The words you are searching are inside this book. To get more targeted content, please make full-text search by clicking here.
Discover the best professional documents and content resources in AnyFlip Document Base.
Search
Published by Yılmaz Ölmez, 2023-08-22 05:46:48

Anadolu Masalları 2

Anadolu MASALLARI 2

Açıl Sofram Açıl Hazırlayan: Yılmaz ÖLMEZ 2 Doğal olarak bizden... MASALLARI


ÇEVRE DOSTU K İ TAP ÇEVREY İ KORU, E-K İ TAP OKU !


HAZIRLIK VE TASARIM YILMAZ ÖLMEZ


Anadolu Masalları


Masal Nedir? Genellikle halkın yarattığı, ağızdan ağıza, kuşaktan kuşağa sürüp gelen, çoğunlukla olağanüstü durum ve olayları yine olağanüstü kahramanlara bağlayarak anlatan halk hikâyelerine masal denir. Masal Türünün Özellikleri Nelerdir ? 1. Masallar tamamiyle hayal gücü ürünüdür. Gerçekle organik bir bağ söz konusu değildir. 2. Mensur bir yapıya sahiptir. Nazım-nesir karışık olan masal örnekleri de vardır. 3. Sunduğu evreni inandırıcı kılma gibi bir kaygı söz konusu değildir. 4. Masallar, meydana geldikleri zaman bir kişinin malıyken, yaygınlaştıkça, yöreden yöreye, ülkeden ülkeye geçtikçe halkın malı olur. Masal, anonim bir türdür. 5. Masallarda genellikle iyilik - kötülük, doğruluk - haksızlık, adalet - zulüm, alçakgönüllülük - kibir... gibi zıt durumların temsilcisi olan kişilerin mücadelelerinden veya insanların ulaşılması güç hayallerinden söz edilir. 6. Masallarda yer ve zaman kavramları belirsizdir. Mekan adı olarak genellikle "Hint, Yemen, Kaf Dağı, Çin, Maçin" kullanılır. 7. Anlatımda genellikle geniş zaman veya öğrenilen geçmiş zaman kipi (-mişli geçmiş) kullanılır. 8. Anlatım kısa ve yoğundur. 9. Masal kişileri her tabakadan seçilebilir. Masallarda cinler, periler, devler de rol alır.


10.Masalların bir kısmı hayvanlarla ilgilidir 11. Masalların çoğu " bir varmış, bir yokmuş" ya da " evvel zaman içinde, kalbur saman içinde" gibi ifadelerle başlar. Bunlara tekerleme ya da döşeme denir. Tekerlemeden sonra olay ve dilek bölümleri gelir. Türk masallarında dilek bölümü "Onlar ermiş muradına .. " ya da " gökten üç elma düştü." biçiminde başlar. 12.Masallarda milli ve dini motiflere hemen hiç yer verilmez. 13.Masallarda genellikle bir eğitim amacı saklıdır; masallar bu yönüyle didaktik (öğretici) bir nitelik taşır.


Anadolu Masalları Eflâtun Cem Güney (1896-1981 ) Değerli öğretmen, masal yazarı, folklor araştırıcısı merhum Eflâtun Cem Güney 1896’da babasının telgraf müdürü olarak bulunduğu Hekimhan’da dünyaya gelmiştir. Eflatun Cem Güney, geleneksel halk hikâyelerimizi ve masallarımızı derledi. Ayrıca kendisi de masallar yazdı. Bu nedenle adı Masalcı Baba olarak da ünlendi. Anadolu’nun birçok yöresini öğretmenlik görevi nedeniyle tanıdı. Bu yörelerde yerel sanat dergilerinin çıkmasına önayak oldu. Danimarka’da bulunan Andersen Kurumu, Açıl Sofram Açıl adlı eseriyle ona 1956 yılında Dünya Çocuk Edebiyatı Onur Belgesi verdi. Dede Korkut Masalları adlı kitabıyla bu ödülü 1960 yılında tekrar kazandı. Çocuk edebiyatımızın verimli bir yazan olan Eflatun Cem Güney, birçok masalımızın günümüz Türkçesiyle yeniden gün ışığına çıkarılmasında büyük çaba gösterdi. 8


