Bir Göze Bir Gül Hazırlayan: Yılmaz ÖLMEZ 14 Doğal olarak bizden... MASALLARI
ÇEVRE DOSTU K İ TAP ÇEVREY İ KORU, E-K İ TAP OKU !
HAZIRLIK VE TASARIM YILMAZ ÖLMEZ
Anadolu Masalları
Masal Nedir? Genellikle halkın yarattığı, ağızdan ağıza, kuşaktan kuşağa sürüp gelen, çoğunlukla olağanüstü durum ve olayları yine olağanüstü kahramanlara bağlayarak anlatan halk hikâyelerine masal denir. Masal Türünün Özellikleri Nelerdir ? 1. Masallar tamamiyle hayal gücü ürünüdür. Gerçekle organik bir bağ söz konusu değildir. 2. Mensur bir yapıya sahiptir. Nazım-nesir karışık olan masal örnekleri de vardır. 3. Sunduğu evreni inandırıcı kılma gibi bir kaygı söz konusu değildir. 4. Masallar, meydana geldikleri zaman bir kişinin malıyken, yaygınlaştıkça, yöreden yöreye, ülkeden ülkeye geçtikçe halkın malı olur. Masal, anonim bir türdür. 5. Masallarda genellikle iyilik - kötülük, doğruluk - haksızlık, adalet - zulüm, alçakgönüllülük - kibir... gibi zıt durumların temsilcisi olan kişilerin mücadelelerinden veya insanların ulaşılması güç hayallerinden söz edilir. 6. Masallarda yer ve zaman kavramları belirsizdir. Mekan adı olarak genellikle "Hint, Yemen, Kaf Dağı, Çin, Maçin" kullanılır. 7. Anlatımda genellikle geniş zaman veya öğrenilen geçmiş zaman kipi (-mişli geçmiş) kullanılır. 8. Anlatım kısa ve yoğundur. 9. Masal kişileri her tabakadan seçilebilir. Masallarda cinler, periler, devler de rol alır.
10.Masalların bir kısmı hayvanlarla ilgilidir 11. Masalların çoğu " bir varmış, bir yokmuş" ya da " evvel zaman içinde, kalbur saman içinde" gibi ifadelerle başlar. Bunlara tekerleme ya da döşeme denir. Tekerlemeden sonra olay ve dilek bölümleri gelir. Türk masallarında dilek bölümü "Onlar ermiş muradına .. " ya da " gökten üç elma düştü." biçiminde başlar. 12.Masallarda milli ve dini motiflere hemen hiç yer verilmez. 13.Masallarda genellikle bir eğitim amacı saklıdır; masallar bu yönüyle didaktik (öğretici) bir nitelik taşır.
Anadolu Masalları Eflâtun Cem Güney (1896-1981 ) Değerli öğretmen, masal yazarı, folklor araştırıcısı merhum Eflâtun Cem Güney 1896’da babasının telgraf müdürü olarak bulunduğu Hekimhan’da dünyaya gelmiştir. Eflatun Cem Güney, geleneksel halk hikâyelerimizi ve masallarımızı derledi. Ayrıca kendisi de masallar yazdı. Bu nedenle adı Masalcı Baba olarak da ünlendi. Anadolu’nun birçok yöresini öğretmenlik görevi nedeniyle tanıdı. Bu yörelerde yerel sanat dergilerinin çıkmasına önayak oldu. Danimarka’da bulunan Andersen Kurumu, Açıl Sofram Açıl adlı eseriyle ona 1956 yılında Dünya Çocuk Edebiyatı Onur Belgesi verdi. Dede Korkut Masalları adlı kitabıyla bu ödülü 1960 yılında tekrar kazandı. Çocuk edebiyatımızın verimli bir yazan olan Eflatun Cem Güney, birçok masalımızın günümüz Türkçesiyle yeniden gün ışığına çıkarılmasında büyük çaba gösterdi. 8
Anadolu Masalları 9
