MİNERVA'NIN KALEMLERİ Asya Lal Çetinkale Yiğit Can Doğan İrem Kaplan MİNERVA'NIN ŞAİRLERİ Ceren Eylül Erciyez (Cerciyez) MİNERVA'NIN ÇİZERİ İrem Gülşen MİNERVA’NIN FOTOĞRAFÇISI Göksel Keskin MİNERVA'NIN TASARIMCILARI Yiğit Can Doğan İrem Kaplan Minerva'nın Baykuşu Kültür Dergisi Sayı: 5 Yayın Türü: Aylık Yaygın Süreli Yayın Yayın Tarihi: Aralık 2023 Genel Yayın Yönetmeni: İrem Kaplan Görsel Yönetmen: Yiğit Can Doğan Yönetim Yeri: Ankara Basım Yeri: Any Flip İletişim: [email protected] Bizi Takip Edin! Instagram: minervanin_baykusu Linkedln: Minerva'nın Baykuşu Twitter: baykusminerva_ Her Hakkı Saklıdır Bu dergide yer alan yazı, makale, fotoğraf ve illüstrasyonların elektronik ortamlar da dahil olmak üzere çoğaltılma hakları tarafımıza aittir. Yazılı iznimiz olmaksızın kullanılamaz. Ne düşündüğünüzü bilmek istiyoruz, dergimizi okuduktan sonra yorumlarınızı dile getirmeniz bizi mutlu eder. Bizler kar amacı gütmeyen bir yayın kuruluyuz. Eğer siz de gönüllü bir baykuş olarak aramıza katılmak isterseniz bizimle iletişime geçebilirsiniz.
Böylece öldüğü gün olan 10 Aralık'ta her yıl ‘Nobel Ödülleri’ düzenleniyor. 28 16 ay boyunca kaçan Pablo Escobar, bu dönemde çok zor günler geçirmişti. Escobar’ın sözüm ona kızını ısıtabilmek için para yaktığı zamanlar da işte bu zamanlardı. 37 Zaman içinde değişen ve gelişen dünya, insanların düşünme ve keşfetme arzusunu her zaman canlı tutacak. 41 Dünya tarım haritası yeni stratejilerle yenileniyor İçindekiler 4 Atatürk’ten 5 Editörlerden 6 Konuğumuz ile Kısa Bir Muhabbet 8 “Bir Kadının Yaşamından 24 Saat” 10 Alfred Nobel 12 Grafiti Sanat Mı? 14 Üzerimde Büyük Emeği Olan Öğretmenlerime 16 Düşünce Dünyamızın Sırlı Penceresi 18 Teknolojinin Geri Dönüşümü Mümkün Mü? 20 Mısralar sesleniyor 22 Issız Adamlar, Issız Kadınlar ve Çağın Öldürmeyen Hastalığı Yalnızlık 24 İrem Gülşen’den Portreler 26 Cumhuriyet ve Kadın 28 Pablo Escobar 32 Gelmiş Geçmiş En Fantastik Uçak Concorde 34 Çöl Kaplanı Fahrettin 36 Simülasyon Mu? 38 Uçaktaki Tat 39 Pilottan Kuş Bakışı 42 Save The Soil 42 Cerciyez’den Kapakta 22 Kasım ölüm yıl dönümünde Çöl Kaplanı lakaplı Ömer Fahreddin Türkkan’ı anıyoruz. Ayrıca bizlerle birlikte olan herkesin yeni yılını kutlarız. 2024 size tüm dileklerinizle gelsin. 10
Memleketimizi, topluluğumuzu gerçek hedefe mutluluğa eriştirmek için iki orduya ihtiyaç vardır: Biri vatanın hayatını kurtaran asker ordusu, diğeri milletin istikbalini yoğuran kültür ordusu. Bu iki ordunun her ikisi de kıymetlidir, yücedir, verimlidir, saygıdeğerdir… Bu iki ordunun ikisi de hayatidir. Yalnız siz, kültür ordusu mensupları, sizlere bağlı olduğunuz ordunun kıymet ve kutsiyetini anlatmak için size şunu söyleyeyim ki, sizler ölen ve öldüren birinci orduya niçin öldürüp niçin öldüğünü öğreten bir ordunun fertlerisiniz. 4 İYS
5 Değerli Okurlarımız, Minerva, Roma Mitolojisi’ndeki akıl ve bilgelik tanrıçasıdır, aynı zamanda eski Yunan Mitolojisi’ndeki Athena’nın karşılığıdır. Baykuslar ise hem halk arasında hem de çeşitli mitlerde bilgeliğin sembolüdür. İlk olarak Alman düşünür, filozof Hegel bahsetmistir “Minerva’nın Baykuşu” metaforundan. "Minerva'nın Baykuşu ancak gün batarken uçmaya başlar." Biz de içeriklerimizi gün batımında sizlere uçurduk, dergimizi gün batımında tasarladık. Yazmak, öykünmektir hayatta. Yazmak bir iç konuşmadır senli benli. Yazmak karanlık bir yolda beliren küçücük bir mum ışığına doğru yürümektir. Yazmak eylemlerin en saygı duyulanıdır. Bir o kadar zor olanı ise çizmektir, renklendirmektir. Bunları tasarlamak, her sayfayı ince ince dokumak da cabasıdır. Sanat ise tam burada doğar zaten. Dergimize emek veren tüm sanatçıları kutluyorum. Sevgili okurlarımız, hepinizin yeni yılı sanatsal güzelliklerle geçsin. Bu yıl içinizdeki sanatçıyı keşfederseniz bize başvurabilirsiniz. MİNERVA’NIN EDİTÖRLERİ
2 Gülseren Tontlu
Gülseren Hanım, biz dergi editörüyüz. Bugün de sizinle röportaj yapmak istedik. Yeni yıla girmeden önce bizimle biraz sohbet eder misiniz? Aman ne söyleyeyim ki size, unuttum gitti her şeyi. Kaç yaşındasınız? 90’ı buldum herhalde, belki de geçtim. 34 doğumluyum. Hesapla. Peki nasıl geçti 90 sene? Bilmem. Ordan oraya tayin olduk, ordan da oraya işte. Burhan Albay’dı. Komşumuz tanıyormuş, aracı olmuş. Evlenicem bana bi kız bulun demiş, bana talip olmuş. Öyle görücü usulü evlendik. Eskişehir’de evlendik. Afyon’a tayin olduk. Sonra Siir’tin kazası Pervari’ye gittik. Ordan Keşan’a. Keşan’dan Ankara’ya. Yok hayır önce Kıbrıs’a gittik, sonra Ankara’ya. Ankara’da emekli oldu. 99’da. İyi ki evlenmişiz. Albay’ın son zamanlarında biraz tartışırdık ama olur o yaşlılıkta. Gerçi evliyken de olurdu. Bir sefer bir buçuk saat sürmüştü mesela biri. 53’de kızım doğdu, 57’de oğlum doğdu. Hep beraberdik. Şimdi de beraberiz bak gelip gidiyorlar kızım da oğlum da. Torunlar da geliyor arada. Peki kimse yokken nasıl geçiyor? Sıkılıyor musunuz evde? Onlar yokken de yardımcım var, onunlayım evde. Gazete alıyor bana sabah, onu okuyorum sonra bulmaca çözüyorum. İyi ki televizyon var kanalları atlıyorum. Sürekli ilaç içiyorum. Arabam var, arabama binip balkona çıkıyorum. Dışarıya çıkmıyor musunuz? Burası asansörsüz, çıkamıyorum fazla. Aslında her gün açık havada yürümem gerekiyor ama merdiven çıkmak çok zor geliyor. Doktora gidiyorum bazen, onun için çıkıyorum evden. O zaman da çocuklar götürüyor zaten. Yalnız gidemiyorum. Bi zaman ben unutkanlıktan tedaviye gittim. Nejat Bey diye biri vardı. Sen tanıyor musun onu? Kafama bir şey koyuyordu, tak tak tak tak tak vuruyordu. Sonra sağ tarafa koyuyordu tak tak tak tak tak. Siz de yapın böyle tak tak tak tak tak. Her şeye iyi gelir herhalde. Bana çok iyi geliyordu. Sen ne olacaksın? Psikolog gibi sorular soruyorsun bana? Hayır, ben sizinle sohbet ediyorum şu an. İlerisi için hayaller var tabi ki. Hatta yeni yıldan dileklerim var. Sizin de yeni yıldan var mı dilekleriniz? İyice de elden ayaktan düşmeyelim, yatağa mahkum olmayalım kızım. Daha ne yaşıycaz ki, ne görücez. Biz yeni yıla gireceğiz, çoğu kişi hazırlıklar yapıyor. Kutlamalar yapacağız. Siz de yapacak mısın? Biz yemek yaparız herhalde. İşte ben yapamıyorum artık yapılanı yiyorum. Bak bugün mantı yapmışlar mesela. Ben de yiyorum işte. Sedat demin paça yapmıyorsun artık Gülserencim dedi. Yap da içelim dedi. Nasıl yapılıyordu paça? Unuttum gitti. Bazen yalnızlıktan da sıkılıyorsun. Çocuklar gelince daha iştahlı oluyorum. Şimdi yaşlandık. Eskiden bi markete giderdim koşa koşa gelirdim. Komşular