Anadolu Masalları 9


Anadolu Masalları HER MASALIN BAŞI Bizim de bir masal dünyamız var, uçsuz bucaksız bir dünya bu! Keloğlan’ı da içine alır, Köroğlu’nu da; peri kızını da içine alır, dev anasını da; seni de içine alır beni de gene de bir fındık kabuğuna sığar, yedi dünyaya sığmaz. Hani, şu masal dünyasını bir dönüp dolanayım diye demir çarık, demir asa yola düşseniz; dere, tepe düz, altı ayla bir güz gitseniz, bir arpa boyu yol gidersiniz ancak! İyisi mi, gelin derelerden sel gibi, tepelerden yel gibi geçerek; lale, sümbül derleyip soğuk sular içerek; daha da yorulursanız Hızır’ın atına binerek bir tandır başına götüreyim sizi. Vay ne masallar, ne masallar var orada; makas kesmedik, iğne batmadık masallar! Oturup bunları dinlemekle kalkıp şu dünyayı dolaşmak bir bence... Öyle ya masal deyip geçmeyin, kökleri vardır geçmişte dayanır durur dağ gibi... Dalları var üstümüzde, yeşerir gider bağ gibi... Ama anlatılacağı gibi anlatılırsa... Zira asıl tadı anlatılışındadır bunların, hele masal ağzıyla iki tekerleyip bir yuvarlamasını bilen masal ustalarından dinlenirse tadına doyum olmaz doğrusu. Ha, işte bu niyetle sizi bir tandır başına götüreyim dedim ama bir yer bulabilirsek ne mutlu! Çünkü Allah’ın kışı, tandırın başı olur da kim gelmez? Çağrılan da gelir çağrılmayan da, haylanan da gelir huylanan da, ahlanan da gelir ohlanan da, Kambur Ese de gelir Sarı Köse de; hasılı, seyrek basandan sık dokuyana, bir taşla iki kuş vurandan her yumurtaya bir kulp takana kadar kim var, kim yok, sırtı bütün, karnı tok... Cümlesi gelir toplanır ama masalcıbaşıyı masala başlatmak kolay mı? Mübarek, kendini naza çektikçe çeker, onu söyletmek için her 10


Anadolu Masalları biri bir dereden su getirmeye başlar. Kimi yukarıdan atıp aşağıdan tutar, kimi ağzını yumup dilini yutar; kimi ince eğirip sık dokur, kimi süt dökmüş kedi gibi oturur; kimi akıntıya kürek çeker, kiminin kırdığı ceviz kırkı geçer; daha daha bir yığın maval martaval derken masalcımızın çenesi açılır, gayri öyle bir dizip koşar ki ağzından bal akar, dili de kaymak çalar balın üstüne! İmdi, kalem benim, söz onun; nokta benim, harf onun, okuyun okuyabildiğiniz kadar. Okudukça gönlünüz gül olup açılacak, diliniz de bülbül olup şakıyacak. Eflâtun Cem GÜNEY 11


Anadolu Masalları Açıl Sofram Açıl Zaman zaman içinde, kalbur saman içinde, cinler cirit oynarken eski hamam içinde... Nerde var nerde yok, bir sinek geldi; vızıldadı havaya, yağını süzdük üç yüz altmış tavaya, derisini sattık yüz binlerce liraya, kemiklerinden de bir köprü kurduk Çukurova’ya. Vay ne köprü bu köprü; kıldan ince, kılıçtan keskin! Ne dün ne demin; bugüne bugün, iki adam geçti; biri zayıf, biri şişman; biri dost, biri düşman; geçen de pişman, geçmeyen de pişman. Sırat Köprüsü mü desem, ecel köprüsü mü desem ne desem? Doğru mu desem, yalan mı desem ne desem? O yalan, bu yalan! Minareyi çalıp da kılıfını hazırlayan... Bu da mı yalan? O yalan, bu yalan, fili yuttu bir yılan! Bu da mı yalan? O da yalan, bu da yalan, yalan oğlu yalan! Bu yalanla gitti baban... Bu yalanla gitti anan... Sen de bu yalanla oyalan da oyalan. Seni gidi yalancı yağlı keçi, duvara bağlı keçi, yalan yuvası olmuş ağzının içi! 12


