The words you are searching are inside this book. To get more targeted content, please make full-text search by clicking here.
Discover the best professional documents and content resources in AnyFlip Document Base.
Search
Published by yiğit can doğan, 2023-02-03 09:38:37

LOTUS

LOTUS

2023 ŞUBAT SAYISI BÜY ÜL Ü GERÇEKL İK NEREDEYSE MÜKEMMEL: Floransa R A Y


KALEMLERİMİZ; Batuhan BEYAZİDOĞLU (GİRİFT) Helin ÖNDER Çağtay YILMAZ Utku Hasbey KURBAN Mansur YAMAN Umut ERDEM Alperen BULUT Simay GELEN Enes AKTAN Medya Editörlerimiz Deniz EROL Deniz EROĞLU İçerik Editörlerimiz Büşra ARSLAN Müzeyyen Sude ERSARI Busenaz K. Mizenpaj İrem KAPLAN Tasarım Yiğit Can DOĞAN


6 18 START-UP 8 YA DA BİZ MASAL OLSAK 22 ASTROLOJİ HAKKINDA – ASTROLOJİDE BÜYÜK ÜÇ KONUM 14 GEZEGENDEKİ KATLİAM 16 ZEKERİYA SOFRASI 12 ACIYA ESTETİK KATAN SANATÇI: SEBASTİAO SALGADO 10 NEREDEYSE MÜKEMMEL “FLORANSA” 20 START-UP İÇİN GEREKEN ÜÇ KİŞİ 30 DÜNYA KUPASI 32 KOYU DEM 24 PSİKOTERAPİDE EMDR TEDAVİSİ 40 ROCK’IN BÜYÜKELÇİSİ: SCORPİONS GRUBU 34 BÜYÜLÜ GERÇEKLİK 26 EVRİMDE VE FİZYOLOJİDE MEME 28 BEN DÜNYANIN EN KÖTÜ İNSANIYIM 38 GİRİFT’TEN ŞİİRLER 37 MBTI’DA DIŞADÖNÜKLÜLÜK VE İÇEDÖNÜKLÜLÜK 6 EZGİ DURMUŞ İLE KEYİFLİ BİR SOHBET 36 AYDINLIK


M e m l e k e t i m i z i , t o p l u l u ğ u m u z u g e r ç e k h e d e f e m u t l u l u ğ a e r i ş - t i r m e k i ç i n i k i o r d u y a i h t i y a ç v a r d ı r : B i r i v a t a n ı n h a y a t ı n ı k u r t a r a n a s k e r o r d u s u , d i ğ e r i m i l l e t i n i s t i k b a l i n i y o ğ u r a n k ü l t ü r o r d u s u . B u i k i o r d u n u n h e r i k i s i d e k ı y m e t l i d i r , y ü c e d i r , v e r i m l i d i r , s a y g ı d e ğ e r d i r … B u i k i o r d u n u n i k i s i d e h a y a t i d i r . Y a l n ı z s i z , k ü l t ü r o r d u s u m e n s u p l a - r ı , s i z l e r e b a ğ l ı o l d u ğ u n u z o r d u n u n k ı y m e t v e k u t s i y e t i n i a n l a t m a k i ç i n s i z e ş u n u s ö y l e y e y i m k i , s i z l e r ö l e n v e ö l d ü r e n b i r i n c i o r d u y a n i - ç i n ö l d ü r ü p n i ç i n ö l d ü ğ ü n ü ö ğ r e t e n b i r o r d u n u n f e r t l e r i s i n i z . 4


Değerli Okur, Lotus Dergisi; Türkiye’nin farklı şehirlerinden yazmaya meraklı olup sesini insanlara duyurmak isteyen tüm lise ve üniversite öğrencileri için kurulmuş, aynı zamanda yapılan etkinliklerle ilgili oldukları alanlarda kendilerini geliştirebilecekleri yenilikçi bir sosyal medya platformudur. Lotus çiçeği, kendini bulmayı, iç dünyanın her ne olursa olsun kirlerden uzak tutabilmeyi simgeliyor. Her gencin kendinden bir parça ve kendini bulabileceği bir platform olabilmek amacıyla ilerlerken bu anlamlar bizim için yeterliydi ancak biz ona bir anlam daha ekledik. Lotus çiçeğinin içerisinde parıl parıl parladığı bataklığı çevremizdeki tüm olumsuzluklar ve renklerini kaybetmiş çırpınıp duran biz gençleri karanlığına sürükleyen dünya yaptık, bu dergiyi ise bir lotus çiçeği gibi o dünyanın orta yerinde bir umut olabilsin diye hayata geçirdik. Umuyoruz ki Lotus Dergisi amacına en uygun şekilde sizlere ulaşır ve her birimiz kendi umutsuzluklarımıza birer lotus olabiliriz. 5 VURULDUK,ASILDIK,ÖLDÜRÜLDÜK, EY HALKIM UNUTMA BİZİ UĞURLAR OLSUN...


2 Bazen okuduğunuz ortam, o kitabı okurken bulunduğunuz duygu durumu, eğer tercih ediyorsanız dinlediğiniz şarkı/müzik kitap okuma deneyiminizi farklı kılar. Siz bir kitabı okurken onu daha farklı bir şekilde yaşamak ve deneyimi özelleştirmek için belirli bir ortam, şarkı/müzik, vb. seçiyor musunuz? Hayatı ritüel gibi yaşayan bir insanım. Sıradan her şeyi kendimce özel bir hâle getirmek o şeyden aldığım keyfi misliyle arttırıyor. Buna yazmak da dahil kahve yapmak da… Müzik dinleyerek yazabilen biri değilim maalesef. Sabah 05:00-9:00 arası benim için en verimli saatler oluyor. Özel bir ortama ihtiyaç duymuyorum, ses olmaması yeterli. Bir de yazmaya başlamadan önce mutlaka meditasyon yapıyorum. Sizce kötü kitap diye bir şey var mıdır? Eğer varsa, sizin için kötü ve iyi kitap nedir? Kişisel zevke dayalı hiçbir konuda iyi ya da kötü diyebilecek haddi bulmuyorum kendimde. Her kitabın öğretici, zihin açıcı, edebi açıdan doyurucu olması gerektiğini de düşünmüyorum. Bu tarz kriterler belirlediğimizde insanların okuma şevkini kırdığımıza inanıyorum tam tersi. İsteyen istediği kitabı, istediği amaçla okuyabilir. Bana hizmet etmeyen bir kitap bir başkasının ruhuna çok iyi gelebilir. Çevrimiçi uygulamalarda, gençlerin kendi kurgularını yazmaları ve bu uygulamaların yaygınlaşması hakkında ne düşünüyorsunuz? Yaratıcılığa ve üretkenliğe katkı sağlayan her şeyi destekliyorum. Yazar olmak ne demek? Kimler yazar olabilir? Yazar olma sürecinizden bahsedebilir misiniz? Yazar olmak kendini var etme biçimlerinden yalnızca biri. Hiçbir mesleğin yüceltilmesinden yana değilim, o mesleğin nasıl icra edildiğiyle ilgileniyorum. Her mesleği herkes yapamayacağı gibi yazarlığın da herkesin yapabileceği bir meslek olduğunu düşünmüyorum. İsteyen herkes yazar olabilir diyemeyeceğim o sebeple. İsteyen herkes yazabilir ama pek tabii. Benim öyle zorlu, dramatik bir mücadelem olmadı. Yazmanın tutkum olduğunun bilincindeydim ve bu tutkumu mesleğe dönüştürmek için gereken adımları attım sadece. Şanslı olduğum kesin ama şansın ötesinde kararlı ve tutkulu olduğum için henüz 35 yaşında yayımcılıkla ilgili A’dan Z’ye bu kadar çok bilgi ve deneyim sahibi olabildim. Sizi bir yerden diğerine sürükleyen ve zihninize kazılı bir kitap alıntısı var mıdır? Var ise bizimle paylaşır mısınız? Aşk ile edebiyat arasında tercih yapmış ve kendisini seçmişti. (Barış Bıçakçı) Yazmak için hep ızdırap içinde mi olmak gerekir? Izdırap yazarlığın özü müdür ve Vincent Van Gogh’un da dediği gibi “Hüzün sonsuza dek sürecek.” midir?