görürdü, ne acelen var derdi. Çocuklar gelecek derdim. Onlara yemek yetiştiricem derdim. Şimdi öyle değil işte. O zaman da her gün aynıydı gerçi. Şimdi de aynı. Bisküvi yiyorum. Çocuklar kızıyor, bisküviyle yemek mi olur. Devamlı bisküvi mi olur diyorlar. Zayıfladın anacım diyorlar. Zaten beni çekiştiriyorlar hep. Ama hareket etmeyince acıkmıyorsun ki. Evinizi süsleyelim, sizinle de kutlamalar yapalım? Bi çiçek alın yeter bana süse gerek yok ki. Ben çiçeği seviyorum. Peki yeni yıla girmek size ne hissettiriyor? Heyecanlı mısınız? Yaşıyoruz işte. Aynı hayat. Her gün aynı. Siz gençsiniz tabi, heyecanlı olun. Biz de o zamanlar heyecanlıydık herhalde. Anne olunca değişti biraz. Şimdi daha da değişti. Gençliğinizden vereceğiniz bir öğüt var mı bize? Anı olacak zamanlar. İlerde de siz anlatırsınız. Bazen gülersiniz bazen üzülürsünüz. Genelde de hep üzülüyorsun, geçmişi özlüyorsun sanırım. Ama hatırlayınca mutlu da oluyorsun. Zamanın kıymetini bilin, sanki bi anda geçmiş gibi.
Yazarın kitaplarının bir çoğunu okudum. Özellikle kısa olması kitap okumayı sevmeyenler için, yeni yeni alışkanlık kazanmak isteyenler için çok ideal. Ayrıca yazarın akıcı dili ile diğer yazarlara nazaran kısa yazması okurların genelde hemen hemen her esere “Stefan Zweig yine şaşırtmadı. Bir nefeste bitiyor.” ile yorumlarını yapıyor ya da yorumlarına böyle başlıyor. Fakat bu kitapta bir kadının hayatından yirmi dört saate bir saat içinde tanıklık etmek değişik bir zevkti. Diğer eserlerin hissettirmediklerini hissettirdi. Belki de benim de kadın olmam bunu hissi arttırdı, bilemiyorum. Daha önce Bilinmeyen Bir Kadının Mektubu’nu okudum. Aslında yarıda bıraktım çünkü o dönem, okumaya çalıştığım dönemler, psikolojim pek de platonik bir aşkı kaldırabilecek nitelikte değildi. Hatta aşkı bir rafa kaldırmış ve tozlu raflardan gururu indirmiş bir ergen olarak gururunu bence ayakları altına bir kadını okumak pek de hoş değildi. Bir solukta biten kitap her elime alışımda benim için eziyetti. Ve o kitabı okuyamamışken yazara küsmek olmazdı. kitabı Olağanüstü Bir Gece’yi okudum, Stefan Zweig okumak hakkında biraz umutsuzluğa kapılmıştım. Çünkü bahsedilen gece bana hiç de olağanüstü gelmemişti. Olaylar sıradan ve akış basitti sanki. Sonrasında Satranç’ı okudum. Bu kitaba belki de önyargı ile başladığım için pek de bir şey anladım diyemem ama bu sefer cidden kitabın arkasındaki özeti bile okumadım. Sadece isminin getirdiği bir fikir ile başladım okumaya. Çevre tarafından ayıplanan, konuşulan, dedikodu malzemesi olan kadın vesilesiyle bir kadının yirmi dört saatine perde aralayan, bunu 71 sayfanın içinde başarabilen ve kısa hikayeleri sevenler için okunası bir kitap. Bu arada diğer eserler de okunası ve tekrar okuyacağım, onların da yorumları gelecek. Kitap Monte Carlo yakınlarındaki Riviera’nın küçük bir pansiyonunda başlıyor. Yarı yetişkin iki çocuğunu ve eşini bırakarak genç bir adamla kaçan kadın büyük sükse yaratıyor
bu küçük pansiyonda. Her kafadan bir ses, tartışmalar, atışmalar, gerginlik… Herkes ayıplıyor bu durumu. Erkek yapsa bunu gene kadın ayıplanır, kim bilir karısı naptı denir. Kadın kısmı kocasını elinde tutacak yoksa erkek adam zaten aldatır denilir. Yalnızca hikaye anlatıcısı olaylara herkes gibi bakmıyor. Bu durum ise Bayan C.’nin dikkatini çekiyor. Ve sonra asla unutamadığı o yirmi dört saati anlatıveriyor bizim hikaye anlatıcısına. Yine çok hareketli ve aksiyon dolu bir kitap değil belki ama okurken ve o yirmi dört saate tanık olduktan sonra bazı detaylara takılıp ben de yapar mıydım dedirtiyor insana ya da ben olsam bu durumda ne yapardım diyorsunuz. Yirmi dört saatin sonu beni sinirlendiren detaylardan biriydi. Genelde her kitabın sonunda sinirlenen biriyim, beklediğim gibi bitmediği içindir belki de. Kitabın kapağını açıp ilk sayfadan itibaren o anlatıcı olup kimi zaman yemekte konuklarla tartışacak kimi zaman Bayan C.’nin odasına konuk olacak ve Bayan C.’nin hayatından ufak bir kesiti dinleyeceksiniz. Spoiler vermeden ancak bu kadar anlatabildim ama tek söyleyeceğim eğer alışkanlık kazanmak için yazarı okuyorsanız bu kitap ile başlayın. Yazarın kadınlarla derdi ne çözemedim ama bazen hemcinsimden nefret ettiriyor yani. O yüzden bu kitapla başlayın. Şimdi de Bir Çöküşün Öyküsü’nü okuyorum ve yine ana karakterimiz bir kadın ve yine kadının bence saçma davranışlarına sinirleniyorum, neden diyorum yani neden böyle yapıyor. Hiç de sevmedim kitabı ama belki bu sefer sonu sinirlendirmez diye düşünürek inat ettim okumaya. Bir çöküşün öyküsü kitabının satırlarında da buluşabilmek ümidiyle, tabi ben bi ikizler burcu olarak fikrimi değiştirmezsem :) İrem KAPLAN
Alfred Nobel, 1833 yılında İsveç’te dünyaya geldi. Ailesi ilk başta yoksulluk çekse de baba Immanuel Nobel’in işlerini yoluna koymasıyla hayatları da yoluna girdi. Hatta Nobel’in babası, atölyesinin başarı kazanmasıyla birlikte Rus ordusu için silah üretmeye başladı. Aile olarak maddi durumları iyiye giden Alfred Nobel, bu sayede özel öğretmenler tarafından eğitim aldı. Bir yandan doğa bilimleri bir yandan ise dil ve edebiyat alanında araştırmalar yaptı. 17 yaşına geldiğinde İsveççe, Rusça, Fransızca, İngilizce ve Almanca olmak üzere toplamda 5 dil biliyordu. Daha sonra babası, Alfred Nobel’i ‘Kimya Mühendisliği’ eğitim alması için yurt dışına gönderdi. Yaklaşık iki yıl İsveç, Almanya, Fransa ve ABD'de bulunan Nobel, Paris'te bulunduğu süre zarfında dönemin ünlü kimyageri T. J. Pelouze'nin laboratuvarında çalıştı ve bu dönemde nitrogliserini keşfeden İtalyan kimyager Ascanio Sobrero ile tanıştı. 1852 yılında ailesinin yanına çağırmasıyla ülkesine geri dönen Alfred Nobel, nitrogliserin ile ilgili çalışmalarına devam etti. Fakat babasının işleri yeniden bozulunca Stokholm’e taşındılar. Nobel, yine de çalışmayı bırakmadı ve burada da 'nitrogliserin' ile ilgili araştırmalarına devam etti. 1864 yılında çalışmalarını yürütürken bir patlama meydana geldi ve kazada, küçük kardeşi Emil ile birlikte dört kişi hayatını kaybetti. Hal böyle olunca Alfred Nobel'in Stokholm şehri sınırları dahilinde çalışma yapması yasaklandı. 'Nitrogliserin'i patlayıcı madde olarak kullanma yollarını araştıran Alfred Nobel, 1863 yılında Stokholm'de az miktarda 'nitrogliserin' yapmaya başladı. Birkaç ay süren araştırmaların sonucunda bir patlama ile laboratuvar yıkıldı. Fakat çalışmalarına kaldığı yerden devam eden Alfred Nobel, 1864 yılında araştırmalarının sonucunu aldı ve dinamit barutunu buldu.