Anadolu Masalları HER MASALIN BAŞI Bizim de bir masal dünyamız var, uçsuz bucaksız bir dünya bu! Keloğlan’ı da içine alır, Köroğlu’nu da; peri kızını da içine alır, dev anasını da; seni de içine alır beni de gene de bir fındık kabuğuna sığar, yedi dünyaya sığmaz. Hani, şu masal dünyasını bir dönüp dolanayım diye demir çarık, demir asa yola düşseniz; dere, tepe düz, altı ayla bir güz gitseniz, bir arpa boyu yol gidersiniz ancak! İyisi mi, gelin derelerden sel gibi, tepelerden yel gibi geçerek; lale, sümbül derleyip soğuk sular içerek; daha da yorulursanız Hızır’ın atına binerek bir tandır başına götüreyim sizi. Vay ne masallar, ne masallar var orada; makas kesmedik, iğne batmadık masallar! Oturup bunları dinlemekle kalkıp şu dünyayı dolaşmak bir bence... Öyle ya masal deyip geçmeyin, kökleri vardır geçmişte dayanır durur dağ gibi... Dalları var üstümüzde, yeşerir gider bağ gibi... Ama anlatılacağı gibi anlatılırsa... Zira asıl tadı anlatılışındadır bunların, hele masal ağzıyla iki tekerleyip bir yuvarlamasını bilen masal ustalarından dinlenirse tadına doyum olmaz doğrusu. Ha, işte bu niyetle sizi bir tandır başına götüreyim dedim ama bir yer bulabilirsek ne mutlu! Çünkü Allah’ın kışı, tandırın başı olur da kim gelmez? Çağrılan da gelir çağrılmayan da, haylanan da gelir huylanan da, ahlanan da gelir ohlanan da, Kambur Ese de gelir Sarı Köse de; hasılı, seyrek basandan sık dokuyana, bir taşla iki kuş vurandan her yumurtaya bir kulp takana kadar kim var, kim yok, sırtı bütün, karnı tok... Cümlesi gelir toplanır ama masalcıbaşıyı masala başlatmak kolay mı? Mübarek, kendini naza çektikçe çeker, onu söyletmek için her 10
Anadolu Masalları biri bir dereden su getirmeye başlar. Kimi yukarıdan atıp aşağıdan tutar, kimi ağzını yumup dilini yutar; kimi ince eğirip sık dokur, kimi süt dökmüş kedi gibi oturur; kimi akıntıya kürek çeker, kiminin kırdığı ceviz kırkı geçer; daha daha bir yığın maval martaval derken masalcımızın çenesi açılır, gayri öyle bir dizip koşar ki ağzından bal akar, dili de kaymak çalar balın üstüne! İmdi, kalem benim, söz onun; nokta benim, harf onun, okuyun okuyabildiğiniz kadar. Okudukça gönlünüz gül olup açılacak, diliniz de bülbül olup şakıyacak. Eflâtun Cem GÜNEY 11
Anadolu Masalları Bir Göze Bir Gül Zaman zaman içinde, kalbur saman içinde, develer top oynarken eski harman içinde, babamın dokuz arısı vardı, dünyalar başına dardı. Sayar alırdı içeri, sayar ederdi dışarı. Ben de göz kulak olurdum az çok. Bir gün baktım ki biri yok! Gayrı unuttum gazı tuzu, çıkardım kümesten çil horozu, boynuna vurdum kıldan başlığı, ne kayalığı düşündüm ne taşlığı. Derelerden sel gibi, tepelerden yel gibi sürdüm dolu dizgin, ben ondan üzgünüm, o benden bezgin... Ne ise, yıldızları saya saya, ulaştık bir gün güneşe, aya! Bir de baktım ki ne bakayım: Bizim arı! N’eylemişler, etmişler sarı öküze eş etmişler; koşmuşlar çifte çubuğa, dayanır mı böyle bir boyunduruğa. Boynu boğazı yaralar içinde kalmış, yüzü gözü al kanlar içinde kalmış. Açtım ağzımı, yumdum gözümü, söyledim adama son sözümü. İster maval deyin, ister masal. 12
Anadolu Masalları 13
Anadolu Masalları Bir varmış bir yokmuş, Allah’ın kulu çokmuş. Develer tellal iken, pireler berber iken ben anamın beşiğini tıngır mıngır sallar iken bir memleketin birinde Zembilli Baba derler biri varmış. Yoksul mu dedin, yoksul... Ne bir değirmende döner taşı varmış ne bir dalda öter kuşu varmış. Pazar pazar dolaşır, zembil zembil taşırmış ama koca konaklara, eline avucuna geçen, alın terini bile ödemezmiş. Bereket versin; karısı tok göz tok gönül bir hatuncukmuş da yağlı yavan