Hayır, sürmeyecek. En azından benim için… Güçlü bir empati ve gözlem kabiliyetim olduğunu düşünüyorum. Bir olayı yazmak için yaşamış olmam gerekmiyor; şahit olduğum, duyduğum bir olayı da içselleştirerek yazabilirim. Kendi içimde çok mutlu olduğum gün, oturup satırlarca bir trajedi yazabilirim. Dramdan ve acıdan beslenen yazarlardan değilim. Gündelik hayatımda da mesleki hayatımda da negatif hiçbir duygunun bende uzun süre barınmasına izin vermem. İmza günlerinde okuyucularınız ile tanıştığınızda size yapılan geri dönüşler sonucu ilham aldığınız oldu mu? Her defasında oluyor. Çok şanslı ve minnettarım. Sizce tıpkı büyüme evreleri gibi yazmanın da evreleri var mıdır? Varsa bunlar nelerdir ve sizin en zorlandığınız evre hangisidir? Elbette var. Yaratım süreci de tıpkı doğum süreci gibi aşama aşama gelişen, değişen ve gittikçe zorluğu artan bir süreç. Ben en başından en sonuna kadar çok zorlanıyorum. Neşe içinde, keyifle yazan meslektaşlarım gibi olabilmeyi çok isterdim ama yazma süreçleri beni hem fiziksel hem de zihinsel açıdan oldukça hırpalıyor. Yazmak dışında yaptığım her şey zaman kaybıymış gibi saçma bir ruh haline giriyorum ve kitap çıkana kadar kitap dışında hiçbir şeye tam anlamıyla enerjimi veremiyorum. Bebeğini kucağına aldığında tüm o sancıları bir anda unutan anneler gibi, ne zaman ki kitabı elime alıyorum ancak o zaman rahatlayabiliyorum ben de. Yayımladığınızda pek içinize sinmeyen ya da çok sevip yayımladığınız eserleriniz var mıdır? Varsa isimlerini bizimle paylaşmanız mümkün müdür? Hayır, yok. Her biri başka yaştaki, başka hislerdeki başka bir Ezgi ve hepsinden memnunum. İçime sinmeyen hiçbir şeyi yapmış olmak için yapmam zaten. Hele ki bu bir kitapsa… İlk 3 kitabınız: “Ya da Biz Masal Olsak”, “Hep Sonradan” ve “İntihar Ormanları” film gibi kitaplardı. Siz filme uyarlanan kitaplar hakkında ne düşünüyorsunuz, bir gün bu kitapları uyarlama ya da senaryo yazma gibi bir planınız var mıdır? Hem okuyup hem de filmini izlediğim çok kitap yok açıkçası. Birinden birini tercih ediyorum. Yorum yapabilecek kadar bilgiye sahip değilim yani. İntihar Ormanları ile ilgili öyle bir proje var. Dilerim yakın zamanda gerçekleşir ve kitabı mı daha iyiydi yoksa filmi mi diye tartışırız hep birlikte. Kurgularınız içinde gizli bir gözlemci gibisiniz. En azından ben okuduğumda her zaman varlığınızı oralarda bir yerlerde hissediyorum, siz yazdıklarınızda kendinizi nasıl konumlandırıyorsunuz? Her zaman oralarda bir yerdeyim. Bazen karakterin bir mimiğinde, bazen sevdiğini söylediği bir eşya olarak… Bir şekilde muhakkak varım. Hayata bakış açınızdaki farkındalığı nasıl kazandınız ya da bu farkındalığı size kazandıran biri var mı? Çocukluğumdan beri dingin ve empat bir yapım var. Şu an faydasını görsem de çocukken hiç de işime yarar özellikler değildi bunlar. Çocuk dediğin biraz hareketli olur. Ben çocukken bile yaşlı bir ruhtum. Bunu kazanmak için bir şey yapmadım ama korumak için hayatıma aldığım ve kattığım her şeyin iyi ve temiz olmasına özen gösteriyorum. Buna yediklerim de dahil, iletişimde olmayı seçtiğim insanlar da…


Ezgi Durmuş, bu isim benim birkaç yılıma eşlik eden eşsiz kadına ait. Birkaç yıl önce, her şeye çokça anlam yüklerdim. Ezgi Durmuş’u da tam bu dönemimde keşfettim, ona da onlarca anlam yükledim. Lisede, üzerinde çalıştığımız bir proje için gerçekleştirdiğimiz bir fotoğraf çekiminde elime şans eseri “İntihar Ormanları” kitabı verilmişti. Bu, Ezgi Durmuş ile tesadüfi bir şekilde tanışmamıza vesile olmuştu. Ezgi Durmuş’un tüm kitaplarını okuyan biriyim fakat bu yazıda bahsetmek istediğim kitap, Ezgi Durmuş’un ilk kitabı olan “Ya Da Biz Masal Olsak”. YAZAR:Müzeyyen Sude ERSARI


Öncelikle neden bu kitabı seçtiğimden bahsedecek olursam bunun oldukça basit bir açıklaması var: Bu kitabın bende bir hatırası var. Elime bu kitabı her aldığımda, kalabalık şehir, bahar havası ve yüreğimdeki tuhaf rahatlık tenimi okşar. Bu kitap, buram buram acı ve hasret kokarken ben tam tersi şekilde bir neşe ve huzurla başlamıştım kitaba. Ne tuhaftır, o zaman dün gibi aklımda. Kitap hakkında hiçbir spoiler vermek istemiyorum, bu yüzden genel hikâye ve kendi düşüncelerimden bahsedeceğim. Kitabımızda, “Nehir” adında bir ana karakter var. Nehir oldukça kırılgan, bencil biri olmasının dışında kendi öyküsü dışındaki her öyküyü yaşamaya razı olabilecek biri. Kitap, girişinde Nehir ve Hakan’ın tanışma hikâyesini anlatıyor. “Hakan”, Nehirle romantik bir ilişkiye başlayan, dürüstlüğe çok önem veren bir karakter. Bu iki kişi, naif bir şekilde ilişkilerine devam ederlerken Nehir’in geçmişine dair sakladığı sır, yavaş yavaş ortaya çıkmaya hazırlanıyor. Nehir kendine bile itiraf edemediği, yüreğindeki yaranın nedeni olan bu olayı günahmışçasına saklıyor ve hayatına hâlâ bununla devam etmeye çalışıyor. Kitap geçmişteki bu olayın ortaya çıkması, yeniden karmaşık ruh durumuna giren Nehir’in Hakanla olan ilişkisindeki değişiklik ve tek bir vedanın ayrılmak için yeterli olmadığı hakkında. Kitapta, Ezgi Durmuş’un ince eleyip sık dokuduğu sözler ile yüreğim erimişti. “Derdimi anlatacak kadar susmayı öğrenmiştim ben.” cümlesi Nehir’i görünür kılmıştı gözümde. Aslında, kitapta yer alan tüm karakterler (Nehir, Hakan, Can, Ece ve diğer birkaç kişi) çok gerçekti, en azından ben o insanların -en azından birininyağmurlu bir günde yanımdan geçip gittiklerine eminim. “Ya Da Biz Masal Olsak”, şehir motiflerini de çok keyifli işleyen bir kitaptı. Kitap sayesinde biraz Ankara, biraz da İstanbul’u turlamış oldum. Bu sayede kitabı okurken biraz sıcak bastı, biraz da üşüdüm. Bence bir yazarın şehri iyi bilip bizi cümleleriyle şehirde gezer gibi hissettirmesi efsunlu bir durum. Onlarca cümle çizmişimdir belki kitabın içinden fakat geri dönüp baktığımda tek bir basit cümle ve onun altına yazdığım yorum üzerine uzunca bir süre düşündüm. “Ama ben gittim.” cümlesine karşılık “Kendinden mi, şehirden mi?”, diye sordum Nehir’e. Ne yazık ki bir yanıt alamadım, hâlâ Nehir bu soruma ne yanıt verirdi diye düşünüyorum. Kısaca, bu kitap benim için yaşanmamışlıkların ağırlığını temsil ederken hiç bitmeyecek bir masal gibi hissettiriyor. Bu kitabı sevdim çünkü bir dönem en yakınlarımdandı. “Onunla başlayan, onunla gelişen ama asla onunla bitmeyecek olan bir hikâye…”ye beni de dahil ettin, Ezgi Durmuş. Teşekkür ederim. Not: Bu yazıyı okurken “Unutuldular – Pinhani” dinlemenizi tavsiye ederim, nedeni ise kitapta saklı.