Anadolu Masalları 13


Anadolu Masalları Bir varmış bir yokmuş, Allah’ın kulu çokmuş. Develer tellal iken, pireler berber iken, ben anamın beşiğini tıngır mıngır sallar iken bir Keloğlan varmış... Günlerden bir gün o Keloğlan bu sokak benim, şu sokak senin dolaşırken iki taş arasında bir on para bulur ama “Ne alsam, ne alsam?” diye düşünüp durur: “Üzüm alsam çöpü çıkar! Erik alsam çekirdeği çıkar! Et alsam hani ocak? Ot alsam hani bıçak?.. İyisi mi kaygısız başım, ağrısız dişim; leblebi alırım da kütür kütür yerim, artanını da götürür anama veririm?” der, alır leblebiyi, düşer yola... Yine şura senin, bura benim derken varır bir kuyu başına. “Acep ne kuyudur bu kuyu, içilir mi ki suyu?” diye eğilir bakar amma derinmiş kuyu, görünmez suyu... Daha daha eğileyim derken yarım leblebisi suya düşmesin mi? Keloğlan’ın da aklı başından gider: “A kara kuyu, kara kuyu! Sen esirge benden bir yudum suyu... Sonra dönüp elsiz ayaksız gel de al elimden leblebiyi, hoppala yavrum hoppala! Nerdeymiş bu yağ, bu yağma? De hadi, verirsen ver leblebimi, yok, yoksa taşını kırar, başını yararım senin!” der. Bir söyler ses çıkmaz, iki söyler ses çıkmaz, üçüncüsünde bir Arap bacı çıkar kuyudan “Ne istiyorsun Keloğlan?” diye sorar. “Ne isteyeceğim, leblebimi istiyorum!” der. 14


Anadolu Masalları 15


Anadolu Masalları Arap bacı da “A Keloğlan, yarım leblebin, su perisinin düğününe çerez oldu. Koca bir düğün halkı yedi yedi, bitmedi, hâlâ da yiyip duruyorlar; eksik artık helal et! Onun yerine sana öyle bir sofra getirdim, öyle bir sofra getirdim ki ‘Açıl sofram açıl!’ dersin, açılır; yersin, içersin; sana da yeter, ona da yeter, ne tükenir ne biter. Sonra ‘Kapan sofram, kapan!’ dersin, kapanır.” der. Demesiyle kaybolması da bir olur Arap’ın... Keloğlan, “Bak hele şu kısmete, insanın kaşığına nasıl da çıkıyor!” diye düşünür, sofrayı omuzuna vurup eve döner. Çındılpıt deyip kapıdan girince anası onu şöyle bir tepeden tırnağa süzer, sonra ağız dilden söz açıp “Ne o yine Keloğlan, ağzın kulaklarına varıyor?” diye sorar. Keloğlan anasının sözünü ağzında kor: “Açıl sofram açıl!” der demez, ön- lerine öyle bir sofra açılır, öyle bir sofra açılır ki... Çeşit çeşit yemekler, baklavalar, börekler... Bu defa da anasının ağzı kulaklarına varır; yerler yerler bitmez, içerler içerler tükenmez; sonra “Kapan sofram, kapan!” der Keloğlan, kapanır sofra! Bir gün böyle, beş gün böyle, “Açıl sofram açıl! Kapan sofram kapan!” Ne od istiyor ne ocak ne kaşık istiyor ne çanak... Günlerden bir gün Keloğlan, anasının karşısına dikilir, “Ana ana, canım ana! Şu konu komşuyu bir yemeğe çağırsak nasıl olur?” diye sorar. 16


