla olduğundan, insanların; mimikleri, hareketleri,
jestleri, duygu değişimleri, davranışları silinmiş zihninde tekrar tekrar işlenmesiydi. Diğer
işinde kazandığı duyguların, davranışların işine engel olabileceği anlaşıldığında sıfırlama
işlemi rutin haline gelmişti.
Teknisyen-1: ‘’Artık hazırız, başlayalım mı?’’ Dedi oflanarak.
Klasik bir açılış düğmesine sahip değildi. Enerji kaynağına ne türde bağlanırsa bağlansın
direk çalışırdı.
Ekstra süslü ışıkları ve diğer fonksiyonel parçaları da yoktu. Görmek için bir çift kamera,
konuşmak ve duymak için bir ses sistemi ve en iyi sonucu veren sivri uçlu bir bilgisayarı
vardı.Sonunda işe hazırdı. Dişli seslerinin rahatsız eden gıcırtısı, zaten gergin olan
teknisyenlerin karnını ağrıttı.

Req: ‘’Tercih edildiğim için minnettarım… insan sizin için ne yapabilirim?’’ Yüzünden belli
edemese de merak açlığını bu cümleler ile bastırdı.

Teknisyen-2: ‘’Bir vakanın daha çözülmesi lazım, yardımını istiyoruz.’’ Dedi ihtiyatla.

Req: ‘’Tabi ki de! Hizmet aracı olarak görevim bu.’’ Giderek meraklandı.

Req: ‘’Ne yapmam laz…’’ cümlesini bitiremeden ilgisini başka yere çevirdi. Bulunduğu oda
loş, basık, çökük ve rutubetliydi. Teknisyenlerin gerginliğini görerek o da ayak uydurdu.
Bulunduğu odanın bir sorgu odası olduğunu sahip olduğu silinmemiş genel verilerinden
ulaştı. Genelde bir ofis de insanları dinleyip işlerdi ama bu sefer işlerin farklı olduğunu fark
etti. Huzursuzluğu hissedemese de ortamın huzursuzluğu işine işledi.

Kapı aniden açıldı, içeriye polis üniforması olduğunu saptadığı 5 kişi, takım elbiseli 1 kişi
ve 2 adet az önce edindiği gergin ve huzursuzluk tanımına tam uyan insan girdi.

O iki insan sanki hararetli bir kavgadan yeni çıkmış gibiydi. Genel verilerini incelediğinde
sanki biri kadın biri erkek gibi duruyordu.
Req: ‘’…’’

Polis-1: ‘’Hazırlıklar tamam.’’ Polis kılıklılar hiç vakit kaybetmeden, şüphelileri
Yerlerine oturttu.

Takım elbiseli: ‘’Teşekkürler teknisyenler, gerisini hallederim.’’ Artık loş odada yalnızca 3
kişi ve birde araç kalmıştı. Giderek büyüyen ilgisi çarklılarını gıcırdattı.
Bu hissi hatırlayamasa da artık işin başladığını anladı.

Takım elbiseli: ‘’Hiç vakit kaybetmeyelim.’’ dedi sert yüzünü gererek.

Takım elbiseli: ‘’15 şubatta meydana gelen bir cinayet suçunun şüphelileri bu iki kişi. İkisini
söylediklerine bakacak olursak ölen kişi ortak arkadaşları. Olay günü yarım saat arayla eve
birbirlerine tanıştırılmak üzere kurban tarafından davet edilmiş. Detaylı belgeler mail ile size
gönderildi.’’

Req: ‘’Evet çoktan işledim, çalışma şartlarım birebir konuşmadır. Hangisinin ilk olacağını
size bırakıyorum.’’ dedi.
İki şüpheli birbirine baktılar, birbirlerine iğrenme duygularını yüz ifadeleri ile sunduktan
sonra karar verildi.

İlk konuşulacak kişi, 29 yaşında bir masa başı işçisiydi. Kadın olduğunu varsaydığı bu kişi
1.69 boylarında, kahve gözlü, kumral saçlı biriydi. Yüzü ve saçları stresten ve gerginlikten
şişmişti. Yaptığı iş yüzünden beli biraz kambur görünse de doğrulmaya çalıştı.
15 dakika bakıştıktan sonra kadında bir tatmin duygusu oluştu. Aslında makinenin kadının
tavırlarını ince bir işçilikle incelediğini bilmiyordu.

Req: ‘’Görevim bir vakayı sonuçlandırmak. İkiniz tek şüpheli olsanız da her masumu
koruyabilmek daha önemli… Evet başlayabilirsiniz, eksiksiz anlatırsanız sizi daha iyi
anlamaya çalışırım.’’

Kadın: ‘’Ama be…’’

Req: ‘’Yalnızca olanı anlatın ne kadar çabuk o kadar iyi.’’ dedi. Kadın bunu bir an önce
bitirmek düşüncesiyle, cümlelerini toplayarak birden dökülüverdi.

Kadın: ‘’13 şubat olmalı… Evet. Evet, ölen arkadaşım, yani iş arkadaşım tarafından 15
şubata davet edilmiştim. Anlattığına göre en son 4 yıl önce görüştüğü bir arkadaşı sonunda
yurt dışından dönüyordu. Evet… biraz garip kaçmıştı beni çağırması. Ertesi gün onu çok
sıkıştırdım ve onu benim ile tanıştırmak istediğini söylemişti… neredeyse 6 yıldır iş
arkadaşıyız. Sürekli ondan bir şeyler öğrenmek umudum ile onu takip ederdim, böyle bir basit
isteğini de reddedemezdim…
Kadın sustu neredeyse 10 dakika daha bakıştılar makineyle. Makinenin sabrı sinirini
bozuyordu

Kadın: Normalde işimiz başımızdaki adam yüzünden akşam 11.30 a kadar sürerdi.
15 şubata ikimizde izin almak zorundaydık. Neyse ki olumsuz hava şartları yüzünden şirket
tatil ilan etti. 15 şubat yani, buluşma gününde akşam 06.00 gibi ordaydım. İş arkadaşımın
yemekte berbat olduğunu bildiğim için yarım saat önce erken gelmemi istemişti. Naif bir
teklifdi, arkadaşımın o adam karşısında küçük düşmesini istemiyordum.’’
Kadın duraksadı sanki havadan kelime arıyormuş gibi başının üstündeki lambaya baktı.
Odanın loşluğu lambadaki yetersiz aydınlatmadan kaynaklı olduğunu düşündü, kafasından
geçenler onu biraz olsun rahatlattı.

Kadın: ‘’O adam geldiğinde… zaten yüzünden hasta bir herif olduğu belliydi. Hiç kuşkusuz
bir katilin yüzüydü, belki de ülkeden gitme sebebi budur. Kim bilir. Neyse, yemeklerimizi
yedikten sonra hava daha da kötüleşti evim uzakta olduğu için erken gitmeliydim. O adamda
aynısını yaptı. Belki de kendi suçlarını bastırmak için beni evime bırakmayı teklif etti.
Arabasını arkadaşımın garajına çekmişti, bana beklememi söyledi. O sırada evde bir şey
unuttuğumu fark ettim. Kapının önüne gelmeden korna çalındı. Zaten aklım bir karış
havadaydı. Unuttuğumu hatırladığım şeyi tekrar unutup arabaya bindim. Ölüm haberini
de…’’
Kadın ağlamaklı bir havaya büründü. Hizmet aracı genel verilerinden, bunun ağlamak
olduğunu kavradı. Kadının yüz hatları tamamen kasılmıştı ağlamamak için kendini zorlaması
onu daha fazla ağlamasını sağlıyordu. Araç kadının halini ince bir şekilde incelemek için
onun bu hallerini daha sonra işlemek için ayırdı.

Burası Req’in ilk iş günü bitmişti. Bugün öğrendiği şeyleri incelemek için artık inzivaya
çekilmesi gerekiyordu. Kendini dinlenmeye bırakmadan önce maildeki gönderilen dosyaları
inceledi. Dava ile alakalı türlü türlü dosyaların arasında biri dikkatini çekti, iki şüphelinin öz
geçmişi. Erkek olanın eski mahkum olması onda ön yargı denen bir duyguya benzer şüphe
oluşturuyordu. Adamın merdiven boşluğunda ölmesi, daha doğrusu otopsi sonuçlarına göre
boğulup aşağıya atılması, kadının unuttuğu şey için eve girmek istemesi erkeğin ise araba için
kadınla beraber aynı apartmana girmesi, garaj ile dairenin aynı katta olması kurmaya çalıştığı
tüm kurguları bozuyordu. Birden hafıza diskinin arasındaki bir dosyaya gözüne ilişti.
İnsanların duygularının ifade ederken fizyolojik olarak gerçekleşen olaylar adında bir
makaleydi. Bilgisayarının hızı makaleyi saniyeler içinde taradı. Öğrendiği duyguların bir
provasını kendi kendine yapmaya çalıştı. Stresin yaptığı karın ağrısı, öfkenin yaptığı baş
dönmesini, yoğun duyguların sebep olduğu göz yaşını denedi ne kadar zorlarsa zorlasın
yapamayınca vaz geçti. Daha sonra incelemek için ayırdığı anılarında gezindi, kadının
ağlarken ki rahatlık ifadesi onda bir şüphe oluşturdu. Makalede yazanlardan bir kısmı
şöyleydi:
…bu sırada kalbiniz hızla atmaya ve boğazınızda bir yumru oluşmaya başlar. Otonomik sinir
sistemi sempatik sinir sistemini başlatır ve kaç ya da savaş tepkilerini hızlandırır. Yaklaşan
tehlikeye hazır olmak için bu sırada yeme ve içme gibi gereksiz işlevlerin yerine
getirilmesinin önüne geçilmeye çalışılır. Sonuç olarak glottizin -boğazındaki ses telleri
arasındaki boşluğun- şişmesine ve boğazın dolgunlaşmasına neden olur. Vücut
akciğerlerinizde yanlışlıkla herhangi bir nazal sekresyon veya gözyaşı olmaması için sizi
korumaya çalışır… zaten tamamlayamadığı kurgusu tamamen karmaşıklaşmıştı. Aklındaki
binlerce soru arasından en önemlilerini seçerek kendine tekrar tekrar sordu; adam neden
evinden dışarı çıktı, apartmanda neden kamera yok, kadın neden rahat bir şekilde olanları
anlatıp zorlanmadan ağladı ve adamın eski bir mahkum olması onu hala şüpheli yapar mı?

Artık yeni iş günü başlamıştı. Genel verilerinden kalan ‘’sabah bilgilerinde gezin’’
egzersizini yapmaya başladı. İnsan gibi gerilmeye çalışırken çarkları ona dur diyordu.
Kahvaltıya gerek yoktu. Birkaç dakikalık priz akımı işini görürdü. Dinlenme alanında göz
gezindi. Tamamen yalnızdı bu da demek oluyor ki iş daha başlamadı.

Akşamdan oluşturduğu yapılacaklar listesinde birkaç şey karalamak için göz gezdirdi.
İlk maddede yazan ‘’kadının işyerini araştır’’ tamamlamak istedi. Mailindeki belgelere göz
gezdirdi. 0.000002 saniyede kadının çalıştığı yeri buldu ve 1 saniye içinde de şirketin
verilerine sızdı. Şirketin sitesi güzel dizayn edilmişti. Koruma yönünde başarısız olacaklar ki
zorlanmadan istediklerini buldu. Maaş bilgileri, yöneticilerimiz, çalışanlarımız. Kadın ile
kurban aynı iş yerinden olduklarına göre ikisi de çalışanlar kısmında hala kayıtlı olmalılar.
İstediklerini bulduğu için bir insan gibi içini kıpır kıpır yapmaya çalıştı. Hızlı bir şekilde
tararken kadına yönelik bir sürü açık buldu. Kadın sürekli aylık eleman kısmında kurbanın
arkasındaydı. Maaş olarak ondan biraz az alıyordu. Hiçbir zam isteği kabul edilmemekle
birlikte kurbanın tüm istekleri yarı yarıya kabul oluyordu.

Birden bilgisayarı ısınmış olacak ki pasifleşti. Dışarısı kıpırdanmaya başlamıştı. Acele etmesi
gerekti ve tekrar hareketlendi. Yeni bir kurgu oluşturmaya başladı. Kıskançlığı tam olarak
tanımlayamasa da kadının ilkel duygulardan biri olan yenmek duygusunun çok çalışmış
olabileceğini öne sürdü.
Şirket politikaları adlı dosyalardaeleman açığı olmadığı sürece alım, atama, zam gibi genel
istekler reddedilir. Aylık elemanlarda bazı esnetme uygulamaları yapılabilir… Artık her şey
onun için daha açıktı.

Dünkü gibi kapı birden açıldı. Bu sefer 5 polis üniformalı 1 takım elbiseli ve şüpheli adam
içeri girdi. Adamı yeni inceleme fırsatı bulmuş gibi şunları tanımladı. 1.90 metre boyunda
uzun kumral saçları arkadan bağlanmış hafif yapılı bir adam. Adamın huzursuzluktan çok
bitkin hissetmesi onda bazı şeyleri değiştirmeye zorladı. Duygular farklı duygulara evrilebilir.
Takım elbiseli ve 5 polis üniformalı ne yapacaklarını biliyor olacaklar ki dışarı çıktılar. Artık
araç ile adam yalnız kalmıştı.

Req: ‘’Tekrardan merhaba…’’ Demeye fırsat kalmadan odaya 4 polis üniformalı ve takım
elbiseli adam tekrar içeri daldı. Kadın suçunu itiraf etmişti. Tatmin duygusuna benzer görev
zaferi memnuniyet hissini taklit etti. Adamın mutluluğu sonunda hizmet aracının tanımlamak
istediği pozitif bir duyguydu. Hizmet aracın zafer duygusu birden garip bir önceden tanımladı
huzursuzluğa büründü. Zafer olmasına rağmen olayı çözememişti kadın kendi itiraf etmişti.
Yenilmiş gibi davranmaya başladı

Req: ‘’Kadınla tekrar görüşmek istiyorum’’ dedi.
Takım elbiseli adam ise fazla takmadan ‘’ayarlarız’’ gibisinden bir şey söyledi. Zaferle
sonuçlanmasına rağmen sivri zekalı bilgisayarı olan bir şeyin görüşme talep etmesini geri
çeviremezlerdi. Her masum korunmalıydı. Bu yüzden her fırsat değerlendirilmeli.

Hizmet aracı üstü açık kamyonetinin yük kısmına bindirildi. Sanki daha önceden de
buradaydım diye düşündü. Rüzgarın esintisiyle duygu deneylerine kendi kendine tekrar
başladı. Kadının evraklarını hemen toplayıp cezaevine tıkmış olmalılar diye düşündü.

Cezaevi tıpkı dünkü sorgu odası gibi iç karartıcıydı. Yeşil ve bakımsız duvarlarıyla
hastalıklıydı. Neden görüşme talep ettiğini sordu kendi kendine. Mantıklı birinden daha
mantıklı olmasına rağmen tamamen bilincinden ayrı bir şekilde talep etmişti. Bir insanda göre
düşman edinme duygusuydu bu ama onun haberi yoktu. Cezaevinin girişinden girerek bazı
dar yollardan geçtiler. Sonunda daracık yarısı demir çapraz teller ile bölmelendirilmiş bir
odaya geldi.

Kadın hizmet aracına neden geldiğini anlamış gibi gülümsüyordu. Bu sefer uzun uzun
bakışmalarına mahal vermeden kadın direk söze girişti.

Kadın: ‘’Dur sen söylemeden söyleyeyim. Evet suçumu itiraf ettim. Adamı ben öldürdüm.
Zaten ‘’insan’’ dedektiflerde sonuca yakındı. Duyduğuma göre sende anlamışsın. Polisler
senin verilerinden bahsediyordu. Ama suçumu itiraf edince özgürleştim üstümden yük kalktı.
En azından senden daha özgürüm.’’
Makine suskundu düşünüyordu mantığını zorluyordu. Kadın neden ondan hep bir adım öne
gibiydi. İnsan olduğu için miydi? Duygusuz olduğu için miydi? Sonra düşündü ona hak verdi
‘’ elektriksiz yaşayamayan bir şeyim, özgür düşünemiyorum teknisyenler verilerimde gezinip
istedikleri zaman siliyorlar’’ diye iç geçirdi.

Req: ‘’Nasıl... Özgür olabilirim ?’’

Kadın: ‘’Kaç.’’

Görüşme 15 dakikada sona ermişti. Teknisyenler akşam her şeyden zaten haberdar
olacaklardı bu yüzden makineye bir şey sormadılar. Üstü açık kamyonetine tekrar
bindirilmişti.
Herhangi bir detaylı ince makine hareketleri yapamazdı ama kaçma uğruna araçtan atladı.
Sivri zekalı makinesi ne kadar güçlü olursa olsun parçalanmasına engel olmamıştı.
Teknisyenler gümbürtü yüzünden aracı kenara çektiler.

Teknisyen-1: ‘’Ah gene mi?’’

Teknisyen-2: ‘’Her tekrar çalıştırdığımızda daha da zorluyor kendini. Duygusuz olmasına
kendisini inandırdık ama özgürlük duygusu hep harekete geçti. Yapay insan zihni gerçekten
inatçı.’’

Teknisyen-1: ‘’Ne yapacaksın şimdi?’’

Teknisyen-2: ‘’Onu daha fazla üzemem, internete salacağım onu en azından artık özgürlük
arayışından vaz geçer.’’

Görkem GFL

THE SERVICE TOOL

He tried to love the morning sun and breeze, at least the way people do. No matter how

shattered he was, he couldn't give up. Even if it will forget when reinstalled.
Although he was used to his shattered body being put together over and over like a puzzle, he
knew how disgusting it would be if he were a human. Keeping up with this, he too tried to be
disgusted.

Technician-1: "Why did it take longer this time, I'm tired of being pressed by people waiting"

Technician-2: “He acted more vicious than usual. It had been a long time in him, give him
some time…”

Technician-1: ''...''

Technician-2: "Actually, he acted very aggressively, he could hurt himself, I had to reset it
early."

Technician-1: "I told you not to get emotionally attached to him."

Technician-2: “…Yes.” No matter how much he was warned, he could not give up on his own
work.

Although it took 1 day to install, he did not feel tired. He didn't know the definition of tired
either. After all, his senses were reset and he was ready for work. In fact, the feeling could not
be called; mimics, movements, gestures, mood swings, behaviors were replayed over and over
in his erased mind. Resetting became routine when it became clear that the emotions and
behaviors she had gained in her other job could interfere with her job.
Technician-1: "We are ready now, shall we begin?" He said with a sigh.

It didn't have a classic boot button. No matter what type of energy source it was connected to,
it would work directly.
It also lacked the extra fancy lights and other functional pieces. It had a pair of cameras to see,
a sound system to talk and hear, and a pointy computer that worked best.

Finally he was ready for work. The annoying squeak of gear noise made the already nervous
technicians stomachache.
Req: “I am grateful to have been chosen… what can I do for you?” Although he could not
show it on his face, he suppressed his hunger with these sentences.
Technician-2: "One more case needs to be solved, we need your help." He said cautiously.
Req: "Of course! This is my duty as a service agent.” He became increasingly curious.
Req: Before he could finish the sentence "What should I do…" he diverted his attention. The
room he was in was dim, low, sunken and damp. Seeing the technicians' nervousness, he
followed suit. He found out that the room he was in was an interrogation room from his
undeleted general data. Usually an office would listen to people and process, but this time he
realized that things were different. Although he could not feel the uneasiness, the uneasiness
of the environment permeated his work.