YAZAR:Helin ÖNDER


İlk olarak şehre biraz yukarıdan bakacağız. Piazzale Michelangelo, şehrin en romantik ve en büyüleyici duraklarından biri. Bölgeye etrafı gözlemleyecek şekilde yürüyerek veya tur otobüsleriyle de ulaşılabilir. Özellikle akşam saatlerinde gün batımının ve hafif pastel renklerinin tüm zarifliğiyle izlenebileceği mükemmel bir seyir tepesidir. İkinci durak; şehrin tam kalbinde yer alan ‘National Museum of the Bargello’! Önceleri hapishane olarak kullanılan saray şimdilerde Michelangelo (Michelangelo/Brutus 1539 - 1540) ve Donatello (Donatello/David 1408 - 1409) gibi dünyaca ünlü artistlerin eserlerini barındırmakla kalmıyor, daha bir sürü Rönesans artistinin de eserlerine ev sahipliği yapıyor. Müzenin şehre kattığı mimari etki benim için çok yüksek. Diğer yapıların yanında yükselen sıradan bir taş yapı gibi görünse de içindeki değerli eserler ve mimarisi sayesinde büyüleyiciliği tüm diğer turistik mekânlar kadar iddialı. Bu yazıya konmadığı takdirde asla tamamlanmayacak bir blog yazısı olacağını bildiğim bir yerde sıra: ‘Cathedral of Santa Maria del Fiore’. Türkçesi ‘Floransa Katedrali’ olarak bilinen bu tarihi yapı, 1296-1436 yılları arasında birçok mimarın elinden geçerek günümüzdeki ve tarihteki hâlini almayı başarmış. Katedral, geç gotik özelliklerine uygun olan tasarımı ile kendisine bakanları adeta mest ediyor. İç mimarisinde kullanılan tavan süslemeleri (Vasari and Zuccari/Last Judgement) katedralin içine girildiği anda sizi adeta tarihte yolculuğa çıkarıyor. ‘Cathedral of Santa Maria del Fiore’, şehrin en önemli turistik mekânlarında en başta yer alırken Rönesans kentlerinin de ortak mirası olarak günümüzde yerini korumakta. Bir sonraki durağımızı masallardan bir mekân olarak tasvir edersek hiç abartmış olmayız. Ponte Vecchio, Arno Nehri üzerinde bulunan şehrin en meşhur köprüsüdür. Bu köprü, savaş sırasında yıkılan diğer bütün köprülere rağmen ayakta kalmayı başarmış ancak 1117’de yaşanan bir doğal afet sonucu tahrip olduğundan dolayı taş olarak yeniden inşa edilmiştir. Rönesans ressamı ve mimarı Giorgio Vasari’nin Palazzo Pitti ile Palazzo Vecchio arasındaki bağlantıyı sağlaması için tasarladığı ‘Vasari Koridoru’ köprünün üstünde konumlanır. Son olarak da şehrin merkezinden bahsedelim. ‘Piazza Della Repubblica’, şehrin konaklama, ulaşım ve turistik etkileşimi açısından en önemli ve merkezi noktalarından biridir. 15. yüzyıldan 19. yüzyıla kadar ‘Mercato Vecchio’ yani ‘eski pazar’ olarak kullanıldıktan sonra 19. yüzyılın sonlarında şimdiki dörtgen biçimi hâlini alıp şehrin etkileşimi en yüksek noktalarından biri olmuştur. Gece gündüz vakit fark etmeksizin etkileyici görsellere ulaşabileceğiniz bir meydan olduğunu orayı gördüğünüzde anlayacaksınız. Bu yazıyı, İtalya, Floransa hakkında bilgi sahibi olmak isteyenleriniz için, yardımcı olabilmesi dileğiyle siz değerli okuyucularımıza sunuyorum. Ya gidip bu güzellikleri canlı görürsünüz ya da hayatınız boyunca bir gün belki diye düşünerek bu dünyadan göçüp gidersiniz. Seçim sizin.


Sebastiao Salgado Kimdir? adam Yaşam savaşını fotoğraflarıyla ortaya koyan ve sorunları sadece göstermekle kalmayıp toplumsal bilinç oluşturmaya çalışan bir sanatçıdır. 1944 yılında Brezilya’nın Minas Gerais köyünde doğmuş aktivist bir sosyal belgesel fotoğrafçı ve aynı zamanda bir fotoğraf muhabiriydi. Çiftçi bir ailenin çocuğu olarak dünyaya geldi. Babasının eğitime verdiği önem nedeniyle iktisat okudu. 1968’de gelecekteki eşi olan ve fotoğrafçılığa başlamasını sağlayan Lelia Wanick ile tanıştı. Brezilya'da askerî diktatörlük döneminin yaşandığı ve baskıcı rejimin gerçekleştiği 1964 Brezilya darbesinin çiftin yaşam koşullarını olumsuz etkilemesinden dolayı eşiyle beraber Fransa’ya göç ettiler. Fransa’da kendilerine ait bir yaşam kurup iş hayatlarına devam ettiler. Salgado’nun çalıştığı şirket, onu kahve alanlarını kontrol etmesi için Afrika’ya gönderdi. Bu deneyim kariyerinde ilerleme şansı verse de Lelia Wanick’in aldığı fotoğraf makinesi, kariyerini tamamen değiştirip fotoğrafçılığa başlaması için büyük bir adım oldu. Bununla birlikte serbest fotoğrafçılığa başladı. Bir süre belirli ajanslarda çalıştıktan sonra eşiyle kendi ajanslarını kurdular. Salgado’nun diğer eserlerinden ayrı olarak çok beğenilen üç büyük çalışması vardır: “İşçiler”, “Göçmenler” ve “Yaratılış”. “Workers” (İşçiler) isimli çalışması altı yıl sürdü. Bu sürede yirmi altı ülke gezerek dünyanın en yoksul köşelerindeki işçileri fotoğrafladı. Balıkçılar, dokumacılar, madenciler, tarım işçileri… Salgado adalet arayışını bu eserinde çok net bir şekilde yansıttı. Ürkütücü koşullarda çalışan insanları fotoğrafladı. Çalışmalarını fotoğrafladığı yerlerde uzun yıllar yaşayıp halkla iç içe oldu. Bu sayede etrafını uzun süreli fotoğraflayabildi ve bu fotoğrafları, ardında yatan hikâyeleri belgeselleştirebildi. Tıpkı bir sosyolog gibi çalıştı. Hatta bazı eleştirmenler bu eserin Karl Marks’ın “Komünist Manifestosu” adlı eserinden bile etkili olduğunu söylemişlerdir. “Migrations” (Göçler) adını verdiği eseri ortaya çıkarmak için kırk üç ülkeyi gezdi. Bu sefer kamerasını ve anlama çabasını büyük kentlerin gecekondularında yaşayan insanlara çevirdi. Gördüğü trajediye kendisi bile inanamadı. Son olarak “Genesis” (Yaradılış) eserinde dünyanın bozulmamış yerlerini görmek, insanın kötücülüğünü nötralize etmek ve herkesin aynı kökten geldiğini göstermek için doğaya döndü. Doğaya verilen zararın en kaygı verici sorun olduğunu fark edip el değmemiş bölgelere doğru sekiz yıl sürecek bir yolculuğa çıktı. Amazon, Endonezya, Madagaskar, Alaska ve Şili’yi inceledi. Modern insanın uzun ve çoğu zaman yıkıcı tarafından koparak kara ve deniz manzaralarını, hayvanları ve ilkel toplumları fotoğrafladı. ACIYA ESTETİK KATAN SANATÇI: SEBASTİAO SALGADO YAZAR:Deniz EROĞLU


KAYNAKÇA https://en.wikipedia.org/wiki/Sebasti%C3%A3o_Salgado https://dergipark.org.tr/tr/download/article-file/397832 https://www.britannica.com/biography/Sebastiao-Salgado https://www.theguardian.com/artanddesign/2004/sep/11/sebastiaosalgado.photography2 https://www.artsy.net/artwork/sebastiao-salgado-kuwait-7 Sebastiao Salgado’nun hayatını ve hissettiklerini daha iyi anlamak için 2014 yılında “Toprağın Tuzu” belgeseli çekilmiştir. Salgado toplumsal sorunları anlamaya, çözmeye ve bilinç oluşturmaya çalıştı. Hümanist ve mücadeleci kimliğini bütün eserlerinde gösterdi. Ona göre belgesel fotoğrafçı olmak, bir yerde sadece güzel fotoğraflar çekmek ve güzel şeyler yaratmak değil; bir tartışma başlatmak ve hayatın gidişatını sorgulatmaktır. Fotoğraflarına bakan kişide sadece merhamet duygusu uyanırsa ona göre o eseri tamamen başarısızdır. İnsanların o esere baktığında kurtuluşu hissetmelerini, bir çözüme ulaşılabileceklerini düşünmelerini ister. Fotoğraflara bakan kişinin gerçeği görüp yaşananlardan kendisini sorumlu tutmasına neden olur onun eserleri. Salgado, dünyanın halini ve biçimsel kaygıları göstermek için biçimsel kaliteye önem verir. Fotoğrafları içerik yönünden nitelikli ve derinlikli olduğu kadar bu yönden de son derece kalitelidir. Işık kullanımı, ton dağılımı, çerçevede yarattığı derinlemesine kompozisyon ve baskı kalitesi son derece güçlüdür. Görüntü dilinin siyah beyaz olduğuna inanır. Gölgeler yoğundur bu nedenle kontrast yüksektir. Aydınlık ve karanlığın etkileyici kullanımı fotoğraflara boyut katar. Dokuları ve formları öne çıkarır. Aynı zamanda bazı kesimler biçimsel kaliteyi eleştirir. Fotoğraflardaki biçimsel yönün içeriği zayıflattığı, insanın acılarını estetize ettiği ve bundan para kazandığını iddia ederler. Buna karşılık Salgado şunları söyler: “Bunu söyleyen aslında eserlerimden hiçbir şey anlamamıştır. Çünkü ben güzel fotoğraf çekmeye gitmem. Ayrıca güzel fotoğraf nedir ki? Ben öykümün içinde yaşamak için o insanların yanına giderim. Onlara yakın olmak, başkalarına bir şeyler iletebilmek ve bilinç akışı oluşturabilmek için giderim.” Kısacası Salgado, yaşayan bir toplum efsanesidir. Başarılarında dolayı birçok ödül de almıştır. Türkiye'de yaratıcı fotoğrafçılığın uluslararası alanda ün kazanmış en önemli temsilcilerinden olan Ara Güler, Salgado için şunu söyler: “Görüp görülebilecek en yetenekli sanatçıların başında gelir.”


