The words you are searching are inside this book. To get more targeted content, please make full-text search by clicking here.
Discover the best professional documents and content resources in AnyFlip Document Base.
Search
Published by MİNERVA DOĞAN, 2023-09-03 07:04:02

Eylülson

Eylülson

MİNERVA'NIN KALEMLERİ Beyza Canbaz Asya Lal Çetinkale Yiğit Can Doğan İrem Kaplan MİNERVA'NIN ŞAİRLERİ Ceren Eylül Erciyez (Cerciyez) Haeika Deşdemir MİNERVA'NIN ÇİZERİ Asya Lal Çetinkale İrem Gülşen MİNERVA'NIN TASARIMCILARI Yiğit Can Doğan Ezgi Bolat İrem Kaplan Minerva'nın Baykuşu Kültür Dergisi Sayı: 3 Yayın Türü: Aylık Yaygın Süreli Yayın Yayın Tarihi: Nisan 2023 Genel Yayın Yönetmeni: İrem Kaplan Görsel Yönetmen: Yiğit Can Doğan Yönetim Yeri: Ankara Basım Yeri: Any Flip İletişim: [email protected] Bizi Takip Edin! Instagram: minervanin_baykusu Linkedln: Minerva'nın Baykuşu Twitter: baykusminerva_ Her Hakkı Saklıdır Bu dergide yer alan yazı, makale, fotoğraf ve illüstrasyonların elektronik ortamlar da dahil olmak üzere çoğaltılma hakları tarafımıza aittir. Yazılı iznimiz olmaksızın kullanılamaz. Ne düşündüğünüzü bilmek istiyoruz, dergimizi okuduktan sonra yorumlarınızı dile getirmeniz bizi mutlu eder. Bizler kar amacı gütmeyen bir yayın kuruluyuz. Eğer siz de gönüllü bir baykuş olarak aramıza katılmak isterseniz bizimle iletişime geçebilirsiniz.


İçindekiler 4 Atatürk’ten 5 Editörlerden 6 Konuğumuz ile Kısa Bir Muhabbet 8 “Boşu Bir Yerde” ve “Patron Mutlu Son İstiyor” Filmlerine Dair Yorumlarım 10 İmkansızlıkların Eseri Oyunlarımız 12 R&B Müziğin Kraliçesi Queen-B 14 Kimsin Sen 15 Deneme Türünün Yaratıcısı: Michel de Montaigne 16 Montaigne-Denemeler eserinden alıntılar 18 İyi Düşün İyi ol 20 Korkular 21 Anksiyetik Hisler 22 Toplumda Sanat 24 Ölüm var 26 Bill Gates’in Okunması Gereken Kitaplar Listesi 28 Hi Barbie 31 Gericilere Smaç Basan Barbie 32 Cerciyus’tan 33 Ayşe 34 Musabalı Konağı 35 Bursa Trilye’den Eski Bir Ev 36 İyi Ki Doğdun Aziz Sancar! 38 Renklerin Psikolojideki Etkileri 40 Üniversiteliler İsyanda 42 Ferhat ile Şirin Kapakta 4 Eylül 1981 doğumlu R&B Müziğin Kraliçesi Beyonce’yi yeni yaşında kutluyoruz. Ayrıca Hatay Devlet Meclisi 2 Eylül 1938 günü açıldı ve 7 Eylül 1938’de faaliyet gösterdi. Hatay’ın, İzmir’in ve diğer şehirlerimizin düşman işgalinden kurtuluşunu kutlayarak başta Başkomutan Gazi Mustafa Kemal Atatürk ve silah arkadaşları olmak üzere Milli Mücadele döneminde şehit düşenleri saygıyla anıyoruz. 9 Hiç kimse bizim tanıdığımızla aynı kişi değil. 26 Üstelik bunu bir gelenek haline getirdi ve oldukça eğlenceli videolarla süsledi. 38 Etrafımızda, baktığımız, gördüğümüz, her şeyde renkler vardır. 41 Öfkeliyiz. Gençliğimiz ters çevrilen kum saatinde gibi hissediyoruz. Arka plana atılmaktan yorulduk.


Memleketimizi, topluluğumuzu gerçek hedefe mutluluğa eriştirmek için iki orduya ihtiyaç vardır: Biri vatanın hayatını kurtaran asker ordusu, diğeri milletin istikbalini yoğuran kültür ordusu. Bu iki ordunun her ikisi de kıymetlidir, yücedir, verimlidir, saygıdeğerdir… Bu iki ordunun ikisi de hayatidir. Yalnız siz, kültür ordusu mensupları, sizlere bağlı olduğunuz ordunun kıymet ve kutsiyetini anlatmak için size şunu söyleyeyim ki, sizler ölen ve öldüren birinci orduya niçin öldürüp niçin öldüğünü öğreten bir ordunun fertlerisiniz. 4


5 Değerli Okurlarımız, Minerva, Roma Mitolojisi’ndeki akıl ve bilgelik tanrıçasıdır, aynı zamanda eski Yunan Mitolojisi’ndeki Athena’nın karşılığıdır. Baykuşlar ise hem halk arasında hem de çeşitli mitlerde bilgeliğin sembolüdür. İlk olarak Alman düşünür, filozof Hegel bahsetmistir “Minerva’nın Baykuşu” metaforundan. "Minerva'nın Baykuşu ancak gün batarken uçmaya başlar." Biz de içeriklerimizi gün batımında sizlere uçurduk, dergimizi gün batımında tasarladık. Yazmak, öykünmektir hayatta. Yazmak bir iç konuşmadır senli benli. Yazmak karanlık bir yolda beliren küçücük bir mum ışığına doğru yürümektir. Yazmak eylemlerin en saygı duyulanıdır. Bir o kadar zor olanı ise çizmektir, renklendirmektir. Bunları tasarlamak, her sayfayı ince ince dokumak da cabasıdır. Sanat ise tam burada doğar zaten. Dergimize emek veren tüm sanatçıları kutluyorum. Eylül ayı öğrenciler için yeni hedefleri barındırır. Bazıları için uzun tatilin ardından merdivenleri çıkmak zor olsa da bunun sorumluluğu itici güç olur. Tatlı bir hazırlık telaşesi artık gelmiştir. Bizim için ise hem üniversitemize kavuşmayı hem de Minerva'nın Baykuşu'na kavuşmayı getirir Eylül. Yapraklar yavaş yavaş turunculaşıp yollara halı gibi serilecek. Ama biz her zaman yaprakların ait olduğu yerde sizlerle olacağız. Başarı getiren aylarımızın başlangıcı olması dileğiyle. MİNERVA’NIN EDİTÖRLERİ


2 Özlem Vural


Artık okula giden çocukların da ellerinde cep telefonu görüyoruz, kullanım yaşı çok düştü. Kullanan çoğu çocuk ise sosyal medya platformlarında. Siz günümüzde sunulan içerikleri nasıl değerlendiriyorsunuz? Ailesi çalışan ve okuldan geldiğinde evde yalnız olan bir çocuk sizce neler yapıyor? Televizyonda veya internette neler izliyor? Hiç doğru bulmuyorum, sosyal medyanın özellikle kesinlikle ebeveyn Kontrolünde olmalı ve ben çocukların bunu faydaya çevirdiklerini düşünmüyorum. Bilinmeyen bir dünyada bilinmeyen bir sürü şeyle karşılaşma ihtimaliniz var. Cep telefonu verme noktasında belki günümüz dünyasında belli şeylere güvenmiyor olabilirsiniz ama çocuğun bu kadar kolay belli şeylere ulaşabiliyor olması çok ciddi anlamda sorgulanması gereken bir konu. Henüz ayrılma varamayacak çocukların elinde bilginin bu kadar kolay ulaşabilir olması doğru değil. Televizyon konusunda sürekli maruz kaldığı şeylerden çok etkilenir. Ama maruz kalma süresinin önemi var. Eğer çocuk oturup sürekli bunu izliyosa dünyayı algılayış biçimi değişir. Bir şey izliyor ve orada kapıldığı duygular senin benimkinden daha ekstrem. Yine her şey aileye düşüyor. Çocuğun duygusal yapısına göre değişir. Aile için de bunu neden izliyorlar ve buna neden ihtiyaç duyar, hangi ihtiyacını karşılıyor ona bakmak lazım. Olabilir ama bireysel farklılar çok çok önemli. Çocuğun tepkisi çok önemli. Her yıl olduğu gibi bu yıl da bazı sınıf öğrencilerine oryantasyon programları olacak. Özellikle ilk kez okula başlayan çocukların bazıları alışmakta çok zorluk çekerken bazıları kolaylıkla adapte oluyor. Bunun sebebi nedir? Veliler şimdiden çocukları hazırlamaya başlayabilir mi? Çocuklar daha kolay nasıl bu sürece alışabilir? Şu tam anlamıyla net bir bilgi değil çünkü aile tutumu çok önemli, ailenin olaya nasıl baktığı önemli. Aslında aile ne zaman tamam derse çocuk o zaman alışır. Daha farklı ortamlara sokmak çocuğu biraz daha farklı insanlarla tanıştırmak gerekir ki gittiği yerde alışabilsin. Farklı bir döneme geçiş, farklı bir dünyaya geçiş. Son olarak çocuk gelişimde müfredatın etkileri nasıl? Bir psikolojik danışman ve rehberlik öğretmeninin gözünde sistemin eksikleri nelerdir? Birçok alanda gelişiyoruz, eğitim sistemini eleştirmek yerine hala geleneksel konular devam ediyor ama yeni nesil çocuklar zaten bunun öğretimine müsaade etmiyor. Çocuk daha çok soru soruyor, daha çok merak ediyor. Bu da eğitim sistemini değiştiriyor. Sizin için de çok zor ve yoğun bir dönem olacak. Bize zaman ayırdığınız için teşekkür ederiz. Yeni eğitim öğretim dönemimiz hayırlı olsun. Teşekkürler. Okurlarımızın sizleri daha yakından tanıması için bize kendinizi tanıtır mısınız? Tabii ki Özlem Vural ben. Yaklaşık 17 yıl boyunca rehber öğretmenlik yaptım özel okullarda. Daha çok küçük gruplarla çalıştım, okul öncesi ve ilkokul gruplarında. Şimdi bir anaokulunda sadece küçük yaş grupları ile çalışıyorum. İki ila altı yaş arasında çocuklarla çalışıyorum Ve hala çalışmaya devam etmek istiyorum onlarla çünkü bir yandan da çocuk kitaplarına karşı bir ilgim var, çocuklar çok büyük bir yaratıcı adam ve ben onlardan besleniyorum. Çocuk kitaplarına karşı bir ilgim var dediniz. Kitap yazıyor musunuz? Öğretmenlik mesleğinizin yazarlığınıza bir katkısı oldu mu? Ya da yazarlığınızın mesleğinize katkısı oldu mu? Evet kesinlikle katkısı oluyor. Kitap yazmaya başlamak istememin en büyük sebebi mesleğimle alakası olmasıydı. Mesleğinizde istediğiniz kadar eğitim alırsanız alın, tabii ki bunu size eğitimsel olarak çok büyük katkısı oluyor fakat bence çocuklarla kurulabilen iletişimde en önemli araç kitaplar. Onların dilini en kolay ulaşmamızı sağlayan araç resimli çocuk kitapları. Çok fazla resimli çocuk kitapları okudum ve onlarla kurduğum iletişim alanım daha fazla genişledi ve kitapları çok da seviyorum bunu neden ben yapmayayım diye düşündüm. Çünkü çocuklar seviyor, ben de seviyorum, onların dilini seviyorum, onların dilinde konuşmayı seviyorum bu sebeple de mesleğimi gerçekten çok fazla etkiledi, bir yazar olma isteğini kesinlikle tetikledi ve iyi ki de olmuş. Peki veliler çocuk kitapları okumalı mı? Kesinlikle, zaten hep söylediğimiz şey bence bir yetişkinin önce çocuk kitabı okuması gerekiyor ki onların dünyasına inelim. Genelde velilerin en çok yaptığı şey kişisel gelişim kitabı okumak, anne babalık adına ne yapmaları gerektiğini okumak. Onların da biz öğretmenler gibi çocuk kitaplarını tercih etmesi gerektiğini düşünüyorum. Bence orada çocuklara ulaşmayı sağlayan bir sihir var. Yıllar önce annelerimizin, dedelerimizin anlattığı eğitim ile şimdiyi karşılaştırsanız neler söylersiniz? Siz bu dönemde eğitimci olmaktan memnun musunuz yoksa keşke o senelerde öğretmen olsaydım der misiniz? Tabii ki bu dönemde eğitimci olmaktan çok memnunum. Dönemlerde çocuk odaklı değil öğretmek odaklıydı ama şimdi bireysel farklılıklar bizim için ön koşul. Artık her çocuğun ihtiyacı neyse ona göre bir planlama yapılıyor, ona göre bir öğrenme ortamı sağlanıyor. O dönemin çocukları belki bunu kaldırabilecek bir durumdaydı ama şu an zaten bu mümkün değil eğitim sistemi gelişiyor.