Hız kesmeden araştırma yapmayı sürdüren Nobel, 1877'de ‘Balistit’ adını verdiği yeni bir çeşit barut tasarladı. 1879'da Paris yakınlarında bir laboratuvar kuran Nobel, buradaki çalışmaları sırasında dumansız barut adını verdiği ve eşit miktarlarda 'nitrogliserin' ile 'nitroselüloz' karışımından oluşan, itici barutu bulmuş oldu. Alfred Nobel dinamitle ilgili araştırmalarına devam ederken öte yandan kardeşleri Ludvig ve Robert dinamit sayesinde petrol yataklarını keşfetmeye başladı. Hatta bu keşifler sayesinde Kafkaslarda bulunan birçok petrol yatağı, Ludvig ve Robert tarafından işletildi. Bu keşiflerin sonucunda Nobel, çok ciddi miktarda kazanç elde etti. Öyle ki 20 ülkede kurduğu 100 farklı şirket, birçok ülkenin silah ve patlayıcı ihtiyacını karşılıyordu. Kardeşi hayatını kaybettiğinde ilk başta Alfred Nobel’in öldüğü sanıldı. Bunun üzerine Fransız gazetelerinde 'Ölüm taciri, öldü!' manşeti attı. Bu haberi gören Alfred Nobel, öldükten sonra nasıl anılacağını görmüş oldu ve bu durum onu çok etkiledi. Kardeşinin ölümü ve sonrasında yaşananlar Alfred Nobel için bir dönüm noktası oldu. İnsanlık için yaptığı buluşlar, insanların ölümüyle sonuçlanıyordu. Bunun üzüntüsünü yaşayan Alfred Nobel, servetini kendi kurduğu Nobel Vakfı'na bağışladı. Alfred Nobel, 10 Aralık 1896 yılında beyin kanaması sonucunda İtalya’da hayatını kaybetti. Böylece öldüğü gün olan 10 Aralık'ta her yıl ‘Nobel Ödülleri’ düzenleniyor. ‘Fizik’, ‘Kimya’, ‘Edebiyat’, ‘Barış’ ve ‘Fizyoloji’ veya ‘Tıp’ alanlarında düzenlenen ‘Nobel Ödülleri’, İsveç Kraliyet Bilimler Akademisi, İsveç Akademisi, Karolinska Enstitüsü ve Norveç Nobel Komitesi tarafından belirlenen kişilere veriliyor. Yiğit Can DOĞAN
Grafiti, günümüzde duvar resimleriyle aynı adla anılsa da aslında kelime anlamı; “duvar yazısı” olan, kimine göre resimlerle yazı yazma sanatı olarak tanımlanan ve halen gelişimini sürdüren bir sokak sanatıdır. Genel olarak duvarlara, camlara ya da yollara yapılan bu sanat bazı kesimlerce Vandalizm şeklinde de algılanabilir. Sokak duvarlarında gelişen bu sanat eylemleri gençlerin ruhlarındaki iniş çıkışlarla beraber aykırı ve asi duruşu simgeler. Çoğunlukla kamusal bir alanda yer alan bir duvar ya da yüzeye çizilmiş, kazınmış veya püskürtülmüş yazı ve çizimlerdir. Tarihsel gelişimine bakıldığında illegal ve politik biçimde başlayan bu sanat; günümüzde bir akım olarak kabul edilmeye başlamış, legal ve sanatsal etkinlikler kapsamına girmeyi başarmıştır. Sanat olduğu yönündeki tartışmalar halen devam etmektedir. Ancak yapılan çalışmaların kişinin zevk ve tercihlerine göre şekillenmesi, çalışmaların duygu ve düşünceleri yansıtıyor olması grafitinin birçok sanat akademisyenince sanat olarak kabul edilmesini sağlamıştır.
Grafiti ilk insanların mağara resimlerinden ortaya çıkmış bir sanattır. Zamanla geliştirilerek bugünkü halini alan bu yazı şeklinin ilk kez Pompei’deki duvarlarda görüldüğü söylenebilir. Bu durum dördüncü ya da beşinci yüzyıl dolaylarında oluştuğundan köklü bir geçmişe sahip olduğu söylenebilir. Kabul edilen ilk çıkış noktası 2. Dünya Savaşı’nın başladığı 1940 yılları olarak bilinir. O dönemde Almanya’yı ikiye bölen Berlin Duvarı’na yazılan yazılar, protest kişilerce boyanarak grafitiye benzetilir ve bu olay grafitinin çıkış noktası kabul edilir. 1960 yılından itibaren ise dünyada kabul gören ve legal mi illegal mi olduğu tartışılan bir sanat olarak özellikleri gençleri en çok tatmin eden duygu aktarımı sanatı olmuştur. İrem KAPLAN
Üzerimde Büyük Emeği Olan Öğretmenlerime Öğretmen, toplumun en kıymetli kişilerinden biridir ve işini ne kadar iyi yaptığı, kaç öğrenciye ne şekilde katkı sağladığı büyük bir öneme sahiptir. İşini layıkıyla yapan bir öğretmen, öğrencileri için büyük bir şans kaynağıdır. Öğrencinin geleceğini şekillendiren, onlara yön veren kişi de öğretmendir. Benim şansım, ortaokul yıllarımda tanıştığım öğretmenlerimdi. Dersleri sadece dinlememizi değil, aynı zamanda öğrenmemizi sağlayan, tahtada bir bina çizerek derslerimizi hayatımızla ilişkilendiren, saygı ve sevgi kavramlarını bize öğreten bu öğretmenlerim, her an yanımızda olan, kimi zaman annem ve babam gibi destek olan kişilerdi. Onlar benim için büyük bir armağandı. Ne kadar minnettar olduğumu ifade etsem de, onların emeğini asla tam anlamıyla ödeyemem. Ancak şüphesiz ki bana katkı sağladıkları için gurur duyuyorlardır. Onlar sayesinde, başarılarımı kazandığım disiplinle, çevremle olan ilişkilerimle, kişisel özelliklerimle sürekli geliştiriyorum. Okulum, onların olduğu yerdi ve bu güvenli limandan hiç ayrılmak istemedim. Ayrıldığımda ise sadece iki şey düşündüm: onları ziyaret etmeyi ve yeni öğrencilerin ne kadar şanslı olduklarını görmeyi. Şu an on dokuz yaşındayım ve hala onlara olan özlem, saygı ve sevgi aynı derecede devam ediyor. Onların inançları ve desteği gözlerindeki ışığı yakıyordu ve ben de o ışığın rehberliğinde ilerlemeye devam edeceğim. Sonsuz teşekkürler. Asya Lal ÇETİNKALE