Anadolu Masalları 17


Anadolu Masalları Anası da: “Aman deyim oğul, herkesin gözü götürmez, ya şu hâlimize göz değerse? Gene de sen bilirsin... Sen kendi başını kayır; öyle de olur, böyle de olur, ben yarım ekmeğin açı, yarım ekmeğin tokuyum!” der. Der ama Keloğlan bu söze omuz silker: “Bak hele, şu düşünüp kurduğun şeye!” der, gidip yedi mahalleye birden haber eyler ki “Nimetimi yesinler, devletimi görsünler de kadir kıymetimi bilsinler!..” Akşama varmaz, bu haber koca memlekete dağılır. Aklı başındakiler: “Keloğlan ne ocağın yanıyor ne bacan tütüyor; elin adamlarını ne ile doyuracaksın?” diye biraz kulağını bükmek isterler ama o bu söze başını kaşır, “Misafir, umduğunu yemez, bulduğunu yer, herkesin kısmetinde ne varsa kaşığına o çıkar; elbette tok oturanlar, aç kalmaz ya?” diye savuşturur onları. Gelgelelim, elde ne cingöz adamlar var! Öyle her akıntıya pabuç bırakırlar mı? “Keloğlan, daha bir baltaya sap olamadı, kendi karnını doyurdu da bizimki mi kaldı?” diye düşünür, çağırıltıya kulak asmazlar. Ancak işin alayında olanlar: “Keloğlan’ın gene bir oyunu var ama gidip de görsek mi ki?” diye düşünür. Karınlarını tıka basa doyurup yollarını o yana doğrulturlar; bir de gelip görürler ki görülmedik, işitilmedik bir sofra. 18


Anadolu Masalları 19


Anadolu Masalları Keloğlan “Açıl sofram açıl!” diyor, açılıyor; gelen yiyor, giden yiyor, oğlan yiyip oyuna, çoban yiyip koyuna gidiyor ne bitiyor ne tükeniyor; misafirlerin ardı arası alındıkça “Kapan sofram kapan!” diyor, kapanıyor. Gelenler, görenler şaşırıp kalır buna... Hepsi de içinden “Kanaat sofrası mı desem, keramet sofrası mı desem, ne desem ne tükenmez bir sofra bu, Keloğlan’ın sofrası!” diye geçirir, yedisinden yetmişine kadar herkes imrenir ve karınlarını, burunlarını doyurduktan sonra hep bir ağızdan: “Neler yedi bu diş, ne altın oldu ne gümüş; şimdiden geri, bize de böyle bir kanaat sofrası ihsan et; hey yeri, göğü yaratan!” diye bir sofra duası yaparlar. Gelgelelim, sür sürelim; bu davet günü, Keloğlan’ın başına gelen, pişmiş tavuğun başına gelmez. Ne olur, nasıl olur? O gün, bu sofracık “sırra kadem” basar! İşte o zaman Keloğlan’ın gözleri fal taşı gibi açılır. Anası başını bir sallar, iki sallar da: “Demedim mi oğul, herkesin gözü götürmez diye? Korktuğumuza uğradık işte! Şimdi yerde ara ki gökte bulasın... Ana sözü dinlemedikten geri, ben gayrı işine aşına karışmam, ne hâlin varsa gör.” der ve gene kendi yününü eğirmeye başlar. Keloğlan “Hele bir sorup soruşturayım.” diye önüne gelen kapıyı çalar, her gördüğüne sorar. Kabahatı gelin etmişler de kim oğluna almış! Kimsecikler oralı olmaz. 20