YAZAR:Çağtay YILMAZ Sanatçılar sıkça kendi yaşantılarından, ilham aldıkları sanatçılardan ya da dünyanın içinde bulunduğu durumdan etkilenerek eserlerini üretirler. Savaşlardan, ölümlerden, devrimlerden, salgın hastalıklardan etkilenen sanatçılar olduğu gibi bu konularda eser üretmeyenler de bulunabilir. İnsanlar arasındaki etkileşimin artışından etkilenen sanat dünyası farklı akımlar doğurmaktadır. Bu akımlardan biri Banksy tarzıdır. Alışılmışın dışında hükümetlerin ve toplumun tabularını duvarlara yansıtan Banksy, doksanlı yıllardan beri İngiltere’de duvarları farklılaştırıyor. Bu akıma benzer eserler üreten Bambi ise “Kadın Banksy” olarak bilinse de o bundan çok daha fazlası. Bambi, toplumdan dışlanmış kadınları, sanatçıları ya da kraliyet ailesi üyelerini aynı duvarda buluşturabiliyor. Sanat ve sanatçı hakkında yaptığı şu yorum ise üzerinde düşünülmeye değer: “Sanatçı olmak yaratıcı özgürlüktür. Dünyayı kurtarmak istiyorum ve bu yüzden işimde her zaman sosyal yorumlar var. Gözleriniz kapalıyken yaşamak kolaydır ancak bu dünya için tatmin edici veya yararlı değildir.” [1] Gözlerini açan bir avuç insanın, unutulanları resimler aracılığıyla tarihe not düşmesi insanlığın en büyük eylemlerindendir. Goya, Manet, Rubens, Velázquez ve Picasso’ya dek uzanan tarihi olayların resmedilişi aslında Banksy ve Bambi’nin aktivizminin kökenini oluşturmaktadır. Bu yazıda, saydığım büyük ressamlardan birinin, Picasso’nun, “Kore’de Katliam” adlı eserini konuşmak istiyorum. ”Kore’de Katliam”, Francisco Goya’nın ”3 Mayıs 1808” isimli eserinden esinlenerek yapılmıştır. Picasso,” Kore’de Katliam” eserinde direnişi kadın ve çocuklar aracılığıyla resmetmiştir. Kadınlar onlara saldıracak olan askerlerle göz teması kurmaz. Yüzleri ağıt yaktıkları belli olacak şekilde gökyüzüne dönüktür, yalnızca tek bir çocuk askerlere korkuyla ve tedirginlikle bakmaktadır. Yerde her şeyden habersiz bebek dururken, genç kız donuk bir suratla bizlere bakar. Tüm bunlar karşısında ABD askerlerini temsil eden, o döneme ait


olmayan silahlar tutan, mızraklı askerler kadınlara karşı mimiksiz şekilde silahlarını doğrultmuşlardır. Devasa kaslı ve büyük vücutlu tasvirini daha etkili kılmak için askerler çıplak resmedilmiştir. Eser günümüzde Fransa’da bulunan Picasso Müzesi’nde sergilenmektedir. “Kore’de Katliam” eseri Picasso’nun eleştirmenler tarafından estetik açıdan en iyi yapıtları arasında gösterilmez fakat kulağımıza kötü gelen soyut kavramları canlandırmadaki başarısını “Guernica” adlı eserinden sonra bu eserinde de görebiliyoruz. “Guernica” eserinden daha az etkili kalmasında eserin rolü olduğu kadar dünyanın içinde bulunduğu konjonktürü de hesaba katmamız gerekir. Bu bağlamda sanat eleştirmeni Kirsten Hoving Keen, bu eserin Picasso’nun komünizm etkisinde kalarak ürettiği bir eser olduğunun altını çizer. [2] Sanatçı bir olayı ya da tümüyle bir düşünceyi eserine yansıtırken dönemin koşullarından ve kendine ait düşünce dünyasından etkilenir. Picasso, “Guernica” eserinde Faşistlerin ve Nazilerin İspanyolları öldürüşünü resmederken, “Kore’de Katliam” eserinde Anti-Komünistlerin Korelileri öldürüşünü resmetmiştir. Picasso, zamanla kendi düşünce yapısına zıt düşen görüşleri farklı olaylarla resmine yansıtmıştır. 1930’larda düşman Faşistler olurken, 1950’lere gelindiğinde düşman AntiKomünistler olmuştur. Bu tarz resimlerde objektiflik aramadığımızdan değişik bakış açıları olayları farklı açılardan görmemize yardımcı olur. Bizlere anlatılanlardan farklı bir düşüncenin de var olmasından haberdar olmamız bizleri o düşünceye hemen bağlamaz ancak düşünce yapımıza farklı yorumlar eklememize yardımcı olur. Burada görüldüğü üzere sanatçılar kendi ideolojilerini eserlerine yansıtır. Bizim düşüncemize uygunluğu sanatsal üretimin değerini belirleyemeyeceği gibi bunun gerçekleri değiştiremeyeceğini de bilmemiz gerekir. Banksy’nin mültecilerle alakalı eserleri mülteci krizini bitirmemiş olsa bile bir tabu olan mülteci konusunu Avrupa’da tartışmaya açması örneği bize üretmiş olduğu eserin değerli olduğunu kanıtlar. Aynı şekilde Picasso, dünyada gücü ve hikâyeleri kendi çıkarlarına göre yazma imkânına sahip kişilere karşı bir duruş sergilemiş, insanlığın geride bıraktığı tüm kötülükleri “sadece resmederek” yalnızca eserlerini değerli kılmamıştır, beraberinde kendisini kutsallaştırarak bu dünyadan göçmüştür. Son olarak kendisinin şu sözleriyle noktalamak istiyorum: “Sanatın gerçek olmadığını hepimiz biliyoruz. Sanat, gerçeği, en azından anlamamız için bize verilen gerçeği fark etmemizi sağlayan bir yalandır. Sanatçı, yalanlarının doğruluğuna başkalarını nasıl ikna edeceğini bilmelidir.” KAYNAKÇA https://www.theguardian.com/artanddesign/2015/oct/18/bambi-graffiti-artist-femalebanksy-street-art-feminism https://www.pablopicasso.org/massacre-in-korea.jsp#prettyPhoto


Z E K E R İ YA S O F R A S I Dün akşam bir dizide geçti bu cümle, Zekeriya sofrası kurulacak yarın di-ye. Daha önceden duymuştum: Halil İbrahim Sofrası ve Çilingir Sofrası’nı ama bu kelimeyi tabiri ilk defa duymuştum. E tabi elimizin altında telefonlar, internet olunca hemen baktım ne demekmiş diye. Benim gibi ilk defa duyan çok-tur diye düşündüm, en azından hikâyesini bilmiyorsunuzdur çünkü unutulma-ya yüz tutmuş bir gelenek. Zekeriya Sofrası, Cumhuriyet sonrası Ankara’sında görülüp benimsenen, 1930-40’lı yıllarda yaygınlaşan, Eski İstanbul ile Bursa’da da örneği görülen ve az önce de dediğim gibi günümüzde unutulmaya yüz tutmuş bir adak adama, adağını yerine getirme, yeni dileklerde bulunmak için yapılan bir yemekli toplantıdır. Buradaki yemek, daha çok kuruyemişler ile hazırlanmış çerez tabakları ve yeşilliklerden meydana gelir. Çeşitli salatalar ve meyve tabakları ile sofra süslenir. Zekeriya Sofrası’nın en önemli özelliklerinden biri de sofrada 41 çeşit yiyeceğin bulunması zorunluluğudur. Sofra iki kişi tarafından düzenlendiğinde 41+41 =82 çeşit tabağın olması gerekmektedir. Sofraya katılanlar bu 41 çeşit yiyecekten tadarlar. Bu yiyeceklere ateş değmemesi gerekir. Yani pişirilme işlemi olmaz. Örnek bir listede: fındık-fıstık gibi kuruyemişler, kuru meyveler, ay ve kabak çekirdeği, pestil ve benzeri şekerlemeler, lokum ve cezerye, çikolata, meyve tabağı, farklı farklı salatalar, bisküvi ya da kraker, kuru pasta, börek ve-ya poğaça, kek, sebze kızartması, yoğurt veya yoğurtlu mezeler, zeytinyağlılar örnek verilebilir. Tabii burada 41 çeşitten fazla oldu. Ama sofraya eklenebilecek her yiyeceği yazdım. YAZAR: İrem KAPLAN