demez; bulursa yer, bulmazsa yemezmiş. Gel zaman git zaman bu hatuncuğun doğum ağrısı tutup yeri göğü tırmalamaya başlamış ama bu vakit, bu saatte gidip kimin kapısını çalsınlar? Fakirin yüzü soğuktur. Yüzlerine kim bakar, sözlerine kim bakar? Ölsen bile gelip bir tas su vermezler, böyle bir iş için ellerini sıcaktan soğuğa vururlar mı? Doğana beşik, ölene tabut olan bir nine hatun varmış ama onun da evi ta neredeymiş... Böylesi günde yol yokuş görünür mü insanın gözüne! Zembilli Baba, karısının ahına vahına dayanamayarak varıp onun kapısını çalmış ama bakın şu feleğin işine, o da boynunu büküp: “Oğul, el mumu yaka yaka elden ayaktan oldum! Adım atacak takat mı kaldı bende?” demesin mi? Güvendiği bir bu dal kalmıştı, bu da kırılıp bükülünce adamın başı önüne düşmüş: “Meğer ne günlere kalmışız, gayrı yıkılsın şu dünya!” diye feleğe atıp eğirerek dönmede olsun, gelin biz haberi öteki yüzden verelim: 14
Anadolu Masalları 15
Anadolu Masalları Zembilli Baba’nın ta nereleri boyladığı sırada bir sancı daha gelip de bıçak gibi saplanınca hatuncuğun alı moruna karışıp kendinden geçmiş... Neden sonra gözünü açmış ki ne görsün, baş ucunda üç melek, kollarında bir bebek! Biri öpüp ötekine veriyor, biri “Güldükçe güller açılsın!” diyor, biri “Ağladıkça inciler saçılsın!” diyor, biri de “Uyusun da büyüsün, bastığı yerleri çayır çimen bürüsün!” diyor. Hatuncuk görmüş, gözlerine inanamamış; duymuş, kulaklarına inanamamış: “Sizi bana Allah mı gönderdi?” demeye kalmamış, ak melekler ak kundağı göğsüne bırakıp gözden kaybolmuş... Zembilli Baba boynu bükük, başı yerde kapıdan girip de karısının göğsü üstündekini görünce deli divane olası gelmiş... Gayrı sözü uzatıp da ne biz günaha girelim ne sizin başınızı ağrıtalım. Masal dünyasındaki çocuklar çabuk büyür, çabuk yürür. Zembilli Baba’nın kızı da filiz iken dal olmuş; güldükçe güller açılmış, ağladıkça inciler saçılmış. Gayrı çayır çimenin yüzüne kim bakar? Anası güllerden demet yapmış, incilerden bağlam yapmış, babası da zembil zembil götürüp satmış. Gömgök zengin olmuşlar ya, ne otağ kurmuşlar saray yapılı ne konak kurmuşlar altın kapılı... Varlarını, yoklarını sebil etmişler fakir fukara yoluna... Bu hâlleri dünyaya şan, dillere destan olmuş. Kızlarına da büyük kapılardan büyük kısmetler çıkmış ama anasının dizinden ayrılmamış. Derken günün birinde bir padişah oğlu, nuruna pervane olup da gelince anası dayanamamış: 16
Anadolu Masalları 17
Anadolu Masalları “A melek huylum!” demiş, “Bizim bir ayağımız öteki dünyada, ha göçtük ha göçüyoruz. Bir var ki seni baş göz etmeden gidersek gözümüz arkada kalacak. Şu padişah oğlu helal süt emmiş birine benziyor, ne dersin?” Melek kız, ağzını bir yummuş, iki yummuş, üçüncüsünde: “Yazan Allah, yazdı ise ne denir ana?” deyince daha o akşam söz kesilmiş, şerbetler içilmiş. Melek kızın gözlerinden bir inci tanesi düşmemiş ama yüzlerinde elvan elvan güller açmış! Öyle ya, o gülmesin de kimler gülsün? Yazan kalem, onu bir padişah oğluna yazmış. Ama ak mı yazmış, kara mı? Onun orasını bir Allah bilir, hele o günler gelsin de... Ne ise, padişah oğlu yüzüğü parmağına geçirdi ya, gayrı dünyalar onun olmuş. Daha durur mu, atına atladığı gibi bir solukta memleketini bulmuş. Ne yol demiş