Aşırı düşük motivasyon, isteksizlik ile bugün sadece bu iki filmi izlemek istedim. İkisi de komedi türünde filmler. Biraz kahkahalarla gülüp serotonin salgılarım diye düşündüm ama işler pek de öyle olmadı. Yine bir yapımdan fazla şey beklemişim, yine oyunculara güvenmişim. Önce “Boşu Bir Yerde” filminden bahsetmek istiyorum. Adından da anlayacağınız üzere tabiren boş 3 kişinin bir evin kirasını denkleştirememesi üzerine kurulan ve bu denkleştirme yolunda karşılarına boş insanların çıktığı bir film. Filmin sonunda kendinizi de onlardan biri gibi boş hissettiren bir film. Özellikle Zeynep Kankonde bütün yapımlarında izleyicisini güldüren bir kadın oyuncumuz iken bu yapımda pek de beklediğim performansı bulamadım. Şu an dram projelerde içimizi acıtan seneryoları okuyan küçük yeteneğimiz Beren Gökyıldız da bu filmdeydi. Onun çocukluğundaki bilmiş rolleri, büyümüş de küçülmüş halleri yine izleyiciyi gülümsetirken bu filmde biraz şımarık bi rol verilmiş ve o da güldürmedi. Ünal Yeter, en çok tebessüm ettiren oyuncu oldu. Beklenti en azından bu üç ismi yan yana görünce epey yükseldi ama beklentimi karşılamayan bir film oldu. Gel gelelim diğer filme, Patron Mutlu Son İstiyor. Film, bir senaristin yazmak için gönderildiği yerde yazacak konu bulamaması ve başından geçenleri anlatmasını anlatıyor. Bir kere başta bu seneryoyu bu oyunculara yakıştıramadım. Ben de kaliteli bir seneryo beklerdim, Tolga Çevik ve Ezgi Mola’dan. Ben daha çok Arkadaşım Hoş geldin tadında bir film beklemiştim, hani o sahnedeki performansları izlerken gülmekten yerlere yattığımız, yönetmenle olan diyaloğu duydukça karnımıza ağrıların girdiği bir film hayal etmiştim. Maalesef bu film de beni hayal kırıklığına uğrattı. Çok fazla spoiler vermek istemiyorum ama “Boşu Bir Yerde” ve “Patron Mutlu Son İstiyor” Filmlerine Dair Yorumlarım


bu filmdeki bazı cümleler aşırı anlamlıydı. Gülmek için değil de film izlemek için izlerseniz, izlenmesi ve anlamlar, dersler çıkartılması gereken bir seneryo olmuş. Alıntılarımı sizlerle paylaşarak yazımı sonlandırmak istiyorum: + Kızın kahramanımıza aşık olması lazım. - Nasıl olcak peki bu? + Saçma bir düşünce de mi? - Bütün düşünceler saçmadır oğlum. Yani düşünce özünde saçmadır zaten. İyi düşün, düşünmenin bir insana ne faydası var? + Sen bi düşün diyorsun bi düşünme diyorsun ama. - Bu konuyu çok düşünüyorum da o yüzden öyle dedim. + Peki yazmak, o da mı saçma? - Düşünürsen yani o da saçma. + Çok düşünceli bir konuşma oldu. Sağ ol. (50. dakika) Bulana kadar baktığın her yer yanlıştır. (1 saat 30. saniye) Önemsiz şeyler önemlidirler. (1 saat 1 dakika 10. saniye) Hiç kimse bizim tanıdığımızla aynı kişi değil. (1 saat 15. dakika) İrem KAPLAN


Teknoloji, yaşam ve çalışma koşullarını olduğu kadar çocukların oyun şekillerini de değiştirdi. Eskiden sokaklarda koşup zıplayan çocukların yerine artık evlerinde saatlerce bilgisayar başında ya da ellerinde tabletlerle oturup beden gücü harcamadan oyun oynayan çocuklar görüyoruz. Eğitimciler sürekli, eskiden sokakta oynanan ve artık ‘geleneksel’ olarak tanımlanan oyunların, çocukların eğitimi ve kişiliği üzerindeki olumlu etkilerini anlatıyor. Aileler de çocuklarının sokakta oynayabileceği oyunları araştırıyor. Biz de dergi ekibi olarak hem eğitimciler, hem de aileler için unutulan geleneksel oyunları derledik. Çelik çomak Biri uzun diğeri kısa iki sopa kullanılarak oynanır. Kısa olan ve sürekli yerde kalan sopa, uzun sopayla uç kısmına vurularak havalandırıldıktan sonra, en uzak noktaya ulaştırılmaya çalışılır. Kısa sopaya, üç kez havalandırıp vuramayan oyuncu, sırasını rakibine verir. Sopayı en uzak noktaya atan oyuncu, oyunu kazanmış olur. Arapsaçı Oyuna başlamadan önce oyuncular bir daire oluşturacak şekilde yere oturur. Bir oyuncu, elindeki ip yumağını, ipin ucunu bırakmadan bir diğer oyuncuya atar. Yumağı yakalayan kişi ipi tutar ve yumağı başka birine atar. Böylece giderek büyüyen bir ağ oluşur. Oyunun ikinci bölümünde oyuncular düğümü çözmeye çalışır. Kukalı saklambaç Tüm oyuncular oyun alanında toplanır. Aralarından bir ebe seçilir. Oyunculardan biri ortaya konan topa ya da teneke kutuya vurarak oyun alanından uzak bir noktaya atar. Tüm oyuncular ebe topu tekrar oyun alanına getirene kadar saklanır. Ebe, kukayı getirdikten sonra saklananları ararken, başka oyuncular yeniden kukayı uzağa atabilir. Ebe kimi görürse kukaya basar ve “Kukaladım” der. Oyun bu şekilde devam eder.