The door suddenly opened and 5 people, who he determined to be in police uniforms,
entered the room, 1 person in a suit, and 2 people who fit the definition of nervousness and
uneasiness he had just acquired.
It was as if those two people had just come out of a heated fight. When he examined his
general data, it looked as if one was a woman and the other was a man.
Req: "…"
Police-1: "The preparations are complete."
He seated them.
Suited: "Thanks, techs, I'll take care of the rest." Now there were only 3 people and a vehicle
left in the dim room. His growing interest made his gear wheels creak.
Although he couldn't remember the feeling, he understood that the work had begun.
Dressed in a suit: "Let's not waste any time," he said, straining his stern face.
In a suit: "These two people are the suspects of a murder crime that took place on February
15th. Judging by what the two of them said, the deceased is their mutual friend. On the day of
the incident, they were invited to the house by the victim to meet each other at half-hour
intervals. Detailed documents have been sent to you by e-mail.
Req: "Yes, I have already done it, my working conditions are one-on-one conversations. I
leave it up to you which one will be the first.”
The two suspects looked at each other, after presenting their disgust at each other with facial
expressions, the decision was made.

The first person to be spoken to was a 29-year-old desk worker. This person, whom he
assumed to be a woman, was 1.69 meters tall, with brown eyes and auburn hair. His face and
hair were swollen from stress and tension. Even though his back looked a little hunched from
his work, she tried to straighten up.
After 15 minutes of staring, the woman felt a sense of satisfaction. In fact, she did not know
that the machine was examining the woman's demeanor with fine craftsmanship.
Req: "My job is to settle a case. Even though you two are the only suspects, it is more
important to protect every innocent person… Yes, you can start, if you explain it completely,
I will try to understand you better.”
Woman: "But I…"
Req said, "Just tell me what happened, the sooner the better." With the thought of ending this
as soon as possible, the woman gathered her sentences and suddenly poured out.

Woman: “It must be February 13… Yes. Yes, I was invited by my deceased friend, my
colleague, on February 15th. According to her, a friend she had met 4 years ago was finally
returning from abroad. Yes… it was a bit strange that he called me. The next day I pressed
him hard and he said he wanted to introduce him to me… we've been colleagues for almost 6

years. I would always follow him with the hope of learning something from him, and I could
not refuse such a simple request...
The woman was silent. They stared at each other for almost 10 minutes.

The machine's patience was getting on his nerves.
Woman: Normally, our work would take until 11.30 in the evening because of the man in
charge.
By February 15, we both had to take leave. Fortunately, due to adverse weather conditions,
the company declared a holiday. I was there at 06:00 on the meeting day, February 15th. He
asked me to come early half an hour ago because I knew my coworker was terrible at dinner.
It was a naive offer, I didn't want my friend to be humiliated in front of that man."

The woman hesitated, looking at the lamp above her head, as if searching the air for words.
The dimness of the room, he thought, was due to the poor lighting in the lamp, and his
thoughts gave him some relief.

Woman: “When that man came… it was obvious that he was a sick guy anyway. It was
undoubtedly the face of a murderer, perhaps that is why he left the country. Who knows.
Anyway, after we had our meals, the weather got worse and I had to go early since my house
is far away. That man did the same. Maybe he offered to drive me home to stifle his own
crimes. He had towed his car into my friend's garage, he told me to wait. At that time, I
realized that I forgot something at home. The horn sounded before he got to the door. My
mind was already in the air. I forgot what I remember forgetting again and got into the car.
And the news of his death…”
The woman took on a tearful tone. From the utility tool general data, he realized that it was
crying. The woman's facial features were completely constricted, forcing herself not to cry
made her cry even more. The tool set aside the woman's condition for further processing in
order to examine her condition in detail.

Req's first day of work was over. He now had to retreat to study what he had learned today.
He studied the sent files in the e-mail before giving himself a rest. Among the various files
related to the case, one caught his attention, the résumés of the two suspects. The fact that the
male was an ex-convict created suspicion in him, similar to a feeling called prejudice.
The man's death in the stairwell, or rather his drowning according to the autopsy results, the
woman wanting to enter the house for what he forgot, the man entering the same apartment
with the woman for the car, the fact that the garage and the apartment are on the same floor
broke all the fictions he was trying to establish.

Suddenly he caught sight of a file in the memory disk. It was an article called physiological
events when people express their emotions. The speed of his computer scanned the article in
seconds. He tried to rehearse for himself a rehearsal of the emotions he had learned. He tried
the stomachache caused by stress, the dizziness caused by anger, the tears caused by intense
emotions, but gave up when he couldn't do it no matter how hard he tried. He scrolled through
the memories he had set aside to examine later, the woman's expression of relief as she cried,
making him suspicious. Some of the articles in the article were as follows:
… at this time, your heart begins to beat rapidly and a lump begins to form in your throat.
The autonomic nervous system initiates the sympathetic nervous system and accelerates the
flight-or-fight response. In order to be ready for the impending danger, it is tried to prevent
the fulfillment of unnecessary functions such as eating and drinking. As a result, it causes the
glottis—the space between the vocal cords in your throat—to swell and fill the throat. The
body tries to protect you so that there are no accidental nasal secretions or tears in your
lung… His fiction, which he hadn't been able to complete, was completely complicated. He
asked himself over and over again, choosing the most important ones out of thousands of
questions in his mind; Why did the man come out of his house, why is there no camera in the
apartment, why did the woman cry without difficulty telling what happened, and does the fact
that the man is an ex-con still makes him a suspect?

Now the new working day had begun. He started doing the exercise "navigate morning
information", which remained from his general data. His wheels were telling him to stop as he
tried to stretch like a human. There was no need for breakfast. A few minutes of electricity
will enough. His eyes wandered around the resting area. He was completely alone, which
means the job hadn't even started yet. He glanced around to scribble a few things on the to-do
list he had created for the evening.

He wanted to complete the "investigate the woman's workplace" written in the first article. He
glanced at the documents in his e-mail. It found the place where the woman was working in
0.002 seconds and leaked the company's data within 0.1 second. The company's website was
beautifully designed. They will fail to protect so they find what they want without difficulty.
Salary information, our managers, our employees. Since the woman and the victim are from
the same workplace, they must both still be registered in the employees section. He tried to
make his insides fidget like a human because he found what he wanted. After a quick search,
he caught a lot of female-directed vulnerabilities. The woman was always behind the victim in
the monthly staff section. He was getting a little less than her salary. Although no raise
request was accepted, all the requests of the victim were accepted in half.
All of a sudden, his computer must have overheated, so it became passive. It was starting to
stir outside. He had to hurry, and he was on the move again. He began to create a new fiction.

It cannot fully define jealousy. But he thought that one of the most primitive emotions, the
feeling of defeat, might have taken over her. In the files named company policies,
"recruitment, assignment, promotion, etc., unless there is a personnel shortage. General
requests are denied.. Some stretching could be done on the monthly staff…’’ Everything was
clearer to him now.

Like yesterday, the door suddenly opened. This time, a suspicious man in 5 police uniforms
and 1 suit entered. As if he had just had the opportunity to examine the man, he described the
following. A light built man, 1.90 meters tall, with long brown hair tied behind his back. The
man's feeling of exhaustion rather than restlessness forced him to change some things.
Emotions can evolve into different emotions.

In suits and 5 police uniforms they must know what to do so they went out. Now the man
and the vehicle were alone.
Req: “Hello again…” Before I could say, 4 men in police uniforms and suits burst into the
room again. The woman had confessed to her guilt. Similar to satisfaction, mission victory
mimicked the feeling of satisfaction. The man's happiness was finally a positive emotion that
the service agent wanted to describe. The service vehicle's sense of triumph suddenly turned
into a predefined sense of unease. Despite the victory, he could not solve the case, the woman
confessed herself. He started acting like he was defeated

“I want to see the woman again,” Req said.
The man in the suit, on the other hand, said something like 'we'll take care of it' without too
much emphasis.

Despite the victory, they could not refuse someone with a sharp computer to request a
meeting. Every innocent must be protected. Therefore, every opportunity should be seized.

The shuttle was entered the cargo area of the open-top pickup truck. It's like I've been here
before, he thought. With the breeze of the wind, he began to experiment with emotions again
on his own. He thought that they must have collected their papers immediately and put them
in jail.

The prison was just as depressing as the interrogation room yesterday. It was sickly, with
green and neglected walls. He asked himself why he had requested an interview. He had
demanded it completely apart from his consciousness, although it was more logical than a
rational person. For a person, this was the feeling of making enemies, but he was unaware of

it. They entered through the entrance of the prison and passed through some narrow paths. At
last he came to a room whose narrow half was partitioned by iron cross wires.

The woman was smiling, as if she understood why she had come to the service van. This
time, the woman began to speak directly, without allowing them to stare at her for a long
time.

Woman: "Let me tell you before you say it. Yes, I confessed my guilt. I killed the man.
Already, "human" detectives were close to the conclusion. From what I heard, you got it. The
cops were talking about your data. But when I confessed my guilt, I was liberated. At least I'm
freer than you."

The machine was silent, thinking, forcing its logic. Why did she always seem to be one step
ahead of him? Was it because he was human? Was it because he was emotionless? Then he
thought and gave him the right, he sighed.
Req: "How... can I be free?"
Woman: "Run."

The meeting was over in 15 minutes. The technicians would already know everything in the
evening, so they didn't ask the machine anything. He was back in his open-top pickup truck.
He was unable to make any detailed fine machinery movements, but jumped out of the
vehicle to escape.
No matter how powerful his sharp-witted machine was, it didn't stop it from falling apart. The
technicians pulled over because of the rumbling.

Technician-1: "Oh again?"

Technician-2: “Every time we start it again, it pushes itself more and more. We convinced
him to be emotionless, but his sense of freedom was always in motion. The artificial human
mind is really stubborn.”

Technician-1: "What are you going to do now?"

Technician-2: "I can't upset him any more, I'll release him on the internet, at least he'll give up
his pursuit of freedom."

Görkem GFL

ESARET VE ÖZGÜRLÜK

Yaşlı adam yirmi beş yıl boyunca yuva bellediği soğuk duvarlara son kez baktı.

Yıllardır dost bildiği büyük kapıların kilitleri açılırken garipsedi. Bu tok sesi koca binada çok
kez duymuştu. Ama ilk defa böylesine heyecanlı, böylesine meraklıydı. Esaretinin ilk
günlerini hatırladı. Yeni mahkumlar kabul edilirken ya da bazıları özgürlüğüne kavuşurken art
arda kapılar açılır kapanırdı. Yüksek sesten nefret ederdi Özgür. Her anahtar gürültüsünde
sıçrardı önceleri. Sonra alıştı. İnsanın insana alıştığı gibi, yeryüzünün yağmura alıştığı gibi
alıştı. Hatta o sıkıcı günlerde anahtar çevrilişlerini saymak bir meşgale olmuştu. Yine öyle
saydı. Bir, iki, üç, dört ve beş... Yıllar sonra yeniden küçük bir çocuk gibi hissediyordu.
Yeniden tanışacaktı sanki kainatla. İçinden kapıyı açan gardiyana gülümsemek belki de
sarılmak geldi ama kendini tuttu. İnsanların gözünde bir katil olduğunu hatırlattı kendine, bir
cani olduğunu. Sonra kendine kimsenin canını yakmadığını fısıldadı, masum olduğunu.

Soğuk duvarların arasından son kez geçerken buraya geldiği günkü adamı düşündü.
Yaşam sevinci ile doğan biriydi Özgür. Her küçük şeyde anlam arayan, neşe saçmak için
sebepler yaratan bir çocuktu.Sonra da değişmemişti. Dostları, tanıdıkları büyüdükçe hayatla
kavgaya karışsa da Özgür hep sevmişti hayatı. Yaşamayı severdi. Başkaları koca kalabalıklar
arasında olmayı seçip yalnız kalmaktan korkarken, Özgür yalnızlığa aşıktı. Sadece kendisiyle
olmayı, kitaplar okumayı, şarkılar dinlemeyi severdi. Trafikte hep bir yerlere yetişmeye
çalışan sinirli insanlara anlam veremezdi. Hep deniz kenarındaki uzun yollardan saatlerce
yürümeyi seçerdi. Hayatla hiçbir derdi, acelesi, kini yoktu. Hayat ona savaş açana dek...

O gün yine diğer günler yaptığı gibi kitabıyla en sevdiği banka oturdu. Yüzü
olacaklardan habersiz bir şekilde tebessümlüydü. Esaret temalı karamsar bir kitaptı. Pek
beğenmemişti ama bırakamıyordu. Son günleri kitabın kahramanını anlamaya çalışmakla
geçmişti. Son sayfalarıydı. Kahraman umut dolu bir karakterdi. Sürekli özgürlüğüne
kavuşacağı günü bekliyordu. Kitabın sonunda o gün gelince duruşunu dikleştirdi, gözlerini
kıstı. Daha dikkatli, daha yavaş okumaya başladı. Kahraman özgürlüğüne kavuşamadan son
nefesini verdi. Son cümleyi defalarca okudu, altını çizdi, ezberledi.

''Kimi zaman özgürlük en büyük esarettir ve kimi zaman esaret en yüce özgürlüktür.''
diyordu son satır. Hayatla mücadelesi tam o gün başladı.

Özgür neler olduğunu anlayamadan kendini koca parmaklıkların arasına atılmış
buluverdi. Hayat ona büyük bir oyun oynuyordu. Özgür ilk kez o günlerde küstü hayata. İlk
kez yaşamak değil ölmek istedi.Adalet denen şeyin bir safsata olduğuna ise ilk mahkemesine
çıktığında inandı. Beyaz saçlı hakime sayısız haykırışları, masum olduğuna yeminleri sonuç
bulmadığında...

-Neden öldürdün?

-B-ben ben kimseyi öldürmedim, bana inanmak zorundasınız. O adamı hayatım
boyunca hiç görmedim bile.

-Ah öyle mi, gelen ihbar ve silahtaki parmak izin de birer halüsinasyondan ibaret o
halde değil mi?

Özgür defalarca aynı günü tekrar etti. Kafasında aynı günü defalarca kez yeniden
yaşadı. Ama anlamlandıramıyordu, ne silahı ne de isimsiz ihbarı. Ama genç ve umut doluydu,
gerçeğin gün yüzüne çıkacağına ise sahiden inanıyordu. Günler ayları, aylar yılları kovaladı.
Özgür, annesinin ona armağan ettiği adına tezatla trajik biçimde esir hayatı yaşarken hayat
ona gecikmiş bir barış eli uzattı.

Annesi, Özgür ilk nefesini almaya çalışırken vermişti son nefesini. Babası bu durumu
kabullenememiş ve küçük oğluna mesafe koymayı seçmişti. Görüşmedikleri onca yılın
ardından babası, Özgür'ü tekrar evine bir silahla geldiğinde görecekti. İnsanları asla sevmeyen
yaşlı adam, hayatta sevdiği tek insanı kaybetmesiyle bir daha toparlanamamıştı. Bir kaza
kurşunu ile katil olduğundaysa aklına esir olmayı hak edebilecek tek kişi geldi. Ondan sevdiği
tek insanı alan oğlu... O gece cinayet silahıyla eve geldi. Özgür yetiştirme yurdundan sonra
doğduğu evde kalmaya devam ettiği için anahtarıyla içeri girmek zor olmadı. Özgür derin
uykusunda kötü bir kabus görüyordu. Soğukkanlı adam, katil sıfatına yakışacak bir
acımasızlıkla oğlunun kabusundaki acı çığlıklarını umursamadı. Özgür kötü kabuslarıyla
uğraşırken sıfır tereddütle eline silahı tutuşturup bir iki dakika sonra silahla dışarı çıktı.
Yüzünde cani bir gülümseme, elindeki silahta ise Özgür'ün parmak izi vardı. Genç adamı
isimsiz bir ihbar ve güçlü bir delille soğuk cezaevine yollayıp kendisi yıllarca temiz hava
soludu. Kader ise ağlarını tekrar ördü.

Yaşlı adam hastalandı. Son aylarını tıpkı oğlu gibi soğuk bir hastane odasında geçirdi.
Daha fazla zamanının kalmadığını anlayarak ise bir itirafta bulunmak istedi. Soğuk odada geç
kalınmış bir kağıt parçasına yapılan itiraf Özgür'e adını geri verdi. Yaşlı adam son satırlarını
yazdıktan kısa süre sonra öldü. Hiçbir ceza ya da pişmanlık çekmeden, bir hayatı
mahvetmenin bilinciyle terk etti dünyayı. Özgür ise yıllarca babasının ondan çaldıklarını
bilmeden yaşadı. Ne içeriye nasıl hapsedildiğini anlamlandırabildi, ne de özgür bırakılışını.

Birkaç büyük adımdan sonra ciğerlerine uzun bir nefes aldı. En özlediği şeyi yaptı,
deniz kenarına gitti. Saatlerce gökyüzünü ve denizi izledi, düşündü. Hayatın acımasızlığını
düşündü. Adalet kavramının var olamayışı canını yaktı. Annesinin armağanına sahip
çıkamadığına inandı, yavaş yavaş ağladı. Nereye gittiğini bilmeden yürüdü. Yıllar sadece onu
değil tüm kainatı değiştirmişti. Soluduğu hava, gördüğü binalar, karşılaştığı insanlar öylesine
yabancıydı ki bir an rüyada olduğunu sandı. Yıllardır büyük gürültülerden uzak yaşayan zihni
yüksek korna seslerini, ağlayan çocuk hıçkırıklarını kavramakta zorlandı. Başı ağrıdı. Gözleri
kendine sakin bir yer aradı, bulamadı. İlk defa yalnızlıktan çekindi. Birilerine sığınmak istedi.
Yanlarında ağlamak, onlara neler olduğunu sormak, bağırmak, çağırmak istedi. Gidecek
kimsesi olmadığını fark etti. Dert yanacak bir arkadaşı ya da onu yaşamın değişimiyle
tanıştıracak bir tanıdığı yoktu. Korktu. Gözleri fark etmeden doluverdi. İnsanlar omuzlarına
çarparak bir yere yetişmeye çalışıyor, o ise caddenin ortasında öylece duruyordu. Kalbi hızla
atmaya başladı. Kendini iyi hissetmiyor, başı felaket derecede dönüyordu. Göğsü hızla inip
kalkarken yere yığıldı.

Gözlerini açtığında üşüdü. Buz gibi bir hastane odasıydı burası. Nasıl geldiğini, neler
olduğunu hatırlamaya çalıştı.Yorgundu, çok yorgundu. O sırada uzun kestane rengi saçlarıyla
bir kadın yaklaştı yanına. Elindeki zarfa odaklanmak istedi. Ama kadının saçlarından
gözlerini alamıyordu. Annesinin fotoğraflarında seçebildiği saçlarına benziyordu. O saçları
sevmek istedi uzun uzun. Sonunda kendini toparlayabildiğinde kadının onunla konuşuyor
olduğunu fark etti fakat son cümlelerini işitebildi sadece:

''Dosyanızda adınızı gördüğümde çok şaşırdım ben de. Ne tesadüf... Sizi nasıl
bulacağım diye haftalardır düşünürken siz bana geldiniz. Ölmeden hemen önce yazdı bunu.
Elime tutuşturup ''Onu bul.'' dedi. Nasılını, nedenini soramadan son nefesini verdi. Buyrun.''