ne yorgunluk... Ayağının teriyle hazırlıklara başlamış, kırk gün kırk gece toy, düğün etmek için... Hani, kız evi de boş durmamış: “Yaz bahara ne kaldı şunda, bir göz yumup açıncaya dek o gün de bugün olur!” deyip tellisinden pullusuna kadar alı al, yeşili yeşil öyle gelinlikler yapıp yakıştırmışlar ki makas kesmemiş, iğne batmamış gibi; görenlerin parmağı ağzında kalmış... Allah, kimsenin ağzının tadını bozmasın! O gün gelip de yola çıkacakları sırada hatuncuk yatağa düşmesin mi... De ayıkla pirincin taşını! Şimdi kim babası hayrına götürüp de kızı “Al işte, emanetin sultanım! Gül dalında bir gonca, kokla dur, ömrün boyunca...” diye, padişah oğlunun koluna verecek? 18
Anadolu Masalları 19
Anadolu Masalları Düşünmüş danışmışlar. Kimi “Söz bir, Allah bir; kız gitmese olur mu?” demiş. Kimi “El var, ar var; düğün dernek bozulur mu?” demiş. Hasılı, her biri bir dereden su getirmiş ama asıl dolabı çeviren bir kocakarı olmuş... O memlekette “Sürmeli” derler bir kocakarı varmış. Ne bir yüke koşulur ne bir işin kulpundan tutarmış. Bir kapı ardında kızıyla oturur: “Ya Hak, hâlime bak; bir torba altın bırak; yarısı iri, yarısı ufak; irisini ben takayım, ufağını kızım; gayrı ne ağrım kalır ne sızım!” diye elini eteğini açarmış ama gökten rahmet yağsa acep bir damlası düşer mi üstüne! Neye derler ki “Anasına bak, kızını al; kenarına bak, bezini al!” diye. Kızı da o akıldaymış: “Erim er olsun da yerim çalı dibi olsun!” diyeceğine: “Gelin olurum ama sarımsak soydurmasalar... İğne uçlarım ama ilik gözü oydurmasalar... Kepçe tu tarım ama kazan sürdürmeseler... Yılda bir süpürürüm ama tahta sildirmeseler...” diye olmayacak duaya âmin dermiş. Günün birinde bu kız yine böyle atıp eğirirken anası aklınca ne kurdu ise: “A evler şenliği, a saraylar yakışığı; sen şehzadelere layıksın ama yer demir gök bakır; duaların kabul olduğu, olacağı yok. İyisi mi, biz kendi ipliğimizi kendi elimizle boyamaya bakalım, hani bir tutarsa yok mu...” demiş ve gidip Zembilli Baba’nın kapısını çalmış. Hatuncuğun döklüm döşek yattığını görünce: 20
Anadolu Masalları 21
Anadolu Masalları “A yetimler anası, a yoksullar anası; seni böyle mi görecektim? Kör olaydım, görmeyeydim bu günü! Bir dalın duldasında bin koyun eğlenir, derler. Sen, öyle böyle bir dal mısın ki senin gölgende kimler dinlenmiyor? Allah hepimizin ömründen kesip ömrüne katsın. Eğer bir derdine derman olabilirsem...” diye öyle bir ağız yapmış, öyle bir ağız yapmış ki hatuncuk ne bilsin, ağacın kurdu içinde... Onu eli öpülecek biri sanıp: “A mübarek kadın, seni bana Allah mı gönderdi? Benim öyle bir derdim var, öyle bir derdim var ki bu dertten de üstün... Derman olabilirsen o derdime derman ol; Lokman olabilirsen o derdime Lokman ol! Gül kızımın yanaklarında güller soldu. Şimdi iki gözü iki pınar, dizi dizi inciler akıyor ama incinin yüzüne kim bakar, yavrumun yüzü gülmedikten geri...” diye başlayıp düğün hikâyesini anlattıktan sonra: “İmdi düğün bozulup dernek dağılmadan kızımı yetiştirir de yüzünü güldürebilirsen ben de varımı yoğumu yoluna serer, senin yüzünü güldürürüm...” deyince kocakarının ekmeğine yağ sürülmüş: “O nasıl söz?” demiş, “Bir yudum suyun kırk yıl hakkı var, bir dediğinizi iki eder miyim? Kolum kanadım altında götürür, padişah oğlu ile el ele veririm onu... Doğrusu, kızından yana gözün arkada kalmasın!” Kocakarının karanlıkta göz kırptığını ne bilsinler, yüreklerine bir su serpilmiş; üç güne varmamış, tahtırevan, revan olmuş yola. 22