Düşünce Dünyamızın Sırlı Penceresi Beyin, insan vücudunun en karmaşık ve en merak edilen organlarından biridir. Hala keşfedilmesi gereken bir çok sırrı barındırıyor. Yüzyıllardır bilim insanları, bu kompleks yapıyı anlamak ve işleyişini çözmek için çalışmışlardır. Beyin dalgaları üzerine yapılan araştırmalar ise, bu gizemi çözmede atılan önemli adımlardan birini oluşturuyor. Son yıllarda, beyin dalgaları üzerine yapılan çalışmaların bir adım öne çıktığını görmekteyiz. Bu alandaki en son çığır açan gelişmelerden biri, Plos Biology dergisinde yayımlanan bir makalede sunulan beyin dalgalarını kullanarak şarkı tahminidir. Makalede belirtildiği üzere, araştırmacılar, Another Brick The Wall gibi bir Pink Floyd şarkısını dinleyen deneklerin beyin aktivitelerini izleyerek bu parçayı yeniden oluşturmayı başarmışlardır. Bu keşif, beyin dalgalarının sanat eserlerinin yeniden yapılandırılmasında bir anahtar olabileceğini göstermektedir. Daha önce beyin dalgalarının dil üretiminde kullanılmasıyla ilgili yapılan çalışmalar genellikle robotik ve yapay bir his bırakmaktaydı. Ancak bu yeni keşifle birlikte, beyin dalgalarından elde edilen konuşmanın tonu, ritmi, kelime uyumları ve diğer tüm özellikleri daha doğru bir şekilde yansıtılabilecektir. Bu da konuşma engeli yaşayan bireyler için robotiklikten uzak, konuşma rekonstükilöülktiibitdiötilk
Bu alanın uzmanlarına göre, bu tür teknolojik gelişmeler, iletişim ve dil becerileri konusunda yaşanan zorlukları olan bireyler için önemli bir ilerleme sağlayabilir. Dr. Ayşe Yılmaz, "Beyin dalgaları üzerine yapılan bu tür araştırmalar, insan beyninin işleyişini daha derinlemesine anlamamıza ve onunla etkili iletişim kurmamıza olanak tanıyabilir" diyor. Beyin dalgaları üzerine yapılan bu tür çalışmalar, sadece bilimsel ilerlemeyi temsil etmekle kalmıyor, aynı zamanda insanlığın iletişim ve dil becerilerine farklı bir perspektif sunuyor. Bu nedenle, bu alandaki araştırmaların desteklenmesi ve teşvik edilmesi, toplumun genel sağlık ve iletişim becerilerinin iyileştirilmesine katkı sağlayacaktır. Gelecekte, bu alandaki çalışmaların daha da genişleyeceğini düşünüyorum. Çünkü insan merak eden ve gizemli olana yönelen bir varlık. Bilim dünyası beyin ve iletişim arasındaki ilişkiyi daha iyi anlamamıza ve insan yaşamını daha da kolaylaştırmamıza yardımcı olacak, bu konuda umutluyum. Sizce beyin dalgalarıyla müzik ve dil üretiminin birleştirilmesi, insanlığın iletişim becerilerini nasıl etkileyecek? Yorumlarınızı bekliyorum! İrem KAPLAN
Bir çok şeyi geri dönüştürebiliyoruz, peki ya teknoloji? Teknolojinin geri dönüşümü konusu oldukça önemli ve uzmanlar bunu birçok açıdan değerlendiriyor. Bunun sebebi de teknolojinin insanlık için faydası olduğu gibi zararı da olması ve çok hızlı gelişerek önünü görünmez hal alması. Uzmanlar araştırıyor ve diyor ki teknolojinin geri dönüşümü mümkündür ve biz ileride daha sürdürülebilir bir teknoloji için bu dönüşümü yapmalıyız. Teknolojinin geri dönüşümü, iki temel noktada ele alınıyor. Birincisi, fiziksel bileşenlerin geri dönüşümü. Teknolojik cihazlar, içerdikleri değerli metaller, plastikler ve diğer materyaller açısından zengin kaynaklar. Bu cihazların uygun bir şekilde toplanması ve geri dönüşüm tesislerine yönlendirilmesi, bu kaynakların yeniden kullanılmasını sağlar. Geri dönüşüm süreci, doğal kaynakların korunmasına yardımcı olur, çevre kirliliğini azaltır ve atık miktarını minimize eder. Geri dönüşüm aynı zamanda ekonomik bir fayda da sağlar, çünkü geri dönüştürülen malzemelerin tekrar kullanılması, yeni kaynakların çıkarılması ve işlenmesi yerine mevcut kaynakların kullanılmasını sağlar. İkinci olarak, teknolojinin geri dönüşümü aynı zamanda yenilikçilik ve sürdürülebilirlik açısından da önemli. Teknolojik gelişmeler, bazen hızla atık üretimine ve çevresel etkilere neden olabilir. Bu nedenle, teknoloji üreticileri ve araştırmacıları, daha sürdürülebilir ve çevre dostu teknolojiler üzerinde çalışmalı. Örneğin, enerji verimliliğini artıran cihazlar, yenilenebilir enerji kaynaklarının kullanımı ve geri dönüşüm odaklı üretim süreçleri, teknolojinin geri dönüşümünü teşvik eder. Bu şekilde, gelecekte daha az kaynak tüketen ve çevreye daha az zarar veren teknolojik çözümler elde edilebilir. Teknolojinin geri dönüşümü, sadece malzemelerin tekrar kullanılması veya sürdürülebilirlik açısından değil, aynı zamanda düşünce ve bilginin de paylaşılması yoluyla da gerçekleşir. Teknolojinin ilerlemesi, bilgiye kolay erişim sağlar ve bu bilginin geri dönüşümü, yeni fikirlerin ortaya çıkmasını teşvik eder. İnsanlar, teknoloji aracılığıyla dünya çapında iletişim kurabilir, bilgiyi paylaşabilir ve işbirliği yapabilir. Bu şekilde, farklı kültürler ve disiplinler arasında bilgi ve deneyimlerin geri dönüşümü mümkün olur, yeni inovasyonlar ortaya çıkar ve teknoloji daha ileri bir seviyeye taşınır.