OYUNLARIMIZ Bülbül kafeste Oyuncular el ele tutuşarak bir halka oluşturur. Bu halka bülbül kafesi olur. Oyuncular arasından iki-üç ‘Bülbül’ seçilir. Bülbüller kafes içinde dolaşır. Oyun sırasında halkadaki oyuncular ellerini bırakarak, “Bülbül kafeste” der. Bu sırada bülbüller halkanın dışına çıkmaya çalışır. Halkadaki çocuklar, bülbülleri dışarı çıkarmamak için hemen birbirlerinin ellerini tutar ve kafesin açık yerini kapatır. Kafesten kaçabilen oyuncular, oyunu kazanmış olur. Aç kapıyı bezirgânbaşı kapı hakkı... Bir zamanların en gözde çocuk oyunları arasında yer alır. Oyuncular tekerleme aracılığıyla aralarından iki kişiyi seçerler. Bunlar bezirgânbaşı olur ve kendilerine bir isim verirler (kırmızı-yeşil, elma-armut, balıkkelebek vb.) Karşılık olarak el ele tutuşarak bir kapı oluştururlar. Daha sonra diğer oyuncular bir kervan misali ardı ardına sıralanırlar ve bu kapının içinden geçerler. Bu sırada oyunun şarkısı söylenir: “Aç kapıyı bezirgânbaşı, bezirgânbaşı... Kapı hakkı ne alırsın, ne verirsin, Arkamdaki yadigâr olsun, yadigâr olsun. 1 sıçan, 2 sıçan, 3’üncü de kapana kaçan.” Bezirgânlar kapının içine aldığı oyuncuya sorarlar, “Balık mı, kelebek mi?” Kapının içindeki çocuk hangi bezirgânın adını söylerse onun arkasına geçer ve bu durum kervanın son oyuncusuna kadar devam eder. Oyunun ikinci aşamasında bir halatı tutarak ya da birbirlerine kenetlenerek çekişmeye başlarlar. İlk hangi grup halatı bırakırsa, o grup oyunu kaybeder. Yiğit Can DOĞAN


R&B Müziğin Kraliçesi Queen-B Küçükken çoğumuzun televizyondaki müzik kanallarında kendisinin dans eden kliplerini görüp ekran başında ona ayak uydurmaya çalıştığımız müziğin yaşayan efsanelerinden olan Beyoncé Giselle Knowles-Carter, Amerikalı şarkıcı, şarkı yazarı ve oyuncudur. Houston, Teksas'ta 4 Eylül 1981’de doğup büyümüştür.1990'ların sonunda, R&B kız grubu Destiny's Child'ın solisti olarak ünlenip zirveye çıkacağı basamakların temelini atmıştır. 1990 yılında oldukça küçük yaşlarda arkadaşlıkla başlayan ilişkileri sonrasında başarılı bir müzik grubu olmaya evrilen kızlar, başarılı kariyerlerini 2000'li yıllara kadar sürdürüp elde ettikleri bu büyük başarının da etkisiyle solo kariyerlerinde de şanslarını denemek istedi ve kendi albümlerini çıkardı. Solo kariyerlerinde de başarılı işlere imza atan kızlar arasında Beyonce, eşi görülmemiş bir çıkış yakaladı ve ilk solo albümü olan 2003 tarihli "Dangerously in Love" ile oldukça yüksek bir satış rakamı elde ederken 5 dalda Grammy kazanmayı da başardı. Kendi deyimiyle "çağdaş bir feminist" olan Beyoncé'nin şarkıları genelde aşk, ilişkiler, tek eşlilik ile kadın cinselliği ve güçlendirmesi temaları çevresinde şekillenmektedir. Bu temaları oldukça başarılı bir şekilde tüm dünyaya sunan Beyonce’un şu ana kadar kariyerine sığdırdığı ödülleri sıralayacak olursak eğer: Grammy Yılın Şarkısı Ödülü, En İyi Kadın Sanatçı Dalında Billboard Müzik Ödülü, Grammy En İyi Kısa Müzik Videosu Ödülü, Grammy En İyi Rap Şarkısı Ödülü,Grammy En İyi R&B Şarkısı Ödülü, Rap Ortak Çalışması, En İyi Dövüş Sahnesi Dalında MTV Film Ödülü,Grammy En İyi Dans Kaydı Ödülü, Yılın Müzik Klibi Dalında MTV Video Müzik Ödülü, Grammy En İyi Kadın Pop Vokal Performansı Ödülü, En İyi Koreografi Dalında MTV Video Müzik Ödülü, BET En İyi Düet Ödülü, MTV Michael Jackson Video Vanguard Ödülü, BET Yılın Vide-


osu Ödülü, Grammy En İyi Urban / Çağdaş Albüm Ödülü, Grammy En İyi Uzun Müzik Videosu Ödülü, En İyi Şarkı Dalında MTV Avrupa Müzik Ödülü, En İyi Müzik Klibi Dalında MTV Video Müzik Ödülü (Kadın), Nickelodeon Çocukların Seçimi Favori Şarkı Ödülü, Grammy İkili veya Grupla Yapılmış En İyi Vokal R&B Performansı Ödülü, Grammy En İyi Dans / Elektronik Albümü Ödülü, Grammy En İyi R&B Performansı Ödülü, En İyi Pop Müzik Klibi Dalında MTV Video Müzik Ödülü, Grammy En İyi Geleneksel R&B Performansı Ödülü, Grammy En İyi Kadın R&B Vokal Performansı Ödülü, En İyi Sinematografi Dalında MTV Video Müzik Ödülü, BET İzleyicilerin Seçimi Ödülü, Sosyal Mesaj İçeren En İyi Klip Dalında MTV Video Müzik Ödülü, En İyi Video Klip Dalında MTV Avrupa Müzik Ödülü, En İyi R&B Müzik Klibi Dalında MTV Video Müzik Ödülü, En İyi Soul/R&B Albümü Dalında Amerikan Müzik Ödülü, BET Centric Ödülü, BET Award for Album of the Year, BET İnsanlık Ödülü, En İyi İş Birliği Dalında MTV Video Müzik Ödülü, Yılın Gösteri Sanatçısı Dalında NAACP Image Ödülü,En İyi Yönetmenlik Dalında MTV Video Müzik Ödülü, Yılın Şarkısı Dalında Soul Train Müzik Ödülü, Grammy En İyi Çağdaş R&B Albümü Ödülü, Film Eleştirmenleri En İyi Şarkı Ödülü, Moda İkonu Dalında Amerikan Moda Tasarımcıları Derneği Ödülü, En İyi Düzenleme Dalında MTV Video Müzik Ödülü, Nickelodeon Çocukların Seçimi Favori Kadın Şarkıcı Ödül, NME Yılın Kahramanı Ödülü, Yılın Latin Ritim Şarkısı Dalında Billboard Latin Müzik Ödülü, En İyi İkili veya Grup Dalında NAACP Image Ödülü, BRIT En İyi Uluslararası Kadın Solo Sanatçı Ödülü, Teen Choice En İyi R&B/Hip-Hop Şarkısı Ödülü, En İyi Müzik Videosu Dalında NAACP Image Ödülü, En İyi İş Birliği Dalında Soul Train Müzik Ödülü. Herkesin imrendiği çoğu kişinin sahip olamayacağı türden bir kariyer. Kendini dünyaya kanıtlamış başarılı bir kadına ne desek az kalır. İyi ki bize bu yeteneğini sunuyorsun, nice müzikli yıllara Beyonce. Asya Lal ÇETİNKALE


KİMSİN SEN? Sence bir insanın en savunmasız olduğu an ne zaman? Aşık olduğu an mı? Ağladığı an mı? Bir hastane odasında şuuru kapalı, solunum cihazına bağlı olarak yattığı an mı ? Bence doğduğu an. Tüm insanlığın tek bir ortak noktası varsa o da şüphesiz hayata gelirken yaşayacaklarımızı, adımızı, cinsiyetimizi, ailemizi, dış görünüşümüzü ve bir çok şeyi seçemeden gelmemiz. Hayata gözlerinizi baş aşağı bir şekilde açarken ciğerlerinize oksijen hüzmeleri doluyor ve ağlıyorsanız, tebrikler hayattasınız. Yeryüzünde yazılı tüm biyografilerin başını başarıyla gerçekleştir diniz. Ve 10.654 bebekten daha şanslısınız. Bilinmez bir sürecin sonunda toprağın altına girdiğiniz zaman başucunuzda yazılı olan taşta, isminizin altındaki “(Doğum Yılı – Ölüm Yılı)” kısmındaki çizgidesiniz artık. Önce emekleyecek , sonra yürüyecek hatta koşmayı öğreneceksiniz. Ah, hatta koşarken düşeceksiniz bile. Dizleriniz moraracak, hatta kanayacak. En büyük acınız belki de o an kanayan diziniz olacak. Gözlerinizden yaşlar akacak, bağıra çağıra ağlayacaksınız. Ama hiçbir zaman diziniz kanadı diye parktan vazgeçmeyeceksiniz. Tüm yaralar zamanla kapanacak. Tüm morluklar iyileşecek. O yaşta farkında olmayacaksınız ama zamanın her şeyin ilacı olduğunu sonra anlayacaksınız. Zaman yavaş yavaş akarken büyüme hevesi esir alacak zihninizi. Büyürken anlayacaksınız ki öyle çokta ahım şahım değil bu büyüme işi. Zamanla çoğalacak dertler ya da anlaşılacak tüm gerçekler. Hızlıca büyüme arzusu yerini “Keşke hep küçük kalsaydım” nidalarına bırakacak. Keşkelerin bir anlamının olmadığı belki de ilk o zaman anlaşılacak. Zaman geçip giderken yol inişli çıkışlı bir hal almaya başlayacak. Ne oldum diyemeden ne olacağım diyeceksiniz. Hep bir koşuşturmadan ibaret olmaya başlayacak hayat. Aşık olacaksınız. Çok seveceksiniz. Birine çok güveneceksiniz. Dilekleriniz bir bir gerçekleşecek. Heyecandan küçük dilinizi yuttuğunuz zamanlar olacak belki. Bağıra çağıra şarkı söyleyecek kadar mutlu olduğunuz belki de. Bir diğer yandan hayatın zorluklarının da var olduğunu, sizi kolayca yıkabildiğini deneyimleyeceksiniz. Yarı yolda kalacaksınız. Sevdiklerinizi toprağın altına koyacaksınız. Sevdiğiniz kadar sevilmeyeceksiniz. Öteleneceksiniz. Duvarlar üzerinize üzerinize gelecek , nefes alamayacaksınız. Hastane koridorlarında sabahlayacaksınız belki. Belki de “Sensiz olmaz.” dediğiniz insanlar olmadan da yaşayabileceğinizin sınavını vereceksiniz. Bazen öyle anlar gelecek ki ”Allah’ım neden ben?” diyeceksiniz. Yaşadıklarınızı hak edecek ne yapmıştınız ki? Belki hiçbir şey, belki çok şey. İçinizde bunun muhakemesini yapacaksınız.. Ama hiçbir zaman düştüğünüz yerde kalma gibi bir lüksünüz olmayacak. Çünkü hayat hep devam ediyor olacak. Olaylar çıkacak. Olaylar bitecek. Bazen dünyanın sonuymuş gibi gelecek. Bazen nefes alamadığınız zamanlar olacak.. Bilimsel olarak ortaya atılan “Dünya’nın en uzun gecesi 21 Aralık’tır.” yargısına taş çıkartan geceleriniz olacak. Tek bir soru soracağım. En uzun gecelerin ardından güneş hep doğmadı mı?