Zekeriya Peygamber Sofrası ya da Peygamber Sofrası adını alan bu geleneğin yüzyılın başında Hicaz’dan gelen ihtiyar bir kadının eseri olduğu söylenmektedir. Zekeriya Sofrası geleneği, büyük çoğunlukla yalnızca kadınlar arasın-da yapılır. Genç öğrenci delikanlıların ya da ender olarak kadınlı erkekli grup-ların katıldığı sofraların da kurulduğu görülmüştür. Sofra, dileği yerine gelmiş bir kadın tarafından düzenlenir. Genellikle Şabanı Şerif ayı içinde yapılır. Sof-ranın kuruluş zamanı ise akşamla yatsı arasındadır. Bu sofraya komşu ve akra-ba kadınlar çağrılır. Çağrıya mutlaka gitmek zorunluluğu yoktur. Çağrı, birkaç gün önceden yapıldığı için dileyen o gün oruç da tutar. Sofra açılmadan önce iki rekât namaz kılınır. Namazdan sonra Meryem Süresi okunur. İstanbul’da ise bu süreye “Zekeriya Suresi” de denilmektedir. 98 ayetten oluşan bu sürenin ilk 11 ayeti Zekeriya Peygamber’den söz etmektedir. Namaz kılınıp, Kur’an okununcaya ve sofraya adak mumu dikilinceye kadar katılanların birbirleriyle konuşmamalarıdır. Yani susmak ve konuşmamak sofranın başlıca kurallarıdır. Bu yüzden çocuklar genellikle davete götürülmezler. Sofranın ortasında adağı yerine gelmiş olan ve sofrayı düzenleyen kadının diktiği mum sonuna kadar yanık durur. Bu mumun yanına, davete gelenler ve adak dileyenler de birer mum dikerler, “eğer muradım olursa gelecek yıl Şaban ayında böyle bir sofra kurmayı adıyorum.” derler. Dilenen niyet sayısına göre de mum dikerler. Bu mumlar sofra sahibinin diktiği mumun ateşi ile yakarlar. Sofrayı kuranın mu-mu sonuna kadar yanmasına rağmen, o gün orada niyetlenenler diktikleri mumu bir müddet (mumun dörtte biri yandıktan) sonra söndürerek yanlarına alırlar ve evlerine götürürler. Bu mumu diledikleri olduğunda ve kurdukları Zekeriya Sofrası’nda hiç sönmemek üzere dikerler. Benim bu satırları yazarken bilgisayarı kapatıp bir dilek tutmak ve eğer benim de niyetim gerçekleşirse tüm okurlarımızı davet edeceğim bir sofra kurmak geçti. Birkaç da soru takıldı. Satırlarımı sonlandırırken sizlere bu soruları sorup sizi düşüncelerinizle baş başa bırakmak istiyorum. İnsanlar neden dilek diler? Dilek dilemek bir insana hangi duyguları hissettirir? Hedef belirlemek ve o hedef için çalışmak yerine kendi dileğimizi kimden bekliyoruz, neden kendimiz dışında bir varlıktan bekliyoruz? Sorulara cevaplarınızı sosyal medyada bizleri etiketleyerek paylaşabilir ya da bizlerle mesaj yoluyla iletişi-me geçebilirsiniz. Hepinize kocaman sevgiler, iyi okumalar.


Bu kelimeyi girişimcilik ile ilgileniyorsanız duymama ihtimaliniz yok denecek kadar az. Peki her yerde duyduğumuz bu kavram aslında ne? Çoğumuzun aklında kısaca “Yeni bir şirket kurma.” olarak tanımlanmış olabilir. Kısmen doğru olduğunu da söyleyebiliriz ancak detaylandırmamız gerekirse daha doğru tanımı şu şekilde olacaktır: Bir sorunu ya da problemi çözmek amacıyla kurulan şirket. Bu sorun herhangi bir kitlenin sorunu olabilir. Buradaki amaç dünyaya fayda sağlamak. Ben De Yapmak İstiyorum Peki bir start-up kurmanız için sahip olmanız gereken en önemli şeyler neler? Nereden başlamanız gerekiyor? Öncelikle bir çözülmemiş bir sorun bulmanız lazım, yani bir fikriniz olmalı. Bulduğumuz bu sorun üzerine bir çözüm geliştirmeniz gerekiyor. Bu çözümü şirketlere, yatırımcılara sunarak yatırım almalısınız. Çok basit gibi gözükür değil mi? Aslında tüm bu süreçler göründüğünden çok daha zor ve ciddi bir emek gerektiren süreçler. Başarılı olmak için daha birçok şey yapmanız lazım. “En iyi start-uplar genelde bir kişinin yarasını kaşımasıyla ortaya çıkıyor.”-Michael Arlington Şirket Vs Start-Up “Start-Uplar şirket değil mi?” sorusu aklınıza gelebilir. Aslında ikisi farklı şeyler ve birbirlerinden ayrıldığı keskin hatlar mevcut. Şirketler uzun vadede kâr amacı güderler, planlamalarını ve yapmayı düşündükleri şeyler uzun vadelidir. Start-Uplar ise daha kısa vadeli planlar yaparlar. Start-Up gibi şirketler çözüm bulana kadar yaşarlar. Buldukları çözümü ürün olarak çıkarılabilir ya da başka bir şirkete satabilirler. Ürün çıkardıklarında ise şirket olurlar. Diğer bir deyişle fikir yoksa start up da yok.


Bolca uykusuz günler, sabahtan akşama kadar çalışma, iyi bir ekip kurmak, önünüze çıkan tonla rekabet ve engel… Şunu bilmeniz gerekiyor ki Start-Upların çok büyük bir kısmı başarısız oluyor. Uyarmamızda fayda var ancak bu sizi yıldırmasın iyi bir planlama ve sıkı bir çalışmayla neden başarıya ulaşanlardan bir tanesi sizinki olmasın? Önemli olan piyasadaki binlerce açıktan birini kendi sorunlarından yola çıkarak keşfedip en efektif biçimde kapatmaya çalışmanız. Neden Batıyorlar? Peki bunca start-up içerisinde başarılı gördüklerimizin sayısı başarısız olanlara oranla neden bu denli az? CB Insights tarafından 110’dan fazla Start-Up’ın neden başarısız olduğu inceleniyor, çıkan sonuçlar raporlanıyor. Çıkan 12 sonuçtan ilk 5’i şöyle: 1-Nakit paranın tükenmesi %38 2-Market ihtiyacı olmaması %35 3-Rekabet %20 4-Hatalı iş modeli %19 5. Düzenleyici/yasal zorluklar %18 Araştırmaya göre çoğunun batmalarında tek bir sebep yok birçok sebepten ötürü batıyorlar. Yatırımcılardan yeterli fon toplanamaması listenin ilk sıralarında olan nedenlerden. İkinci sırada marketin iyi araştırılmaması ve ihtiyacı karşılamaması yer alıyor. Rekabet, hatalı iş modeli ve yasal zorunluluklar diyerek bu liste daha uzuyor. Yani başta bahsettiğimiz gibi gemi tek bir yerden değil birçok noktadan su alıyor. “Why Startups Fail: Top 12 Reasons l CB Insights” kaynağı size daha uzun bir bilgilendirme konusunda yardımcı olacak ufak bir öneri. “Canımı sıkan şeyler bana fikir olarak geri döner.” -Josh James Bir sorununuz varsa ve bunun çözümü yoksa ona bir çözüm üretmek için kolları sıvayın çünkü bilmelisiniz ki bu sorunu sizinle birlikte muhtemelen birçok insan yaşıyor. Evet birçoğu batıyor ama her girişimci ikinci denemesinde daha başarılı oluyor. Bu yüzden batmak sorun değil önemli olan düştüğün yerden nasıl çıkacağın ve her batışında kazanacağın deneyimleri nasıl kullanacağın. Unutma, en büyük risk risk almamaktır.


Peki bir start-up kurulurken kimlerle yola çıkmalısınız ya da kimler sizinle yola çıkmalı biliyor musunuz? Bir ekip oluşturmak istiyoruz ancak birbirini tamamlayan bir ekibin parçaları kimlerden oluşmalı? Eğer bir start-up fikriniz varsa ve bu fikri hayata geçirmek için tek başınıza eksik hissediyorsanız öncelikle kendinizi sonrasındaysa bu yola sizinle çıkacağınız kişilerde olacak özellikleri en iyi şekilde gözlemlemeniz ve ekibinizi her birinizin güçlü yönü birbirini tamamlayacak şekilde oluşturmanız gerekiyor. Bunun kulağa zor geldiğini biliyorum. Bu yüzden sizi işinizi kolaylaştıracak bir teori ve girişiminiz için ideal bir ekibi oluşturacak üç kişilik tipiyle tanıştıracağım; Hustler, Hacker ve Hipster. Bir start-up için gerekli olan güçlü yönleri ayrı ayrı kendilerinde bulunduran bu üç kişilikten hangisisin ve girişimin için yanında kimler olmalı sorusunun cevabını her birini okurken düşünmeni ve değerlendirmeni istiyoruz! YAZAR: Büşra ARSLAN