Anadolu Masalları 21


Anadolu Masalları Herkes birbirinin üstüne atar, “Kim ne yapacak, çalsa çalsa eskici baba çalmıştır.” derler; bu, dünyasına küsmüş de “Çok şükür, ben kendi elimle, emeğimle geçinip gidiyorum, elin sofrasında, tasında gözüm yok benim. Alsa alsa Emeti ana almıştır.” der; ona gider, o da “Kudret helvası desen bende, sabır meyvesi desen bende; elin balında, malında gözüm yok benim.” der. Sözün kısası, yer demir gök bakır; bu sofracığı kaşla göz arasında kimin aldığı bir türlü anlaşılamaz. O zaman Keloğlan kel başını kaşımaya başlar. “Hımmm bildim, bildim, ne bu almıştır ne şu çalmıştır; gene onlar yapmıştır bunu.” der ve sihirli kuyunun yolunu tutar... Keloğlan, sihirli kuyunun yolunu tutar, tutar ama o gider, yol gider; o gider, yol gider, gölgesi peşi sıra tin tin eder, derken akşamın bir saatinde kuyunun başına varır: “A kara kuyu, kara kuyu! Bir verip bir almak Allah’a yakışır, sen kimden öğrendin bu huyu? Periler mi gönderdin? Pirleri mi gönderdin? N’ettin, n’eyledin? Ben uyur, anam uyanıkken sofrayı aldırdın evimden? Döne döne pazarlık olacaksa ver sen de benim leblebiyi!” der. Bir söyler, kuyudan ses çıkmaz, iki söyler, ses çıkmaz, üçüncüsünde bir Arap bacı çıkar: “Gene ne istiyorsun Keloğlan?” der. Keloğlan da: “Ne isteyecek mişim? Ya aldığın leblebiyi ya verdiğin sofrayı. Öyle ya, o gün bugün doyduğum, doyacağım yok; anamın el kadar ekmeği de bana yetmiyor. 22


Anadolu Masalları 23


Anadolu Masalları Şimdi elim boş, yüzüm kara dönemem!” der. Arap bacı da: “Kem küm etme Keloğlan, senin yarım leblebi düğüne derneğe harcandı; artanı da su perisine çerez oldu; bu defa da sana öyle bir değirmen getirdim, öyle bir değirmen getirdim ki... Sağa çevirirsen altın öğütür, sola çevirirsen gümüş öğütür, bugüne de yeter, yarına da yeter, düğüne de yeter, bayrama da yeter! Bileğine kuvvet; çek çekebildiğin, çevir çevirebildiğin kadar!” der, demesi ile kaybolması da bir olur. Keloğlan “Demek, kısmette bu da varmış.” der, değirmeni yüklenip eve döner. Keloğlan, kapıdan girince anası baştan ayağa bir daha süzer onu: “Ne o Keloğlan, gene ne dolap çevirdin, gözlerinin içi gülüyor?” der. Keloğlan da “Ne çevirdiğimi, ne çevireceğimi şimdi görürsün! Sen hele kalk, iki torba bul, getir bana.” der. Anası kalkar, kıyıyı köşeyi arayıp tarar, kırk yıldan kalma iki torba bulup buluşturur. Birinin kırk yerinde kırk deliği, ötekinin kırk yerinde kırk yamalığı var ama ne ise... Keloğlan soyunup dökünür, değirmenin başına geçer! Sağa çevirir, altın akar; sola çevirir, gümüş akar, Keloğlan’ın anası bakar da bakar, bakar da bakar... Bir türlü gözlerine inanamaz, sonra “peh peh maşallah! Bu defa bu kaybolmaz inşallah!” diye bir maşallah, iki maşallah ile şeytanın elini kolunu bağlar. 24