Sonuç olarak, teknolojinin geri dönüşümü mümkündür ve gelecekte daha sürdürülebilir bir teknoloji çağına doğru ilerlemek için önemlidir. Fiziksel bileşenlerin geri dönüşümü, malzemelerin tekrar kullanılmasını sağlar ve çevresel etkileri azaltır. Aynı zamanda, yenilikçilik ve bilginin geri dönüşümü de yeni fikirlerin ortaya çıkmasını teşvik eder. Teknolojinin geri dönüşümü, kaynakların korunması, çevre kirliliğinin azaltılması ve daha sürdürülebilir bir gelecek için gereklidir. İrem KAPLAN
Artık sevmek imkansız Sevdiğim her şey başka bi form alıyo sanki Sevgi bi ateş ve içimde kor kalıyo sanki Artık bi korku alıyo beni Sevdiğim her şey basitleşiyo Baza titrasyon yapılınca asitleşiyo Adımlarına dikkat et hepsi kalbimi deşiyo Bakışların çarpınca bana içimi deliyo Ama heyecan değil artık Korkuyorum yeniden sevmekten Sevmek beni hasta ediyo Aşk acı veriyosa aşk mı Bi yalancı sevilir mi Bu seni koca bi yalan yapmaz mı Sevgilisini benle aldatan biri Beni de aldatmış olmaz mı Ufak bi gülümseme yeni bi şans mı Her gece roman yazarken Benim hakkım 3 5 şarkıda bizden iz aramak mı Benim suçum çölün ortasında bir deniz aramak mı Sevilmemek bi suç mu Suçun kendisi değil belki ama bi ceza Hadi tekrar tekrar sor bana Susma soru sor bana Kaçma gözlerini kaçırma Bi kez olsun kaçma Benden kaçmak için içini başkasına açma Gelme ama başka yere de gitme Yok madem gelmeyeceksin aklıma da girme Kalbime çok fazla bıçak sapladın Şimdi onları gizle Ben faili meçhul bi cinayet olayım Suç sana kalmasın Kimseye güvenmiyorum artık Bu da ölüm sayılır Başımı kime yaslamak istesem Başkasına yanlıyo Her söze inanan ruhum hepsinde yanılıyo Sen beni güzel severdin Kendini sevebilseydin Ben seni güzel üzerdim Kendime gelebilseydim Rolleri değiştik Nası oldu bilmiyorum Tanrı şaşırtmayı sever
Kul şaşırmayı Yaktım bizi defalarca Kül bile kalmadı Takı satan ablaya dedim Kimse bi gül bile almadı Olur bazen öyle Artık sevmek imkansız Sevilmek mümkün belki Duvarlarım var ama Cesaretleri yok yıkmaya Zoru seven yoksa Sorun yok yalnız ölmemde Yeter ki karşılıksız aşk olmasın Galiba yaşlandım Dinginlik istiyo ruh Gözlerin uçurumdan atlamaya benziyodu O yüzden artık yapamam Tekrar bu oyunu oynayamam Bu eli de ben kaybettim Sen hepsini kazandın Al bütün pulları Zengin ama yalnızsın CERCİYEZ
Yalnızlık, insanın kendi bedeninden biçtiği gömleğin kendine dar gelmesidir. Bir o kadar boğucu, ama bir o kadar da kişinin kendisiyle özleşmiş bir durumdur. Kişinin kendileşmesi, kendiyle en çıplak haliyle baş başa kalmasıdır. Ama hiçbir kıyı, yanına yaklaşıldıkça uzaktan görüldüğü gibi görünmez. O nedenle demem o ki; etrafında az da olsa belli bir insan olanlar yalnızlığı büyük meziyet sanmasın. Tercihen yalnızlık diye bir şey yoktur. O post-modern dünyanın bize dayatmaya çalıştığı saçma sapan bir aforizmadan ibaret. Yalnızlık keyfe keder kullanılıp atılacak bir şey olmadığından mütevellit çok da özenilecek bir durum değildir. Ama çok da tü kaka muamelesi yapılacak bir şey değildir. Yalnızlık, bu koca dünyayı tek başına yaşamaktır sadece, tıpkı doğduğumuz andaki gibi. Peki, madem doğduğumuz andan beri yalnızız, neden bu yalnızlık bize bu kadar koymakta? Çünkü insan yaradılışı gereği sosyal bir canlıdır ve diğer insanlarla etkileşim kurmaya zorunlu programlanmıştır. Bence asıl soruya gelelim! Bu yalnız adamların ve yalnız kadınların derdi ne? Bu insanlar görünen dünyadan ayrı bir dünyada yaşıyorlar. Bedenen somut dünyada olsalar da ruhen başka bir dünyada bulunuyorlar. Bu amansız ikilem onları hem kendi dünyalarına hem de somut dünyaya uyum sağlamakta zorlanmalarına neden oluyor. Tedavisi olmayan hastalık gibi… Unutmayın ki, kolektif bir toplumda farklı olan her zaman hastadır.
Hadi biraz da ıssız adamlardan, ıssız kadınlardan konuşalım. Issız adamlar ve ıssız kadınlar savruk bir yaprağa benzer. Başka yerlere gidebilmek için en ufak bir rüzgar kıpırtısına muhtaçtır. Olduğu yerde çürüyüp parçalanmak onlar için büyük bir eziyettir. Eğer savuramayacaksanız onları, rüzgar olma vaadiyle kandırıp hayatına girmeyin. Bu evrende, Tanrı olsun ya da olmasın, inandığınız yaratıcıya nasıl sesleniyorsanız seslenin, nihayetinde bir ölçüye ve bir düzene sahiptir. Ama bazen küçük detaylar olur göz ardı edilmemesi gerekip de göz ardı edilen. Küçük bedenlerin büyük ruhlar taşıdığı detaylardır bunlar. İlk bakışta görülmesi mümkün olmayabilir. Bu küçük bedenler, ruhları paçalarından akmasınlar diye gayret ederken sessiz sedasız ne acılar çekiyor ama kimsenin haberi yok bundan. Demem o ki; bu insanlar kendi ikliminde, kendi toprağında, kendi bitki örtüsünde yaşamalı. Bulaşmayın! Ceyhun BORA
Buraya çizim gelebilir İki sayfaya da Çizer: İrem GÜLŞEN
Cumhuriyet ve Kadın Mustafa Kemal Atatürk "Dünya üzerinde gördüğümüz her şey kadının eseridir." diyecek kadar kadının toplum ve medeniyet içindeki yerini takdir etmektedir. Türk kadınına her zaman güvenmiş ve Türk kadınının toplumda hak ettiği yere gelebilmesi için öncü reformlara imza atmıştır. Hiçbir ülkede, hiçbir lider, kadın hakları için böylesine duyarlı olmamış ve böylesine savaşmamıştır.
Kadınlara verilen seçme ve seçilme hakkı ile birlikte kadınlar topluma tamamen kazandırılmıştır. Özellikle cumhuriyetin ilanından sonra kadınlarımızdan birçok başarı gelmiştir. Tüm dünya Türk kadınını ve Mustafa Kemal Atatürk’ü hayranlıkla izlemiştir ve izlemeye devam etmektedir. Yüz yıl sonra bile oy kullanabiliyorsak eğitim görebiliyorsak meslek sahibi olabiliyorsak ve daha nicesine sahipsek hepsi büyük önderimiz sayesindedir. Ve bu haklar bu değerler ilelebet sürecektir çünkü Türkiye Cumhuriyeti ilelebet payidar kalacaktır. Sonsuz teşekkürler Atam. Asya Lal ÇETİNKALE
Pablo Escobar kimdir sorusuna verilebilecek en basit cevap; dünyanın en ünlü uyuşturucu baronudur olacaktır. Zira o, 1980’li yıllarda uyuşturucu tekelini elinde bulundurmuş, yönettiği imparatorluk ile dünyanın en zengin isimlerinden biri olmayı başarmıştır. Öyle ki 1989’da Forbes dergisi tarafından dünyanın en zengin 7. ismi ilan edilmiştir. Tüm bunlara ek olarak yaptığı hayır işleriyle halkın gözünde bir kahraman olmayı başarmış, yoluna insanları arkasına alarak devam etmiştir. Ancak bu durum çok uzun süre böyle devam etmemiş, hayatına kaçak olarak devam ettiği süre içinde polis tarafından vurularak öldürülmüştür. Ya da oğlunun sözlerine göre hayatına kendi elleriyle son vermiştir.
Tam adı Pablo Emilio Escobar Gaviria, lakapları ise El Patron ile Don Pablo olan uyuşturucu kaçakçısı, 1 Aralık 1949’da Rionegro’da dünyaya geldi. Ve yoksul bir köy öğretmeninin çocuğu olarak dünyaya gelen Pablo Escobar, suç dünyasıyla çok erken yaşlarda tanıştı. Çocukluğunda karaborsa ürünler satan Escobar, kaçakçılıktan iyi para kazandığını anlayınca şansını bu alanda denemeye karar verdi. Hırsı sayesinde hızla yükselen genç, kısa sürede nam yaptı. Rakiplerini ortadan kaldırarak uyuşturucu dünyasının aranan isimlerinden oldu. 24 yaşındayken Maria Victoria Haneo ile tanıştı ve henüz 13 yaşındaki genç kıza aşık oldu. 2 senenin ardından genç kızın ailesini bir şekilde ikna ederek Maria ile evlendi, bir sene sonra da ilk çocukları doğdu. Juan Pablo’nun doğumundan 7 sene sonra ikilinin ilk kızları Manuela dünyaya geldi ve Escobar aile bireylerinin sayısı 4’e yükseldi. Uyuşturucu trafiğinin tek ismi olan Pablo Escobar, çocuklarının ve eşinin üzerine her zaman çok düşkündü. Öyle ki o dönemin sayılı evlerinden birine sahip olan Escobar, malikanesine hayvanat bahçesi bile yaptırmıştı. Kısacası; kariyerinin doruk noktasına ulaşan Escobar’ın evinde yok yoktu. Fakat bu saltanat çok uzun sürmedi.