Doğum ve ölüm yıllarının arasındaki o kısacık çizginin henüz neresinde olduğunu bilmiyorum sevgili okur. Yukarıda sıraladığım, sıralayamadığım dolusuyla gelişmenin kaçının hayatında olduğunu bilmediğim gibi. Hayatına dair detay bilmeksizin emin olduğum tek bir nokta var. Bu içinde olduğun çizgi taşa dümdüz çizilse dahi bir sürü iniş çıkıştan oluşuyor ve tüm engebeler kişisel gelişimimizin bir parçası. Çok sevdiğim bir yazar olan Merve Öztürk’ün 2 sene önce yaptığı TEDX konuşmasında yer alan, duyduğumda bende farkındalıklar yaratan ve hiç unutamadığım bir kısım vardı. Konuşmanın bitişiydi ve şöyle diyordu Merve Öztürk: “Bir hayaliniz varsa lütfen peşinden gitmeyi asla bırakmayın. Yolunuza çıkan taşları ayağınızla kenara itin ve yola devam edin olur mu ? Çünkü bu kişisel gelişiminizin bir parçası olabilir. Bu sizi siz yapacak bir yol olabilir.” 2016 yılında,Nisan ayındaydık. Konuşmayı dinledikten sonra mottom hep bu cümle oldu. Yazabileceğim her yere yazıp asmıştım. Çünkü haklıydı. Çünkü başıma gelen, başına gelen en küçük olay bile seni sen yapan bir parçaydı hayatında. Hayatımızda hiçbir şey öylesine olmuyordu. Ya da kimse öylesine girmiyordu hayatımıza. Kimisi imtihandı, kimisi ise armağan.. Yazının başında belirttiğim ortak nokta dışında hepimiz epey farklıyız biliyorum. Fiziksel olarak, düşünüş stili olarak, kişisel özellik olarak…En büyük farkımız belki de hepimizin kendine ait bir hikayesinin olması. Ne kadar benzer olaylarla kesişse de hikayemiz başka hikayelerle, farklı olan detaylar hep var. Ve bu detaylar bizi biz yapan parçalar aslında. 31 Aralık 2017’de oluşturduğum bir ankette takipçilerime 2017 yi kapatmaya hazır olup olmadıklarını sordum. Oy sonuçlarına baktığımda %43 gibi bir oranın buna hazır olmadığını fark ettim. O yüzdelik dilimdeki insanların 2017’ye dair içlerinde bir ukte vardı, belliydi. 2017’nin sonlarına doğru tüm çevremizdeki insanların üzerinde bir yorgunluk yok muydu zaten ? Bu yazıyı bu nedenle 1 Ocak’ta yayınlayarak “Yeni bir yıl, yeni bir başlangıç” klişesi altında paylaşacaktım. Fark ettim ki en az herkes kadar ben de yorgunum. 2017’nin nasıl bu kadar hızla geçip gittiğine şaşkın, bazı insanlara kırgın, bazılarına kızgın ve epey yorgundum. Ve sessizce insanların 2018’den beklentilerini okudum. Çoğu kişinin beklentisi 2018 in 2017 gibi kötü geçmemesiydi. Bazı insanların bir beklentisi bile yoktu. O kadar iyi anlıyordum ki onları… 1 Ocak sabahı, her sene ortamda muhakkak dönen “Bugün 365 sayfalık bir kitabın ilk sayfasındasın. İyi bir yazar ol” klişesi döndü. Yine. Bazılarınız o paylaşıma umut ve istek dolu bakarken bazılarınız göz devirdi, biliyorum. Fakat gerçekten bu hikayenin kahramanı sizsiniz ve istediğiniz zaman başaramayacağınız hiçbir şey yok. 2017’de takılıp kaldığınız herhangi bir an olabilir. Unutamadığınız, unutmak istemediğiniz anlar olabilir. Ya da en azından yorgunluğunu üzerinizden atamamış olabilirsiniz. Silkenin ve kendinize gelin. 2017 de kalanların yanında 2018 den korkanların da var olduğunu biliyorum. Kendini hazır hissetmemen için bir sebep yok ki… Bu sene hayatını belirleyecek bir sınava girecek olabilirsin. Bu sene vermesi çok zor bir karar verecek olabilirsin. Kendine güven. İstediğin zaman başaramayacağın hiçbir şey yok. Yeter ki yürekten iste. Mesela 2018’de Bir hedef koy kendine, o hedefe ulaşmak için bir yol belirle. Başarılı olduğun bir alanda yükselmek istiyorsan çabala. Uzun süredir çok istediğin ama yapamadığın aktiviteleri bir kağıda yaz mesela, tek tek gerçekleştir. İnsanlara kin besleme. İnsanları bağışla. Keskin sınırlar çizme kendine, hak edene ikinci bir şansı ver. Bol bol şükret. Şükür sebebim yok ki deme. Bu satırları okuyor olman bile bir şükür sebebi, unutma. Çok mu monoton her şey ? Ufak detaylarla renklendir hayatını. Herkes gibi olmaktan sıkıldın mı ? Farklı ol. Her şey gördüğün gibi senin elinde. Hayatını, yaşamını ve kim olduğunu sadece sen belirlersin. Kişisel kimliğini, tercihlerin ve düşüncelerin belirler. Şimdi sana soruyorum sevgili okur, “Kimsin sen ?” Değişim ve dönüşüme açık olan ve başarıya emin adımlarla yürüyen biri mi yoksa geçmişe takılıp kalan biri mi ? Kimsin sen ? Beyza CANBAZ


Bir yazar düşünün. Dört yüz yıl geçse de dillerden düşmeyen, eylül ayının dökülen yapraklarıyla bu dünyadan uzaklaşmış fakat gerek felsefesiyle gerek eserleriyle dillerden düşmeyen... Fransa’da başlayan hikayesi Fransa’da tamamlandı. Bize bıraktığı eserlerin ise bir başlangıcı var fakat içimizde tamamlanan bir sonu yok. Onu ölümsüz yapan, her anlamda okurlarına vizyon katan, herkesin ders almasını sağladığı başyapıtı olan ‘Denemeler’ her anlamda bir rehberdir. Bir kitaptan kaç kere etkilenirsiniz? Nasıl her anlamıyla kendi düşüncelerinizle aynı doğrultuda cümlelere rastlarsınız? Tozlu raflara koyulamayacak bu eser sürekli okunmayı istetir insana. Her okunduğunda farklı yerler çeker insanı. Montaigne bu denli sonsuzken eserlerinin barındığı her anlam da o kadar sonsuzdur. İnsanlığın atacağı son adım ve varacağı son basamak ne zaman ve nerede olur bilinmez ama bazı kitaplar vardır ki her çağda var olmaya devam edecektir. Montaigne de yüzyıllar boyu var olmaya devam edecek. Asya Lal ÇETİNKALE Deneme Türünün Yaratıcısı: Michel de Montaigne


Montaigne-Denemeler eserinden alıntılar: “Kanunlar doğru oldukları için değil, kanun oldukları için yürürlükte kalırlar.” Sayfa 14 - Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 42.Basım, TÜRKİYE “Düzeltilmek herkesin ağrına gittiği için kimse kimseyi düzeltmeyi göze alamıyor. Düşüncesini saklayarak konuşuyor çokları.” Sayfa 256 - Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 42.Basım, TÜRKİYE “Ben dikkatsizlikten gelen hatalarımı düzeltsem bile, bende âdet haline gelmiş olanları düzeltmem.” Sayfa 10 - Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 42.Basım, TÜRKİYE “Hiçbir iyilik sahtelikle bir arada gitmez ; doğru hiçbir zaman yanlışa yer vermez.” Sayfa 8 - Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 42.Basım, TÜRKİYE “İnsan hayatı denen bu yolculukta benim bulduğum en iyi nevale kitaplardır ve ondan yoksun anlayışta insanlara çok acırım.” Sayfa 224 - Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 42.Basım, TÜRKİYE “İsterim ki gençlerimiz vakitlerini pek yararlı olmayan gezintiler ve pek onurlu olmayan uğraşlarla geçirecek yerde biraz gidip Yaman bir rodoslu kaptanın bir deniz savaşını nasıl yönettiğini, biraz da Türk ordularındaki disiplini görsünler. Çünkü bizimkinden çok ayrı ve çok üstün onlardaki disiplin.” Sayfa 293- Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 42.Basım, TÜRKİYE “Yaşamımızı ölüm kaygısıyla, ölümümüzü de yaşama kaygısıyla bulandırıyoruz. “ Sayfa 188- Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 42.Basım, TÜRKİYE “Ve susmada bile Sözler, yalvarmalar vardır.” Sayfa 165- Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 42.Basım, TÜRKİYE “Ölümün bizi nerede beklediği belli değil, iyisi mi biz onu her yerde bekleyelim.” Sayfa 188- Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 42.Basım, TÜRKİYE


İyi Düşün, İyi Ol Sebepsiz yere gün içinde gülmek, hep mutlu insanlarla birlikte olmanın beyin üzerindeki pozitif etkilerini biliyor musunuz? Henüz tam olarak bilmiyorsanız bu yazımı gülümserken okuyabilirsiniz. Düşünceler beyinde nöropeptit üretimini tetikler. Neşeli insan ile kederli insanın nöropeptitleri birbirinden farklıdır. İyi şeyler düşünüp, pozitif olursan iyi nöropeptitler üretebilirsin. Bunlar kan yoluyla tüm vücuda yayılıp bağışıklık hücrelerini çalıştırır. Bir tür enerji parçacığı gibi… Neşeli insanlarla buluşmanın, neşeli kitaplar okuyup komedi filmleri izlemenin hem ruhsal hem de bedensel sağlığınız açısından ne kadar önemli olduğunu tahmin ediyorsunuzdur. Çünkü onlar sizin gülmeniz için büyük etkenler. Norman Kazan’ın bir kitabı vardır; orada “kanseri her gün dört kere ‘Şarlo’ filmi izleyerek yendim” der… Peki; eğer mutsuzsak yine de neşeli filmler, komik kitaplar işe yarar mı?