Anadolu Masalları 25


Anadolu Masalları Keloğlan bir gün böyle, beş gün böyle... Gece demez, gündüz demez, ne durur ne dinlenir, sağ eli yorulsa sol elini atar; sol eli yorulsa sağ elini atar, kâh şu yana kâh bu yana çevirir, çevirdikçe de altın akar, gümüş aka, anası da dökülenleri devşirir toplar; sandık, sepet, küp, külek demez doldurur... Ama gelgelelim Keloğlan, gelgeç akıllının biri... Bir gün olup kel başında yine kavak yelleri esmeye başlar, gece gezip gündüz tozar. Böylece haftalar, aylar geçer. Bir sabah anası bakar ki ne baksın, küpteki altınlar eriyip akmış, gümüşler de suyunu çekmiş... Ak bürçekli hatuncağız neye uğradığını bilmez, hemen oğlunun yanına seğirtir, bir de görür ki ne görsün! Keloğlan uyuz uykusuna yatmış, horul horul uyuyor; üç defa “lahavle” çeker, dördüncüsünde burnuna bir kıl tüttürüp uyandırır, “Keloğlan Keloğlan beğendin mi ettiğin işi?” diye olup biteni yana yakıla anlatır. Keloğlan yine başını kaşımaya başlar. “Hay ana, bak hele şu hayıflandığın şeye! Şimdi seni altına boğar, gümüşe gark ederim, getir şu değirmeni!” der. Der ama anası rafı dolabı altüst eder, yok! Bereket versin, aklına düşler de üç defa “Estane, mestane! Gel kapıma, gir evime; yitirdiğimi ver elime!” der. Demesiyle değirmenin ayaklarına dolaşması da bir olur: “Vah vah, keşke sofra için de vaktiyle bunu okuyup üflesiydim!” diye dövünür. Ne ise, değirmeni götürüp Keloğlan’ın karşısına diker. Keloğlan da 26


Anadolu Masalları 27


Anadolu Masalları “Ya Allah!” der keçesinden doğrulur, “Ya Pir!” der, değirmenin koluna yapışır ama sağa çevirmek ister, çevrilmez; sola çevirmek ister, çevrilmez! Paslı pasaklı değirmen çevrilir mi ya, çevrilmez vesselam! Anası ağzını açıp da he, yok demez ama Keloğlan neye uğradığını bilmez; kel başını bir, bir daha kaşıdıktan sonra “Hımm! Bildim bildim... Bu ne cin işi ne şeytan işi, bu gene onların işi! Bunu onların yanına bırakır mıyım sanki?” der, bir daha sihirli kuyunun yolunu tutar. Keloğlan az gider uz gider, dere tepe düz gider, bir de dönüp ardına bakar ki bir arpa boyu yol gitmiş. Hele bir mola verip biraz kestireyim şunun şurasında der. Bir dulda yer bulup uzanır, nice sonra gözünü açıp bakar ki kuyunun başında... Bir taş üstünde dinlenmeden, mendilini çıkarıp terini kurulamadan seslenir: “A kara kuyu, kara kuyu, bir değirmen verdin ama hani ya bunun suyu? Sağa çeviriyorum, çevrilmem diyor. Ya terk ettir bana bu huyu ya da geri ver leblebimi!” der. Bir durur, iki söyler; kuyudan ses çıkmaz, üçüncüsünde bir Arap bacı çıkar; bir dudağı yerde, bir dudağı gökte... Keloğlan’ın beti benzi atar; dili, dişi tutulur, ne “leb” diyebilir ne “leblebi” ne “kuyu” diyebilir ne “suyu?” Amma velakin Arap bacı: “Ham hum etme Keloğlan, sana öyle bir tokmak getirdim, öyle bir tokmak getirdim ki kim haksızlık ederse “Kudur tokmağım kudur!” dersin, kudurur! Vurur da vurur, vurur da vurur... 28