Anadolu Masalları 23
Anadolu Masalları İçinden pazarlıklı karı, istediği gibi ipini boyadı ya, gayrı kızın başına bir çorap örmekten kolay ne var! Daha yola çıkmadan her şeyi hesap etmiş; çörekler yapmış, yarısı yağlı yüzlü, yarısı da tuzlu mu dedin tuzlu... Kendi kızına yağlı yüzlü çöreklerden vermiş, melek kıza da tuzlusundan! Acıkan yanağından, susayan dudağından belli olur derler; melek kızın dili dudağı kurumuş: “Aman nine, bir su!” demiş. Kocakarı bir yudum su vermiş, bir daha istemiş, bir daha vermiş, derken bir daha istemez mi! Kocakarının alnının derisi çatlamış bir kere, utanıp sıkılacak değil ya: “Kızım!” demiş, “Allah’ın çölü bu, su yok, sel yok! Şunun şurasında iki yudum kaldı, bunun biri benim payım, biri de kızımın... Bunu da sana içirip biz mi ölelim susuzluktan? Kul ne der, Allah ne der buna! İlle bir yudum daha istiyorsan eğri oturup doğru konuşalım. Eğer bir gözünü bana verirsen ben de kendi payımı sana veririm, öleceksem ben ölürüm senin yerine!” deyince melek kız, bir gözünü verip bir yudum daha içmiş ama kanmamış... Dilleri dışarı düşüp de bir daha eline eteğine sarılınca kocakarıdaki yüz, yüz değil ki mısıra çarık olur; kızarıp bozaracak değil ya: “Kızım!” demiş, “Lâmı cimi yok, öteki gözünü de çıkarıp verirsen, ben de kızımın payını veririm sana, ölürse o ölsün senin yerine!” Bu söz üstüne melek kız, bir göz ucuyla tepeden tırnağa süzmüş olanları; niyetlerini yüzlerinden okuduktan sonra boynunu büküp o gözünü de vermiş. Bir yudum daha içmiş içmemiş, kendinden geçmiş... 24
Anadolu Masalları 25
Anadolu Masalları Tahtırevan dediğin gelin arabası bir kapalı kutu; içinde neler döndüğünü deve ne bilir deveci ne bilir... Melek kızın allı pullu gelinliklerini soyup kendi kızının eski püskülerini giydirmiş ve devecinin bir kör tarafına getirip iki çalı arasına bırakmış onu... Kocakarı, anasının gözüne girip ipini boyadı, kızının başına da bir çorap ördü ya, geriye padişahın sarayında bir dolap çevirmek kalıyor. Bakalım Allah n’eyler, n’eylerse güzel eyler! Kimin ne bildiği var, kuşlar gelip haber verecek değil ya, davul zurna ile karşılamış ve götürüp saraya indirmişler ama şehzadenin gözü tutmamış bunları: “Allah Allah!” demiş, “Ne bu kız o kıza benziyor ne anası, o hatun anaya... Gülüyor, yüzünü göstermiyor; ağlıyor, gözünü göstermiyor; gül hani, inci hani? Doğrusu bunda bir kurt yeniği var ama ele güne karşı hele şu düğün bir bitsin de...” deyip ağzını yummuş. Düğün bitip dernek dağılıp o gece başbaşa kalınca padişah oğlu gülden, bülbülden söz açarak kıza: “Sen de benim dalımsın, yeşilimsin, hani senin gülün?” deyince anasının kızı, sözün altında kalır mı: “Ah o yollar, ah o yollar!” diye başlamış ve: “Gün günden uzun geldi, biz bittik yollar bitmedi; gül yanakta gül mü kalır şehzadem! Hele bir ağzımı yüzümü toplayım da gül de veririm, gönül de...” deyip padişah oğlunun ağzını dilini bağlamış... 26
Anadolu Masalları 27