Aslına bakarsanız durduk yere kahkaha atarak da bilinçaltı kandırılabilir yani sebepsiz de gülünebilir. Günde yirmi-otuz kere ‘hahahahahah’ diye gülebilirsiniz, hiçbir şey yokken. Ama bunu şimdi kime anlatacaksın, anlatsan kaçı dinler, kaçı inanır? Bizim millet inanmaz böyle şeylere, şüphecidir. Hatta mutsuzluk için bile antibiyotik isteyen var; yok daha neler diyeceksiniz ama gerçek anacım bunlar, bizde yalan yok. Halbuki beyin gerçek sanar sizin o sahte kahkahanızı… Beyin bu, ne dersen ona inanır. Kahkaha atıp iyiyim de, iyiyim der; kötüyüm de, kötüymüşüz der. İnsan vücudu bir gemi gibidir. Emirleri kaptan verir, makine dairesi de yerine getirir. Bizde de kaptan beyindir. Bilinçaltı ise makine dairesi… İşte bu sebeple hayata pozitifinden bakmalıyız. Hep bardağa bu sebeple dolusundan bakmalı, o dolu tarafa hep gülmeliyiz. Oturup günde on kere “iyiyim, çok şükür” de; karaciğerin, böbreğin, dalağın ona göre çalışır. Kaptan iyiyiz derse beyin iyi nöropeptit üretir. O zaman bana bir gülücük, azıcık kahkaha… İrem Kaplan


Biraz pişmanlık ve gelecek kaygısı Seni tanımayanların acımasız yargısı Yalanlardan yapılmış gerçeküstü sargısı Ne kadar sarar görünmeyen yaraları? Sıcaktan erimiş beyinler Anlamı olmayan bomboş deyimler Kendimi anlatmama ne kadar yeter? Okumamaya yemin ettiğim şiirler Hepsi de birbirinden beter Olmamaya yemin ettiğim kişiler Hepsi de içimde günlerini bekler Neyi istemezsen o olur,bozulmaz bu büyü Anlarsın diyolar hele bi büyü Bağlı değilim hiçbi şeye Ne toplum ne de bi bireye Emekli olunca iner miyiz güneye? Kürek çekeceksek güzel günlere Hayal valizimi doldurayım şimdiden Yok her şey aynı kalacaksa Boşuna çıkarmayın beni inimden Bi baltaya sap olamazsam falan Ya da salt sap kalırsam Evime kedi de alamam Hayvanfobik yalnız mı olur? Bulmaca çözerim anca iddia kalemiyle Bi başıma kalırım hastalıklı hayal alemiyle Kuruntular denizinde yüzerim Ara sıra kendime küserim Arabama benzin yükleyip Acaba nereye giderim? Şair: CERCİYEZ


Takıntılar bana takıldılar Sık yaşar mı bunu akıllılar Sanmam çünkü anksiyete krizleri Yener anca kerizleri Ve ağlamaktan yanan genizleri Söndüremez buranın denizleri Ve beni ilgilendirmez Penceredeki kar izleri Umursamaktan yoruldum sizleri Herkes iyi gibi kendime bok attım Her yer Esenyurt'tu da ben mi ıssız sokaktım Böyle olmuyo etrafa bi baktım Bilmem var mı kafamın bi farkı Döndüren olmasa da gider çarkı Anlamsız artık sürekli çalan şarkı Kendimin hayata dair olmasa şartı Olurdum belki Jonathan gibi bi martı Karşıma çıkar mıydı ışık Yoksa yakamı bırakmaz mıydı karartı Gerçi bi önemi de yok artık Çizer: Asya Lal Çetinkale Şair: CERCİYEZ


TOPLUMDA SANAT Yüzyıllar boyunca insanlar bir estetik arayış içerisine girmiş ve sanat bu şekilde ortaya çıkmıştır. Ülkemizde kültüre ve sanata değer katan birçok sanatçı var. Sanatçı; sıradan insanların duyduğu gibi duymayan, onların gördüğünü onlar gibi görmeyen, düşüncelerini farklı yönde oluşturup farklı şekilde yorumlayan, sonuçta hissettiklerini kendine göre tasarlayarak topluma yansıtan ve üretendir. Tolstoy ’un dediği gibi “Sanat, düşünebilen gerçeği görebilen, toplumu anlayabilen insanların işidir.’’ Topluma sanatı kabul ettirmeyi, herkesin sanattan anlamasını ve kendine dair parçalar bulmasını sanatçılar sağlamalıdır. İhtiyaçtan doğan sanat bir süre sonra yaşam biçimi hâline gelir. Elbette kendini anlatmanın birçok yolu vardır. Sanat ise bunların en güçlü koludur. Sanat eğitiminde usta çırak ilişkisi vardır. Sanatın güçlü yönü öğrendiğini aktaracak parmaklara ihtiyaç duymasıdır. İnsanın doğasındaki varolma şekli de budur .Bir ağaç misali kendini devam ettirme ve şekillendirme…


Çağdaş sanat ve eğitim arasındaki ilişki dikkate alındığında, sanat ve eğitimin toplumları dönüştürmedeki önemli çok büyüktür. Eğitim, toplumu yönlendirirken sanat ise güçlü bir koldur. Çağdaş sanat ve eğitimin ortaya koyduğu bu ilişkilerin yeni bir politik estetik düşünme biçimini geliştireceği önemsenmelidir. Politik içeriği ile çağdaş sanatın yine iktidar enstrümanı olarak eğitimin kurumsal içeriği ile bu durumu desteklemesi beklenmektedir. Bu kapsamda eğitimin politik beklentilerinin yönü önemlidir. İktidar aracı olarak görülen eğitimin sanatçılar elinden yeniden şekil alması ve bu durumun kendiliğindenliği ile alternatif yollar sunması önemlidir. Sanat; duyular dünyasından işlevde, biçimde ve içerikte kökten ayrıdır ama gene de bu dünyanın bir parçasıdır. Sonuçta sanatçı da bu dünyanın içinde yaşadığına göre sanat eserinin bu dünya ile tamamıyla kopuk olduğu düşünülemez. Sanat sadece gerçeğin bir betimlemesi değildir; toplumun bir parçasıdır. Çünkü çevresiz hiçbir şeyin olmayacağını bilmemiz gerekir. Sanat sadece insan ilişkilerinin dayandığı iletişimleri olanaklı kılmaya yardım etmekle kalmaz; üstelik bu ilişkilerin niteliğinin de bir parçasıdır. Sanatçılar ve öğrencilerin yaratıcılık potansiyellerini açığa çıkarmak amacıyla oluşturdukları bu birlikteliğin katılımcı doğası ile geleceğin imarında önemli beklentileri karşılayacağı beklenebilir. İrem KAPLAN


ÖLÜM VAR Topraktan var oldu insan. Büyüdü insan. Yürüdü, koştu insan. Hep yarıştı. Hep daha fazlasını istedi insan. Kalıplara girdi, kalıplardan çıktı, içine attıklarını içinden atamadı, içinde bir şey kalmadı ama yine de mutsuzdu insan. Ve toprağa gitti insan. Geldiğimiz yere döndüğümüz bu kısır döngüde sıkışıp kaldığının farkında mısın? Daha doğrusu bazı şeyleri fazla ciddiye aldığının? Peki ya bugünün son günün olabileceği gerçeğini hiç düşünüyor musun? Ve ne biliyim gerçekten her zamanki hırsınla mı ölmek istiyorsun? Ya da içindekiler ile? En yüksek notu almak mesela, bu kadar önemli mi gerçekten? En yüksek notu alamamışsın, vah vah. İhaleyi başka şirket kaptı, tüh tüh. Ne! Birinci olamamış mısın? Olacak iş değil. Kovulmuş musun? Dibe vurdun tabii, çünkü başka iş yok (!) Falancanın işleri senden daha mı iyi? Dünya’nın en büyük problemi gerçekten. Demek sevgilinle yine tartıştınız, zor tabii. Seviyor ama söyleyemiyorsun demek, ya karşılıksızsa değil mi? ….. Ama insanız işte. Pireyi deve yapmamız yalnızca 5 saniye. O an dünyanın en büyük sorunu o yaşadığımız şey. Hatta ne dünyası, tüm evrenin! Peki o içinde bulunduğun evrene derin bir nefes alarak zamanı yavaşlatır misali baktın mı hiç? Konumuna mesela. Bir nokta vasfın bile yokken üstelik. Yarınının meçhul olduğunu saymıyorum bile. Hadi yavaşlat zamanı. Bir nefes al. İçinde bulunduğun koşuşturmaya bir son ver. Yaptığından mutlu musun gerçekten? Ya da büyüttüğün problemler büyük mü? İhaleyi almak, birinci olmak, her zaman zirvede olmak… Yorulmuyor musun gerçekten? En son yarışmak dışında ne zaman bir şey yaptın mesela? Kendin için, toplum için ne yaptın mesela en son? Şimdi bu soruları bir kenara bırakalım ve bambaşka bir soru üzerine yoğunlaşalım.