İlişkileri bozulan Escobar aranmaya başladı ve yakalandı. Ama bu dönemde hala güçlüydü, hatta 1991’de tutuklandığında kendisinin yaptırdığı La Catedral isimli hapishanede kalmasına bile izin verildi. İşler değiştikten sonra ise lüks bir otele benzeyen La Catedral’den başka bir cezaevine gönderilmek istendi. Pablo Escobar tam da bu noktada hapishaneden kaçtı. 16 ay boyunca kaçan Pablo Escobar, bu dönemde çok zor günler geçirmişti. Escobar’ın sözüm ona kızını ısıtabilmek için para yaktığı zamanlar da işte bu zamanlardı. Gerçi oğlu babasının ölümünden yıllar sonra ortaya çıkarak böyle bir şey yapmadığını, kız kardeşini ısıtmak için para falan yakmadığını belirtse de hikaye şehir efsanesi olarak hafızalara kazındı.
Pablo Escobar’ın Ölümü Pablo Escobar, yakalanıp öldürülmeden önce aylarca kaçmaya devam etti. Hatta oğlu Juan Pablo bu dönemde çok zor günler yaşadıklarını söylemiş, babasının milyon dolarları olmasına rağmen küçücük bir evde aç kaldıklarını belirtmiştir. Öyle ki babası hapishaneden kaçtıktan sonra bütün arkadaşları ona düşman olmuş, açlıktan ölecek duruma gelmişlerdir. Neticede Escobar aylarca kaçtı, ABD ile Kolombiya’nın güvenlik güçleri de aylarca kovaladı. Fakat 2 Aralık 1993’te kovalamacanın sonuna gelindi. Telefon konuşmasından yeri tespit edilen uyuşturucu baronu girdiği çatışmada güvenlik güçleri tarafından öldürüldü. Ya da oğlunun deyimiyle 44 yaşındaki uyuşturucu baronu ailesini korumak için intihar etti. Çünkü o sırada Escobar’ın annesi, eşi ve çocukları Kolombiya hükümetinin elinde rehindi. Onları kurtarabilmek için kendini feda etmesi gerektiğini anlamış ve 2 Aralık 1993’te ailesini 7 kez arayarak yerinin tespit edilmesini sağlamıştı. Pablo Escobar öldürüldü mü, intihar mı etti bilinmiyor fakat; ünlü suçlunun cenazesine 25 bin kişinin katıldığı ve insanların tabutunu taşımak için sıraya girdiği biliniyor. Yiğit Can DOĞAN
Concorde'un yapım fikri 1965 yılında ortaya çıktı. Bu amaç doğrultusunda ilk olarak İngiltere'de 'Sesten Hızlı Uçak Komitesi' kuruldu. Proje, İngiltere ve Fransa ile imzalanan anlaşma çerçevesinde geliştirildi. Concorde uçağı ilk deneme uçuşunu 2 Mart 1969 tarihinde Fransa'nın Toulouse kentinde yaptı. İlk sesten hızlı uçuşunu ise 1 Ekim 1969 tarihinde gerçekleştirmiştir. Resmi olarak hizmete 21 Ocak 1976’da girmiştir. Concorde için sadece sesten hızlı uçabilen bir uçak demek yeterli olmaz. Sesin tam 2 kat hızında uçabilmekteydi. Concorde normal uçuşta saatte 2132 kilometre hıza erişiyordu. Normal yolcu uçaklarının yaklaşık 5 saatte aştığı Atlantik'i Concorde uçakları normal şartlarda 3 saatte aşabiliyordu. Yerden 18 bin 200 metre yükseklikte uçuyordu. Bu sayede seyir esnasında pencereden dışarı baktığınızda Dünya'nın yuvarlaklığını ve uzayın karanlığını görmek mümkündü. O yükseklikte başka Concordelar hariç hiçbir uçak olmadığı için pilotların bu sırada tırmanış izni almaları gerekmezdi. Ayrıca hava akımlarının ve fırtınaların üzerinden uçulduğu için de hiç türbülansa yakalanmaz ve uçuş trafiğinden hiç etkilenmezdi.
Dev yolcu uçakları 200 yolcuyu rahatlıkla taşırken dar gövdeli Concorde'un yolcu kapasitesi 125 kişiydi. Yolcuların büyük çoğunluğunu zengin ve ünlüler oluşturuyordu çünkü Concorde'un New York-Paris arasında tek gidiş için bilet fiyatı 12 bin doları buluyordu. George Michael, Michael Jackson, II. Elizabeth, Diana, Elton John ve Roger Moore Concorde'un düzenli yolcuları arasında bulunan ünlü isimlerden bazılarıdır. Concorde, 25 Temmuz 2000 tarihindeki ilk ve tek kazasından sonra yerden çekilmiştir. Bu kazanın ardından Concorde ilk yolculu uçuşunu, bir kez daha 11 Eylül 2001’de yapmıştır. 11 Eylül saldırılarının yarattığı sansasyon sebebiyle Concorde’un geri dönüşü gölgede kalmıştır. Güvenilirliğinin az, yüksek maliyeti ve sınırlı yolcu kapasitesi olduğu için üretimden kaldırılmıştır ve son uçuşunu 26 Kasım 2003 tarihinde gerçekleştirmiştir. Toplam 20 adet üretilen Concorde uçaklardan günümüzde sadece ikisi bizimle değildir. Geri kalan 18 uçak dünyanın çeşitli yerlerinde sergilenmektedir. Asya Lal ÇETİNKALE
1868 yılında Bulgaristan'ın Rusçuk şehrinde doğdu. 93 Harbinden sonra ailesiyle birlikte İstanbul'a geldi. Harp Okulunu ve harp akademisini bitirdikten sonra 1891'de kurmay yüzbaşı olarak Osmanlı ordusuna katıldı, Balkan Savaşı’nda Çatalca savunmasında ve Edirne'nin geri alınışında görev aldı. 1915'te 4. Ordu komutan vekilliğine getirildi. Bu bölgede iken hem tehcire tabi tutulan Ermenileri yerleştirme işiyle uğraştı, hem de Urfa, ve Haçin Ermeni isyanlarını bastırdı. Bu kadar meşakkatli ve önem arz eden konularda görev alması tabi ki de Cemal Paşa’nın gözünden kaçmadı. 1916'da 4. Ordu komutanı Cemal Paşa tarafından Medine'ye gönderildi. Fahreddin Paşa elindeki kısıtlı imkânlara rağmen aldığı tedbirler sayesinde Medine'yi 2 yıl 7 ay savundu. Herhangi bir yağma ihtimaline karşı tedbir olarak, Medine'deki 30 parça Kutsal Emaneti 2000 askerin koruması altında İstanbul'a gönderdi. Bunun nedeni 400 yıllık kutsal topraklarda bulunduğumuz sürece Arap Aşiretlerinin son yüzyılda Osmanlı Hükümeti’nin güvenine zarar verici hareketlerde bulunmasıdır. Fahreddin Paşa bu kadar hain durumlardan dolayı Araplara güvenmemektedir. Medine'nin etrafı isyancıların eline geçmeye başlayınca İstanbul'daki Hükümet, Medine'nin boşaltılmasını istedi. Fahreddin Paşa 'Peygamberin kabrinin bulunduğu Medine'deki Türk Bayrağını kendi elimle indiremem' diyerek şehirden ayrılmayı kabul etmedi. Bir süre sonra Medine'nin etrafı tamamen kuşatıldı. Etrafındaki Türk birlikleriyle irtibatı tamamen kesilen Fahreddin Paşa şehri savunmaya devam etti. 30 Ekim 1918'de Osmanlı Devleti Mondros Mütarekesini imzalayarak I. Dünya Savaşından çekildi. Mütarekenin 16. maddesine göre Fahreddin Paşa'nın teslim olması gerekiyordu. Medine'ye en yakın Osmanlı birliği 1300 km uzakta olmasına rağmen Mondros Mütarekesinden sonra da teslim olmadı ve şehri savunmaya devam etti. Osmanlı devletinin teslim olmasında sonra 72 gün daha Medine’yi savunmaya devam eden Fahreddin Paşa yiyecek, ilaç ve cephanenin bitmesinden sonra kendi askerleri tarafından etkisiz hale getirildi ve şehir 13 Ocak 1919'da teslim oldu. Böylece Medine'de 400 seneden beri süren Türk hakimiyeti sona erdi. ÇÖL KAPLANI FAHREDDİN