Anadolu Masalları Onlar, her gün bir dereden su getirerek dolaplarını çeviredursun, gelin biz çalıların arasında melek kızı arayalım. Bir gün bir oduncu baba dağları yüklemiş de dönüyormuş. Bir çalı dibinde bir karaltı ilişmiş gözüne; bir de eğilip bakmış ki ne baksın, iki gözü, iki kan çanağı bir kız; dünyasından geçmiş, aygın baygın yatıyor. Hemen sırtındakini yere vurup kolları arasına almış ve ağrıtıp incitmeden götürmüş: “Al hatuncuğum; darıdünyada bir evlat istemiyor muydun? Öyle vermeyen Allah, böyle verdi işte... Peri mi desem, melek mi desem, ne desem!” deyip karısının kucağına vermiş. Kendi de otun çöpün dilinden anladığı için göz otu kaynatıp gözlerini silmiş ama çırası sönesiceler, gözlerinin çırasını söndürmüş bir kere, gayrı bakıp görebilir mi? Neden sonra ayılır gibi olunca kendini bir karanlık dünyada bulup “Neredeyim ben, neredeyim?” diye inlemiş. Kana cana geldiğini görünce oduncunun karısı: “Korkma kızım, korkulacak yerde değil, ana baba ocağındasın. Seni bu hâl- lere kim koydu böyle? Hangi kuruyasıca el, gözlerini oydu böyle?” deyince melek kız içini çekmiş: “Sorma anam, sorma; insan demeye insanın dili varmıyor dünyası zindan olasıcalar, dünyamı zindan etti.” deyip de başına gelenleri bir bir sayıp dökünce oduncu baba ile karısı vurulmuşa dönüp: “Buna sebep olanlar sürüm sürüm sürünsün, gözlerinin elifi sönsün de telleri pulları üstlerine dökülsün!” diye öyle bir beddua etmişler, öyle bir beddua etmişler ki bir gün olur yerini bulursa vay hâllerine! 28
Anadolu Masalları 29
Anadolu Masalları O günden sonra melek kızın üstüne titremişler gözlerinin bebeği gibi, melek kız da onların dal omuzlarına dayanmış elinin değneği gibi... Böylece günler, aylar dolmuş, derken kara kış gelip çatmış. Bir akşam, ocak başında oturmuş da dereden tepeden konuşuyorlarmış, bir ara neye güldüyse gülmüş melek kız. Hemencecik, yanakları kızarmış, al al olmuş; goncaları açılmış dal dal olmuş... Oduncunun karısı birim birim toplamış bunları; kocası da doldurmuş bir zembile, tutmuş yolları; umut dünyası bu! Az gitmiş uz gitmiş, çayır çimen geçerek, soğuk sular içerek dere tepe düz gitmiş ve günlerden bir gün o memlekete girmiş. Sarayın önünden geçerken de: Bir göze bir gül... Elvan elvan biten gül! Buram buram tüten gül... diye ağız tutturmuş. Bu kış kıyamette gülün adı mı olur? Kimin garibine gitmez bu? Herkes kapıdan, bacadan başını uzatmış bu sese... Hani o kocakarı yok mu, koca taşın altında kalasıca karı, bir el etmiş pencereden oduncu babaya. Meğer melek kızın iki gözünü iki fincanda saklıyormuş ki “Bir gün olur bir Lokman Hekim elime geçerse belki kızımın gözüyle değiştiririm!” diye ama daha öyle bir hekim anasından doğmamış, saklayıp da turşusunu kuracak değil ya, getirmiş vermiş o bir çift gözü. İki demet gül almış yerine, padişah oğlunun gözünü boyamak için. Bodur kızı da ağzı kulaklarına vararak: 30
Anadolu Masalları 31