Anadolu Masalları 29


Anadolu Masalları Sonra ‘Dur tokmağım dur.’ dersin, durur.” der... Demesiyle kaybolması da bir olur. Keloğlan “Demek kısmette bu da varmış. Her başa yazılan gelir!” der. Tokmağı yüklenip eve gelir. Kapıdan girince anası: “Ne o gene Keloğlan, yüzünden düşen bin parça oluyor.” der. Keloğlan da “Görürsün şimdi gününü!” der ve “Kudur tokmağım, kudur!” diye bağırır. Vay sen misin diyen! Kara tokmak Keloğlan’ın başına inip kalkmaya başlar. Keloğlan “Dur tokmağım, dur!” der, tokmak duymaz! Gene kel başın üstüne bir inip bir kalkar; Keloğlan iki göz iki pınar bir daha “Dur tokmağım, dur!” der. Bu defa da tokmak bu “vay vuy” arasında “dur”u “vur” anlar; daha daha vurur, vurur da vurur, vurdukça vurur. Keloğlan’ın kel başı al kanlar içinde kalır. Sonunda can acısıyla avaz avaz bağırır da tokmak duyar ve durur. Anası ocak başında oğlunun bu akıbetini görür, “Gülsem mi ki, ağlasam mı ki?” diye düşünür ama ne güler ne ağlar, sadece “Bu akılsız başa bu tokmak bile az!” diye söylenir. Bu söz üstüne Keloğlan köpürür, küplere biner ve anasının üstüne yürüyüp “Kudur tokmağım kudur! Şu anam olacağa bir, bir daha vur!” der, der ama tokmak kılını bile kıpırdatmaz. O zaman Keloğlan Hanya’yı Konya’yı anlar ama iş işten geçmiş olur. Öyle ya, suçun büyüğü kendinde... O sofracığı çaldıran da kendi, el değirmenini paslandıran da. Ettiğine, edeceğine bin pişman olup anasının eline eteğine varır: 30


Anadolu Masalları 31


Anadolu Masalları “Ana ana, canım ana, hanımlardan hanım ana, ben ettim sen eyleme!” diye yalvarıp yakarır. Neye derler ki ana gibi yâr, vatan gibi diyar olmaz. Kel olsun, kötürüm olsun; ciğerparesini atar, atar ama başı darda kalınca da koşup tutar. Bundan ötürü Keloğlan’ın anası da kuzucuğunun garip garip meleyişine dayanamaz; suçunu, günahını bağışlar, sonra dizi dibine oturup bir güzel de öğüt eyler: “A kel oğlum, keleş oğlum; yılan yılan iken toprağı bile kanaatle yalar. Bundan örnek alacak yerde gösterişe düşüp de el âlemi toplamasaydın o sofracık ne yiter ne biterdi; o güne de yeter, bugüne de yeterdi. Haydi o sofracıktan oldun, ya şu değirmene ne demeli? Allah yine yüzüne bakıp hâline acıdı da bari bu işe koşulup sebeplensin diye bir de tutup bunu gönderdi. Dört ayağını uzatıp Tembel Ahmet gibi yatacağına bu değirmenin kulpuna yapışılacağı gibi yapışsaydın, sağ elin durursa sol elinle, sol elin yorulursa sağ elinle çevirseydin, ne paslanır ne küflenir; altın, gümüş dediğin evimize oluk gibi akardı. Şimdi, son pişmanlık para etmez ama oğul, başına böyle bir felaket tokmağı indikten geri, belki aklın başına gelir de bundan sonra ya Allah’ın verdiği ile kıt kanaat geçinir gidersin ya da tuttuğun, tutacağın işe koşulacağın gibi koşulursun. 32


Anadolu Masalları 33


Anadolu Masalları Günün birinde önü söğütlü değirmen olamazsan bile gözümün bebeği, evimin direği olursun inşallah!” der. Öğüt olur da kim tutmaz ki Keloğlan tutmasın! Ana öğüdü, öğütlerin anasıdır, der; ekmeğini tuza batırıp oturacak yerde varır, bir zorlu işe koşulur; gece demez, gündüz demez yorulur mu yorulur; evlerine altın oluk gibi akmaz ama alın terinden öyle bir pırlanta yapar ki görenler parmağını ısırır. Gerçi sofralarını, ne Arap bacı kurar ne kum hacı kaldırır; ille velakin eli kolu dert görmesin, iki cihanda yüzü ak olsun, yine anacığı serer, anacığı derler; yerler, içerler, öte yana geçerler. Onlar ermiş muradına, biz çıkalım kerevetine... 34


Anadolu Masalları 35


Click to View FlipBook Version