Hustler Ekibin sosyal kelebeği ve girişkeni olarak tanımlarsak pek de yanlış olmaz sanırım. Hustler kişilik tipindeki insanlar, ekibin içinde iletişim becerileri ve ikna kabiliyeti daha yüksek olan kişilerdir. Takımın koordine olmasını, geleceğinin planlanmasını ve hayata geçirilmesini aynı zamanda tüm bunlar yapılırken motivasyonun korunmasını sağlarlar. Tüm bunların yanında girişimin kazanç elde etmesi için çalışır, ürünün gelişimini takip ederler. Organize etmek onların işidir. Hacker Onlara ideal kurucu ekibimizin teknoloji devleri diyebiliriz. Elde edilmek istenen ürünün en başından itibaren ortaya çıkması ve geliştirilip hayata geçirilmesinde önemli bir rol oynarlar. Özellikle teknoloji merkezli girişimlerde öne çıkarlar ve işin çekirdeğini oluştururlar. Yaptıkları çalışmalar ekibin geri kalanına zaman kazandırırken tüketicinin sorunlarına daha hızlı cevap verebilmenizi sağlarlar. Hacker kişilik tipindekiler tam olarak problem çözme ustalarıdır ve teknolojiyi en iyi şekilde kullanarak girişimi ileriye taşımak onların işidir. Hipster Girişiminizin imajı, tüketiciye sunulan son hali ve tasarımı onların elinde diyebiliriz. Sosyal medya yönetimi, web tasarımları gibi tüketici deneyimi odaklı ilerler. Girişiminizi sunduğunuz platformları ve kullanıcı deneyimlerini en iyi şekilde geliştirmek, en iyi görünüme sahip hale getirebilmek takımınızdaki hipster kişiliğe ait olacaktır. Hem Hacker Hem Hustler kişilikler ile yaptığı iş konusunda çokça etkileşime geçerek sonucu ortaya koymaya çalışırlar. Hem teknolojiyi hem de sosyal alanları iyi bir şekilde kullanan kişiler olmaları gerekir. İyi bir yönetici ekibin start-up’ınız için önemi göz ardı edilemez, her şeyin onlarla başlayacağını ve onların elinde gelişeceğini bilmemiz gerekir. Ancak diyebiliriz ki bunun yanında önem arz eden pek çok unsur olacak ve hepsi bir bütün olarak ele alınmadığında başarılı olma olasılığınız düşecektir. Bu kişilik tiplerinin bir girişimin sürekliliğini, karlılığını, uzun ömürlülüğünü ve büyümesini sağlayacak bir ekiple sağlıklı bir şekilde kurulması üzerine bir teori olduğunu söyleyebiliriz. Unutmayın ki zamanla ve deneyimle kişilerin donanımları değişeceğinden konumlar ve farklılıklar olabilir. Hatta birden fazlasına dönüşebilir, daha farklı iş dağılımları yapabilirsiniz! Siz yine de eksik parçalarınızı aramaktan ve bir bütün olacağınıza inandığınız insanları bulmaktan çekinmeyin


Astroloji, gezegenlerin konumlarının ve gökyüzü olaylarının kişiliğimize, hayatımıza ve davranışlarımıza nasıl yansıdığını inceler basitçe. Bunlar çok çeşitli yöntemlerle yapılabilir ve bunun için farklı farklı burç haritaları kullanılır. Burç haritası belli bir anın belli bir yerden çekilmiş gökyüzü fotoğrafı gibidir. Gezegenlerin, asteroidlerin, yıldızların ve diğer tüm gök cisimleriyle birlikte bazı matematiksel noktaların da ifadesi semboller ve sayılarla sağlanır. Astrologlar farklı tiplerde burç haritalarının rehberliğini kullanarak birçok farklı konuda yorum yapabilirler. Bu konulardan en popülerleri karakter ve aşk analizleri olsa da aslında yelpaze çok geniştir. Bir ülkenin ya da bir markanın haritasına bakılabilir, böylece gelecek imkanlar, çöküşler ya da önemli tarihler tahmin edilebilir. Ekonomi, sağlık, kariyer, akademik hayat, seyahatler, aile ilişkileri, arkadaşlıklar ve daha birçok farklı konuda öngörüler, geçmişe ışık tutan yorumlar yapılabilir astroloji aracılığıyla. Astroloji resmi olarak bir bilim dalı olarak kabul edilmemiştir çünkü olasılıklara dayanır. Her olasılık gerçekleşmez, birbirine bağlı yüzlerce denklemin doğruluğunu, üstelik bu kadar farklı konuda bir sürü farklı nokta varken, kimse kanıtlayamaz. Ancak yine de günlük yorumlar ve fal bakmak yerine gerektiği gibi kullanıldığına astroloji gerçekten hayatımızı kolaylaştırabilecek müthiş bir nimet, harika bir araçtır. YAZAR: Busenaz K.


Güneş burcu: Herkesin "Burcun ne?" sorusuna verdiği cevap olan Güneş burcu, karakterimizin temellerini temsil eder. Eğer burç haritamız bir vücut olsaydı Güneş burcu iskelet sistemimiz olurdu. Yükselen burç: Yükselen astrolojideki 12'li ev sistemimizin 1. evini başlatan burçtur. Biz doğduğumuzda şafaktan hangi burç yükseliyorsa odur. Haritamızdaki her şey yükselen burçtan geçer, haritamızın CEO'su gibidir. Ay burcu: Bir buçuk günde burç değiştirdiği için bazen doğum günümüz yeterli olurken geçiş günlerinde doğanlarımız için saat olmadan kesin belirlenemeyen Ay burcu iç dünyamızı ve duygularımızı temsil eder. Ayrıca hayatımızdaki en önemli kadın figürü olan annemizdir.


Psikoterapide EMDR Tedavisi YAZAR: Mansur YAMAN 1987 yılında Amerikan psikolog France Shapiro tarafından keşfedilen, Türkçeye “Göz Hareketleriyle Duyarsızlaştırma ve Yeniden İşleme” olarak çevrilen EMDR tedavisi zamanla psikoterapide yer edinebilmiştir. Genellikle travma sonrası stres bozukluğunda hastaların başvurduğu bu yöntem, her ne kadar “göz hareketleriyle duyarsızlaştırma” üzerine çıksa da zamanla tedavinin yöntemleri için birçok farklı yola başvurulmuştur. EMDR tedavisine göre travmayı oluşturan anı, uygunsuz biçimde bellekte yer edinir. Geçmişteki bu kötü anı “düğüm” olarak isimlendirilir. Anlamı ise; anı ağlarının merkezinde bulunan, biyolojik olarak depolanmış fakat uygunsuz biçimde yer edinmiş deneyimlerdir. Bilgi; donmuş bellek sisteminde işlenmemiş şekilde, nörobiyolojik seviyedeyse diğer bilgilerle uyumlu, işlenmeden depolanmış olabilir. Bu işlenmeme durumu sağlıklı değildir. Birbirleriyle ilişkili olan ve temeldeki hedef anılar (düğüm) özgün halleriyle depolanmışlardır ve şimdiki zamanı yüksek ölçüde etkilemektedirler. Düğümler (işlenmemiş anılar), işlendiğinde bozukluktan çıkıp işlevselliğe kavuşurlar. EMDR tedavisinin asıl amacı da budur; bellekteki işlevsel olmayan verileri (düğümleri) donma durumundan çıkarıp uyum sağlayıcı bir çözüme kavuşturmak. Şimdiki zamanda mevcut bozuklukların neredeyse tamamı geçmişteki yaşanmışlıklarda saklıdır. Birçok insanın hayatı boyunca benzer sorunları tekrar tekrar yaşamasının nedeni bellekteki işlenmemiş travmatik anılar olabilmektedir. Tecavüz, akran zorbalığı, savaş deneyimi, yakın kayıpları gibi durumlar bunun başlıca örnekleridir. EMDR tedavisi pratikte nasıl uygulanır? Danışan, yaşadığı kötü deneyimden kurtulma amacıyla terapiste gider. Öncelikle danışanın olaydan duyduğu rahatsızlık derecesi belirlenir ve hazırlık evreleri gerçekleştirilir. Ardından anının işlenmesi başlar. Hedef anıyı temsil eden bir resim belirlenir. Bu resmin danışana hatırlattığı algılar, bilişler ve beden duyumları istenir. Danışanın, anıyı düşündüğünde, “şu anda” kendisiyle ilgili nasıl bir bilişe sahip olduğunu belirlemesi istenir. Sonrasında hedef resme baktığında “şu anda” hangi olumlu inanca sahip olmayı arzuladığı sorulur. “Başarabilirim, sevilmeye değerim.” gibi işlevsel bir dü-