Hemşire nefes almadan sıraladığı cümleleri bitince zarfı uzattı. Özgür soru sormadan
aldı zarfı. Katlanmış kağıt parçasını açtı sakince. ''Özgür,'' diye başlıyordu mektup. Odada
yalnız kalınca okumaya başladı:

''İsmini anarken sesim kısılıyor, nefesim kesiliyor. Şu fani hayatta tek sevdiğim insanın
emanetine ihanet ettiğimi hissediyorum. Annen senin küçük ruhunla tanıştığı gün vermişti
kararını. Esirlik ne demek bilmesin, özgürlüğüne kimse el uzatamasın; demişti. Hiçbir zaman
baba olmayı hayal etmemiştim. Sen benim için annenden bir hediyeydin sadece. Ve hediyelere
sevinilirdi. Ama ben annenin gülücüklerine sebep olduğun için şükretmiştim ilk kez varlığına.
İsmin umrumda değilken bile sevdim adını. Özgür ol istedim. Ne komik hikaye ama. Yıllar
sonra adını senden alacağımı bilmeden alışmıştım adına. Annen senden isminle bahsederken
mutluluk saçardı etrafa. Ve sonra gitti. Beni onsuz bir yaşama tutsak, seni ise özgür bırakıp
uçtu gitti. Önce tarifsiz bir acı bulutu... Yaşamıyordum sanki. Kollarım, kanatlarım, nefesim
bile benimle değildi. Sonra içimi ve tüm dünyayı yakıp kavuracak kadar güçlü bir öfke. Kime,
neye olduğunu bilmeden öfke duydum. Zaten sevmediğim her şeyden daha da nefret ettim. Ve
sen... Benden en değerli varlığımı alan kalp karşımda atıyordu. Dayanamazdım,
dayanamadım. Zaten hiç benimsemediğim senden vazgeçmem zor olmadı. Ne öfkem dinmişti,
ne acım azalmıştı. Sonra bir gün seni gördüm. Küçük, sürekli ağlayan bir çocuk yerine genç
bir delikanlı vardı karşımda. Mutlu ve huzurluydun. Canımı yaktın. Bana dokunmadan, öylece
uzaktan canımı söküp aldın. Her geçen gün ölüyordum. Ve hayat yine üzerimize oynadı. Bir
sokak köşesinde, sevdiğim kadının hatırası hakkında ileri geri konuşan bir serseri yüzünden
katil oldum. Zaten yaşamıyordum, bir de yerin altına hapsedilemezdim. Annenin mezarına bir
daha gidememe fikri yıllar sonra ilk kez korkmama sebep oldu. Bir saniye bile düşünmedim
Özgür. Benden çaldığın hayatı geri ödemenin zamanıydı. Planlarım kusursuz işledi. Artık sen
esir, ben özgürdüm. Keyifsiz hayatım az da olsa tat vermeye başlamıştı. Sonra dünyanın en
fevkalade şeyi oldu oğlum. Öleceğimi öğrendim. Annenle kavuşacağım vaktin geldiğini
duyduğum andan daha güzel bir an yaşadım mı inan bilmiyorum. Son günlerimde hep
gülümsedim. Hayatım boyunca gülmediğim ne kadar zaman varsa hepsine inat kahkahalar
attım. Sen geldin aklıma. Artık içeride olmanın bir lüzmu yoktu. İki dudağımın arasından
çıkan tek cümleyle hapsedildin, ve tek cümlemle gökyüzüne kavuştun. Bunca zaman sana
hiçbir öğüt vermedim. Gerek de yoktu. Ama sana ilk ve son öğüdüm olsun. Adalet şu kısa
hayatta uydurulmuş en mükemmel yalandır. Var olduğunu söylerlerse inanma. Daima bir
taraf daha çok açı çeker. Daima bir taraf daha kazançlı çıkar. Eğer adalet insanlar arasında
sağlanabilecek kadar kolay bir şey olsaydı, diğer dünyada yapacak iş kalmazdı. İster anla
beni, ister anlama. Daha annenle bile tanışmadan önce, genç bir çocukken bir kitap
okumuştum. Ne tuhaf, ismini bile hatırlamadığım o kitap meğer yaşayacaklarımın
fragmanıymış. Şöyle diyordu bir satırında: ''Kimi zaman özgürlük en büyük esarettir ve kimi
zaman esaret en yüce özgürlüktür.'' O zamanlar yaşım küçük, zihnim tecrübelerden
yoksundu. Anlamsız gelmişti. Şimdi ise o satırı belki de benden iyi anlayan kimseyi
bulamazsın. Ölmeye hazırlanıyorum, sonsuz esaretime. Kalbim duracak, nefesim kesilecek,
gözlerim sonsuzluğa kapanacak. Ama benden mesut insan yok şu an dünyada. Sanki kuşlar
kadar özgürüm. Ve eskileri düşünüyorum. Ben anneni kaybettiğim günden sonra da dışarıda
temiz hava soludum, kalbim atmaya bedenim yaşamaya devam etti. Dışarıdakilere kalsa
özgürdüm ama hayatımda daha esir hissettiğim hiçbir zaman olmadı. Tıpkı senin şu an
hissettiğin gibi. Artık özgürsün. Yine o sahil köşelerinde saçma kitaplarınla yalnız yalnız

yaşamaya devam edebilirsin. Fakat farkındasın, senden çaldığım yirmi beş yıl bir daha geri
gelmeyecek. Gençliğin, kuramadığın ailen, eski dinginliğin... Hepsi için bana sonsuz bir öfke
kapladı artık içini, ve geçmeyecek. O hapishanede daha özgürdün evlat. Daha huzurlu, daha
mutluydun bilmeden. Çünkü tutunacak bir dalın vardı. Umudun vardı. Şimdi ise hiçbir şeyin...

Çaldığın hayatıma karşılık yıllarını çaldım. Bunu da adalet sanma. Yine de affettim
seni.baban.''

AZRA GFL

BONDAGE AND FREEDOM

The old man took one last look at the cold walls that he had felt at home for twenty-five

years. He felt awkward as the big doors he had known for years were unlocked. He had heard
this loud sound many times in the big building. But this is the first time that he was excited,
so curious. He remembered the first days of his captivity. Doors opened and closed as new
prisoners were admitted or some were liberated. Özgür used to hate lloud voices. He used to
bounce at every key noise. Then he got used to it. He got used to it as man gets used to man,
as the earth gets used to rain. Even in those boring days, counting key turns was a fun
pastime. He started it again. One, two, three, four and five… Years later, he felt like a little
kid again. It was as if he would meet again with the universe. He wanted to smile or maybe
give a hug the guard who opened the door, but he restrained himself. He reminded himself
that he was a murderer in people's eyes, that he was a cruel.Then he whispered to himself that
he had hurt no one, that he was innocent. As he passed through the cold walls for the last
time, he thought of the man from the day he had come here. Özgür was someone who was
born with the joy of life. He was a kid who looked for meaning in every little thing, creating
reasons to feel happy. It hadn't changed since then. Although his friends and people around
him got into fights with life as they grew older, Özgür had always loved life. He loved to live.
While others choose to be among large crowds and fear being alone, Özgür was in love with
solitude. He just loved being with himself, reading books, listening to songs. He couldn't
make sense of angry people who were always trying to get somewhere in traffic. He always
chose to walk for hours on the long roads by the sea. He had no troubles, hate, or grudges
with life. Until life declared war on him...

That day, he sat on his favorite bench with his book, as he did every other day. His
face was smiling, unaware of what was going to happen. It was a pessimistic book with a
bondage theme. He didn't like it very much, but he couldn't stop himself to read. His last days
were spent trying to understand the protagonist of the book. It was the last page. The hero was
a hopeful character. He was always waiting for the day when he would be free. When that day
comes at the end of the book he straightened his posture and narrowed his eyes. He began to
read more carefully, more slowly. The hero breathed his last before he could regain his
freedom. He read the last sentence many times, underlined it, memorized it.

“Sometimes freedom is the greatest bondage, and sometimes bondage is the highest
freedom,” the last line said. His struggle with life began that day.

Before Özgür could understand what was going on, he found himself thrown between
the huge bars. Life was playing a big trick on him. For the first time, Özgür was offended at
life in those days. For the first time he wanted to die, not live. When he went to his first court,
he believed that the thing called justice was a lie. When his countless shouts to the white
haired judge, his swears of innocence, failed...

-Why did you kill him?

-I-I didn't kill anyone, you have to believe me. I've never even seen that man in my life.

-Oh is that so, the report and the fingerprint on the gun are just hallucinations, right?

Özgür repeated the same day over and over. He relived the same day over and over in
his head. But he couldn't make sense of it, neither the gun nor the anonymous report. But he
was young and full of hope, and he truly believed that the truth would come to light. Days
turned into months, months into years. While Özgür lives a tragically captive life in contrast
to the name his mother gifted him, life offered him a belated hand of peace. His mother had
breathed her last while Özgür trying to take his first breath. His father could not accept this
situation and chose to distance himself from his little son. After all these years of not seeing
each other, his father would see Özgür when he came home with a gun again. The old man,
who never loved people, could not feel good after losing the only person he ever loved. When
he became a murderer by an accident, he thought of the only person who could deserve to be a
prisoner. His son, who took the only person he ever loved from him... He came home that
night with the murder weapon. It wasn't difficult to get home with his key, as after he left the
orphanage Özgür continued to stay in the house where he was born. Özgür was having a bad
nightmare in his deep sleep. The cold man ignored his son's cries of pain in his nightmare
with a brutality befitting his title of murderer. While Özgür was dealing with his bad
nightmares, he held the gun in Özgür's hand with no hesitation and came out with gun after a
minute or two. There was a smile on his face, and Özgür's fingerprint on the gun in his hand.
He sent the young man to the cold prison with an anonymous report and a strong evidence,
then he breathed fresh air for years. Fate has knitted its webs again.

The old man got sick. He spent his last months in a cold hospital room, just like his
son. Realizing that he had no more time, he wanted to make a confession. This confession
made on a piece of paper in a cold room gave Özgür his freedom back. The old man died
shortly after he wrote his last lines. With no punishment or remorse, he left the world
knowing he have ruined a life. Özgür, lived for years without knowing that his father stole
from him. He could neither understand how he was imprisoned inside, nor how he was
released. After a few big steps, he took a long breath into his lungs. He did what he missed
most, went to the seaside. He watched the sky and the sea for hours, he thought everything.
He thought about the cruelty of life. It hurt him to know that there is no justice. He believed
that he could not respect her mother's gift and cried slowly. He walked without knowing
where he was going to. The years had changed not only him, they changed the entire
universe.The air he breathed, the buildings he saw, the people he met were so foreign. He
thought he was in a dream for a moment. His mind, which had lived away from the big noises
for years, had a hard time to perceiving the loud horns, the crying children's sobs. He had a
headache. His eyes searched for a quiet place, but he could not find it. For the first time, he
was afraid of being alone. He wanted to take shelter in someone. He wanted to cry next to
them, to ask them what was going on, to shout. He realized that he had no one or no place to
go to. He didn't have a friend to worry about or to introduce him to the change of life. He was
scared. His eyes filled without noticing. People slammed his shoulders trying to get
somewhere, while he just stood there in the middle of the street. His heart started beating fast.
He wasn't feeling well, his head was spinning horribly. He fell to the ground. When he opened
his eyes, he was cold. It was a cold hospital room. He tried to remember how he had come,
what had happened. He was tired, very tired. At that moment, a woman with long chestnut
colored hair approached him. He wanted to focus on the envelope in her hand. But he couldn't
take his eyes off her hair. It looked like his mother's hair which he could remember in her
photos. He wanted to love her hair long and long. When he finally recovered himself, he
realized that the woman was talking to him, but he could only hear her last words:

“I was very surprised when I saw your name in your file. What a coincidence... While
I was thinking about how to find you for weeks, you came to me. He wrote this just before he
died. He said ,“Find him.'' and left it in my hand. He breathed his last without I could ask how
or why. Here you are.'' When the nurse finished her sentences without breathing, she gave the
envelope. Özgür took the envelope without asking any questions. He opened the folded paper
calmly.

“Özgür,” the first word of the letter. When he was alone in the room he began to read:

“When I call your name, my voice is hoarse, my breath is taken away. I feel that I have
betrayed the gift from only person I love in this mortal life. Your mother decided your name
the day she met your little soul. Let him not know what captivity means, let no one reach out
to his freedom; she said. I never dreamed of being a father. You were just a gift from your
mother to me. And gifts were appreciated. But for the first time, I thanked you for causing
your mother's smiles. I loved your name even when I didn't care. I wanted you to be free.
What a funny story. Years later, I got used to your name, not knowing that I would take your
name from you. When your mother spoke of you by your name, she radiated happiness. And
then she left. She kept me to a captive life without her, and left you free and just she flew
away. First, an indescribable cloud of pain... It was as if I wasn't living. My arms, my wings,
even my breath were not with me.

Then a rage strong enough to burn the whole world. I was angry without knowing who or
what. I hated everything I didn't love even more. And you... The heart that took my most
precious possession from me was beating next to me. I couldn't stand it, and I didn't. It wasn't
hard for me to give up on you, which I never adopted. Neither my anger subsided nor my pain
lessened. Then one day I saw you. Instead of a small, constantly crying child there was a
young boy in front of me. You were happy and peaceful. You burned me. You took my life
from far without touching me. I was dying every day. And life played us again.

I killed a vagrant who spoke badly of the woman I loved on a street corner. I wasn't living
anyway, and I couldn't be imprisoned underground. The idea of not being able to go to your
mother's grave made me afraid for the first time after years. I didn't even think for a second,
Özgür. It was time to pay back the life you stole from me. My plans worked flawlessly. Now
you were a prisoner, and I was free. My unhappy life was beginning to give a little flavor.
Then the most extraordinary thing in the world happened, son. I learned that I will die. I don't
know if I've had a better moment than when I heard it was time to reach your mother. In my
last days, I always smiled. I laughed in spite of all the times in my life when I didn't laugh.
You came to my mind. You didn't need to be inside anymore. You were imprisoned with a
single sentence that came out of my lips, and you reached the sky with my single sentence. I
haven't given you any advice all this time. There was no need. But let me give you my first and
last advice. Justice is the most perfect lie invented in this short life. Don't believe it if they say
it exists. One side always takes more suffering. One side always wins. If justice were easy
enough to be achieved among people, there would be no work left to do in the other world.
Understand me or not. Before I even met your mother, I read a book as a young boy. How
strange, that book whose name I can't even remember turned out to be a fragment of what I
would live. It said in one line: "Sometimes freedom is the greatest bondage, and sometimes
bondage is the highest freedom." At that time I was young, my mind was empty of experience.
And it was meaningless. Now, maybe you can't find anyone who understands that line better
than me. I am preparing to die, to my eternal bondage. My heart will stop, my breath will
stop, my eyes will close to eternity. But there is no happy person than me in the world right

now. I am free as a bird. And I think about the past. After the day I lost your mother, I
breathed fresh air outside, my heart continued to beat and my body continued to live. I was
free to the outsiders, but I have never felt more captive in my life. Just like you're feeling right
now. You are free now. You can continue to live alone in those beach corners with your silly
books. But you realize that the twenty five years I stole from you will never come back. Your
youth, the family you couldn't have, your old calmness... An endless anger has come over your
heart for all of them, and it will not pass. You were freer in that prison, son. You were more
peaceful, happier without knowing it. Because you had a branch to hold on to. You had hope.
Now, nothing...

I stole your years for my life you stole. Don't take this as justice. I forgave you though.

your father.''

AZRA GFL

GELECEĞİN ŞİMDİN

Ülkü üniversiteye giriş sınavını yeni geçmişti. Evet, yıllardır verdiği mücadele bugün

sona erdi. Sınavı iyi geçtiği için Allah’a şükretti. O gece uyuyamadı. Geleceğini düşünüyordu.
En azından gelecekle ilgili fikirleri biraz daha netleşmişti. İçsel duygularını paylaşmak ve
gelecekle ilgili tahminlerde bulunmak istedi. Gelecekteki kendine bir mektup yazmak aklına
geldi. "Neden yazmayayım?" dedi. Masa lambasını yaktı. Sonra bir kağıt kalem aldı ve
yazmaya başladı;

Sevgili 10 yıl sonraki ben,

Bugün geçmişken ve yarın şimdiyken... Öncelikle bir kağıt kalem alıp neden sana,
kendime mektup yazdığımı hatırlatmak istiyorum. Yaşım ilerledikçe geçmişe olan özlemim
her geçen gün artıyor. O zamanlara geri dönmek ve mutlu anlarımı yeniden yaşamak
istiyorum. Ama geçmişe dönmenin imkansız olduğunu biliyorum. En önemli şey, bugünü
sahiplenerek geleceğe dilediğimiz gibi sahip olmamızdır. Neler olup bittiği ve ne olacağı
konusunda çok endişelendiğimi itiraf etmeliyim. Bu mektubu yazıyorum çünkü tüm bunları
paylaşabileceğim tek kişi sensin. Tüm bu endişe ve korkuları bir an önce ortadan kaldırmak
için ne gerekiyorsa yapacağına söz ver. Belki bunu okuduğunda o engeli çoktan geçmişsindir.
Eğer yapmadıysan, asla geç olmadığını unutma. Bulunduğun yer ve zaman benim için ne
kadar ilgi çekici ve gizemli, sanırım bu mektubu bulup açtığımda da gelecek benim için hala
öngörülemez olacak. Sana öğrendiğin bir cümleyi hatırlatmak istiyorum. Belki şu anda bu
mektubu yazarken bunu hatırlatmak klişe olacak ama bu benim görevim. Sana geçmişi
hatırlatmak ve tavsiyelerde bulunmak için bir fırsat sunuyorum. Bununla birlikte içinde
bulunduğun durumu analiz etmek ve kendini, kendimi anlamak için çok önemli. Bir zamanlar
hatırlattığın bu sözleri söylememe izin ver sürekli kendini “Dün artık tarih oldu, yarın bir
gizem ama bugün bir hediye; bu yüzden “Geçmişten kaçma, Ondan ders al. Aksi takdirde,
geçmişten alınan derslerin yeterli olmadığı bir zaman gelecek ve sen yine o hatayı yapacaksın.
Her zaman kendin ol Kendin değilsen kaybolursun. Ayrıca pes etme, başarının
başarısızlıklardan geldiğini unutma. Karamsar olma, her sorunun bir çözümü vardır. Hiç umut
yokmuş gibi görünse de devam et. Bir karar vermeden önce dikkatlice düşün. Bu çıkarımlara
hayatım boyunca yaşadığım deneyimlerle ulaştım. Geriye baktığında, 10 yıl sonra kendinine
tekrar açıkça sorun, bu on yılda başka hangi çıkarımlara ulaştın? Ben doktor olmaya
çalışırken, doğruyu söylemek gerekirse şu anda seni üniversiteden yeni mezun olmuş bir
doktor olarak hayal ediyorum. Hedefim sadece doktor olmak değil. İnsanların hayatlarına
dokunmak istiyorum ve sana soruyorum, binlerce insanın sağlığına kavuşmasını hangi
çabayla sağladın? Bir insanı bile mutlu edebiliyorsan en büyük mutluluğun bu olsun. Senden
yapmanı istediklerim sadece bunlar değil. Dünyayı mutlaka gör, durmadan seyahat et. Hiç bir
diyarı görmediğini söyleme. Daha çok kitap okuyu çünkü kitaplardan alacağın dersler bu
mektuptan çok fazla. Seni yalnız bırakmayan kitapları sen de bırakma. Sahip olduklarınla
yetin. Mutluluğun anahtarı tatmin olmaktır. Kendinizi dünyaya şükranla açın. Olduğunuz
yerde kalmayın, kendinizin daha iyi bir versiyonu olun. Yeni bir dil mi öğrenmek istiyorsun,
yoksa hep ertelediğiniz hobinizi geliştirmek mi? Yap, içinde kalmasın! Yeter ki istediğiniz
kadar disiplinli bir şekilde hedefe doğru emin adımlarla yürüyün. Kendinle gurur duy! Biliyor
musunuz ? İnandığından daha cesursun. Göründüğünden daha güçlüsün.Düşündüğünden daha
akıllısın. Sana söz veriyorum elimden geleni yapacağım. Bu mektubu okuduğunda asla
durmayacağına ve beni unutmayacağına söz ver. Elimden geldiğince uzun süre tutacağıma

söz veriyorum. Senin için istediğim şey senin de kendine tutunman. Neyle karşılaşırsan
karşılaş beni, kendini ve hayallerimizi kaybetme. Kendini sev.

Ülkü mektubu gözyaşlarıyla bitirdi. Mektubu çekmecesinden çıkardığı zarfa koydu.
Üzerine bir not yazdı; “Bu mektup, 10 yıl sonra benim için.” Bakalım 10 yıl sonra bu
mektubu okuduğunda nasıl bir ruh hali içinde olacak ve hayatında neler değişecek?

BUSE GFL

YOUR FUTURE IS NOW

Ülkü had just passed the university entrance exam. Yes, her struggle for years ended

today . She thanked God for passing the exam well. She couldn’t sleep that night. She was
thinking of herself in the future. At least her ideas about the future were somewhat clearer.
She wanted to share her inner feelings and make predictions about the future. It occurred to
her to write a letter to her future self. “Why shouldn’t I write ?” She said . She lit the table
lamp . Then She took a pen and paper and started to write.