“3 gün sonra öleceğini bilseydin bugün ne yapardın mesela?” Bırakırdın o seni çok meşgul eden işlerini bir kenara değil mi? Gezemediğin, göremediğin yerlere giderdin ya da daha önce cesaret bulamadığın şeyleri yapardın. Sevdiğin insanlara kocaman sarılır, kokularını içine çekerdin son defa. Söyleyemediğin ne varsa söylerdin değil mi ? Sevdiğine ya da sevmediğine haykırırdın içindekileri. Olmadığın kadar dürüst olurdun. Peki ya neden şuan bunları yapmıyorsun? Sana 3 gün sonra öleceksin, yap diyemem. Ama sana tek gerçeği söyleyebilirim; Ölüm var. Durup nefes almak için sadece bugünün var. Hayatla savaşmak yerine hayatı kabullenmek için sadece bugünün. Şükür etmek için… İçindekileri duyması gerekene söylemek için sadece bugünün. Yarınını bilmediğin bu dünyada son günün bugün. Can Yücel çok güzel özetlemiş aslında; “Ömür dediğin üç gündür; dün geldi geçti, yarın meçhuldür. O halde ömür dediğin bir gündür; o da bugündür.” Bugün ne yapmak istediğine iyi karar ver. Sarıldığın hiçbir insana son sarılışın olup olmadığını bilemezsin. O yüzden sıkı sıkı sarıl sevdiğine. Yarın “Seni seviyorum.” demek için geç olabilir, bu yazıdan sonra sevdiğine “seni seviyorum” de mesela. Sevdiğini söylemek için bir sebep olmasına gerek yok. Yarın kırdığın kadar kırıldığın kişi gözlerini yumarsa hayata, özür dilemek için çok geç olabilir. Hem özür dilemek güçsüzlük değildir. Dile gitsin. Ne olacak sanki? Çiçek al mesela değer verdiğin birine. Yarın bir gün mezarının başucuna da koyabilirsin sonuçta. Bırak içindeki minnet duygusu pişmanlığından daha büyük olsun o zaman. Mutlu değilsen her ne yapıyorsan sakince bırak. Mutlu olduğun ve ait olduğun yerde yaşa. Seni mutlu eden insanlarla “iyi ki” ler biriktir bolca. Pişman olduğun ya da olacağın şeyler yapma. “Keşke” demek bitirir insanı, kaçın keşkelerden. İçinde bulunduğun hiçbir yol çıkmaz değil, bir çıkışı var. Keşke dememek için sana bahşedilen bir bugün var. Şükür et. Çünkü ölüm var… Beyza CANBAZ


BILL GATES’İN OKUNMASI GEREKEN KİTAPLAR LİSTESİ “Educated" - Tara Westover “Army of None” - Paul Scharre “Bad Blood” - John Carreyrou


Yiğit Can DOĞAN Army of None: Autonomous Weapons and the Future of War Gates, 25 yaşında olsam bu kitabın bu listeye girmesine gülüp geçerdim diye kendisiyle dalga geçiyor. “Fakat şimdi, kaslarımızı çalıştırmak için nasıl egzersiz yapıyorsak, aklımızı çalıştırmak için de meditasyon yapmamız gerektiğini anlıyorum” diyen Gates daha önce meditasyonla ilgili göz korkutan birçok kitaba rastladığını da itiraf ediyor: “Andy Puddicombe oldukça muzip bir hikaye anlatıcı ve karışık konular için çok faydalı metaforlar sunuyor.” Bad Blood Wall Street Journal’da araştırmacı gazeteci olarak çalışan John Carreyrou, Bad Blood’da birkaç damla kanla hastalıkları test eden Theranos isimli girişimin hikâyesini anlatıyor. Theranos’un kurucusu olan Elizabeth Holmes, testlerin kanser ve yüksek kolestrol gibi tıbbi durumları önceden teşhis edebileceğini savunuyordu. Theranos’un değeri kısa sürede aldığı yatırımlarla 9 milyar dolara ulaştı. Fakat testlerin güvenilir olmaması sonucunda girişim iflas etti. Educated: A Memoir Emekli komando Paul Scharre, otonom silahların sınırlarını ve yapay zeka gibi teknolojilerin gücünü gözler önüne seriyor. Gates Army of None’ı yapay zekayı tehlikeli bir savaş teknolojisi olma açısından değerlendiren kışkırtıcı kitap olarak tanımlıyor: “Bu son derece karışık bir konu fakat Scharre basitçe anlatıyor ve yapay zeka destekli savaş teknolojilerinin artılarını ve eksilerini gösteriyor.” The Headspace Guide to Meditation & Mindfulness Tara Westover kendisini toplumdan tamamen izole eden aşırı korumacı bir ailede büyüdü. 17 yaşına dek okula gitmedi fakat yüksek okula gitmek için bilmesi gereken her şeyi kendi kendine öğrendi. En sonunda Cambridge’den doktora derecesi aldı. Gates’in listesindeki tek anı kitabı olan Educated: A Memoir kişinin kendini keşfetmesinin öneminin altını çiziyor. 21 Lessons for the 21st Century Eğer 2018 endişelerle dolu bir yıl olduysa, ünlü tarihçi Yuval Noah Harari’nin bu kitabı yüreğinize su serpebilir. Hepimiz endişe içindeyiz ve endişelenmekte haklıyız fakat bunu çok daha organize bir şekilde yapmalıyız. “Kitap, neye ne kadar endişelenmemiz gerektiğiyle ilgili” diyor Gates ve ekliyor: “Harari 21. yüzyılın sorunlarını nasıl ele alacağımızla ilgili küresel çapta bir tartışma başlatmış.”


Gerçek olamayacak kadar güzel olan Barbie esasında gerçek. Biliyorum inanması güç ama Barbie, Barbara Handler adlı bir kız çocuğundan esinlenerek yaratıldı. Ayrıca Barbie’nin kökeni, müstehcen bir Alman çizgi roman karakteri olan Bild Lilli’ye dayanıyordu! Her zaman çalınan fikirler daha çok ilgi görür, popüler olur ve orijinallerini unutturur. Lilli’yi unuttuğumuz gibi. Hikayeyi başa saralım. 1950’lerin başında annesi Ruth Handler kızının yetişkin gibi görünen bebeklere ilgisinin normal bebeklere olan ilgisinden çok daha fazla olduğunu farketmiş. Kızı oyuncak bebeklere hep yetişkin rolleri veriyormuş. Ama yetişkinleri temsil eden hiçbir oyuncak yokmuş. Çünkü o dönemde yetişkin bebekler sadece kartondan yapılıyormuş. Böylelikle eşi Mattel’in kurucu ortaklarından olan anne, piyasada büyük bir açıklık görüyor ve durumu izah ediyor. Herkes fikrin asla tutmayacağını söylüyor ve Ruth İsviçre’ye tatile gidiyor. İşte o zaman Lilli ile karşılaşıyor. 2. Dünya Savaşı’ndan sonra erkekler arasında popüler olan çizgi romanın, oyuncak bebekleri de yapılmıştır. O yıllarda oyuncakları hem erkekler birbirlerine hediye edermiş hem de çocuklar arasında da gittikçe popüler olmuş. Amerika’ya döndüğünde Mattel’i ikna etmiş ve kızı Barbara’nın isminden ilham alarak Barbie’yi 9 Mart 1959’da piyasaya sürmüş. Bu bebek üç boyutlu, doksan altmış doksan, kusursuz bir bebek. Onunla oynayan çocukları çirkin hissettiren, güzellik algılarını bozan, yıllar sonra estetik yaptırmalarına sebep olan, kaburgalarını aldıran, bellerini bir sıkımlık yaptıran, gözlerini solucan deliği gibi genişletip burun deliklerini nefes alamama pahasına küçülttüren bir bebek. 1961’de “Barbie’nin erkek arkadaşı yok mu?” sorularına yanıt olarak, oğlu Kenneth’dan ismini alan Ken bebek gelmiş. Lilli’nin üreticileri 1960’larda Barbie’ye dava açsa da Mattel, Lilli’nin bütün haklarını satın almış. Nitekim de hayalleri gerçek olmuş. Barbie’nin üretilmesinden bu yana güzelliğin kriteri ulaşılması zor o betimden aşağı taşamamış. Ne kadar kısa boylu, göbekli, çirkin, çarpık bacaklı versiyonları çıkmış olsa da. Ama ben en çok Barbara Handler’a üzülüyorum. Psikolojisi acayip bozuk değilse ben de İrem değilim.


Aslında bir kısım çocuk için doğru. Bizim jenerasyonda renkli lens kullanan da çoktur mesela mavi göz takıntısı yüzünden. Sırf Barbie gibi gözükebilmek için yemek yememe hastalığına yakalandılar. Ben etkilenmedim ama internet üzerinde öyle hikayelerle karşılaştım ki… Ne kadar doğru bilemem ama etkilenmediyseniz çok güzel bir şey. Ama tabi etkilenen çocuklar bundan etkilenmese başka bir şeyden etkilenecekti. Olumlu yönleri de yoktu diyemem, mesela şu an birçok aile ve bir çok öğretmen için sorun olan bir konu: Oyun kurma. Biz çocukken oyuncak ile oyun kurmayı öğrendik. Hayal kurduk, kendi dünyamızı kurduk. Şimdi ki çocuklar tabletler ile hazır oyunları oynuyor ama bu başka yazının konusu… Barbie bende hiç güzellik algısı oluşturmadı sadece hayal kurdurttu ve Barbie, Winx gibi yapımlar bana ilham oldu özgüvenimi geliştirdi her şeyi yapabileceğime onlar inandırdı. Çünkü benim kurduğum dünyada aklıma geleni yapmam mümkündü ve yapamadığım yerde de bir şekilde onu yapılabilecek hale sokardım. Bu sebeple de oyuncaklarım, oyunlarım iyi ki varlardı. Barbie ne kadar güzellik algısı ile ünlü olsa bile aynı zamanda kızlara hem feminen olup hem de her şeyi yapabileceklerini gösteriyor, "Barbie ile her şey mümkün" sloganı buradan geliyor. Bir yerde doktor, bir yerde savaşçı bir yerde peri, prenses oluyor. Bazen seyahate çıkıyor. Bazen anne oluyor… Barbie bir devrimdir. Bu devrimin gelin bir de filmine bakalım: Barbie filmi tüm dünyada pembe boya kıtlığına sebep oldu, biliyor muydun? Yönetmen sette her şeyin pembeye boyanması konusunda epey ısrarcı olmuş. Bunun nedeni pembenin çocuksuluğu koruyacağı düşüncesiyle ve yönetmene göre çocuksuluğu korumak diğer her şeyden daha da önemliydi. Yapım ekibinin görevi pembe aksesuarlar, giysiler ve film çerçevesine yerleştirilmiş pembe olan her şeyden oluşan bir dünya yaratmaktı. Bu durum da tüm pembe boyaların tükenmesine neden oldu. Bu yeri göğü pembe dünyayı görmek için sabırsızlananlar filmin gişe rekorlarını kırdı. Çok abartıldığı için birçok kişi hüsrana uğradı. Çok beğenenlerin yanında keşke çizgi film olarak kalsaydı diyenler de oldu. Ayrıca film yer yer pembeden nefret ettirip dünyamız ne güzelmiş dedirtti, yer yer de çocukluğumdaki hayallerin hala aşırı güzel ve imkansız olduğunu hatırlattı. Benim bu filmden beklentim gerçekten yüksekti. Belki de az önce de dediğim gibi sebep sadece aşırı abartılması ve aylarca hakkında konuşularak devasa reklamının yapılmasıydı ama ben de hüsrana uğradım. Ben de pembe, şeker gibi görünen bu yapının aslında cesur ve sert bir hikaye sunacağı izlenimini uyandırmıştı bende. Hedef kitlesini geniş tutmaya çalışıp hem çocukluğunu Barbie bebekleriyle geçiren orta yaş izleyicilere göz kırpması hem de 13 yaşındaki izleyicilere hitap etme çabası arasında denge sağlamakta zorlanmış gibi geldi. Barbie bebek üzerinden toplumun ve kadının belli bedensel ve toplumsal kalıplara hap-