Anadolu Masalları “A şehzadem; bir gün olur, gül de veririm sümbül de dememiş miydim... Daha bu sabah açıldı yanaklarımda, koklayıver de gözün gönlün açılsın!” deyip de uzatınca demet demet, padişah oğlu gözlerine inanamamış: “Bu kız gül olsa koklayanın burnu düşer; gül mü biter, bu dikenin dalında!” deyip atası gelmiş ama bunu belli etmemek için bir koklamış; gül gibi, gönül gibi bir koku! Bir daha koklamış; hasret gibi, firkat gibi bir koku! Derken bir daha koklamaz mı? “Onun kokusu bu, onun kokusu!” deyip öyle bir ah etmiş ki derinden, dağlar bile oynamış yerinden... Bodur kız neye uğradığını bilememiş. Hemen anasına koşup: “Gördün mü bir başımıza gelenleri, baltayı taşa vurduk ana; şehzade, melek kızın kokusunu aldı güllerden...” Ölüm teri dökmeye başlayınca kocakarı kaşlarını çatmış: “Hele yağmur yağmadan sele gitme, elbet bu taşın altından da kalkarız.”deyip bir cadı karı bulmuş, ne söylediyse söyleyip kulağına, yetmiş adım öteden oduncu babanın ardına düşürmüş. Oduncu baba gitmiş, o gitmiş; oduncu gitmiş, o gitmiş; derken oduncu baba kulübesine girmiş; ne “He!” demiş; ne “Yok!” demiş. “Bismillah!” deyip göz bebeklerini yerine koymuş. Hikmetihüda, melek kızın gözleri açılıp başlamış sevinç yaşları dökmeye, her damla yaş bir inci olmuş gözünde... Derken kapı çalınmış, iki büklüm bir karı: 32
Anadolu Masalları 33
Anadolu Masalları “A merhamet sahipleri! Yolumu, izimi kaybettim... Elim ayağım buz kesildi, donmayan bir başım kaldı. Hâlime acır da kapınızı açarsanız Allah da murat kapılarını açar size!” deyince kim kapıyı yüzüne kapar. Elinden tutup ocak başına almışlar. Cadı değil mi, nabza şerbet vermesini de bilir, kan alacak damarı da... Melek kızın kolundaki gözüne ilişince “Hım!” demiş kendi kendine ve bir avuç ölü toprağı serpince üstlerine, üçünün de gözlerinden uyku akmaya başlamış. Bir de sabah sabah uyanıp bakmışlar ki melek kızda ne ses ne soluk, ölü gibi serilmiş yatıyor. O yünlü yapağılı karının yerinde de yeller esiyor! Neye uğradıklarını bilememişler: “Ne oldu ise o cadı yapılı karıdan oldu!” deyip saçlarını başlarını yolmuşlar, her tarafı da elek felek etmişler ama yer yarılmış, yere mi girmiş, bulut olup göğe mi uçmuş? Ne olmuşsa bulamamışlar... Kırk gün kırk gece melek kızın başını beklemişler ama bakmışlar ki kana cana geldiği yok, gayrı “öldü!” yerine koyup bir türbe yaptırmışlar ona şimşir taşından. Kapısına bir kara yazı yazmamışlar ama yel vurdukça inim inim inliyormuş: “Muradına ermeyen dilber!” diye... Hele oduncu baba ile karısını türbenin kapısında bırakalım da gelin biz haberi öteki yüzden verelim: Hani bir gün şehzade, bir göze alınan gülü koklamış da melek kızın kokusunu almıştı ya, o gün bugün: 34
Anadolu Masalları 35
Anadolu Masalları “Gayrı lâmı cimi yok, gül yüzlümün başına ne geldiyse kocakarı ile kızının yüzünden geldi ama bakalım bu oyunun sakalı ne zaman bitecek?” diye pek üstlerine varmıyormuş... Bakın Allah’ın işine, bir gün bir yol ağzında o yünlü yapağılı cadıyı karşısına çıkarmasın mı? Meğer derelerden sel gibi, tepelerden yel gibi geçerek saraya dönüyormuş, vereceği kara haberi verip de alacağı ak akçeyi almak için... Padişah oğlu, onun pek iyi ayakkabı olmadığını bildiği için: “A uğursuz; yine kimin evini başına yıktın da dönüyorsun?” deyince cadı karı akı karayı yitirip kem küm etmeye başlamış ama yalan, yüzünden aktığı için şehzade başını sallamış. Hey imanım korku, o zaman her şeyi bülbül gibi anlatmaya başlamış: “Vallah şehzadem!” demiş, “Suç günah bende değil, beni bu işe bulaştıranlarda... ‘Şu melek kızın defterini dürebilirsen dünyalığını tutarız.’ dediler. Kör olsun, geçim dünyası; ben de bu laflara kandım. Oduncu babanın izini sürüp gittim. Sonra n’eyledim ettim, içeri aldılar beni. Doğrusu o kız dağ başında bitmiş ama gül bitmiş; bir güldü mü elvan elvan açılıyor; kanına girmeye insanın eli varır mı? Bir tüyüne bile dokunmadım ama kolundaki kol bağını görünce “Hım! bunu bu kıza ya bir peri vermiş ya bir melek!” dedim. Uyutup da çıkarınca kolundan, ölmedi ama ölü gibi kanı canı çekildi. Kara kaplı kitapta “kan uykusu” derler buna, yatsa yedi yıl yatar böyle! Daha ne deyim, boynum kıldan ince, fermanın kılıcından keskin; ister öldür, ister güldür şehzadem!” 36
Anadolu Masalları 37
Anadolu Masalları Şehzade kulaklarına inanamamış. Cadıyı öldürüp güldürecek zaman mı? Melek kız orada, öyle yatarken... Kol bağını almasıyla yolu tutması bir olmuş ve doludizgin varıp türbenin önünde inmiş. Bir de oduncu baba ile birlikte sandukayı kaldırıp bakmışlar ki üstüne nur inmiş, melekler gibi yatıyor melek kız... Şehzade kol bağını koluna geçirince üç yüz altmış altı damarına birden kan yürüyüp gözlerini açmış. Dünyaya yeniden gelmişe dönüp bir oduncu baba ile karısının gözüne bakmış, bir şehzadenin yüzüne. Gözleri dolu dolu olmuş incilerle, yüzleri tomur tomur olmuş güllerle. Gayrı sevinçlerine payan olur mu? Ne o iki hasretlininki dile gelir ne de oduncu baba ile karısınınki... Allah bugünü gösterdi ya, artık vakit saat dememiş; kuş olup kanatlanmışlar ve bir göz yumup açıncaya kadar sarayı bulmuşlar. O güne dek ağzından bir harf kaçırmayan şehzade, olanı biteni destan etmiş babasına, padişah da “Kurulsun divan!” demiş, kurulmuş divan... Vezir vüzera sakalı yerine koyduktan sonra, sağ yanına oğlunu almış, sol yanına melek kızı... Önceden önce oduncu baba ile karısına dönüp: “Ey ak yürekli insanlar! Dünya sizin yüzünüz suyu hürmetine dönüyor, dileyin benden dilediğinizi... Meşeli dağlar mı istersiniz, döşeli konaklar mı?” diye sormuş. 38
Anadolu Masalları 39
Anadolu Masalları Onlar da: “Sağ ol padişahım, biz ne meşeli dağ isteriz ne döşeli konak, ille şu melek kızın yüzünün gülmesini isteriz!” demişler. Sonra melek kızın gözlerini kan çanağına çeviren kocakarı ile kızına dönmüş: “A kara yürekli insanlar, bu dünya sizin gibilerin yüzünden batıyor; gözlerinize mil çekilse yine az, ölümlerden ölüm beğenin. Kırk satır mı istersiniz, kırk katır mı?” diye sormuş. Bunlar da: “Kırk satır düşmanımızın boynuna gelsin, kırk katıra biner de eski kapımı- za döneriz!” demişler. Padişah da ak yüreklileri güldürmüş, kara yüreklileri öldürtmüş ama melek kızı kan uykusuna yatıran cadı karı yok mu? Onu ne güldürmüş ne öldürmüş, alnına koca bir cadı damgası vurup bütün kapıları yüzüne kapamış... Bunun üstüne Zembilli Baba ile karısına da bir telli mektup donatıp kızlarının düğününe çağırmış. Her iş tamamına vardıktan sonra meydanlar kurulmuş, davullar vurulmuş. Kırk gün kırk gece öyle bir toy, düğün etmişler, öyle bir toy, düğün etmişler ki melek kızın yüzünde güldükçe güller açılmış, burcu burcu güller; kim bülbül olup da çevrilmez ki şehzade çevrilmesin, o da çevrilmiş güle karşı, ermişler erecekleri murada, biz çıkalım kerevetine... Gökten üç elma daha düştü, başkasının kısmetine göz dikmeyenlerin başına! 40
Anadolu Masalları 41