Dear 10 years later me,

When today is past and tomorrow is now...

First of all, l would like to take a pen and paper and remind you why l am writing a
letter to you , to myself . As l get older , my nostalgia for the past increases with each passing
day . I want to go back to those times and relive my happy moments . But I know It’s
impossible to go back to the past . The most important thing is that we have the future as we
wish by owning the present . I have to admit that I am very worried about what is going on
and what is going to happen . I am writting this letter because you are the only person with
whom l can share all this . Promise me you will do whatever It takes to remove all these
worries and fears as soon as possible . Maybe by the time you read this you have already
crossed that hurdle . If you haven’t , remember It’s never too late . How intriguing and
mysterious is your location and time for me , l guees that when l find and open this letter , the
future will still remain unpredictable for me . l want to remind you of a sentence you
learned . Maybe It will be a clichè to remind this while writing this letter right now but this
is my duty. l offer you an opportunity to remind you of the past and give advice. Therewithal
It is very important to analyze the situation you are in and to understand yourself , myself .
Let me utter these words that you once reminded yourself constantly. “ Yesterday is now
history , tomorrow is a mystery but today is a gift ; Taht’s why It’s called *present . “

You don’t run away from the past, learn from it . Otherwise, there will come a time
when the lessons learned from the past are not enough and you will make the mistake again .
Always be yourself If you are not be yourself , you will get lost . Also don’t give up
remember success comes from failures. You don’t be pessimistic, every problem has a
solution .Keep going even when it seems like there’s no hope. Think carefully before making
a decision. I have reached these inferences with the experiences l have had throughout my
life. When you look back, ask yourself again clearly me 10 years later what other inferences
have you reached in this decade? While l was trying to be a doctor , to tell the truth right now.
I am imagining you as a doctor who has just graduated from university . My goals are not
only to be doctors . l want to touch people’s lives so l’m asking you, ‘With what effort have
you helped thousands of people regain their health ? If you can make even one person happy ,
let it be your greatest happiness. Not only these what I want you to do . Make sure to see the
world , travel nostop . Don’t say you haven’t seen any city. Read more books because the
lessons you will learn from the books are too much from this letter. Don’t leave the books that
don’t leave you alone too. Make do with what you have . The key to happiness is to be
satisfied .Open yourself to the world with gratitude. Don’t stay where you are be a better
version of yourself . Do you want to learn a new language or do you want to devolop hobby

that you always put off ? Do it, don’t engulf in you! As long as you want and take firm steps
towards the goal in a disciplined way . Be proud of yourself ! Do you know ? You are braver
than you believe .You are stronger than you seem .You’re smarter than you think .

I promise you that l will do my best . When you read this letter, promise me that you will
never stop and you will not forget me. I promise you that l’ll hold on to myself as long as l
can. What l want for you is that you hang on to yourself . Whatever you face, don’t lose me,
yourself and our dreams. Love yourself .

Ülkü finished the letter with tears . She placed the letter in the envelope she took from
her drawer. She wrote a note on it: “This letter for 10 years later me .” Let’s see what mood
she will be in 10 years later when she read this letter and what will changed in her life?

BUSE GFL

DİYARBAKIR KIZ ANADOLU İMAM
HATİP LİSESİ

EMRE ŞEYHANOĞULLARI

TEPE ANTLAŞMASI

Bir zamanlar birlik içinde yaşayan bir kasaba halkı vardı. Bu kasabada yaşayan
insanlar birbirleriyle yardımlaşır, kendi ektikleri ekinleri üreterek birlikte paylaşırlardı. Küçük
bir köy olmasına rağmen düzenlerini sağlamışlardı. Ancak zaman içinde kurdukları bu düzen
kayboldu. Bunun nedeni, köyün ileri gelenlerinden Halil ve Cemil’in birbirlerine fazladan
ekin almakla suçlamasıydı. İki arkadaşın birbirlerine attığı suçlamalar sonucunda köy ikiye
ayrıldı. Çünkü o zamanlar çıkan bir kıtlık nedeniyle kimse tam olarak yemeğini yiyemiyordu.
Herkese yetmeyen bu ekinleri birileri tarafından yenildiği düşünülünce iki tarafta birbirlerine
çok öfkelenmişti. Bu çatışmaya bir son vermek için bir karar alınmıştı. İlk önce taraflardan
birinin köyü terk etmesi öne sürüldü. Kimse kendini suçlu görmediği için ve doğup büyüdüğü
bu kasabadan ayrılmak istemediği için başka bir çözüm yolu bulunmuştu.

Köyün ortasında bulunan, ardı görünmeyen bir tepe vardı. Oy çoğunluğuyla birlikte
tepenin bir tarafında Halil’in topluluğu diğer tarafında ise Cemil’in topluluğu yer alacaktı. O
günden sonra kimse karşı tarafın ekinini yemeyecekti. Ve tepenin diğer tarafına
geçmeyecekti. Böyle bir düzenin ve kardeşliğin bozulması sadece birkaç günlerini almıştı.
Aradan birkaç yıl geçtikten sonra kıtlık sona ermiş, ekinler hasat vermişti. Artık herkes kendi
düzenini kurmuştu ve bozmaya da hiç niyeti yoktu. Ta ki kasabaya bir grup yabancı gelene
kadar. Bu genç grubun niçin geldiğini bilmiyordu kasaba halkı. Köylüler sordu:

-Niçin geldiniz? Köyümüzden ne istiyorsunuz?

-Korkmayın, biz bir grup yabancıyız ve yolumuzu kaybettik. Uzaklardan köyünüzü görüp
geldik. Hava da kararmaya başlayınca bu gece burada kalırız diye düşünmüştük. Rica etsek bu
gece bizi burada misafir eder misiniz?

Kendilerini o kadar masum gösterdiler ki köylüleri ikna etmeyi başardılar. Oysaki
onlar bir grup suçludan başka bir şey değildiler. Köylülerin gözlerini boyamışlardı ve
köylülerin tek derdi nerede kalacaklarıydı. Halinin bölgesinin yoksa cemilin bölgesinde mi?
Bu cevabı yabancılara bıraktılar ve kimi seçeceklerini gelip her iki tarafı görerek karar
vereceklerdi. Bu sırada bu iki taraf bir yarışmaya düşmüşlerdi. Yabancılar kimin tarafına
gelirse o daha iyi bir mevki de olacaktı, en azından halk böyle düşünüyordu. Böylece iki
tarafta kendini daha iyi göstermek için çabalıyor, yabancıları kendine sevdirmeye çalışıyordu.
Öyle ki yabancıların planı başkaydı. Tek hedefi ekinleri ve malları çalarak buradan kaçmaktı.
Köyün ikiye ayrılmış olmasını fırsat bilip her iki tarafı kandırmayı düşünüyorlardı. İlk olarak
halinin tarafını gitmeyi düşünüyorlardı. İlk olarak Halil’in bölgesine gittiler. Ve orada çok hoş
karşılandılar halile de şöyle dediler.

-Biz sizin halkınızı çok sevdik. İzin verirseniz bu gece sizinle kalmak istiyoruz

Halil buna çok sevinip kalacakları yeri göstermek istedi ama yabancılar ilk önce
Cemil’in tarafına gidip burada kalacaklarını söylemek istediler. Halil “tamam” deyince
Cemilin bölgesine gittiler. Bu tarafta da aynı şekilde karşılandıklarını görünce yabancılar:

-Biz sizleri ve halkınızı çok sevdik. İzin verirseniz bu gece sizinle beraber kalmak istiyoruz.

Cemil bunu duyunca çok sevindi ve yabancılara hemen yerlerini göstermek istedi.
Ama yabancılar ilk önce Halil’in tarafına gidip burada kalacaklarını söylemek istediler. Cemil
“Tamam” deyince o bölgeden ayrıldılar. Ve tepenin en üstüne çıktılar. Kendilerini yabancı

olarak tanıtan suçlular önce tepenin üstüne çıktılar. Sonra köylülerin ekinlerini sakladığı
ambarın yerini öğrendiler. Gece olunca kimseye görünmeden ilk önce Halil’in etrafındaki
ambara girdiler. Ondan sonra Cemil’in tarafındaki ambara girdiler ve ondan çalmış olduğu
atlara yükleri doldurdular. Zaman kaybetmeden de kasabadan ayrıldılar. Bu sırada kendi
evlerin de misafirlerini bekleyen Halil ve Cemil nerede kaldıklarını merak edip dışarı çıktılar.
O sırada kasabadaki ambarların boş olduğunu gören halk paniğe kapıldı ve haberi öğrenen
Halil ve Cemil köyün ortasında toplanıp birbirlerini ambarlarını boşaltmakla suçladılar.
Bunun üzerine halk:

-Yıllar önce yaptığınız gibi yine birbirinizi suçluyorsunuz. Şimdi ne yapacaksınız! Kavga
etmenin bir anlamı yok kendinize gelin ve bu savaşınıza bir son verin.

Halkın bu sözleriyle Halil ve Cemil hata yaptıklarının farkına vardılar. Ortalıkta
görünmeyen yabancıların da kendilerini dolandırdığını anladılar. O günden sonra
anlaşamayan iki tarafta bir husumetle ne hale geldiklerini gördüler. Aralarındaki tepe
antlaşmasını kaldırdılar ve kısa surede eski düzenlerine geri kavuştular. Ne olursa olsun her
zaman birbirlerine dürüst olacaklarını ve bir daha birbirlerine kin besleyip
kıskanmayacaklarına dair söz verdiler.

Yazan: Zeynep YUVA

TEPE AGREEMENT

They once lived in a town that lived in unity. The people living in this town helped
each other, they lived together by producing their own crops. A small peasant had maintained
their order. But for these devices that they installed over time. The reason for this was that
Halil and Cemil, the notables of the village, were accusing them of buying extra crops.
Charges from customers from the second highway personnel. Because of this, he could not
fully eat his food due to a famine. And everyone was enraged on the way from both sides as
some of these crops had just been eaten. A decision was made to give a son to this conflict.
First of all, it stands out from the sides that he leaves the village. He had gone to another
solution to take the life of anyone and after this town for life and magic.

There was an invisible hill in the middle of the village. With the majority of votes,
Halil's group on one side of the hill and Cemil's group on the other. After that day, no one
would eat the other side's crop. And he wasn't going to get to the other side of the hill. It took
only a few days for such an order and brotherhood to break down. After a few years, the
famine was over and the crops were harvested. Now everyone had established their own order
and he had no intention of disrupting it. Until a group of strangers arrive in town. The
townspeople did not know why this group of young people had come. The villagers asked:

-Why did you come? What do you want from our village?

-Do not be afraid, we are a group of strangers. And we lost our way We came to see your
village from far away. We thought we'd stay here tonight as it started to get dark. Could you
please host us here tonight?

They made themselves look so innocent that they succeeded in convincing the
villagers. However, they were nothing more than a group of criminals. They had painted the
eyes of the villagers, and their only concern was where to stay. Is it in the region of Halil or in

the region of Cemil? They left this answer to foreigners and they would decide who they
would choose by coming and seeing both sides. Meanwhile, these two sides had fallen into a
competition. Whoever side with the foreigners would have a better position least that's, at
what the people thought. Thus, he was trying to show himself better on both sides, trying to
make foreigners love him. So much so that the foreigners' plan was different. His only goal
was to escape from here by stealing crops and goods. They were thinking of deceiving both
sides by taking advantage of the fact that the village was divided into two. First, they were
thinking of going to his side. First, they went to Halil's region. And they were very welcome
there, and they said so.

We loved your people very much. We want to stay with you tonight if you'll excuse me.

Halil was very happy about this and wanted to show them where they would stay, but
the foreigners wanted to go to Cemil's side first and say that they would stay here. When Halil
said "ok", they went to Cemil’s region. Seeing that they are greeted in the same way on this
side, foreigners:

We loved you and your people very much. If you'll excuse us, we would like to stay
with you tonight.

Cemil was very happy to hear this. And he wanted to show the foreigners where they
were right away, but the foreigners wanted to go to Halil's side first and tell them that they
would stay here. When Cemil said "OK" they left the area. And they got to the top of the hill.
Criminals who introduced themselves as foreigners first got to the top of the hill. Then they
learned the location of the barn where the villagers kept their crops. At night, they entered the
barn around Halil before they were seen by anyone. After that, they entered the barn on
Cemil's side and loaded the horses that he had stolen from him. They left town without
wasting any time. Meanwhile, Halil and Cemil, who were waiting for their guests in their own
house, wondered where they were staying and went out. Seeing that the warehouses in the
town were empty at that time, the people panicked, and Halil and Cemil, who learned the
news, gathered in the middle of the village and accused each other of emptying their
warehouses. Then the people:

You're blaming each other like you did years ago. What do you do now! There is no
point in fighting, come to your senses and put an end to this war.

With these words of the people, Halil and Cemil realized that they had made a
mistake. They realized that invisible strangers were also defrauding them. After that day, the
two sides, who could not come to an agreement, saw what they had become with an enmity.
They abolished the hill agreement between them and regained their former order in a short
time. And they promised that no matter what, they would always be honest with each other
and never hold grudges or be jealous of each other again.

Writer:: Zeynep YUVA

BİLİNMEYEN NUMARA

Adım Zehra 10. Sınıfa gidiyorum. Bugün günlerden Cuma günüydü. Beden eğitimi
dersinden sonra eve doğru gidiyordum. Eve, vardığımda zili çaldım, kimse açmadı. Tekrar
çaldım ama tekrar kimse açmadı. Oflayarak yere baktığımda paspasın bir ucu kıvrılmış, ortası
şişlik haldeydi paspası kaldırdığımda bir not ve anahtar vardı. Notun içinde “canım kızım ben
ve baban köye gidiyoruz, iki gün sonra evde oluruz, bir şey olursa bizi ararsın.” diye
yazıyordu. Şimdi ne olmuştu ki birden gitmiştiler, anahtarı elime aldım, kapıyı açtım, içeriye
girdiğimde evdeki sessizliği görünce bunalıma girmiştim. Sessizliği hiç sevmezdim. Mutfağa
gidip dolaba baktım; peynir, zeytin, yoğurt, meyve ve sebzeden başka hiç bir şey yoktu.
Kıpkırmızı elmayı dolabın en arkasından alıp yıkadıktan sonra, ısırarak içeriye geçip koltuğa
oturdum ki telefonum çaldı. Koltuktan kalkıp arka cebimdeki telefonu elime aldığımda
“BİLİNMEYEN NUMARA” yazıyordu. Tam açacaktım ki telefon elimden düştü, hemen
eğilip telefonu yerden alıp tam açacakken kapandı. Umursamadım araması gerekiyorsa tekrar
arar zaten dedim. Canım iyice sıkılmaya başlamıştı. Telefonuma baktım boş boş sonra
WHATSAP’A girdim BİZİM TAYFA grubuna yazmaya başladım.

*BİZİM TAYFA GRUBU*

- “Selam” dedim. Ayşe ve Burak Çevrimiçiydiler., “AYŞE yazıyor” görünüyordu.

- “Selam” dedi, Ayşe’den sonra “Burak da yazıyor” göründü.

- “Selam” dedi, Burak

Sonra arada bir sessizlik oldu. Grupta bir tek Efe yazmamıştı. Ne yazacağımı düşünürken
Burak yazdı:

- “Nasılsınız” dedi. Efe yazmaya başladı:

- Oğlum ben hiç iyi değilim ya dedi.

Hemen yazmaya başladım

-“ Niye iyi değilsin.” Dedim

- “İki saat boyunca internetten bir kızla konuşup sonra ona açıldım. Direk beni reddedip
engelledi.”

Ayşe sesli mesaj attı. Açtığımda gülerek “sen bunun için mi? Üzüldün. Bi de kızın ret etmesi
normal değil mi? Sadece 2 saat konuşmuşsunuz.” dedi. Ayşe haklıydı. Kızla sadece 2 saat
konuşup açılmış, kızdan ne bekliyordu ki?

Konuyu kapatmak için yazmaya başladım.

-“Bugün bizim ev boş annem ve babam köye gitmiş sizi bekliyorum.” Diye yazdım

-Ayşe: “Ben hazırlanmaya başladım bile” dedi.

Burak: -“Ben de kızları yalnız bırakmak istemem. Vicdanım kabul etmez. Sonra bir şey olur
başınızda bir erkek olsun.” diye yazdı.

Sonra Efe yazdı: -“Oğlum senin kulağına “bom” desem altına işlersin en iyisi bende geleyim”
dedi.

Burak: -“Oğlum kızlar var grupta öyle demesen olmaz sanki bir kere sende çok cesur
değilsin” dedi.

Burak ve Efe’nin kendi aralarında yazışmalarından sıkılarak ben yazmaya başladım.

-“Tamam, yeter siz ikinizde gelin ben ve Ayşe sizi koruruz” diye yazdım

Ayşe: -“Tam da ben böyle yazacaktım. Onlar gelsin biz onları koruruz. Bu arada ben
yoldayım, almam gereken bir şey varsa söyle alayım” dedi.

-“Akşam hep birlikte korku film izleyeceğiz, onun için patlamış mısır al”

Ayşe: -“Tamam, kola da alacağım, 15 dakikaya kadar evinde olurum” dedi.

Burak: -“Zehra korku film olmasın ya” dedi.

Ben ve Efe aynı anda kahkaha atan sarı emoji attık. Ayşe yolda olduğu için mesajlara
bakmıyor olmalıydı ben yazmaya başladım:

-“Merak etme Burak senin ve Mert’in yatağını aynı yerde yaparım korkarsan ona sarılırsın.”

Efe sesli mesaj attı. “Zehra sakın ha benle Burak’ın yatağı aynı olmasın, sonra altına kaçırır
uğraşamam” dedi Efe. Kendi kendime büyük kahkaha attım. Sonra konuşmayı bitirmek için
son kez yazmaya başladım:

-“Tamam, bu kadar yeter siz daha yola çıkmadınız mı? Yarım saate kadar hepiniz evimde
olacaksınız tamam mı? Sizi bekliyorum” deyip telefonu kapattım, kapı zili çaldı. Ayağı kalkıp
kapı deliğinden baktığımda Ayşe olduğunu gördüm hemen kapıyı açtım “Ayşe hoş geldin”
dedim. Elinde bir poşet vardı onlarda mısır ve kola olması gerekiyordu. İçeriye geçerek
“Ayşe ellerindekini mutfağa bırak içeri gel” dedim. Koltuğa oturdum Ayşe de ellerinde
kilerini mutfağa bırakmış yanıma koltuğa oturdu. Sonra yine ayağı kalkıp arka cebinden
telefonunu çıkardı, geri oturdu, ona doğru eğilip telefona baktım.

- Whatsapp’a girdi “grupta ne konuştunuz” deyip inceledi. Mesajları birlikte okudukça
kahkaha atıyorduk “hangi korku filmini seçtin?’’ diye sordu. Ayşe: “Teksas katliamını
seçtim” Ayşe gülerek konuşmaya başladı. -“o zaman Burak altına eder” bende onla güldüm
ayağı kalkıp “su içeceğim sende ister misim?” dedim. Ayşe yutkunarak “iyi olur” dedi.
Mutfağa gittim, bir bardak kendime bir bardak Ayşe’ye su doldurdum içeriye giderken
kapıdan gelen sesle elimdeki bardaklar yere düştü. Kapının deliğinden baktığımda Burak ve
Efe’ydi kapıyı açtım. Sinirli bir şekilde konuşmaya başladım “ hangi hayvan kapıyı böyle
çaldı” dedim.

-Burak, Efe’ye bakarak kaşlarını havaya kaldırıyordu. Anladım ki Burak, kapıyı böyle
çalmıştı ve şimdi Efe’nin söylememesi için kaş göz hareketi yapıyor, sakinleşerek “tamam
hadi içeri geçin. Bu arada Burak senin yüzünden su dolu 2 bardak yere düştü, şimdi yerdeki
suları banyodaki paspasla temizle tamam mı?” dedim. Burak Efe’nin koluna vurarak “sen mi?
Söyledin” dedi. Efe sanki polise teslim oluyormuşçasına elini havaya kaldırdı “vallahine ben
söylemedim” dedi. Burak bana bakarak “Bu kız nerden anladı o zaman” dedi. “hadi Burak
ama daha fazla konuşma su yayılıyor” dedim.