sedilmesini eleştiren film bu eleştiriyi erkek izleyicilere de empati yaptırabilecek bir bakış açısıyla sunuyordu. Margot Robbie ve Ryan Gosling’in Barbie ve Ken rolleri için yaratıldığına eminim. Margot plastik bir bebek olan Barbie’nin kusursuzluğunu ve zamanla insana dönüşen karakterini harika bir şekilde ayırt ederek doğallıkla sunuyor. Ryan ise beklenmedik derecede komikti. Ryan için birçok laf yapıldı, yok yaşlıymış, olmamış, bilmem ne… Bu adamın bir işe girip de kötü olması imkansız. Özellikle yaptığı mimikler yeterdi. Yönetmen ise popüler kültüre ve Hollywood filmlerine yerinde göndermeler yaparak izleyicileri gülümsetmeyi başardı. Ancak bu detayları spoiler vermeden anlatmam mümkün değil bu sebeple filmin en iyi yanına geçiyorum: Yaratılan atmosfer. Gerçekten Barbie’nin diyarını ziyaret ettiriyor gibi hissettiriyor. Özetle bu film genel olarak ortalama bir gişe filmi olabilir ancak ele aldığı temalar ve yapılan cesur tercihlerle dikkat çeken bir film oldu. Değinmek istediğim bir diğer konu daha var. Aylarca medya pompalanarak hedef kitle arttırılmaya çalışıldı. Oppenheimer’in yönetmenlerinin çok meşhur olmasından dolayı prim yapılmaya çalışıldı. Aynı kategoride bile olmayan iki apayrı film sürekli gereksiz yere kıyaslandı. Bu da iki film için beklentiyi yükseltti ve vermek istedikleri mesajı verememelerine sebep oldu. Bu bağlamda bakıldığında izleyici Barbie’den beklediğini alamadı zaten bence pek de sonuçlanmadı film. İkinci bölüme olması gereken olayları ikinci yarıya sığdırdılar. Bu da kısıtlı sürede alelacele bir şeyler anlatmayı gerektirdiği için yaratıcılığı öldürdü. Ayrıca da finali de çöktürdü. Çok eğlenceli ve yaratıcı olması gereken film ikinci yarıda mesaj bombardımanına döndü. O kadar çok mesaj vardı ki hiçbirini anlamamayla sonuçlandı. O yüzden Greta Gerwig Barbie gibi bir markadan efsane bir sinema yapıtı yaratmayı başaramadı. En azından eğlenceli olabilirdi, o da maalesef olmadı. Hiç izlemeyenler için verdiği mesajlara dair de bir açıkla yapmak istiyorum. Film başta Barbie dünyasındaki her şeyin kadın elinde olduğu bir görüşü anlatıyor. Dünya’ya geldiklerinde ise bunun tam tersi bir dünya ile karşılaşıyorlar ve Barbie dünyasını Ken, ataerkil hale getiriyor. Sonra kadınlar tekrar gücü ellerine alıyorlar ve mutlu son ama bence mutsuz son. Bizim eksiğimiz kıyas yapmak zaten. Az önce de dedim. Apayrı iki şeyi kıyaslamaya bayılıyoruz. Ya kadının yeterlilikleri belli erkeğin belli. Neden birini diğerinden daha baskın yapmaya çalışıyoruz? Bence filmin varması gereken son, iki cinsiyetin de eşit olduğu bir dünya olmalıydı. Ben bir kadın olarak yapıma dair eleştirimi bu cümleyle bitirmek istiyorum: Kadınların yaşadığı zorlukları ve erkekler üzerindeki gereksiz baskıyı anlatmanın en pembe haliydi, hüzünlü bir şekilde ayrıldım sinemadan. Gerçekler yüzüme vurdu, dışardan bir göz olarak dünyayı izledim. İrem KAPLAN


Çizerimiz Asya Lal Çetinkale’nin tasarımı gericilere smaç basan Barbie. Siz bir Barbie tasarlasaydınız nasıl olurdu? Çiziminizi bize ulaştırın, paylaşalım...


Körelttiğim tüm duygular artık beni affetsin Beni için için kemiren sanki bi afetti Bi türlü bozulmayan bitmeyen bi lanetti Şimdiye kadar değil niye,ansızın dank etti Yaşamak bu kadar ezbere gitmemeli Başka türlü bir formül Ne biliyim bi kapsül Farklı tatlar olmalı Biriyle tanışırken adımdan sonra okulum yerine Başka bir şeylerim olmalı söyleyeceğim Bunaldığımda hep, yaşamak istiyorum diye ağladığımı Hoşuma giden bi kafiyenin gülmemi sağladığını Zihnimin olayları hep tatsıza bağladığını Buna son vermek için çabaladığımı Bilmesi gerek birilerinin Ulaşınca her şeyden bıktığımı Birçok kazadan sağ çıktığımı Sinirlenince acıktığımı Söylemem lazım birilerine Yazmazsam sıradanlaşacağımdan Hayvan gibi ödümün kopuşu Çünkü malumdur her ölünün kokuşu İçimde duruveren hapishane koğuşu Hayal gücümü öldüren kompozisyon konusu Bi de bunlar var. Toplumda bi yer bulmak için kendime Çok çabaladım Görünür olmaktı tek amacım Kendi kendime yaşayabilmem için Bana bu öğretildi Yararıma olmayan her hobiden arındırılmış Arkadaşlarımla eğlenmeme kadar karışılmış İnceliklerle bezenmiş bir eğitim sistemi(!) Bana bu hayat yeterli gelmedi Yeni bi yol çizicem kendime şimdi Gerçekten olduğun kişinin değerli olduğu Her şeyin üstünde insanın kalbinin olduğu Yeni bi hayat kurucam Kaygılarımın önüne isteklerimi koyucam Şair: CERCİYEZ


AYŞE Sen hep aynı kaldın, Sen ve inatçı ruhun hep aynı Bir o değişmiyor Birde gözlerindeki masumiyetin İnatla savaştığın bu yolda ne kaldı geriye Senden başka ne kaldı Galip misin? Sen hep aynı kaldın, İnanamıyorum, bu kadar kararmış olamaz gözlerin Seni bu denli kaybettiren nedir Bu kadar görmene engel olan şey Tepeden tırnağa yaralısın Görmüyor musun? Yüzündeki çizgilerinin sayısı artıyor Günden güne Bir şeyler eksiliyor, Eksiliyorsun Görmüyor musun? Sen hep aynı kaldın, Tanıdık yüzlerden oldu her şey biliyorum Sonsuz güveninden oldu biliyorum Sen sayıyor musun? Yıllarını Tutabiliyor musun? Akıp giden zamanı Saklama ben biliyorum Gözlerin ele veriyor her şeyi Fakat daha kaç yıl geçmesi gerekir Sen hep aynı kaldın, Sen hep aynı kaldın sandın, Yanıldın. Sen hep değişiyordun Günden güne eksiliyordun Zamanın her saniyesinde Her günün sabahında, Daha kırgın uyanıyordun Uyutmaya çalışıyordun çevreni Fakat ben biliyorum, Sen hep sakladın, Sonra kendinden saklandın Bir gün yakalanacaksın kendine Unutma bu kaçışın bir sonu var, Muhakkak var Hazin sona yakalanmana az kaldı Ben biliyorum Uyan ve unut İnsan ancak unutursa iyileşir. Şair: Harika DEŞDEMİR