şünce belirlenir. Danışanın hedef resmi belirlemesi ve olumsuz bilişini tanımlaması, bellek ağlarını hareketlendirir. Güçlü hisler uyandırır. Danışanın bu duyguları fark etmesi ve tanımlaması istenir, not alınır. Ardından danışandan hedef resme, olumsuz bilişe ve bunlarla ilişkili duygu-beden duyumlarına odaklanması istenir. “Bırakın ne olursa olsun, sadece olmasına izin verin, aklınıza gelen hiçbir şeyi önemsiz diye atmayın, aklınıza gelen her bilgi bir şekilde bağlantılıdır, durmak isterseniz elinizi kaldırın.” yönergesi verilir ve iki yönlü (bilateral) uyarıma başlanır. Duyarsızlaştırma aşaması olarak bilinen bu aşamada, tedavi için hedeflenen anıyı danışanın sıkıntı yaşamadan anımsaması beklenir. Danışanın bu anı hakkındaki ifadeleri teşvik edilerek içgörüsünün sağlamlaştırılır. Bu içgörü, genellikle kendiliğinin kabulü ve yeni olumlu kendilik algısıdır. Daha sonra beden taraması aşaması başlar. Danışandan hedef resim ve olumlu bilişe odaklanırken bedeninde herhangi bir gerginlik olup olmadığına dikkat etmesi istenir. UBİ modeline göre uyum bozucu şekilde depolanmış bilgiler fizyolojik olarak yaşanırlar. Dolayısıyla başlangıçta hedeflenen travmatik anı herhangi bir beden duyumu olmaksızın anımsanana kadar EMDR işlemi tamamlanmış kabul edilmez. Danışan, rahatsız edici bir beden duyumu bildiriyorsa rahatlayana kadar işlemeye devam edilir. Son olarak terapist işlemenin yeterince gerçekleşip gerçekleşmediğine karar verir. İşleme gerçekleşmişse seans başarıyla sonlandırılır. Son yıllardaki çalışmalar; disosiyatif bozukluklar, konversiyon bozukluğu, kronik ağrı, dolaşım sistemi hastalıkları gibi birçok hastalıkla travma arasındaki bağlantılara dikkat çekmektedir. Ruh sağlığı çalışanları travmaya yönelik girişimlerinde; ilaç tedavisi, bilişsel davranışçı yaklaşımlar ve grup uygulamalarının yanı sıra EMDR tekniğinin de yaygın olarak kullanılması gerektiğine inanır. Ülkemizde “TSSB (Travma Sonrası Stres Bozukluğu)” üzerine yapılan çalışmalar travmayla ilişkili bozuklukların yaygın olabileceğini belirtmektedir. Travma üzerine çalışmak isteyen ruh sağlığı çalışanları için EMDR, kısa sürede sonuç alınabilme durumundan ötürü iyi bir seçenek olarak görülmektedir. Kavakçı Ö, Doğan O, Kuğu N. EMDR (Göz hareketleri ile duyarsızlaştırma ve yeniden işleme): Psikoterapide farklı bir seçenek. Düşünen Adam: Psikiyatri ve Nörolojik Bilimler Dergisi 2010; 23:195-205. Hacıoğlu M, Aker T, Kutlar T, Yaman M. Deprem tipi travma sonrasında gelişen travma sonrası stres bozukluğu belirtileri alt tipleri. Düşünen Adam: Psikiyatri ve Nörolojik Bilimler Dergisi: 2002;15:4-15. Alişan Burak YAŞAR,Seda KİRAZ,Dilara USTA,Ayşe Enise ABAMOR. Şizofreni Olgusunda Göz Hareketleri ile Duyarsızlaştırma ve Yeniden İşleme (EMDR) Uygulaması ve Kliniğe Etkileri: Olgu Sunumu. Türk Psikiyatri Dergisi; 2007; s(280) Aydemir Ö, Esen Danacı A, Akbay Pırıldar Ş ve ark. (2000) Calgary Şizofrenide Depresyon Ölçeği Türkçe Versiyonunun Özgüllüğü ve Duyarlılığı. Nöropsikiyatri Arşivi 37:210-213. Ebru Sinici.(2016) Düşünen Adam.The Journal of Psychiatry and Neurological Sciences 2016;29:349-358.Fantom Ağrılarının Tedavisinde EMDR Terapi Etkinliğinin Değerlendirilmesi. KAYNAKÇA


Sevgili okuyucularımız merhaba, ben makale yazarınız İrem. Gazi Üniversitesi biyoloji bölümü öğrencisiyim. Sizlere her sayımızda canlılar hakkında bilgiler yazacağım. İlk yazımı “meme”li canlılar üzerine yazacağım. Öncelikle çok sık düşülen bir yanılgıya değinmek istiyorum. “Göğüs” ve “meme” farklı terimlerdir. Eş anlamlı olarak kullanılmaları bilimsel olarak hatalıdır. Örneğin "göğüs kanseri" diye bir kanser türü yoktur (eğer göğüsteki deri kanseri kastedilmiyorsa). Göğüs, bilimsel adıyla "toraks" olarak bilinir. Göğüs, boyun ile karın arasındaki bölgeye işaret eder. Türüne bağlı olarak göğüs bölgesinde, vücudun içinde ve dışında çok sayıda yapı ve organ bulunabilir: kalp, akciğerler, göğüs kafesi, "meme" de, Memeli Hayvanlar Sınıfı'nda bulunan bu yapılardan biridir. Meme, özellikle Primatlar Takımı'nda göğüste bulunan, dişilerde süt bezlerini barındıran, erkeklerde ise evrimsel süreç dolayısıyla neredeyse tamamen körelmiş bir organdır. Bir de meme ucu var. Her bir meme ucu (papillası) silindirik olarak düzenlenmiş 15 -20 adet süt kanalının çıkışlarını içeren, küçük bir deri çıkıntısıdır. Meme ucunun etrafında, meme ucuyla büyük oranda aynı renkte olan ama vücudun geri kalanından koyu olan dairesel bir bölge bulunur; bu bölgeye areola adı verilir. Keseliler ve plasentalı memelilerin vücudunda, 2 çiftten 19 çifte kadar değişebilen sayılarda, genellikle vücudun iki yanına eşit olarak dağılmış biçimde meme ucu bulunur. Bir hayvanda meme uçlarının geliştiği hatta "süt hattı" bir doku yolağı bulunur. Bu doku, vücudun ön (göğüs) tarafında bulunur ve kollardan başlayıp bacaklara kadar uzanır. KAYNAKÇA: Evrim Ağacı-Meme Ucu Nedir “MEME KANSERİNDE ERKEN TEŞHİS YAŞATIR”


İnsanlarda sadece 2 tane meme ucu olduğu için bir süt hattı olmadığını sanabilirsiniz; fakat bu doğru değildir. Evrimsel tarihi boyunca ikiden fazla meme ucuna sahip atalardan evrimleşmiş primatlardan gelen insanların da vücudunda uzun bir süt hattı bulunmaktadır. Bu meme hattı, memeleri ve süt bezlerini üretir; ancak insanlarda bu sadece "normal" kabul edilen meme bölgesinde olmalıdır. Fakat kadınların %0.4 ila %6'sı arasında "normal" olan iki memeye ek, aksesuar (fazlalık) memeler üretilir. Bu durumun görüldüğü kadınların 3'te 2'si herhangi bir semptom göstermez ve sadece "kilo aldığını" düşünür. Ancak hastaların 3'te 1'inde, özellikle de adet ve süt üretim dönemlerinde sorunlar yaşanabilir. Birçok kişi bu ek meme uçlarının "ben" olduğunu sanar ve ömrü boyunca fark etmeden yaşar. Lafı uzatmadan konuya geçeyim. Her ne kadar birçok memeli türünün erkeklerinde meme uçları bulunsa da neredeyse hiçbir türde erkekler yavrunun beslenmesine katkı sağlamazlar. Biyolojik olarak erkek bedeninin özelleşmesini sağlayan Y kromozomunun üzerindeki SRY isimli bir gendir. Bu gen, keseli ve plasentalı memeli hayvanların tamamında bulunur. Bu genin ürettiği proteine Testis Belirleyici Faktör adı verilir ve bu protein, kanguru gibi keseli memelilerde veya insan gibi plasentalı memeli hayvanlarda testis üretimini sağlar. Testis Belirleyici Faktör ile tetiklenen testisler hem sperm üretmeye başlar hem de salgıladıkları testosteron aracılığıyla sperm kanalının ve penisin oluşmasını ve hatta beynin dokusunun değişmesini sağlar. Bunun sonucunda erkek beyni, erkeklerde de bulunsa bile kadınlarda çok daha aktif olan progesterona ve östrojene, özellikle de östradiol hormonlarına duyarsızlaşır. Bunun sebeplerinden biri, ergenlik sırasında kadınlarda oksitosin ve prolaktin seviyeleri artarken, erkeklerde bunun olmamasıdır; dolayısıyla erkekler, kadın meme dokusunun ergenlikte geçirdiği değişimlerden geçmemektedir. Örneğin kadınların kanında erkeklerinkinden %30 civarında daha fazla prolaktin bulunmaktadır; gebelikteyse bu oran 10 kat artmaktadır. Buna bağlı olarak ergenlikte kadınların süt bezi kanalları dallanıp budaklanırken, erkeklerinki genellikle küçülmektedir. Ama bu meme uçları işlevini tamamen yitirmemektedir ve uyarıldıklarında tekrar genişleyebilmektedirler. Yapılan bir incelemeye göre erkeklerin meme uçları kadınlarınkinden %36 civarında daha küçüktür ve kadınlarda meme ucu alanı ve büyüklüğü konusunda daha geniş bir çeşitlilik vardır. Dişilerde farklılaşan süt bezlerinin genetik özellikleri nesiller içerisinde erkek-dişi ayrımı yapılmaksızın gelecek nesillere aktarıldı. Fakat dişilerin, özellikle memelilerde yavrularıyla daha fazla ilgilenmesinden ötürü onlarda süt bezleri ve meme oluşumu gerçekleşti. Erkeklerde ise ter bezlerinden evrimleşen ve annelerinden edindikleri bu yapı köreldi ama asla tamamen kaybolmadı. Buna rağmen erkek sütünün yeni doğum yapmış bir kadının ürettiği ve en hayati memeli sütü olarak görülen kolostrum ile aynı besleyicilik aralığında olduğu görülmüştür. Çünkü foksiyonel olarak kadının ve erkeğin meme yapısı aynıdır.