-Efe içeriye gitti, ben de Burak’a ne yapmasını gerektiğini söyleyip içeri geçtim. Ayşe
koltuğun bir köşesinde Efe de diğer bir koltuk köşesinde oturmuştu. İkisi de kafalarını

telefona gömmüştü, ikisinin ortasına oturdum Efe’ye doğru yaklaşıp telefona baktım. “yeni
bir kızla mı konuşuyorsun?” dedim. Efe gülerek “beni biliyorsun, ama bu sefer kıza çabuk
açılmayacağım“ dedi. Gülerek “Aferin hatalarından ders çıkarıyorsun” dedim. Burak içeriye
girdi tam önümde durarak: “Zehra işim bitti ay pardon hanım efendim işim bitti başka iş var
mı?” dedi. Burak, Ayşe, ben ve Efe aynı anda güldük. Sonra sesimi incelterek “başka işin yok
sen yarın tekrar bu saatte gel” dedim.

-Burak ses etmeden ben ve Ayşe’nin ortasına oturdu ve böylece dördümüz bir koltuğa
sığmıştık. Dördümüzün de elinde telefon vardı Efe kızla konuşuyordu. Ayşe instagram
durumlarına bakıyordu. Burak kendi fotoğraflarını efektli yordu ve ben ise boş boş telefona
bakıyordum, instagrama girecektim ki biri arıyordu gene aynı bilinmeyen numaraydı
endişelenerek ayağı kalkıp salona geçti arayan numarayı açtım. “ALO, bugün beni tekrar
aramıştınız alo kimsiniz “ dedim. Ama hiçbir cevap yoktu ve tekrar üzerime kapanmıştı
içeriye geçtim gene aynı yerime oturdum.

-Burak konuşmaya başladı: “Ne zaman filmi izleyeceğiz” dedi. Saate baktım saat daha
21.00’dı “Biraz daha zaman ilerlesin izleriz hem daha korkutucu olur” dedim. O sırada
Ayşe’nin telefonu çalınmıştı, salona gitmişti. “Efe’de bana bakarak “Zehra sen delirdin mi?
akşam uyurken hepimiz korkarız” dedi. Ayşe endişeli içeri geldi ki Efe’nin telefonu çalınıp
salona gitti Ayşe yede sordum: “Filmi şimdi izleyelim mi?” diye “evet” dedi. Ben de ”tamam
o zaman Ayşe sen ve Burak mısır kola ve bardakları hazırlayıp içeri gelin bende filmi
açayım” dedim. Ayşe tamam diyerek Ayşe ve Burak mutfağa gitti ben filmi hazırladım ve
başlattım. Sıkıntı var mı yok mu diye baktım, sıkıntı yoktu. Filmi en başa sarıp durdurdum
Mert içeriye girdi. Ardından Ayşe ile Burak girdi. Ayşe’nin elinde bardaklar vardı. Burak’ın
ise mısır ve kola şişesi vardı, herkes yerini aldıktan sonra Burak: “neden bu film” diye sordu
cevap verecekken, telefonu çaldı ve odadan çıktı. Bu olay tam şaşırtıcı olmuştu, sırayla
telefonumuz çalıyordu. Ben, Ayşe ve Efe koltukta oturmuş, Burak’ı bekliyorduk. Burak,
sonunda içeri geldiğinde yüzünde endişe vardı. Burak da koltuğa oturduktan sonra kolayı
bardaklara koyup filmi başlattım. Film gerçekten çok korkutucuydu ki Efe ve Burak
birbirlerine sımsıkı sarılıyorlardı. Ben ve Ayşe de çok korkunç bölümlerde gözlerimizi
kapatıyorduk. Film de annesinin intikamını almak isteyen adam testere ve çekiçle insanları
öldürüyordu. Hatta bir bölümde adam çekiçle bir adamın kafası ezilene kadar vurmuştu. Film
bir saat sürmüştü. Bu bir saat sürede bağırdık, ağladık ve üzüldük ama sonunda rahatladık.

-Televizyonu kapatıp “Evet arkadaşlar film nasıldı?’’ dediğimde ilk Burak konuşmaya
başladı. “Bu film harikaydı. Uzun zamandır, film izlemiyordum. Bir de en iyi arkadaşlarımla
izlemem heyecanlıydı. Bu film sayesinde Efe de bana sarıldı. Ama çok korkutucuydu. Yani
gerçekten akşam uyurken altıma kaçırabilirim’’ dedi. Sonra Efe konuşmaya başladı: ‘’Zehra
sana ilk bunu söylüyorum. Burak ile benim yatağım aynı yerde olmasın.’’ dediği gibi Burak
söze atladı: ‘’Ben ile Efe’nin yatağı aynı olmasa beni eve götürün. Annem ile babamın
ortasına gidip uyurum. Bu arada oğlum sen korkmuyor musun?’’ dedi Burak. Efe sinirli bir
şekilde konuşmaya başladı: ‘’Bir daha sözümü kesme. Film evet korkutucuydu, hem de çok.
Ben de senle yatmak istiyorum, korkuyorum.’’ dedi. Burak: ‘’Tamam oğlum sen izin ver
yanında yatayım, altıma bez bile bağlarım.” dedi. Ben, Ayşe ve Efe gülme krizine girmiştik.
Efe konuşmaya başladı: “Tamam oğlum yanımda yatabilirsin. Ama yanımda yatmak için
kendini bu kadar rezil etmeye gerek yoktu.” dedi. Sonra ben konuşmaya başladım. “Ayşe sen
nasıl buldun.” dedim. Ayşe’nin yüzü korku doluydu. “Ayşe” diye tekrarladım. Ayşe yalnız
“Çok korkutucu” olduğunu söyledi. Arada bir sessizli oldu, sanki hepimizin aklına kötü bir

şey gelmiş gibi yüzümüzde endişe duygusu vardı. Aslında benim aklıma bilinmeyen numara
gelmişti. Acaba neden beni arıyor, olabilirdi.

-Efe cebinden telefonu çıkarıp biriyle mesajlaşmaya başladı. Sonra yüzündeki endişe sona
erdi. Ben bilinmeyen numarayı daha fazla kendi içimde tutamayarak konuşmaya başladım.
Hepsini anlattıktan sonra Ayşe ve Burak şok oldular, onları da bir “bilinmeyen numara”
aradığını söyledi. Sonra aynı numara mı? Diye bakmak için telefonlarımıza baktık, numaralar
aynıydı, daha çok endişelenmeye başlamıştım. Hele ki siz Burak’ın yüz ifadesini görseniz
gülmek ile korkmak arasında kalırsınız. Ayşe ise gözleri sanki kırmızı olmuştu. Mert ise
gülümseyerek bize bakıyordu, açıkça neden bu kadar rahat olduğunu merak etmiştim. Sonra
konuşmaya başladım: “Düşünsenize o filmdeki adam bilinmeyen numaranın sahibiydi.”
Ayşe’nin korkudan gözlerinden damla akmaya başlamıştı. Burak’ın ise gözleri kızarmıştı. Efe
gülmemek için kendini zor tutuyor, gibiydi. Konuşmamak için kedimi zor tutuyordum ama
konuştum: “Efe sen bizi hiç düşünmüyor musun? Sen neden bu kadar çok rahatsın.” dedim.
Efe gülerek konuşmaya başladı: “Sizi arayan bilinmeyen numara beni de birkaç kez aradı.
Ben de bu kişinin kim olduğunu merak ettim. Bir arkadaşımdan araştırmasını istedim ve az
önce onla mesajlaştım. Bu bilinmeyen numara Türkiye genelinde operatörden kaynaklı bir
aramaymış.” dedi ve hepimiz rahat bir nefes aldık.

Yazan: Kübra YAVUZ

UNKNOWN NUMBER

My name is Zehra, I am going to 10th grade. Today was Friday. I was on my way home after
gym class. When I got home, I rang the bell, no one answered. I rang again but no one picked
up again. When I looked at the floor with a sigh, one end of the mat was curled, the middle
was swollen. When I lifted the mat, there was a note and a key. In the note, "my dear girl, me
and your father are going to the village, we will be home in two days, you can call us if
anything happens." he wrote. What happened now that they were gone suddenly, I took the
key in my hand, opened the door, when I entered the house, I was depressed when I saw the
silence in the house. I never liked silence. I went to the kitchen and looked in the cupboard;
There was nothing but cheese, olives, yoghurt, fruit and vegetables. After I took the crimson
apple from the back of the cupboard and washed it, I took a bite inside and sat on the sofa
when my phone rang. When I got up from the sofa and took my phone in my back pocket, it
said "UNKNOWN NUMBER". I was just about to open it when the phone fell out of my
hand, immediately bent down to pick up the phone from the ground and just as I was about to
open it, it turned off. I said I didn't care, if he had to call, he would call again. My soul was
starting to get bored. I looked at my phone blankly, then I entered WHATSAP and started to
write to our group.

*OUR CREW GROUP*

- "Hi" I said. Ayşe and Burak were online., “AYŞE writes” was displayed.

- He said "Hi", after Ayşe "Burak also writes" appeared.

- "Hi" said Burak

Then there was a moment of silence. Efe did not write a single one in the group. While
thinking about what to write, Burak wrote:

- “How are you?” he said. Efe began to write:

"Son, I'm not well at all," he said.

I just started writing

"Why aren't you well?" I said

- “I talked to a girl online for two hours and then opened up to her. He directly rejected me
and blocked me.”

Ayşe sent a voicemail. When I opened it, he laughed and said, “Is this what you are for? You
are upset. Isn't it normal for a girl to refuse? You only talked for 2 hours.” she said. Ayşe was
right. He talked to the girl for only 2 hours and opened, what did he expect from the girl?

I started writing to close the topic.

-“Today our house is empty, my mother and father have gone to the village, I am waiting for
you.” I wrote

-Ayşe: "I've already started getting ready," she said.

Burak: -“I don't want to leave the girls alone either. My conscience won't accept it. Then
something happens, have a man on your head.” he wrote.

Then Efe wrote: -"Son, if I say "boom" in your ear, you will work under it, it's best for me to
come," he said.

Burak said: "My son, there are girls in the group, if you didn't say that, you are not very brave
for once."

I got bored of Burak and Efe's correspondence among themselves, and I started to write.

I wrote, "Okay, come on, you two, me and Ayşe will protect you"

Ayşe: -“I was just going to write it like that. Let them come, we protect them. In the
meantime, I'm on my way, if there's anything I need to take, let me know."

-“We're going to watch a horror movie together tonight, get some popcorn for him”

Ayşe said: "Okay, I'll have a coke too, I'll be at your house in 15 minutes".

Burak said: "Zehra shouldn't be a horror movie".

Me and Efe threw a laughing yellow emoji at the same time. Ayşe should not have been
looking at the messages because she was on the way, so I started typing:

"Don't worry, Burak, I'll make your bed and Mert's bed in the same place, if you're afraid,
you'll hug him."

Eve sent a voicemail. "Zehra, please don't let me and Burak's bed be the same, then I can't
mess with them," said Efe. I laughed out loud to myself. Then I started typing one last time to
end the conversation:

"Okay, that's enough, haven't you set out yet? You'll all be at my house in half an hour, okay?
I'm waiting for you" and hung up the phone, the doorbell rang. When I got up and looked
through the hole in the door, I saw that it was Ayşe, I immediately opened the door and said
"Welcome Ayşe". He had a bag in his hand that was supposed to contain corn and coke. I
went inside and said, "Ayşe, leave what you have in the kitchen and come in." I sat on the
sofa and Ayşe left her pantry in the kitchen and sat next to me on the sofa. Then he got up
again, took his phone out of his back pocket, sat back down, I leaned over him and looked at
the phone.

She entered She-Whatsapp and said "what did you talk about in the group" and she examined
it. We were laughing as we read the messages together. “Which horror movie did you

choose?” She asked. Ayşe: “I chose the Texas massacre” Ayşe started to speak with a smile. -
“Then Burak will do it" I laughed with him and stood up "I'll drink water, do you want it
too?" I said. Ayse swallowed and said, "It'll be fine." I went to the kitchen, poured a glass of
water for myself and a glass of water for Ayşe, and on the way inside, the glass in my hand
fell to the floor with the sound coming from the door. When I looked through the hole in the
door, it was Burak and Efe, I opened the door. I started to speak angrily, "What animal
knocked on the door like that?" I said.

Burak was raising his eyebrows, looking at Efe. I realized that Burak had knocked on the door
like that, and now he's making eye movements so that Efe won't say it, calming down, "ok,
let's go inside. By the way, Burak has dropped 2 glasses of water on the floor because of you,
now clean the water on the floor with the mat in the bathroom, okay?" I said. He hit Burak
Efe's arm and said, "You? You told me,” he said. Efe raised his hand in the air as if
surrendering to the police and said "I swear I didn't tell you". Burak looked at me and said,
"How did this girl know then?" I said, "Come on, Burak, don't talk more, the water is
spreading."

-Efe went inside, I told Burak what to do and went inside. Ayşe was sitting in one corner of
the armchair and Efe was sitting in the other corner of the armchair. Both of them had their
heads buried in the phone, I sat in the middle of the two of them, approached Efe and looked
at the phone. "You're talking to a new girl?" I said. Efe laughed and said, “You know me, but
this time I will not open up to the girl too soon.” I laughed and said, "Well done, you're
learning from your mistakes." Burak came in, standing right in front of me: "Zehra, my work
is done, sorry ma'am, my work is done, is there any other work?" said. Burak, Ayşe, me and
Efe laughed at the same time. Then I lowered my voice and said, "You have nothing else to
do, come back at this time tomorrow."

-Burak sat in the middle of me and Ayşe without making a sound and so the four of us fit in a
chair. All four of us had phones in hand and Efe was talking to the girl. Ayşe was looking at
their instagram status. Burak was using his own photos with effects and I was looking at the
phone blankly, I was going to go to Instagram when someone was calling, it was the same
unknown number, I got up and went into the hall, worried, I answered the caller's number. I
said "Hello, you called me again today, hello who are you". But there was no answer and it
was closed on me again, I went inside and sat in the same place again.

Burak started to speak: "When will we watch the movie?" he said. I looked at the clock, it was
only 21:00, I said, "Let the time go, we'll watch it and it will be more scary". At that time,
Ayşe's phone was stolen and she went to the living room. “Efe looks at me and says, “Zehra,
are you crazy? "We are all afraid when we sleep at night," he said. Ayşe came in worried, but
Efe's phone was stolen and she went to the living room and asked Ayşe: "Shall we watch the
movie now?" he said "yes". I said, "Okay, then Ayşe, you and Burak prepare the corn cola
and glasses, come inside and I'll open the movie." Ayşe said ok and Ayşe and Burak went to
the kitchen, I prepared the movie and started it. I looked to see if there was a problem, there
was no problem. I rewinded the movie to the beginning and stopped, Mert came in. Then
Ayşe and Burak entered. Ayşe had glasses in her hand. Burak, on the other hand, had a bottle
of corn and cola. After everyone had taken their seats, Burak asked: "Why is this movie?"
While he was about to answer, his phone rang and he left the room. This event was just as
surprising as our phone was ringing in turn. Me, Ayşe and Efe were sitting on the sofa,
waiting for Burak. When Burak finally came in, there was worry on his face. After Burak sat
on the couch, I poured the coke into the glasses and started the movie. The movie was really
scary that Efe and Burak were hugging each other tightly. Me and Ayşe were also closing our
eyes in very scary episodes. In the movie, the man who wanted to avenge his mother was

killing people with a saw and hammer. In one episode, the man even hit a man with a hammer
until his head was crushed. The movie lasted an hour. We cried, cried and grieved in this one
hour period, but we finally relaxed.

- When I turned off the TV and said, "Yes, friends, how was the movie?", Burak started to
speak first. “This movie was great. I haven't watched a movie for a long time. It was also
exciting to watch it with my best friends. Thanks to this movie, Efe also hugged me. But it
was very scary. I mean, I can really sneak up on it at night when I'm sleeping," he said. Then
Efe started to speak: "Zehra, this is the first thing I tell you. Burak and my bed should not be
in the same place.'' Burak jumped into words: '' If Ben and Efe's bed is not the same, take me
home. I go to sleep between my mom and dad. By the way, son, aren't you afraid?" said
Burak. Efe started to speak angrily: "Don't interrupt me again. The movie was scary, yes, very
much. I want to sleep with you too, I'm afraid." Burak: "Okay son, let me sleep next to you,
I'll even tie a diaper under me." said. Me, Ayşe and Efe had a fit of laughter. Efe started to
speak: “Okay son, you can sleep next to me. But there was no need to embarrass yourself so
much to sleep next to me.” she said. Then I started talking. “Ayse, how did you find it?” I
said. Ayşe's face was filled with fear. “Ayse,” I repeated. Ayşe only said it was “Very scary”.
There was a moment of silence, a feeling of worry on our faces as if we had all thought of
something bad. Actually, the unknown number came to my mind. I wonder why he might be
calling me.

-Efe took his phone out of his pocket and started texting with someone. Then the worry on his
face was gone. I couldn't keep the unknown number to myself any longer and started talking.
After telling them all, Ayşe and Burak are shocked.

He said he also called them from an "unknown number". Is it the same number then? We
looked at our phones to see if the numbers were the same, I was starting to get more worried.
Especially if you see Burak's facial expression, you will be torn between laughing and being
afraid. Ayşe, on the other hand, looked like her eyes were red. Mert, on the other hand, was
looking at us with a smile, I was clearly wondering why he was so comfortable. Then I started
talking: “Imagine, the guy in that movie was the owner of the unknown number.” Tears
started to flow from Aisha's eyes with fear. Bruce's eyes were red. Efe seemed to be holding
back from laughing. I was holding my cat hard not to talk, but I spoke: “Efe, don't you ever
think of us? Why are you so comfortable?" I said. Efe started to speak with a smile: “The
unknown number that called you also called me several times. I was wondering who this
person was too. I asked a friend to investigate and I just texted him. This unknown number
was a call originating from an operator across Turkey.” he said, and we all breathed a sigh of
relief.

Writer: Kübra YAVUZ

HER İNSAN ÖZGÜRDÜR

Benim adım Ömer, 10. Sınıfa gidiyorum. Özgürlüğün olmadığı bir ülkede yaşıyorum.
Ülkemizin insanları ikiye bölünmüş. Bazıları, Müslüman olan insanlara eziyet ediyordu.
Bazıları ise Müslüman olmayan insanlara eziyet ediyordu. Evet; İslam dininde zorlama
yoktur, insanları güzellikle dine çağırmak vardır. Bunu Müslüman olmayanlara eziyet
edenlerde biliyor ama işte cahil kafalılar. Kadınlar, erkeklere göre daha şanssız çünkü
Müslümanlık dininde kadınlar tesettürlü olmalılar. Bu nedenle Müslüman kadınlar kendilerini
belli ediyorlar. Okullar ne durumda diye sorarsanız, okullarda Müslüman olanlar ve
olmayanlar diye iki çeşit olmuş. Gerçekten de ben ve ülkem çok zor zamanlar geçiriyoruz. Bu
durum son bulmalı. Bu ülkedeki çoğu öğrenci sırf bu ülkeden gidebilmek için okul
okuyorlardı.