MUSABALI KONAĞI


BURSA TRİLYE’DEN ESKİ BİR EV


Sirkadiyen ritim özetle vücudumuzun biyolojik saatidir. Bu ritim bilim dünyasında uzun yıllardır bilinmekle birlikte, hücresel düzeyde de geçerli olduğu Aziz Sancar’ın başını çektiği bilim insanları ta-rafından son yıllarda keşfedilmiştir. Aziz Sancar ve ekibi bu buluşu bir adım daha öteye taşımış, “sirkadiyen ritim ile DNA onarımı ilişkisini ve kanser tedavisine etkisini ” açıklamıştır. Kanser nedir öncelikle onu hatırlayalım. Organlarımızı oluşturan hücreler programlı bir otokontrol içinde yenilenir, çoğalır ve yok olur. Bu otokontrolün hücrelerde ortaya çıkan genetik değişimler sonucu bozulması hücrelerin aşırı miktarda çoğalması ile sonuçlanabilir. Otokontrolden çıkmış ve kendi içinde değişikliğe uğramış hücreler kendi kendine büyüme ve hatta etrafa ve uzak organlara (metastaz) yayılma becerisi elde edebilirler. Kontrolsüz bir şekilde büyüyen, bulunduğu bölgede yayılan veya metastaz yapabilen hücre grupları-na kanser diyoruz. Yani kanser hücrelerini bizim kendi hücrelerimiz oluş-


turmaktadır. Kemoterapi ile kanser hücrelerine hasar verilmek istenmektedir fakat bu hücrelere hasar verilirken aynı zamanda sağlıklı hücrelerimiz de yıkılmaktadır. Verilen bir çok kemoterapi ilacının amacı ise kanserli hücrelerin DNA yapısını bozarak onları öldürmek ve çoğalmalarını durdurmaktır. Bir diğer taraftan da vücudumuzda şöyle bir mekanizma işlemektedir: Vücudumuz DNA'sı hasarlanan hücrelerimizi tamir etmek için çeşitli mekanizmalar barındırmaktadır, bununla hasar gören hücrelerimiz onarılmakta ve hastalıklara korunmaktayız. Sağlıklı hücrelerde gördüğümüz bu mekanizma kemoterapi ile yapısını bozmaya çalıştığımız kanserli hücre DNA'larını da tamir etmekte ve sorun bu noktada başlamaktır. Aziz Sancar ve ekibinin ça-lışması bu noktada etkisini göstermektedir. Günün bazı saatlerinde DNA onarımı çok yavaş iken bazı saatlerinde çok hızlı olmaktadır. Çalışmanın esas vurguladığı yere göre; DNA tamir hızımızın en düşük olduğu zaman diliminde kanser tedavimizi uygulamak hem doz bakımından bize avantaj sağlayacak hem de en fazla etkiyi görmemize yardımcı olacaktır. Kemoterapi tedavisinin hastaların biyolojik saatlerine göre uygulandığında daha etkin sonuçla-rın elde edildiğini tespit eden Profesör Aziz Sancar kronobiyoloji adlandırılan bir bilim dalının ortaya çıkmasına katkıda bulunmuştur. Kronobiyoloji biliminin çalışmaları sonucunda "kronotedavi" adı verilen bir yöntem gelişti. Nobel Ödüllü bilim insanı Kuzey Karolina Üni-versite'sinde yaptığı çalışmlarda farelerin biyolojik saatini düzenleyen Kriptokrom (Cry) geninin kanserle olan ilişkisini incelemiştir. Lenfoma ve Lenfomaserkoma (lenf kanserleri) tümörlerine yakala-nan farelerin Cry geninin yok edildiğinde hayvanların yaşam süresinin %50 arttığını tespit etmişti. Bu vesileyle 8 Eylül’de doğum günü olan Aziz Sancar’a bir de burdan söyleyelim: İyi Ki Doğdunuz Aziz Hocam... İrem KAPLAN


RENKLERİN PSİKOLOJİDEKİ ETKİLERİ


YİĞİT CAN DOĞAN


Üniversiteler de isyanda olmalı. Nasıl oldu da boyun eğilmeye başlandı? Üniversite tanımı neden farklı anlamlara dönüştürülmeye başlandı? Hepimizin kafasında deli sorular… Ocak ayından beri amfilerimizden, kampüsümüzün çimlerinden, bahar şenliklerinden, topluluklarımızın faaliyetlerinden, genel tanımıyla bir üniversite öğrencisini üniversiteli yapan her şeyden uzağız. Öğrencilerin korkusu artık erteleme kararından değil ertelenip tekrar uzun bir süre uzakta kalmaktan kaynaklanıyor. Erteleme kararı akıllara birçok soru getirmeye başladı. Neden ertelendi? Öncelikle yeni bir varyant elliden fazla ülkede yayılmış durumda. Özellikle turizm açısından tüm dünyaya açık konumda olan ülkemizde yeni varyantın yayılması önlem alınmazsa geç olmayacaktır. Hiç kimse 2020 yılını yeniden yaşamak istemiyor. Böyle bir durum gerçekleşirse eğer yaşadığımız tecrübeleri göz ardı etmeyerek hayata ara verilmemesi gerektiğinin farkına vararak hareket edilmelidir.


Başa ne gelirse eğitimsizlikten gelir. Eğitime ara, ertelenme hiçbir şekilde kabul edilmemelidir. Virüs en başta bilimi ilgilendirir. Bilim yapması gereken öğrenciler bilimin evi olan laboratuvarda inceleyeceğine neden ekran başından virüs konulu dersleri görsün? Bunun insanlığa hiçbir faydası olmayacaktır. İkinci senaryo ise artan öğrenci sayısıdır. Yurtlar kapasite olarak yetersiz durumda olduğu için birkaç yıl önce odalardaki yatak sayısının iki katına çıkartılıp kısa vadeli kötü bir çözüm olduğunu hepimiz biliyoruz. Uzun vadeli planlar neden yapılmadı ve ertelenen tarihe kadar yapılacağının garantisi nedir? Bu ülke gençliğimizle, hür, zeki, ahlaklı insanlarla ilerleyecek, ilerleme üniversiteler sayesinde gerçekleşecek. Peki neden öğrenciler gelişime açıkken yurt düzenlemeleri gelişime kapalı. Öğrenciler yurtlarda hapishanede gibi hissederek kafasını yastığına koymadığı zaman, sanki sarayda gibi hissederek uyuduğu zaman öğrencilerin üstün tutulduğunu hissedeceğiz. Üçüncü senaryo ise çoğu üniversitenin yaptığı açıklamada yer alan deprem sebepli yurt hasarları. Bu konuda fazla yorum yapamayacağım. Yaparsam eğer annem beni hapise benzettiğim yurtlardan değil ta kendisinden alacak. Öfkeliyiz. Gençliğimiz ters çevrilen kum saatinde gibi hissediyoruz. Arka plana atılmaktan yorulduk. Bu karar bozulmasa da her zaman hakkımızı savunacağız. Atatürk ’ün vermiş olduğu eğitim hakkımız her zaman var olacaktır. Hepimiz için güzel bir akademik yıl olması dileğiyle.


“Aşk, öyle bir büyü ki öyle bir büyü ki anlayamazsın…” derken ne kadar da haklı Deniz Seki. Aşka düşen nice sevdalılar onun büyüsüne kapılıp gitmiş. Kapılanları zehirli bir sarmaşık gibi sarmış ve içten içe yakıp kurutmuş. Destanlara, efsanelere, romanlara, şiirlere ve daha nicelerine konu olan aşk bugün bizim de yazımızda başköşede oturuyor. Kimi dağları deldi Ferhat gibi, kimi çölleri aştı mecnun gibi. Bakalım Ferhat’a dağları deldiren Şirin’in aşkı nasıl ortaya çıkmış? Firdevsi’nin Şehname’ sinde yazdığı aşk kokan, eski halk öyküsüne konu olan ve daha nice eserlerde geçen Hüsrev ü Şirin, Sasani Hanedanı ’nındaki 1.Hüsrev ile Azerbaycan’daki Berde kenti hükümdarının kız kardeşi Şirin arasındaki aşkı anlatan bir şiirdir. Olay Azerbaycan’da başlar. Azerbaycan’nın Erzen kentinin kadın hükümdarı Mehmene Banu, kız kardeşi Şirin için güzel bir köşk yaptırır. Köşkü süsleme işini yörenin en usta nakkaşı Ferhad’a verirler. Ferhad olacaklardan habersiz bir şekilde köşkte çalışırken Şirin’i görür ve geçmişteki aşıklar gibi aşk sarmaşığının diğer bir koluna o da tutulur.


Yalnız Ferhad’ın Şirin’i sevdiği kadar Mehmene Banu da Ferhad’ı sevmektedir. Bu yüzden Şirin ile evlenmesini istemez, karşı çıkar. Ferhad bir gezi sırasında Amasya kentinin hükümdarı Hürmüz Şah ile tanışır ve başından geçenleri ona anlatır. Hürmüz Şah Ferhad’ı dinleyince onu yanına alır ve birlikte Erzen’e giderler. Hürmüz Şah, Şirin’i Ferhad için ablasından ister ama Mehmene Banu karşı çıkınca iki hükümdar birbirlerine savaş açarlar. Savaş sırasında Şirin’in bir sevdalısı daha ortaya çıkar: Hürmüz Şah’ın oğlu. Savaş sonunda Mehmene Banu yenilir ve her şeyi bırakarak kaçar. Şirin Amasya ’ya getirilir fakat oğlunun da Şirin’e aşık olduğunu öğrenen Hürmüz Şah güç durumda kalır. En sonunda bu durumdan kurtulmak için Ferhad’a başarılması güç bir iş verir: Amasya yakınlarındaki bir dağı delerek kente su getirmek. Ancak bunu yaparsa Şirin ile evlenebileceğini söyler. Ferhad büyük bir coşku ile işini yapmaya başlar. Şirin’in aşkı ona dağları deldirecektir. Ferhad’ın işi bitirmeye başladığını gören Hürmüz Şah, yaşlı bir kadına Ferhad’a Şirin’in öldüğünü söylemesini ister. Aşıkları ayırmak bu denli kolay gözükür ona. Yaşlı kadın bunu Ferhad ’a söyler ve Ferhad bu ayrılığa dayanamayarak dağları deldiği gürzü havaya atar ve altında kalarak ölür. Bunu duyan Şirin de Ferhad’ın ayrılığına dayanamaz ve kendini hançerleyerek ölür. İnsanlar bu iki aşığı ayırsa da onları yan yana gömerler. Söylenceye göre, her bahar Ferhad’ın mezarının üzerinde kırmızı, Şirin’inkinde ise beyaz bir gül açmaktadır ve bu iki gülün arasında bir de diken biter. Bu diken kimine göre Mehmene Banu, kimine göre de yaşlı kadındır. Aşkın sarmaşığında akıp giden bu sevdalıların öbür dünyada kavuşacağı düşünülür. Şimdi aşkın nasıl bir büyü olduğunu anladınız mı? YİĞİT CAN DOĞAN


Click to View FlipBook Version