Medine Kuşatması'ndan sonra savaş esiri olarak önce 27 Ocak 1919 tarihinde Mısır'a daha sonra da 5 Ağustos 1919 tarihinde Malta'ya sürgün edildi. Mondros Mütarekesi’ne rağmen Medine’yi İngilizlere karşı 3 ay daha savunmaya devam eden ‘Çöl Kaplanı’ lakaplı Fahreddin Paşa, Mescidi Nebevi ’deki hediyeleri İstanbul’a gönderdi. Osmanlılar döneminde Surre Alayları’yla Medine’ye giden hediyelerin de aralarında bulunduğu kutsal emanetlerin İngilizlerin eline geçmesi önlendi. Bu eserlerin bir kısmı Hazine ve kutsal emanetler bölümünde, bir kısmı ise depolarda korunuyor. Topkapı Sarayı’nda koruma altına alınan eserler için konuşan Prof. Dr. İlber Ortaylı, BAE Dışişleri Bakanı Zayed'in tepki gösterirken şöyle dedi: “Mescidi Nebevi ’de önemli hediyeleri Fahreddin Paşa İstanbul’a gönderdi. Bu hediyeler her yıl bizden gidiyordu. Pırlanta, zümrüt gibi değerli taşlarla süslü avizeler, askılar, şamdanlar Topkapı Sarayı’nda koruma altına alındı. Gözümüz gibi baktık biz onlara. Emanet dedik. Onlara kalsa yağmalarlardı. Birleşik Arap Emirlikleri daha dünyada yoktu. Cahil adamlar. Bildikleri bir şey yok çıkıp ahkâm kesiyorlar. Anlaşmalı teslim ettik şehri. Askerlerimizi bile esir almadılar. Topkapı Sarayı’nda bu eserler yıllardır koruma altında ve sergileniyor.” Yiğit Can DOĞAN
SİMÜLASYON MU ? Geçtiğimiz haftalarda oldukça ilginç bir haber, dikkatleri üstüne çekmişti: "Cımbızlanmış" bir haber olarak nitelendirilen bu iddiaya göre, Prof. Melvin Vapson, temel parçacıkların DNA ile benzer kütleye sahip olduğunu iddia etmiş ve bu sayede genetik mutasyonların sonuçlarını tahmin edebilmenin mümkün olabileceğini savunmuştu. Ayrıca, bu iddiayı termodinamiğin iki yasasına dayandırmıştı. Prof. Melvin Vapson'un bu iddiasıyla ilgili tartışmalar devam ederken, fizik Profesörü Silas Beane de evrenin bir simülasyon olabileceği fikrine dair açıklamalarda bulunmuştu. Modern fizik ve bilgisayar simülasyonlarına dayanarak, insanlığın bir simülasyon içinde yaşamış olabileceği ihtimalini değerlendirmişti. Bu konu, Elon Musk gibi önemli isimler tarafından da gündeme getirilmiş, "Gerçeklik muhtemelen bir simülasyondur" şeklinde açıklamalarda bulunulmuştu. Tüm bu tartışmalar, "Matrix" filmi gibi bilim kurgu eserlerini akla getiriyordu, ancak bu tür spekülasyonların gerçeklikle bağdaşıp bağdaşmadığı hala net bir şekilde kanıtlanabilmiş değil. Birçok insanın bu konuya ilişkin farklı görüşleri bulunuyor. Ben de kendi sosyal medya hesabımda bir anket düzenledim ve insanların gerçekliği nasıl algıladıklarını görmeye çalıştım. Ankette "Bir simülasyonun içinde miyiz?" sorusuna verilen cevaplar yüzde 48 "evet" ve yüzde 52 "saçmalama" şeklindeydi. Ancak, bu konuda bilim dünyasından da farklı görüşler bulunuyor. Mesela doktora sahibi fizikçi Alice Gorman: "Bazı deliller, evrenin simülasyon olabileceğine işaret etmektedir ancak bu fikri destekleyecek kesin kanıtlar henüz elde edilebilmiş değil" şeklinde açıklamalarda bulunmuş ve bu konunun bir ikilem olduğunu vurgulamıştır.
Her ne kadar bu tür iddialar ilginç olsa da kesin bir evet ya da hayır cevabı vermek oldukça zor. Fizik yasaları ve kuantum fiziği gibi konular, bu tür spekülasyonları hem destekleyebilir hem de çürütebilir. Bilim sürekli ilerlemekte ve yeni bilgilere ulaştıkça bu tür soruların yanıtları da değişebilir. Bundan sonrası için neler olacağını tahmin etmek ise oldukça zor. Teknoloji hızla gelişiyor ve yapay zekâ gibi alanlar önemli bir rol oynamaya devam ediyor. Belki de gelecekte, ışınlanma gibi şu an hayal edilemeyen şeyler mümkün hale gelir. Ancak her yeni buluş, yeni soruları da beraberinde getirecektir. Zaman içinde değişen ve gelişen dünya, insanların düşünme ve keşfetme arzusunu her zaman canlı tutacak. Bilim ve felsefe, bu tür soruların yanıtlarını aramaya devam edecek ve insanların gerçekliği nasıl algıladığı konusundaki düşünce denemeleri de sürecek. İrem KAPLAN
Uçaktaki Tat Havayolu şirketlerinin kullandığı yiyecekler mi çok lezzetli yoksa havada olduğumuz için mi tadı farklı geliyor? Tat Nedir? Tat, yiyecek ve içeceklerin algıladığımız bir duyusal özelliklerinden biridir. Genellikle dört temel tat algısı vardır: tatlı, tuzlu, ekşi ve acı. Bu tatlar, yiyecek ve içeceklere özgü kimyasal bileşenlerin uyaran olarak işlev görürler. Bir de umami tat olarak adlandırdığımız bir tadımız var. Umami kelimesi Japonca kökenli bir kelime ve hoş anlamı taşıyor. Hoş, hoşa giden… Bu ifade Japon bir bilim insanı tarafından “hoşa giden tat” anlamında kullanılıyor ve bizim dilimize de “lezzetli” anlamında geçiyor. Yazımızda bol bol bahsedeceğiz bu umami tattan o yüzden ilk kez duyanlar için tarihçesini kısaca açıklamak istiyorum. Var mı gerçekten böyle bir tat? Başlarda bilim insanları tarafından çok tartışılmış bu konu. Kimisi böyle bir tat yok bu tuzluya benziyor demiş kimisi hem tatlı hem tuzlu demiş. Sonra bazıları ispatlamaya çalışmış, dilimizde sadece 4 tat için alıcı var demiş ama bunu çürüten bilim insanları da çıkmış ortaya. İnsan dilinde L Glutamat alıcıları vardır ve bu alıcılar umami tadı algılar demiş. 1985 yılında yapılan bir uluslararası sempozyumdda tartışma da sonlanmış. Umami tat beşinci temel tat olarak kabul edilmiş. Bu konuda araştırma yapmak isteyenler için ya da detaylı bilgilere erişmek isteyenler için kullandığım kaynakları aşağıya ekleyeceğim. Çok bilimsel yazıp kafa karıştırmak istemiyorum. Tat almanın biyolojisi nasıldır peki? Yedik içtik de bunu nasıl algılıyoruz? O alıcılar nasıl çalışıyor? Tat alma ise dil ve ağızda bulunan kemoreseptörler sayesinde gerçekleşir. Bu reseptörler özelleşmiş epitel hücrelerdir. Dilimizin üzerinde papilla denilen çıkıntılarda tat tomurcukları yer alır. (Papilla bu reseptörlerin yani tat tomurcuklarının yer aldığı yapıdır.) Dildeki reseptörler tatlı, tuzlu, acı, ekşi, umami tatlarına karşı duyarlıdır. Dilin her bölgesinden tat alınabilir. Bazılarımıza ilkokulda her bölge belli bir tadı alır şeklinde öğretildi ama burada bir yanlışlık var. Dilin bazı bölgeleri yoğun olarak bir tadı alabilir ama