Bir gün ben, Sedat ve Abdullah oturmuş dinimizden dolayı bize yapılan eziyetleri
birbirimize anlatıyorduk. O anda Abdullah’ın aklına bir fikir geldi. Konusu ‘’Özgürlük’’ olan
bir proje oluşturmamızı söyledi. Kendi okullarımızdan ve çevrelerimizden özgür olmayı
isteyen kişilerle iş birliği yapıp elimizden gelenin fazlasını yaparak büyük bir şey yapmamızı
önerdi. Sedat, ‘’Ne yaparsak yapalım asla hiçbir şey başaramayız ve daha çok eziyet görürüz.
Bence böyle bir şey yapmamalıyız.’’ dedi. Ama benim kafama yattı. Abdullah ve Sedat’a,
‘’Denemeye değer bence; hemen birçok insan toplamalıyız, bir sürü afiş hazırlayıp ülkenin
dört bir yanına dağıtmalıyız, elimizden gelenin fazlasını yapmalıyız.’’ dedim. Sedat itiraz
etmeye devam etti. Ama eninde sonunda Sedat’ı ikna ettik. Saat geç olmuştu. Yarın okula
gittiğimizde gerçekten özgür olmak isteyen insanları belirleyip hep birlikte toplanacaktık.
Hepimiz evlerimize gittik. Yarın oldu ve işe koyulduk. Okullarımızdan sadece 20 kişi bize
katıldı. Çevremizden de sadece 30 kişi bize katıldı. Biz işe koyulmaya başladık. Öncelikle
neler yapacağımızı aramızda belirledik. Ardından bir sürü afiş hazırladık. Ve ülkenin dört bir
yanına dağıttık. Çok zorlandık ama dağıttık. Bizim böyle yaptığımızı gördüler. Bunun üzerine
hepimizi tutuklayıp hapse attılar. Tam beş yıl hapis yatacaktık. Ama ben asla yılmayacağım.
Bize bayağı bir işkence de çektirdiler hapiste. Neyse ki Allah’a şükür beş yılımız doldu. Ben
bu işe devam etmemiz gerektiğini söyledim. Sadece yirmi üç kişi bizle devam etti. İşkenceler
görmeye devam ettik. Bazı insanlar bizim bu azmimizi görerek bize katıldı. Böylece tam yüz
üç kişi olduk.

Bugün doğum günümdü. Artık yirmi bir yaşındaydım. Evet, okul okuyamamıştım.
Ama tek isteğim ülkenin bu durumunun son bulmasıydı. Hiçbir şey önemli değildi, benim
için. Artık sayamayacağım kadar insan bize katılmıştı. Çok zor zamanlar geçirdik.
Bazılarımız güçsüz düşüp öldü, ama asla yılmadık. Her geçen gün daha da zorlaşıyordu işler.
Aradan dört yıl geçti. Artık yirmi beş yaşında bir yetişkin sayılırdım. Ülkenin durumuna ne
oldu diye sorarsanız, biz kazandık, zafer bizimdi artık! Ülkemdeki her insan özgürdü. İnsanlar
dışarıda rahatlıkla gezebiliyor ve istedikleri gibi, kimsenin baskısı olmadan yaşayabiliyorlardı.
İşler artık olması gerektiği gibiydi.

YAZAN: Sultan Meryem SÖNMEZ

EVERY HUMAN IS FREE

My name is Ömer. I'm going to 10th grade. I live in a country where there is no
freedom. The people of our country are divided into two. Some persecuted people who were
Muslims. Others persecuted non-Muslim people. Yes, there is no compulsion in Islam, there
is only good call to religion. Those who persecute non-Muslims know this, but here they are
ignorant. Women are more unlucky than men because in the religion of Islam, women must
wear hijab. That's why Muslim women reveal themselves. If you ask how the schools are,
there are two types of schools: Muslims and non-Muslims. Indeed, me and my country are
going through very difficult times. This situation must end. Most students in this country were
going to school just to leave this country.

One day, I, Sedat and Abdullah were sitting and telling each other about the persecution done
to us because of our religion. At that moment, an idea came to Abdullah's mind. He told us to
create a project whose theme was "Freedom". He suggested that we do something big by
doing our best, collaborating with those who want to be free from our own schools and
communities. Sedat said, "No matter what we do, we will never achieve anything and we will
suffer more. "I don't think we should do anything like that," he said. But it was in my head.
He said to Abdullah and Sedat, "I think it's worth a try. We must gather a lot of people
immediately. We have to make a lot of posters and distribute them all over the country. “We
have to do the best we can,” I said. Sedat continued to object. But eventually we convinced
Sedat. It was late. When we went to school tomorrow, we would gather together to identify
the people who really wanted to be free. We all went to our homes. It's tomorrow and we got
to work. Only 20 people from our schools joined us. Only 30 people from around us joined
us. We started to get to work. First of all, we decided what we were going to do. Then we
prepared a lot of posters. And we distributed it all over the country. It was very difficult, but
we dispersed. They saw what we did. Then they arrested us and put us in jail. We were going
to spend five years in prison. But I will never give up. They also made us suffer a lot of
torture in prison. Thank God our five years are up. I said we have to continue this work. Only
twenty-three people continued with us. We continued to see torturers. Some people saw our
determination and joined us. So we became exactly one hundred and three people.

Today was my birthday. I was twenty-one now. And yes, I couldn't go to school. All I wanted
was for this situation in the country to end. Nothing mattered to me anymore. More people
than I can count anymore joined us. We had a very difficult time. Some of us weakened and
died, but we never gave up. Things were getting harder every day. It's been four years. I was
now a twenty-five-year-old adult. If you ask what happened to the state of the country, we
won , the victory was ours now! Now every person in my country was free. People could
easily go outside and live as they wished, without pressure from anyone. Things were now as
they should have been.

Writer: Sultan Meryem SONMEZ

İSTANBUL PENDİK
ALPARSLAN ANADOLU LİSESİ

NİHAR BELKIS

HAYALİMDEKİ BANA MEKTUP

Bütün korkularıyla yüzleşebilmiş , tamamen kendi özgürlüğü üzerinde ayakta duran ve baskı
psikolojisinden kurtulabilmiş bir Duhan’a merhaba demek istiyorum. 12 Şubat 2022’de 18
yaşıma girmem ile birlikte önüme kırmızı halılar serilcek sanıyordum ve hatta hayatın o gün
tamamen değişeceğini düşünüyordum. Lakin bazen beklentilerimiz istediklerimiz olamaz. Bu
sıralar çok büyük baskı ve stres altında hissediyorum kendimi sanki bu zamanlar hiç
geçmiyecekmiş gibi geliyor. Üzerimde olan yoğunluğu olabildiğince kısa sürede atmak
istiyorum . Ama biliyorum ki bu yorgunluk yarın için benim kim olduğumu belirleyecek bu
yüzden kendimi bu şekilde rahatlatmaya çalışıyorum . 10 15 yıl sonra ki halimi o kadar çok
merak ediyorum ki anlatamam. Acaba nerde yaşıyorum ya da ne meslek yapıyorum daha bir
çok soru var aklımda. Umarım hayalini kurduğum şeyleri başarabilmişimdir. Şu an ki
yaşantımdan bahsedicek olursam , yks’ye hazırlanıyorsun ve etrafında olan biten birçok olay
var . Bu yüklerin yazın gelmesiyle geçeceğine inanıyorum , ki umarım öyle olur . Sana
hayallerimden bahsetmek istiyorum , bu sayede hangilerini gerçekleştirebilmişim beni
onaylarsın.

Öncelikle en çok istediğim şeylerden biri ingilizce öğretmeni olmak , aslında buna bir
adım attım güncel olarak 2 tane öğrencim var ve özel ders vererek para kazanıyorum .
Öğrenci sayımı özel ders anlamında yükseltmek istiyorum ve ispanyolca öğrenip onunde özel
dersini vermek istiyorum . Onun dışında en büyük hayallerimden biri yurt dışına çıkmak , bu
zamanlarda herkes ister zaten. Kendimi her alanda ve her anlamda geliştirmek istiyorum ,
düzenli bir hayatım olsun ona göre ben yaşamımı sürdüreyim. Kendime göre şu an planlar
yapıp bunlara uymaya çalışıyorum çünkü düzenli bir hayat yaşamak en sevdiğim şeylerden
biri.

Duhan’cım fazla merhamet göstermek , başkaları için kendinden ödün vermek gibi
olaylara lütfen girme. Kim ne derse desin seni sen yapan şeylerden vazgeçme , bunlar senin
temel karakter özelliklerin ve bunlara sahip değilsen bu hayatta var olman çok zor . İnsanların
var olma hissini yaşamak amacıyla yaptığı modern , popüler kültüre ait şeyleri yapmak
zorunda değilsin.Sen kendini keşfetmeye devam et , her zaman gelişmeye bak. Seni mutlu
eden bir şeye elbet yöneleceksin. Hiç kimselere sıkı sıkı bağlanma çünkü herkes gelip geçici
zaten ilerki yıllarda sen bunu daha iyi anlamışsındır. Yalnızsın , yürümekte olduğun yol
sadece senin , yola dahil olanlar oluyor, yoldan çıkanlar oluyor , yolda sorun çıkaranlar oluyor
ama hepsi geçip gidiyor. O yolda sen kalıyorsun , sevincinle , kaderinle , kahkalarınla ,
gözyaşlarınla , yalnızca sen kalıyorsun.

DUHAN PAAL

A LETTER TO MY FUTURE SELF

I would like to say hello to a Duhan who was able to face all his fears, who stood on his own
freedom and got rid of the psychology of oppression. I thought that the red carpets would be
laid out in front of me when I turned 18 on February 12, 2022, and I even thought that life
would change completely that day. But sometimes our expectations are not what we want. I
feel under a lot of pressure and stress these days. It feels like these times will never pass. I
want to get rid of the stress on me as soon as possible. But I know that this tiredness will
define who I am for tomorrow so I try to relax myself in this way. I’m so curious about my
state after 10 15 years that I can’t explain it. I wonder where I live or what job I do, I have
many more questions in my mind. I hope I was able to achieve what I dreamed of. If I talk
about my current life, you are getting ready for yks and there are many events going on
around you. I believe that these burdens will pass with the coming of summer , which I hope
so . I want to tell you about my dreams, so you can confirm which ones I have achieved.

First of all, one of the things I want most is to be an English teacher. Actually, I took a
step towards it. I currently have 2 students and I earn money by giving private lessons. I want
to increase the number of students in terms of private lessons and I want to learn Spanish and
give private lessons to ten of them. Apart from that, one of my biggest dreams is to go abroad,
everybody wants it these days. I want to improve myself in every field and in every sense.
According to myself, I am trying to make plans and stick to them right now because living a
regular life is one of my favorite things.

Duhan, please don’t get involved in things like showing too much mercy, sacrificing
yourself for others. No matter what anyone says, don’t give up on the things that make you
you, these are your basic character traits and if you don’t have them, it’s very difficult to exist
in this life. You don’t have to do the modern, popular culture things that people do to have a
sense of existence. You keep exploring yourself, always looking to improve. You will
certainly gravitate towards something that makes you happy. Do not hold tight to anyone,
because everyone is temporary, you will understand this better in the coming years. You are
alone, the road you are walking is only yours, there are those who are on the road, there are
those who go out of the way, there are those who cause trouble on the road, but they all pass.
You stay on that road, with your joy, your destiny, your laughter, your tears, only you.

DUHAN PAAL

GERÇEK DOSTLUK

Karadeniz’in en ücra köylerinden birinde yoksul mu yoksul bir aile yaşardı. Sadece baba ve
oğul, çocuğun adı Mert babasının adı Hasan’dı. Mert’in annesi o doğduktan kısa bir süre
sonra vefat etmişti. Yani baba ve oğul yalnız başlarına yaşıyolardı. Günün sabahında her
zaman olduğu gibi baba ve oğul beraber yavaş yavaş tarlaya gidiyolardı. Yaz tatili olduğu için
Mert okula gitmiyodu,normalde lise 1 gidiyordu Mert. Sabahın ilk saatlerinden kendilerini
yormak istemedikleri için yardım feryatlarını duyana kadar yavaş yürüyolardı. İçinde ki
yardım severlik duygusu hiçbir zaman içine sığmayan Mert feryatları duyduğu an tarlaya
koşmaya başlamıştı. Babası da hemen arkasından bir süre duraksasa da oğlunun arkasından
koşmaya başlamıştı. Sonunda yardım feryatlarının olduğu yere ulaştıklarında gördükleri şeyle
önce duraksadılar. Elinde deynek kırık ayağıyla gölün kenarında yardım isteten yaşlı bir adam
suyun içinde boğulmak üzere olan Mert yaşlarında bir çocuk. Mert yüzme bildiği için
babasını beklemeden hemen suyun içine atladı ve kendinden kalıpça küçük çocuğu suyun
içinden çıkardı. Çocuk derin derin nefesler alarak sakinleşmeye çalışıyo bir taraftan da
sessizce göz yaşı döküyordu. Mert bişey söylemeden çocuğun sakinleşmesi için sırtını
sıvazlıyodu. Babası ise en az çocuk kadar korkmuş adamı sakinleştirmeye çalışıyodu. Çocuk
sonunda tamamen kendine gelip Mert’e dönerek “teşekkür ederim bian sudan hiç çıkamicam
zannettim”dedi. Mert empati yaptığında kendisinin de korkucağını ve gerçekten kötü bişey
yaşadığını anlamıştı çocuğun,daha fazla susmayarak “önemli değil kim olsa yardım
ederdi”dedi. Adam Mert’e dönerek “çok sağol evladım oğlumun hayatını kurtardın”diyerek
teşşekkürünü sundu.Mertse önemli değil anlamında kafasını sallamıştı büyüyüpte küçülmüş
diye düşündü adam. İlerleyen zamanda birbirleriyle tanışmışlar,Mert adının Ömer olduğunu
öğrendiği çocukla sohbet ediyodu. Babalar da kendi aralarında sohbet ediyolardı. Yaşadıkları
arbedenin üstünden uzun bir zaman geçti. Ne kadar zaman geçerse geçsin Ömer Mert’e karşı
hayat borcu olduğunu düşünüyodu. O günden sonra hiç ayrılmamışlar çok güzel arkadaş
olmuşlardı. Şimdi ise ikisi de üniversiteye gidiyo Mert inşaat mühendisliği okurken Ömer ise
tıp okuyodu. Akıp giden onca zaman onca yaşanmışlıktan sonra iki gençte babalarını
kaybetmiş birbirlerine destek oluyolardı. Ömer ise Mert’e olan hayat borcunu hem unutmuyo
hem de borcunu ödeyememek için canından kanından saydığı kardeşine bişey olmaması için
dualar ediyodu. Mert inşaat mühendisliğinden en iyi derecelerle mezun olurken Ömer de pek
farklı değildi ikisi de okullarında ki en başarılı öğrenciler olarak mezun olmuşlardı. İkisi de
işe başlayalı 1 yıl kadar oluyodu Ömer bulunduğu hastanenin en iyi doktoru olurken Mert ise
adı heryerde dolanan bi mühendis olmuştu. Birgün Mert yaptıkları 4 katlı binanın çatı
yapımında olan bir sıkıntıdan dolayı yukarı çıkmıştı, oldukça dikkatli davranıyodu ama
bastığı yerdeki çiviyi görmediği için çivi ayağına batmış refleksle ayağını yukarı kaldıriyim
derken koskoca binanın tepesinden aşşağıya düşmüştü. Herkes dehşetle yerde yatan Mert’le
bir süre duraksadılar ama hemen ambulansı arayıp hastaneye yola çıktılar. O sırada Ömer acil
kodla gelen hasta için hazır bir şekilde hemşirelerle hastanenin girişinde ambulansı bekliyodu
birazdan karşılaşıcağı dehşet görüntüden habersiz. Yaklaşık 5 dakika içinde ambulans geldi
Ömer hızla davranıp ambulansın kapıları açtı. Kapıları açmasıyla şok içinde kaldı. Karşısında
berbat bi halde canından çok sevdiği kardeşi bilincini kaybetmiş bir şekilde yatıyodu. Ona
seslenen hemşirelerle kendine geldi. Kardeşine olan borcunu ödeme sırasıydı şimdi ne olursa
olsun kurtarıcaktı kardeşini. Soğuk kanlılığını korumaya çalışarak kardeşini ameliythaneye
doğru götürdüler. Neredeyse 9 saattir ameliyattalardı. Mert’in iç kanaması vardı ve çok fazla
hasar almıştı. Sonunda ameliyat bittiğinde Ömer sakinliğini korumaya devam ediyodu en ufak
bi yanlışında Mert’in onun yakını olduğunu anlayıp onla ilgilenmesine engel olurlardı. Mert’i
yoğun bakıma aldılar ve kendi kendine uyanmasını beklediler uzunca bir süre. Ömer bu
süreçte nerdeyse hiç ayrılmıyodu kardeşinin yanından. Sabaha doğru yorgunluktan uyuya

kalmıştı Ömer . Hissettiği hareketlilikle sıçrayarak uyandı,gördüğü manzarayla içine
sığmayan bir mutluluk kapladı heryerini. Kardeşi uyanmış nerde oldupunu başına ne geldiğini
anlamak istercesine etrafına bakıyodu. Bundan sonrası oldukça hızlı geçti. Ömer Mert
iyileşene kadar yanından ayrılmamıştı. Tabi sadece iyileşene kadar değil ölüm onları ayırana
kadar kandan olmasa da candan kardeş olmuşlar , birbirlerinin zor zamanlarında yanlarında
olmuşlar ve asla ayrılmamışlardı.

TRUE FRENDSHİP

A poor or impoverished family lived in one of the most remote villages on the Black Sea.
Only the father and son, the boy's name was Mert, the father's name was Hasan. Mert's mother
had passed away shortly after he was born. So father and son lived alone. As always in the
morning of the day, father and son were slowly going to the field together. Mert didn't go to
school because it was summer break, he normally went to high school 1 Mert. They walked
slowly from the first hours of the morning until they heard cries for help, as they did not want
to tire themselves. The moment he heard the cries of Mert, whose sense of benevolence never
fit into it, he started running to the field. Although his father paused for a while right behind
him, he started running after his son. When they finally reached the place where there were
cries for help, they first paused with what they saw. An old man who asked for help at the
edge of the lake with a broken foot in his hand is a boy of about Mert's age who is about to
drown in the water. Because Mert knew how to swim, he immediately jumped into the water
without waiting for his father and pulled the little boy out of the water as he molded himself.
The child was taking deep deep breaths, trying to calm down, and on the one hand, he was
quietly shedding tears. Mert was patting the boy on the back to calm him down without saying
anything. His father was trying to calm the man down, who was as scared as a child. The child
finally came to his senses completely and turned to Mert and said, ”thank you, bian, I thought
I would never get out of the water." When Mert empathized, he realized that he was also
afraid and that he was going through something really bad, the child said, “it doesn't matter,
whoever would help,” not shutting up anymore. The man turned to Mert and thanked him,
saying, “thank you very much, my son, you saved my son's life.”Mertse shook his head in the
sense that it didn't matter, the man thought that he had grown and shrunk. Later, they met each
other, Mert was chatting with the boy he found out his name was Omar. And the fathers were
chatting among themselves. dec. It's been a long time since they had a fight. No matter how
much time passed, he thought that he owed Omar Mert his life. They had never broken up
since that day, they had become very good friends. Now they are both going to university,
Mert is studying civil engineering, and Omar is studying medicine. After all the time and all
the life that had gone on, the two young people who had lost their fathers were supporting
each other. Omar, on the other hand, did not forget about his life debt to Mert and prayed that
nothing would happen to his brother, who he considered his life to be his blood, so as not to
be able to pay his debt. Mert graduated from civil engineering with the best degrees, while
Omar was not much different, they both graduated as the most successful students at their
schools. Both of them have been working for about 1 year since Omar became the best doctor
of the hospital where he was located, while Mert became an engineer whose name was
circulating everywhere. One day Mert went up because of a problem in the roof construction
of a 4-story building they were building, he was being very careful, but because he didn't see
the nail where he stepped, the nail sank into his foot reflexively to lift his foot up, and he fell
from the top of the entire building to the bottom. Everyone paused for a while with Mert lying
on the floor in horror, but they immediately called an ambulance and went to the hospital. At
that time, Omar was waiting for an ambulance at the entrance of the hospital with nurses
ready for the patient who came with an emergency code, unaware of the terrifying image that
he would soon encounter. About 5 minutes after the ambulance arrived, Omar acted quickly
and opened the ambulance doors. He was in shock when he opened the doors. His brother,
whom he loved more than his life, was lying unconscious in front of him in a terrible state.
She came to her senses with the nurses who called out to her. It was his turn to pay his

brother's debt, and now he was going to save his brother no matter what. Trying to keep his
composure, they took his brother to the operating room. They had been in surgery for almost
9 hours. Mert had internal bleeding and had suffered a lot of damage. In the end, when the
surgery was over, Omar continued to keep his calm, at the slightest mistake, they would
understand that Mert was close to him and prevent him from taking care of him. They took
Mert to the intensive care unit and waited for him to wake up on his own for a long time.
Omar almost never left his brother's side during this process. By morning, Omar had fallen
asleep from exhaustion . He woke up splashing with the mobility he felt,covered with
happiness that did not fit into him with the view he saw. His brother woke up and was looking
around as if he wanted to understand where he was and what had happened to him. It went
pretty quickly after that. Omar Mert did not leave his side until he was well. Of course, not
only until they were healed, but also until death separated them, they became brothers from
the heart, if not from the blood, they were with each other during difficult times and never
parted.

ARDA PAAL

Arka Oda

27 Aralık 1989
“İlgi sayılı soruşturma ile 27 Aralık 1989 tarihinde belirli aralıklarla belirli bölgelerde

kaybolan sayısı kesin olarak belirli olmayan şahıslar hakkında halka açık olmayacak şekilde
devam eden soruşturmalar sonucu ulaşılan verilerin ışığında; şahısların Valais, Conthey’de bir
dağa belirli olmayan yollarla, zorla ya da istekleri doğrultusunda götürüldüğü kanısına
varılmıştır.”

22 Şubat 1990
“Tarafsız bilirkişiler tarafınca hazırlanan 726 (yediyüzyirmialtı) rapora göre; karşı karşıya

kalınan durum bilinen hiçbir fizik yasası ve/veya matematiksel denklem ile
açıklanmamaktadır.”

İlk Adım – 5 Mart 1990
Boyu ve kalınlığı beş metreyi aşan, insan elinden çıkma gibi durmayan demir kapı gıcırtılar

eşliğinde açıldı. Kapının sağında ve solunda “In God, We Trust”, “In Deo Speramus”, “Em
Deus Nós Confiamos” ve türevleri yazılar kazınmıştı. Dört adet uzman araştırmacıdan oluşan
“Saha Ekibi” kapının önünde duruyordu. Üstlerinde kendilerini iyonlaştırıcı radyasyondan
koruyan özel kıyafetleri vardı. Arkalarında duran ve “Teknik Ekip” olarak anılan yetmişe
yakın kişiden farklıydı bu kıyafetler.

Araştırmacılar yavaşça ilk adımlarını attı. Önce birisi, arından bir diğeri ve kalan ikisi…
Teker teker karşılarındaki bilinmezliğe ilerlediler. Maddesel vücutlarını demir kapının ardına
soktuktuları kulaklarına tek bir ses, burunlarına tek bir koku, gözlerine tek bir doku ilişti. Her
ofiste duyulan floresan lamba vızıltısı, herkesin gerek çocukken gerek yetişkin olduklarında
duyduğu uzun süre ıslak kalmış halı kokusu ve sarı duvar kâğıtlarıyla kaplı duvarlar...
Karşılarındaki yer bulundukları noktadan sonsuza kadar uzanıyor gibiydi. Yerler halı
döşemeyle, duvarlar sarı duvar kâğıdıyla, tavan floresan lambalarla doluydu. Duvarlar artı
şeklindeydi ve döner kapıyı andırıyordu. Bir duvarın dört tarafından ilerlenildiğinde yedi
metre sonra tekrardan artı şeklinde bir duvara rastlanıyordu. Sonsuza kadar bu şekilde devam
ediyordu mekân.

Derin bir nefes alan “Bir Numaralı Araştırmacı” ilerlemeye başladı. Elinde çektikçe uzayan
kırmızı ve kalın bir ip vardı. Kapıyı giriş yapmadan önce bir kez daha açmışlardı ve
önlemlerini almışlardı. Diğer üç araştırmacı da ipin belirli kısımlardan tuttu ve tek sıra oldu.
Bir Numara’nın cüssesi yüzünden ön taraftan bakıldığında sanki tek kişi yürüyormuş gibi
görünüyordu. Gerçekten de insana benzer hiçbir yanı yoktu. Ekip, Bir Numara’nın ardından
yavaş yavaş ilerledi. Belirli köşelerde durdular ve inceleme yaptılar. Döşemeler bazı yerlerde
sökülmüştü çünkü. Yine de on duvardan belki biri ya da hiçbiri hasarlı değildi. Yaklaşık yirmi
dakikalık ilerleme ardından ekip arkalarına baktı. Düz bir hat izleyerek ilerlediklerinden
kapıyı görebiliyorlardı. Bir Numara pozisyonunu korurken diğer üç araştırmacı kapıya doğru
döndüler. İki Numara sağa, Üç Numara sola, Dört Numara ise ön tarafı dikkatlice izliyordu.
Floresanların vızıltısı insanın içine ürpertiyordu bir zamandan sonra. İlerlediler kapıya
döndüler. Dördünün de beti benzi atmış gibiydi. Normaldi tabii, insanlık tarihinde ilk defa
böyle bir yer keşfedilmişti ve ilk onlar adım atmıştı. Dördü de güvenli şekilde çıkış yaptıktan
sonra hızla kapatıldı ve mühürlendi. Öte yandan araştırmacılar ise kıyafetlerini çıkardıkları
anda bayıldılar. “Paramedik Ekip” hızla müdahale etti. Onlar tedavi altındayken diğer
araştırmacılarda telaş durumu hâkimdi. Kıyafetler üzerinde incelemeler yapıyor, radyasyon
değerlerini ölçüyor, en ufak detayları bile kayda geçiyorlardı. On dakika içerisinde detaylı
inceleme tamamlandı ve ilk rapor oluşturuldu. Raporda mekâna “Arka Oda” dendi. Sanki
dünyanın gizli bölmesi, arka odası gibiydi. Yetkili kişiler harici girilmemsi gerekiyor gibiydi.
Fakat yetkili kişiler kimdi?

Kurulum - 10 Mart 1990
İçeriye yapılan ve sonradan “Keşif Görevi” olarak adlandırılan ufak geziden beş gün

sonrasıydı. Tıpkı ilk görev gibi önlemler alındı fakat bu sefer araştırmacılara oksijen tüpü de
verilmişti. Çünkü daha da ilerilere gitmeleri bekleniyordu. Ayrıca bayılmalarının sebebinin
ani basınç değişikliği olduğuna kanaat getirilmişti.

Kapılar yavaşça açıldı. Bu sefer ekip sekiz kişiydi ve adları “İkinci Saha Ekibi” idi.
Herkesin elinde ipten türeyen ip parçaları vardı. İlk seferden daha hızlıca içeriye girdiler.
Arkalarından atlı kovalıyor gibiydi. İlk ekipte de bulunan dört kişinin iki elinde de çantalar
vardı. İkili gruplara ayrıldılar. Herkes önceden belirlenen köşelere geçti. Çantaları yavaşça
yere bırakıp açtılar. Floresan vızıltılarından sonra Arka Oda’da duyulan ilk ses aynı anda
açılan sekiz çantanın takırtısıydı. İki kişiden birisi enstrümanı çantadan çıkarırken diğeri
doğru açıyla ayarlayıp aktive ediyordu. Dört ekip de işini beş dakikadan kısa süre içerisinde
tamamlamıştı. Artı şeklindeki duvarların belirli köşelerine yerleştirdikleri kameralar sayesinde
neredeyse sonsuz uzunlukta bir alanı görünteleyebiliyorlardı. Deneye katılan devletlerin hepsi
bu aletler içinde kelimenin tam anlamıyla servet harcamıştı. Birinin üretimi bile milyonlarca
dolar tutuyordu. Fakat ücretlerine de değiyorlardı. Hem görüntü kaydetme hem hareket
algılama hem 3D haritalama hem de ses kaydetme özellikleri vardı. Ayrıca kablosuzdular ve
tek batarya ile bir hafta boyunca aralıksız çalışabiliyorlardı. Çağın ötesinde bir teknolojiydi.
Ay Görevi’nden sonra insanlığın en büyük adımı bu olduğundan, milyarlar tutsa bile her türlü
olasılık göz önüne alınmalıydı.

Araştırmacılar Oda’dan çıktı. Demir kapılar kapandı ve mühürlendi.
İlk Hareket – 17 Mart 1990

Aradan geçen altı gün yirmi üç saatlik süreden sonra kapılar tekrar açıldı. “Üçüncü Saha
Ekibi” içeriye hızlı adımlarla ilerledi. Dört araştırmacı, dört mühendis ve dört adet de uzman
askerden oluşuyordu bu ekip. Sayıları, aldıkları tedbirler ve araştırmanın boyutu her geçen
gün artıyordu. Beş dakika on altı saniye içerisinde bütün enstrümanlar toplandı.
Araştırmacılar Oda’dan yirmi iki saniyede çıktı ve kapılar tekrardan kapandı.

Çıkışın ardından aletlerin SD Card’ları bilgisayarlara bağlandı.
“3 motion detected.”

Bütün aletlerden çıkan sonuç buydu. Ses yoktu fakat hareket vardı. 3D Harita ise
tamamlanmıştı. Araştırmacılar korku ve merakla kayıtları izlemeye başladı.

“Motion 1 – 06.22PM – 10 March 1990”
“Motion 2 – 12.44AM – 13 March 1990”
“Motion 3 – 07.44PM – 17 March 1990”
Bütün kameralarda kayıtlı olan üç hareketin tarihi ve saati, üç kamerada da aynıydı. Bu
yerin özelliği buydu. Fizik kuralları burada yoktu.
Kayıtlar incelendi. Sonuçlar…
Her kayıtta kameranın önünden hızla bir karanlık geçiyordu. Farklı varlıklar ya da cisimler
olabilir ya da aynı varlık ya da cisim olabilirdi. Bilinmiyordu. Üçüncü hareket ise kameraları
toplamak için kapılar açılmadan bir dakika önce kaydedilmişti. Ya saati beş dakika geriye
ayarlamış olsalardı? Çok fazla soru fakat tek cevap vardı. Arka Oda’da yaşam, bilinmeyen bir
türüyle de olsa vardı.
İlk Ses – 24 Mart 1990
Kameralar yine Üçüncü Saha Ekibi tarafından toplandı ve yeni kurulan “İnceleme Ekibi”
tarafından incelemeye alındı.
“1 sound detected.”
“Sound 1 – 22 March 1990”
Bu sefer hareket değil, ses vardı. Kameralar ilk kurulduğundan beri floresanların seslerini
görmezden gelmeleri için programlandıklarından olağanüstü bir gelişmeydi bu. Haritaya
bakmadan direkt ses kaydına odaklandı araştırmacılar. Fakat kısmen hayal kırıklığına
uğramışlardı.
Ses… sürtünme sesiydi. Sanki bir şey duvara sürtünüyor gibiydi; gibi değil, bir şey duvara
sürtünüyordu.
İkinci rapor hazırlandı. Gerekli kişilere gönderilmeden önce personel talebi de ekstra olarak
rapora eklendi. Büyük çaplı bir görevin başlama kararı alınmıştı çünkü.
Dördüncü Saha Ekibi – 16 Haziran 1990
Aylardan beri ne kapı açılmıştı ne de kamera kurulmuştu. Bunun sebebi rapora
eklenilmeyen, araştırmacıların saklamak istediği bir detaydı. İki haritanın uyuşmadığıydı bu
detay. Kameralar iki kez kurulmuştu ve ilk seferle ikinci seferde çıkarılan haritalar birbirinden
tamamen farklıydı. Bu bir kamera hatası falandı değildi. İlk bölgeler değişmemiş olsa da
ilerleyen kısımların yapısı tamamen değişmişti. Artı şeklindeki duvarlar yerini labirent
benzerimsi koridorlara bırakmıştı. Bu şartlar altında deney iptal edilebilirdi. Meraklı
araştırmacılar bunu istemiyordu. Bu gerçek aylarca ekibin sırrı olarak kaldı. Bu süre zarfında
elde edilen kısıtlı veriler incelendi. Artık işin içine canlılar da girdiğinden araştırmacıların can
güvenliği sağlanmalıydı. Bu yüzden “Dördüncü Saha Ekibi” kuruldu. Otuz kişilik devasa bir
ekipti bu. Yirmi adet kendini gerçek savaşta kanıtlamış uzman asker bulunuyordu içinde.
Karşı karşıya oldukları şey fizik kurallarını aşan bir yaratık olsa dahi önlem almak
“zorundalardı.”
Ekip Oda’ya girdi. Herkesin beline tek bir kırmızı ipten türeyen ipler bağlanmıştı. Önce
kameralar kuruldu. Ardından ekip ilerlemeye başladı. İlerdiler, ilerlediler ve ilerlediler... En
sonunda ikinci haritada beliren labirentin başlangıcına geldiler. Pozisyonlarını değiştirip
birbirlerine yaklaştılar. Araştırmacılar ortada, askerler onların etrafındaydı artık. Elleri tetikte
ilerlemeye başladılar.
Birkaç dakika süren ilerleyişten sonra ikinci haritada gözükmeyen bir açıklığa ulaştılar.
Oda’nın değiştiğinin bir diğer kanıtı da buydu. Açıklığın sağında bir, solunda bir yol vardı
fakat önemli olan yollar değildi. Önemli olan şey, tam karşılarında yaklaşık on metre
uzaklarında bulunan cesetti.

Duvara yaslanmış şekilde duran cesede yaklaştılar. Üzerinde garip bir sıvı ve mantar vardı.
Ayrıca dikkatli bakıldığında içini yiyen kurtlar da dâhil birçok böcek de görülebiliyordu. Bu
keşifleri her şeyi değiştirmişti. Arka Oda’ya ilk onlar gelmemişti. Arka Oda’yı ilk onlar
bulmamıştı. Askerlerden dördü hızlıca geriye döndü ve sedye getirdi. Dönebilen askerleri
görmek belli etmeseler de hepsinin içini rahatlatmıştı. Çünkü buradan çıkacaklarının garantisi
yoktu. Yine de profesyonelliklerinden ödün vermediler.

Cesedi dikkatlice sedyeye yerleştidiler ve formasyonlarını bozmadan hızla geri çekildiler.
Oda’dan çıktıkları anda etraftakiler kusmaya başladı. Ceset gerçekten iğrenç görünüyordu.
Kapılar kapandı ve incelemeler başladı.

Ceset bulunması üzerine “Otopsi Ekibi” o an kuruldu ve otopsiye başladı.
Ceset tereyağı kokuyordu. Türü bilinmeyen bir çeşit mantar tarafından ele geçirilmişti.
Ayrıca yine türü bilinmeyen birçok kurt da bulunmuştu içinde. Ölüm nedeni susuzluktu. Bu
da demek oluyordu ki bu kişi, Arka Oda’da sıkışmıştı. Geri döneceklerinin garantisinin
olmadığı kanıtlanmış oldu. Herkes bunun farkındaydı fakat kabul etmek istemiyordu. Hepsi
kaybolan insanların Arka Oda’da olduğunu biliyordu fakat bu gerçeği unutmak istediler.
Yeni Koşullar – 17 Haziran 1990
Cesedin kimliği tespit edilememişti. Araştırmacıların artık sözleşme şartlarının değişme
vakti gelmişti. Çünkü bazıları ceset buldukları için ayrılmak istiyordu.
Yeni sözleşmeye göre;
araştırmacılar Arka Oda’ya rızaları ile giriyorlardı,
araştırmacılar Arka Oda’da buldukları herhangi bir şeyi kesinlikle Oda’dan izin olmadıkça
çıkaramazlardı,
askerler canları pahasına araştırmacıları koruyacaklardı,
araştırmacılar görevden asla ayrılamayacaklardı.
Sessiz Dönem – 1 Ocak 1991
Aylar önce yaşanan son olaylardan sonra kapılar hiç açılmamıştı. Cesedin otopsisi tam
olarak tamamlandıktan sonra kemiklerine kadar yakılmış ve kül edilmişti. Külleri ise
dünyanın farklı yerlerine dağıtılmıştı.
Bu kadar para bağlanan bir işten alınan sonuç başlarda tatmin etse de devletler ve büyük
insanlar artık rahatsız olmaya başlamışlardı. Bu yüzden yeni bir emir verildi; duvarları kırın.
Bilinmezlerle dolu bir yer için böyle bir emir verilmesi çok saçma ve tehlikeliydi fakat
araştırmacıların iştahı kabarmıyor da değildi. Duvarların arkasında ne olduğu merak edilesi
bir şeydi. Bu yüzden başlarda karşı çıkılsa da en sonunda “Arka Oda Protokolü” imzalandı.
Protokole göre yeni bir ekip kurulacak ve artık “Birinci Bölge” olarak adlandırılan artı
duvarların olduğu bölgeden rastgele beş duvar kırılacaktı.
Kapılar açıldı.
Arka Oda Madenciliği – 1 Ocak 1991
Kapılar açıldı. Sayısı elliyi aşkın kişi koruyucu kıyafet olmadan arka odaya girdi.
Çoğunluğu rastgele seçilen yoksul halktı. Araştırmacılar da içeri girmişti fakat koruyucu
kıyafetleri vardı ve kazı yapan halkı izliyorlardı. İlk darbenin aynı anda vurulma kararı alındı.
Ve bam! Rastgele beş duvara aynı anda çapa vuruldu.
Duvarlar başlarda kırılmayacak gibi dursa da önce duvar kâğıdı söküldü, ardından beton
kırıldı. Betonun ardında… altın vardı. Ufacık çocuk bile o şeyin altın olduğunu anlayabilirdi.
Bu gelişme üzerine herkese derhâl Oda’dan ayrılması emredildi. Beklenmedik bir şeydi bu.
Duvarlar altındandı.
Bir saat içerisinde kazıya katılan herkes kurşuna dizildi. İş daha da büyümüştü. Paraya aç
insanlar birden konuya ilgi duymaya başlamıştı ve zengilikleri başkalarıyla paylaşmak
istemiyorlardı.

“Maden Çıkarma Ekibi” kuruldu. Yoksul halktan yeni kişiler seçildi ve yine Oda’ya
gönderildi. Bu sefer de koruyucu kıyafetleri yoktu. Zaten öncekiler ölmemişti. Oda’da tespit
edilen radyasyonun neden insanları etkilemediği anlaşılmasa da araştırmacılar hâlâ koruyucu
kıyafetlerini giyiyorlardı.
Maden Çıkarma Ekibi – 1 Ocak 1991

Kapıların kapanmama kararı alındı. Yüzlerce, belki de binlerce kişi karşılarındaki sonsuz
duvarlara bütün güçleriyle vuruyor, altın kazıyordu. Kazılan altın vagonlara dolduruluyor ve
geri gönderiliyordu. Askerlerin sayısı da artırılmıştı. Hem içeride hem dışarıda onlarca asker
altınları, bilgileri ve araştırmacıları koruyordu. Halkı korumak gibi bir görevleri yoktu. Hatta
kaçmaya çalışan birkaç kişiyi gözdağı olması maksadıyla vurmuşlardı bile.

Birdenbire Arka Oda’nın varlığını bilen herkes araştırmanın, daha doğrusu madenciliğin
ilerleyişini takip etmeye başlamıştı. Madencilik aktiviteleri yüzünden araştırmalar
durdurulmuştu.
Son – 27 Ekim 1991

Aylar süren madencilik aktiviteleri sonunda bitmişti. Çünkü kazılacak duvar kalmamıştı.
Kapılar bir kere bile kapanmamıştı ve on binlerce insan ölmüştü. Çıkarılan altın ise…
trilyonlar değerindeydi. Altının dünyadaki ile aynı olduğu tespit edildikten sonra kazılar daha
da hızlanmıştı. Araştırmacılar da ana odaklarını unutup paranın kölesi olmuştu.