her bölge her tadı alır. Koku duyusunda olduğu gibi tat duyusunun algılanabilmesi için moleküllerin bir sıvı içinde çözünmesi gerekir. Bu sıvı ise mukus yani tükürüğümüz. Bir maddenin tadının alınabilmesi için önce o maddenin ağzın içini kaplayan mukus içinde çözünmesi gereklidir. Dil yüzeyinde yayılmış kimyasal bileşenler tat reseptörlerini uyarır, impuls meydana gelir. Yani uyartı meydana gelir. İmpulslar önce talamusa sonra beyin kabuğundaki tat alma merkezine ulaşır. Konumuz ise aslında tat almayı etkileyen faktörler üzerine. Tat alma yeteneği, genetik faktörlerden etkilendiği gibi çevresel faktörlerden de etkilenebilir. İnsanların tat almasını etkileyen bazı faktörler vardır. Bunlardan biri ise nem ve basınç. Uçaklarda 5000 fit yükseklikten itibaren değişen nem ve basınç sonucunda tat ve koku algılarımız uçuş boyunca yüzde 30 zayıflıyor. Bu yüzden başta acı olmak üzere tatlı ve tuzlu ürünleri ayırt etmemiz zorlaşıyor. Bu yüzden uçakta servis edilen yiyecekler yere göre daha acı, daha tuzlu ya da daha tatlı oluyor. Catering şirketleri de bunu bildiği için parmesan peyniri ya da domates gibi umami tadın daha baskın olduğu ürünler yaygın olarak kullanıyor. Yediğiniz bir sandviçin içindeki domates ve parmesan peyniri tadı güçlendiriyor ve size daha lezzetli geliyor. Bilimle kalın… İrem KAPLAN
Fotoğraf: Göksel KESKİN
İklim değişikliği, kurumsal yoksulluk paradigmasının yıkıcı sonuçları, bavulunu hazırlamış milyonlarca iklim göçeri. Yeni ekonomi coğrafyasının kuzeye kaymasıyla ortaya çıkacak “küresel medeniyet haritasının” kodları ‘yenilenmiş tarım haritasında’ saklı. Tarımın geleceği; milyarlarca verinin disiplinlerarası senaryolarından oluşturulmuş çözümlerine muhtaçken, biz hala tarıma ‘destek köstek’ meseleleriyle süreci baltalıyoruz. Tarım değer zincirinin muvaffakiyeti; enerji maliyetleri, gıda anarşizmi ve devletlerin gıda milliyetçiliği politikalarına gebe. Tüm bu ahval içerisinde yoksul ülke tarımlarını kim nasıl kurtaracak. Yeni tarım haritasının parlayan yıldızlarından kuzey Amerikalı aronya; verimli, bol kazançlı ve ihracata uygun. 4 yıl içinde kendini amorti edebilen aronya, Tarım ve Orman Bakanlığı’nın birçok desteği var. Fizibilitesi bol sıfırlı; 100 dekarlık alanda ortalama bir milyonluk yatırım maliyeti ve 20 yıldaki 7 milyonluk işletme maliyeti ile 20 yıllık getirisi 67 milyon TL. Aybarshan Çiftliği Günalan köyünde, Ankara’nın gelecek tarım haritasına uygun tıbbi aromatikler, süs bitkileri üreterek, şehrin gıda kırılganlığını iyileştirmeye çalışıyor. Aronyanın, ilaç sanayiinde, kozmetikte geleceği çok parlak. Üretici Mustafa Barshan’ın hedefi bölgede katma değerli Aronya köyleri yaratmak. Birçok ilde marjinal araziler dışında, büyük alanlarda teknolojik aronya plantasyonları kuruluyor. Tagem tarafından tescil ettirilen 2 çeşit, ülkemizin polikültür tarımı için üzümsü meyvelerin önemini bir kez daha ortaya koyuyor. Karadeniz Tahıl Koridoru ile yedi düvele tokluk vadeden Türk tarımı, içeride hala çeşitli sivil toplum kuruluşlarının ‘çiftçiye zerre faydasız’ yöneticilerinin koltuklarına tutunma çabalarını, belirlenen 6 liralık fiyatına karşın 8 liradan ithal edilen mısırın akıbetini, küstürülen
çiftçilerin seneye hangi motivasyonla üretim iradesi göstereceğini merak edip, mevzuları izliyor. Harvard araştırmacısı Tim Rademacher ve bir grup bilim insanı dünya tarım haritasını değiştirerek; bitkisel üretimin karbon ayak izinde yüzde 71 azalma, biyoçeşitlilikte yüzde 86 artış, sulama suyunda yüzde 50’den fazla tasarruf sağlanabileceğini ortaya koydu. Rademacher’e göre; ‘buğday, soya, mısır, ayçiçeği’ gibi küresel gıda üretiminin yüzde 77’sini oluşturan 25 ürünün olası üretim alanlarının değiştirilmesiyle oluşturulacak ‘yeni tarım haritası’ ile açlık bitirebilir. Dünya tarım haritası yeni stratejilerle yenileniyor Avrupa, Ortak Tarım Politikası ile haritadaki yerini sağlamlaştırmaya, Hindistan, Çin penetrasyonunu artırmaya çalışırken Rusya, haritayı kanla çiziyor. Atatürk'ün, Otto Peron, Numan Kıraç gibi zamanının en iyi bilim insanlarını Türkiye'ye davet etmesi, gençleri dünyanın en iyi üniversitelerinde ziraat okumaya göndermesi. Türk Tarımına teknoloji tohumları ekerek, geleceği mayalaması gibi bizim de, cumhuriyetin 100. Yılına hediyemiz yenilikçi tarım haritası olabilir. Teknoloji, irade ve hevesle çizilmiş, vatan sevgisiyle boyanmış. Zira, Cumhurbaşkanı Yardımcısı Cevdet Yılmaz'ın, 2023 Yılı Tarımsal Üretici Temsilcileri İstişare Toplantısı'nda; "Tarım hiçbir zaman modası geçmeyecek bir sektördür" demesine rağmen tarımın modaya nasıl kurban edildiğini görmek üzücü.... Yiğit Can DOĞAN
Sonra ben de susuyorum Çok yazmanın verdiği ağırlık var üstümde Yaşamaktan çok düşünmenin verdiği Uçmaktan çok düşmenin verdiği Bi yenilgi Sonra biri var Aklımın en ücra köşelerinde Sevmiştim onu diyorum Hiç olmayan birini Madem hiç sevmedim Nerden biliyorum aşık olma hissini Bi bakış var sanki Bazı bakışlar öyle geliyo bana Tanrının yeryüzüne yansıması gibi Başka başka insanlarda görüyorum onu Hepsini birleştirip tek bi kişi yapıyorum Kendi kurduğum hayale her gün aşık oluyorum Sonra diyorum Yaşanabilecek hiçbi aşk bu ideadan güzel değil Yaşanan şey sıradanlaşır Sahip olunan şey yiter Başlayan her şey biter Yarım kalıyorum bu sefer Hiç başlamadığım aşkların yükü üstüme kalmış Bunu kendime ben mi yaptım İdeaların gölgesindeki bi aşka kandım Her kanışımda kaçtım Kaçmamak için gelmez oldum Asla sahip olmayacaksam Tutmanın ne anlamı var Suratsızın teki oldum İnancım azaldı
Ondan sonra kimseyi tanımadım Onu da yeterince tanımadım Kimseyle göz teması kurmadım Arkadaşlarıma kimseyi anlatmadım Sevilmek beni şımartır Yüzsüz bi kibir burnumu kaldırır Sevilmemekse küstürür Anlaşılmamak susturur Hangisi olduğunu bilmemek kızdırır Benim için karşılıklı bi aşk yok Anlık heyecanlar korkular Önce mutluluk veren hatalar var Ya sevmek var ya sevilmek var İkisi aynı yerde çok durmaz ben varsam Monotonluk bi karabasan Arkadaşlıklarımı bile parçalayan Heyecan yoksa ben yokum Heyecan varsa panik var Panik edebilir her yeri dar O yüzden herkesle aramda bi duvar Susuyorum Kimseyi sevmiyorum CERCİYEZ