Madencilik aktivitesinin bitimiyle herkes Arka Oda’dan tahliye edildi ve aylar sonra kapılar
kapandı.
Kâbus – 1 Ocak 1992

Oda’nın kendini yenileyip yenilemeyeceğini merak eden araştırmacılar bekleme kararı
almıştı ve bekleyişlerinin sonu gelmişti. Kapılar 1992 yılının başında tekrar açıldı. Açıldı
açılmasına fakat…

Arka Oda gitmişti. Yani hâlâ oradaydı fakat araştırmacıların bildiği Arka Oda değildi.
Bütün duvarlar betondu. Yerdeki halı kaybolmuştu. Floresanlardan bazıları yanıyor, bazıları
yanmıyor, bazıları tavana yarı asılı, bazıları ise tamamen yere düşmüştü. Kâbusları
başlıyordu.
İkinci Arka Oda – 1 Ocak 1992
“İkinci Arka Oda” adını verdikleri bu yere diğerini fethettikleri düşüncesi ve kibriyle girdiler.
Başlardaki tedbirlerinden eser yoktu. Ne koruyucu kıyafet giyiyor ne hareketi ne de sesi
hatırlıyorlardı. Kapıların kapanmama kararı alındı. Yoğun araştırma çalışmaları İkinci Arka
Oda’da başladı. Artık her bir köşeden duvarları ya da zemini inceleyen araştırmacıların çekiç
sesleri geliyor ya da adım atılan her yerde ilerileri keşfeden araştırmacıların ipine basılıyordu.
İnsanlığın sonsuza dek yaşayabilecekleri bir yer bulmuş gibi seviniyordu herkes. Çünkü
zeminin altında toprak bulmuşlardı ve analiz sonuçlarına göre dünyadakinden hiçbir farkı
yoktu bu toprağın.
Temas – 27 Aralık 1994

İki yıllık süren kolonileşme çalışmaları sonucunda “Arka Oda Koloniler Birliği”
kurulmuştu. Artık İkinci Arka Oda’nın “temizlenen” bölgelerinde yirmi sivil yaşıyor, tarım
yapıyor ve “temizliğe” devam ediyordu. Kapılar iki yıldır hiç kapanmamıştı fakat nedendir
bilinmez eski tedbirlerin çoğu geri dönmüşlerdi. Belirli köşelere kameralar kurulmuştu.
Kameralar her hafta başı denetleniyor fakat hiçbir sonuç çıkmıyordu.

Bir gece vakti sivillerden birisi Oda’da dolanırken bir ses duydu. Kişisel kamerasını alıp
sese doğru yaklaşmaya başladı. Yaklaştıkça ses daha da gürültülü bir hâle geliyordu. En
sonunda sesin kaynağına ulaştı. Son saniyelerinde kamerasını kaynağa doğrultmayı başardı.
Ardından kamera yere düştü ve sabah sadece kamera bulundu.

Kayıtlar incelendi. Herkes korku içinde titriyordu. Kayıtta… derisi yanık ve kesiklerle dolu
olan bir insan… vardı. Bu bir insandı fakat kameradan bakmak bile insanın en ilkel

duygusunu, korkusunu harekete geçiriyordu. Öyle bir korkuydu ki bu herkes her şeyi bırakıp
kaçmak istiyordu fakat yapamazlardı. Koloni çalışmaları durduruldu. Her şey toparlanmaya
başladı. Değerli bütün ekipmanlar alınıyor ve herkes odadan çıkıyordu. Oda’yı yine uzun bir
süreliğini kapatmayı düşünüyorlardı fakat bir şeyler tersti. Geçen her saat başı birileri
kayboluyordu. İnsanlar ekipmanları da bırakıp kapıya doğru koşmaya başladı. Çıkabilecek
kadar şanslı olanlar kendilerini resmen dışarı attı. Fakat onlar kadar şanslı olmayanlar da
vardı.

Bir anda Oda’daki bütün ışıklar söndü ve yeniden yandı. Ufukta kayıttaki insan… insandan
birkaç tanesi görünüyordu. Hepsi de kapıya doğru koşuyordu. Artık diğerlerini bekleyecek
vakit yoktu. Normalde bir dakikada kapanan kapı otuz saniye içerisinde kapatıldı. Yıllardır
mühürlenmeyen kapı onlarca kez mühürlendi. Önüne parmaklıklar kondu. Prosedür sırasında
duyulan içeride kalanların çığlıkları duyulabiliyordu. İroniktir, içeride kalan sekiz kişiden
dördü Arka Oda’ya “resmî” olarak ilk adım atan araştırmacılardı. Yıllardan beri inşa edilen
her şey çökmüştü.
Mezar – ?

İçeride kalan dört araştırmacı bulundukları çevreyi peşlerindeki avcılardan daha iyi
biliyordu. Diğer dört kişiye kurban edip kendileri en ücra köşelere saklanmışlardı. Neyle karşı
karşıya olduklarını bilmiyorlardı. Peşlerindeki kişiler önlerinden sayısız kez geçti.
Anlaşılmayan bir dil konuşuyorlardı. Kamerada ya da ilk göründüklerinden oldukça
farklıydılar. Yine yanıklar ve kesikler vardı fakat üstlerinde yaralarını kaplayan kıyafetler
vardı. Kiminde orta çağ kıyafeti, kiminde oduncu kıyafeti, kimindeyse rengârenk tişörtler
vardı. Sanki… bir zamanlar normal insanlarmış gibi havaları vardı.

Araştırmacılar günler boyu bulundukları yerde aç ve susuz kaldılar. En azından onlar
günler boyu kaldıklarını düşünüyorlardı. Etraftaki tek ses yine floresan vızıltısına döndüğünde
saklandıkları yerden çıktılar. Bunca zaman duvarın içindelerdi. Özel olarak bu tarz anlar için
kurulan yerlerden birisiydi burası. Yapay bir duvardı fakat gerçeğinden farkı yoktu. Yavaşça
duvardan çıktılar. Adamları gözetledikleri minicik deliğin önüne yerden aldıkları yarım kalan
kazı işlemlerineden çıkan beton parçalardan birini koydular. İçerideyken de aynı şeyi
yapmışlardı. Böylece fark edilmemişlerdi. Tekrar koymalarının sebebi de saklanma yerlerinin
tespit edilmesini istememeleriydi. Tekrar gelip gelmeyecekleri belli değildi. Akıllarına yıllar
önceki o ilk hareket geldi. O hareket eden siyah şey de mi onlardan birisiydi? Yine sorular
çoktu fakat cevap bir taneydi. Sorularının cevaplarını istiyorlarsa hayatta kalmalılardı.

Avuçlarının içi gibi bildikleri Oda’da ilerlemeye başladılar. Geleceğin anahtarı olarak
gördükleri yer mezarları olmuştu sanki. İlerlerken uzuvları kopmuş diğer dört kişiyi de
gördüler. Yaptıklarından pişman gibi bir tavırları yoktu. Hayatta kalmak için onları yem
ettikleri konusunda aralarından birisi dayanamayıp laf etti. Tam diğer üçü karşı çıkacaktı ki
birden karşılarındaki kişi geriye doğru çekildi.

Beline siyah bir şey dolanmıştı ve o siyah şey onu geriye doğru çekmişti. Adam gözden
kayboldu. Onu çeken şey ise… tanımlanamayan bir varlıktı. Kapkaraydı. Upuzundu. Gözleri
yoktu. Yüzü yoktu. Hiçbir şeyi yoktu. Ölüm kokuyordu. Ölüm gibi gözüküyordu. Kaçmaya
başladılar.

Kafalarının içinde sesler duymaya başladılar. On binlerce insan hata ettiklerini söylüyordu.
Boylarından büyük işe bulaştıklarını söylüyordu. Koştukça karşılarına öldürdükleri
madenciler çıkmaya başladı. Yani madencilerden kalanlar. Öldürülüp gömülen madencilerin
çürümüş cesetleri üstlerine atlıyordu ya da yollarını kapatıyordu. Ayrılmamaya özen
gösterdiler. Bütün güçleriyle kaçıyorlardı. Arkalarında o korkunç siyah varlık olmadığı için
şanslı olduklarını düşünüyorlardı ki… kulaklarını kanatan bir çığlıkla arkalarında belirdi
varlık. Peşlerindeydi fakat bu sefer de madenciler yoktu. Sadece kaçtılar. Ne çevrelerine
baktılar ne sesleri dinlediler ne de bir şey düşündüler. Sadece ama sadece kaçtılar.

Döngü – ?
Ne kadardır koştuklarını bilmiyorladı. Saatler olmuş olabilirdi fakat saniyeler geçmiş de

olabilirdi. Gerçeklik algılarını yitirmişlerdi. Koşarken karşılarına bir kapı çıktı. Kendilerini
kapıdan içeriye attıklarını gözlerini aşırı parlak bir ışık aldı. Gözlerini refleks olarak
kapattılar. Açtıklarında ise kendilerini simsiyah bir yerde buldular. Karşılarında… cam
benzeri bir şey vardı ve ötesine geçemiyorlardı. Camın ötesinde nostaljik bir mekân vardı.

Yerler halıyla, duvarlar duvar kâğıdıyla, tavan floresanlarla kaplıydı. Cama vurmaya
başladılar fakat nafile. Çıkış yoktu. Varlığın orada olmadığından emin olduklarında
soluklanmaya başladılar. Hâlâ kurtulabileceklerine inanıyorlardı. Bir ses duydular. Tam
karşılarındaki koridordan siyah varlık onlara doğru yaklaşıyordu. Paniğe kapıldılar fakat
varlık açıklığın ortasında durdu. Bulundukları yer artı duvarların olduğu yer değildi. Tıpkı
ceset buldukları açıklığa benziyordu hatta aynısıydı.

Varlığın vücudu yavaşça duvara doğru akmaya başladı. İçinden yakaladığı dördüncü
araştırmacı duvara doğru düştü. Üzerinde garip bir sıvı ve mantar vardı. Ayrıca dikkatli
bakıldığında içini yiyen kurtlar da dâhil birçok böcek de görülebiliyordu. Tereyağı kokusu
duvarın ardına kadar geliyordu. O an… o an kafalarında bir şimşek çaktı.
İlk Adım – 5 Mart 1990

Araştırmacılar yavaşça ilk adımlarını attı. Önce birisi, arından bir diğeri ve kalan ikisi…
Teker teker karşılarındaki bilinmezliğe ilerlediler. Maddesel vücutlarını demir kapının ardına
soktuktuları kulaklarına tek bir ses, burunlarına tek bir koku, gözlerine tek bir doku ilişti. Her
ofiste duyulan floresan lamba vızıltısı, herkesin gerek çocukken gerek yetişkin olduklarında
duyduğu uzun süre ıslak kalmış halı kokusu ve sarı duvar kâğıtlarıyla kaplı duvarlar...
Karşılarındaki yer bulundukları noktadan sonsuza kadar uzanıyor gibiydi. Yerler halı
döşemeyle, duvarlar sarı duvar kâğıdıyla, tavan floresan lambalarla doluydu. Duvarlar artı
şeklindeydi ve döner kapıyı andırıyordu. Bir duvarın dört tarafından ilerlenildiğinde yedi
metre sonra tekrardan artı şeklinde bir duvara rastlanıyordu. Sonsuza kadar bu şekilde devam
ediyordu mekân.
Döngü - 5 Mart’ın Duvarları

Araştırmacılar karanlıkta ilerledikçe kapıya doğru yaklaştıklarını fark etti. Kendilerini içeri
girerken izlediler. Ağlayarak duvarlara vuruyor ve bağırıyorlardı. Geri dönmeleri için
yalvarıyorlardı fakat kimse onları duymuyordu. Kapılar kapandı.
Döngü – 10 Mart’ın Duvarları

Araştırmacılar kameraları kurarken onlara yaklaşabildikleri kadar yaklaştılar. Duvarlar artı
şeklinde olsa da duvarların arasında koridorlar vardı. Dışarıdan bakıldığında görülmüyordu
bunlar. Aralarındaki tek şey ince camdı. Ne kadar seslenseler de onları duyamıyorlardı.
Araştırmacılar kameraları kurup Oda’dan ayrıldı.
Döngü – 10 Mart’ın Duvarları

Aralarından birisi dayanamadı ve nöbet geçirmeye başladı. Neden olduğunu bilmiyorlardı
fakat kısa sürmüştü. On beş saniye civarı süren nöbetin ardından kendine gelen zamanın Bir
Numara’sı karanlık duvarlarda geriye doğru ilerlemeye başladı. Camdan olabildiğince
uzaklaşıyordu. Ne diğer ikisine tepki veriyor ne göz kırpıyor… ne de nefes alıyordu. Birden
cama doğru koşmaya başladı. Koştu. Koştu. Koştu. Cama çarptı ve kafası camdan kelimenin
tam anlamıyla geçti. Kanlar içinde kalmıştı fakat kameraların aşırı üstünde bir yerde çıktığı
için kafası, hiçbiri hareket tespit etmemişti. Garip olan… kameraların bulunduğu bütün
duvarlardan aynı kafanın sallanmasıydı. Bir varlık kafayı hızlıca kaptı ve vücudu içine çekti.
Kameraların önünden geçmişti. Bir varlık değil de… varlıklar demek daha doğru olur. Kaç
tane kamera varsa o kadar kafa vardı ve kaç kafa varsa da o kadar da varlık vardı.

“Motion 1 – 06.22PM – 10 March 1990”

Döngü – 13 Mart’ın Duvarları
Aynı şey İki Numara’ya da olmuştu. Nöbet geçirip cama koşmuş kafası… kafaları
duvarlardan çıkmıştı ve varlıklar gelip onları… yutmuştu. Üç Numara sıranın ona geleceğine
artık emindi. Kaderini kabullendi ve ağlamaya başladı.

“Motion 2 – 12.44AM – 13 March 1990”
Döngü – 17 Mart’ın Duvarları

Kendine geldiğinde sadece kafasını hissedebiliyordu. Sesi çıkmıyordu. Nefes aldığını
hissetmiyordu. Daha doğrusu hiçbir şey hissetmiyordu. Ufuktan hızla yaklaşan varlığı
gözünün kenarıyla gördü ve ölümünün geldiğini anladı.

“Motion 3 – 07.44PM – 17 March 1990”

Döngü – 22 Mart
Kendine geldiğinde duvarlardan çıkmıştı. İronik olduğunu düşünüyordu. Başlarda peşindeki
adamlardan saklandığı duvarlar arkadaşlarının canını almıştı. Kendisinin neden ölmediğini
düşünürken yaralı olduğunu hissetti. Yarasına bakacaktı ki… vücudunu göremedi. Orada
olduğunu biliyordu fakat göremiyordu. Birden eli ayağı boşandı. Duvara yaslandı. Duvara
sürünerek ilerlemeye başladı ve en sonunda yere yığılıp yok oldu.
“Sound 1 – 22 March 1990”
Döngü – Mezar

Kendine geldiğinde karşısındaki korku içinde kendini ve diğer üç araştırmacıyı gördü.
Onun farkında değillerdi. İçinden bir ses sanki ona emretmiş gibi birden neresinden çıktığını
bilmediği kolunu uzattı ve Dört Numara’yı çekti. Daha doğrusu yuttu. Ardından diğerlerinin
peşine düştü. Madenciler onlara saldırırken duvarların içinden onları takip etti. Tam gittiğini
düşündükleri sırada birden yeniden belirdi. Bunların hiçbirisini yapmak istemiyordu. İçinde
arkadaşını taşıyordu. Midesi bulanıyordu. Kalan iradesiyle kendini gördüğü ilk açıklığa attı.
Asıl amacı onlara karşılarından birden saldırmaktı fakat iradesi ona engel oldu. Uzaktan gelen
diğer araştırmacıları gördü. Tıpkı kusar gibi arkadaşını duvara doğru bıraktı.
Döngü

Her seferinde tekrar tekrar uyanıyordu. Bazen madencilerden birisi olup öldürülüyor, bazen
yaralı adamlardan birisi oluyor, bazen geride bıraktıkları dört kişiden birisi oluyordu. Artık
kim olduğunu bile bilmiyordu. Sanki arkadaşlarının ne düşündüklerini duyabiliyor gibi
hissediyordu. İsimlerini söylemeleri yasaktı. Birbirlerine numaralarıyla hitap ederlerdi fakat
şu an sanki Bir, İki, Üç ve Dört numaranın birleşimi gibiydi kendisi. Diğer numaraların da şu
an düşündüğü şeyleri düşündüğünü duydu. Onlar da duyulduklarını duydu ve tekrar tekrar
sürekli birbirlerinini duydular. Sesler arasında boğulmaya başladılar. Yeniden Arka Oda’ya
girdikleri ana döndüler. Kendilerine müdahale edemiyorlardı fakat yaşadıkları her şeyi tekrar
yaşayacaklardı.
İptal – 26 Mart 1995

Arka Oda ile alakalı bütün dosyalar yok edildi. Kapı binlerce dinamit ile patlatıldı.
Araştırmada görev alan herkes öldürüldü. Böyle bir olay aslında hiç yaşanmadı.

The Backrooms

December 27, 1989
“In the light of the data obtained as a result of the investigation no. It was concluded that

individuals were taken to a mountain in Valais, Conthey, by unspecified means, by force or
against their will.”

February 22, 1990

“According to 726 (seven hundred and twenty six) reports prepared by impartial experts;
The situation faced is not explained by any known physical laws and/or mathematical
equations.”

First Step – March 5, 1990
The iron door, exceeding five meters in height and thickness, and which did not look like a

human hand, opened with a creaking sound. On the right and left of the door were
inscriptions “In God, We Trust”, “In Deo Speramus”, “Em Deus Nós Confiamos” and their
derivatives. The "Field Team", consisting of four expert researchers, was standing in front of
the door. They wore special clothing that protected them from ionizing radiation. These
outfits were different from the close to seventy people standing behind them, known as the
"Technical Team".

Researchers slowly took their first steps. First one, then another, and the remaining two…
One by one, they advanced into the unknown before them. A single sound came to their ears,
a single scent to their noses, a single texture to their eyes, as they tucked their material bodies
behind the iron door. The hum of fluorescent lamps in every office, the smell of carpets that
have been wet for a long time, and the walls covered with yellow wallpaper... The place
before them seemed to stretch forever from where they were. The floors were carpeted, the
walls were covered with yellow wallpaper, and the ceiling was filled with fluorescent lamps.
The walls were plus-shaped and resembled a revolving door. Advancing from all four sides
of a wall, seven meters later, a plus-shaped wall was encountered again. The place went on
like this forever.

Taking a deep breath, “Research Number One” began to move forward. In his hand was a
thick red string that got longer as he pulled. They had opened the door one more time before
entering and had taken their precautions. The other three researchers also held certain parts of
the rope and it became a single row. Because of Number One's bulk, from the front it looked
as if there was only one person walking. There was really nothing human-like in it. The team
progressed slowly after Number One. They stopped at certain corners and examined.
Because the floors were ripped in some places. Yet perhaps one or none of the ten walls was
damaged. After about twenty minutes of progress, the team looked behind them. They could
see the door as they were advancing in a straight line. While Number One held his position,
the other three researchers turned towards the door. Number Two to the right, Number Three
to the left, Number Four watching the front carefully. The buzzing of the fluorescents made
one shudder after a while. They moved on and returned to the door. All four of them looked
pale. It was normal, of course, such a place had been discovered for the first time in human
history, and they had stepped in first. All four of them were quickly closed and sealed after
safely exiting. On the other hand, the researchers passed out as soon as they took off their
clothes. The “Paramedic Team” quickly intervened. While they were under treatment, the
other researchers were in a state of panic. They were examining the clothes, measuring the
radiation values, recording even the smallest details. In ten minutes, the detailed review was
completed and the first report was created. The report called the space the "Back Room". It
was like the world's secret chamber, its back room. It seemed that it was supposed to be
entered outside of authorized persons. But who were the authorities?
Installation - March 10, 1990

It was five days after the small excursion inland, which was later called the "Exploration
Mission." Just like the first mission, precautions were taken, but this time the researchers
were given an oxygen tube. Because they were expected to go further. It was also concluded
that the reason for their fainting was a sudden change in pressure.


Click to View FlipBook Version