Bir gece yarısı “Doğruluk mu, cesaret mi?” oynarken tanımadığım birinin çatısına çıkmış o kişi değilim ya da bomboş olduğunu gördüğüm bir sinema salonuna gizlice girip boynum eğik bir şekilde film izlemedim. Bunlar beni bir iyilik meleği yapmamakla beraber çoktan seçmeli bir sınavda benden daha fazla matematik sorusu yapabilen bir arkadaşımı kıskanmam da beni kötü biri yapmaz. Veya sabah erkenden odama gelip beni uyandıran kişiyi azarlamam. Nedir ki bizi iyilik ya da kötülük kalıpları altına sokan? Bu soruya yanıt veremem fakat deniyorum. Tıpkı “Dünyanın En Kötü İnsanı (Verdens verste menneske)” filmindeki Julie (Renate Reinsve) gibi. Dünyanın En Kötü İnsanı, Joachim Trier’in Oslo Üçlemesinin son filmi ve benim açımdan oldukça çarpıcı ve tutkulu bir film. Film bittiğinde salondan nasıl çıktığımı anlamamıştım bile, aylak bir şekilde yürürken adımlarımı sayıyordum. Daracık sokakların, düşecekmişim gibi hissettiren kaldırımlarından yürümek zor bile gelmiyordu çünkü ana karakter bendim. Julie’nin öyküsü o sinema salonunda bitmişti fakat benimki bunalımlarım ve kafamın içindeki kurgularla devam ediyordu. Benden bağımsız bir şekilde geçip giden zamanın içinden ruhuma el sallar olmuştum. Fakat beni bir kenara bırakıp kısaca filmden bahsedecek olursak, Julie kafası karışık genç bir kadın ve filmimizin ana karakteri. Film başladığında tıp okuyan bir Julie ile karşılaşıyoruz, daha sonra psikoloji ve fotoğrafçılıkla ilgilenen bir Julie selamlıyor bizi. Kafası karışık ve cüretkâr biri olan Julie, bir gün kendinden yaşça büyük Aksel (Anders Danielsen Lie) adında bir çizgi roman yazarı ile tanışıyor. Daha sonrasında, Julie aralarındaki romantik ilişki nedeniyle Aksel ile yaşamaya karar veriyor. Aksel’in istekleri ve bunun karşısında Julie’nin kendini hiçbir kalıba sığdıramaması sonucu Julie bu ilişkiye son noktayı koyuyor. Elbette bu ilişkinin bitme nedeni yalnızca bu durumlar olmuyor. Bir gün Julie, kendini ait hissetmediği bir davette olduğunu fark edip rastgele bir düğüne giriyor. Burada kendi aksine her öykünün yan karakteri olmaya razı biri olan Eivind (Herbert Nordrum) ile tanışıyor. Bu yanlış ama Julie’ye doğru gelen hisler, Aksel ile yollarını ayırmasının en büyük bahanesi oluBen Dünyanın En Kötü İnsanıyım YAZAR:Müzeyyen Sude ERSARI


yor diyebiliriz. Her ne kadar Eivind ilişkisi olan bir adam olsa da sevgilisinden Julie için ayrılıyor. Bunun sonucu, Julie ve Eivind beraber yaşamaya başlıyorlar. Bir gün Julie hamile olduğunu öğreniyor ve kendini suçlayarak daha da dibe çöküyor. Bu süreçte Eivind ile ilişkilerine son verirken Julie bu bebeği kaybediyor. Daha sonrasında Aksel’in kanser olduğunu duyan Julie onu ziyarete gidiyor ve ben de Aksel ile ettikleri sohbeti hayranlıkla izliyorum. İşte bu zaman aralıklarında fark ediyorum ki Julie’nin hayatının yeni evresine bir kapı aralanıyor. Fikrimce; Julie’yi tatmin eden şey, duygulardan öte olaylardı. Bu yüzden, Julie hızlı bir şekilde karar veriyordu. Aksel ile ayrılıp Eivind ile yaşamaya başladığında onun daima olaylar için hayatını sürdürdüğüne emin oldum. Julie kendi yolunu bulmak isterken “Sanki kendi hayatımın yardımcı oyuncusuyum.” cümlesiyle durmaksızın sürüklendiğini bizlere açıkça söylüyordu. Julie uzaktan bakıldığını oldukça sorunsuz biri gibi dursa da, ailesi özellikle de babasıyla olan ilişkisi yüzünden yara almış biriydi. Fikrimce, ailesi tarafından yara alan insanların acı katsayısı oldukça yüksektir. Çünkü daha fazla ne olabilir ki, değil mi? Çok sevdiğim bir yakınım, “Bazen insanlar sevdiklerini ya da birilerini yitirerek kendilerini kazanırlar. “demişti. Yaşamlarımızda kaybın keder getireceğini ve bu kederin de bizi sersemleştireceğini düşünerek hayatımızı geçirebiliriz. Fakat bu hikâyede Julie, bebeğinin ölümü ve Aksel’in hastalığı ile yüzleştiği an, yitirdiklerimizle nasıl kendimizi kazanabileceğimizi gösterdi. Her şeyin sonunda Julie’nin bir fotoğrafçı olarak hayatını sürdürdüğünü ve kendisine ait bir odasının olduğunu gördük. Başkalarının evlerine sürüklenen bir Julie’den, kendi peşinden kendini sürükleyen bir Julie’ye uzanan bir yolculuğu anlattı bu film. Hayatımızın onlarca dönüm noktası olacak, bazıları dışarıdan bakıldığında o kadar da önemli durmayacak. Belki bu dönüm noktalarından birinde sevdiğimiz birinin kalbini paramparça edeceğiz, belki kendimize hayatı zulmedeceğiz. Yaptığımız tercihler, ettiğimiz sözler vb. birini etkilerse belki de etkilemesi gerektiği içindir. Bir noktada Julie kadar cüretkâr olabilmeyi diliyorum. Bu yazı, varoluşsal sancılar çeken ve bu ağrıdan kurtulamayanlar için. Ne yaparsak yapalım, kendimizi kovalayacağız. Fakat bunu yine kendimiz uğruna yapıp bencilleşeceğiz ve dünyanın en kötü insanları olacağız (!) Kendimizi kaybetsek bile, bir gün bize dair kırıntıları takip edip kendimize sıkıca sarılabileceğimize inanıyorum. Sevdiğim bir yazarın dediği gibi: “Kendini bulmak için önce kaybolman gerekir.” [ Green, J. (2008) ]


Bildiğiniz üzere Aralık ayında Katar’da 2022 Dünya Kupası gerçekleşti. Tarihte ilk kez Aralık ayında bir Dünya Kupası oynanacaktı ve bunun sebebi de kupanın Katar’da olmasıydı. Çoğu insan bu duruma büyük tepkiler gösterse de Katar 2022 Dünya Kupası beklentinin oldukça üstünde bir Dünya Kupası oldu diyebiliriz. Bunun bir sebebi de Aralık ayında oynandığından çoğu futbolcunun fiziksel ve ruhsal durumlarının çok daha iyi seviyede olması denebilir. Öncelikle grup aşamasında neler oldu bir bakalım ve önemli olayları bir hatırlayalım. Grup aşamasına şampiyondan bahsederek başlayalım. Arjantin bu Dünya Kupasına şampiyonluk hedefiyle gelmişti ve çok uzun bir yenilmezlik serileri mevcuttu. Scaloni önderliğinde Copa America’yı kazanıp moral kazanan Arjantin, turnuvaya Arabistan yenilgisiyle başladı. Bu büyük şok belki de turnuvanın kaderini değiştirmişti. Sonraki maçta Meksika’ya karşı ecel terleri döken Messi ve arkadaşları Messi’nin şapkadan tavşan çıkaran golüyle hayat buldu ve devamında da Polonya’yı geçti.


Bunun dışında belki de en heyecanlı grup olan E grubundan da bahsedelim. E grubu tam bir sürprizler grubu oldu. Japonya önce Almanya’yı geriden gelip yendi, sonrakinde rehavete kapılıp turnuvanın ilk maçında İspanya’ya karşı hezimet yaşayan Kosta Rika’ya yenilince işler iyice sarpa sardı. Ama işlerini hiç şansa bırakmayıp İspanya’yı da yenerek gruptan 1. çıkmayı garantilediler. Bunun dışında Almanya üst üste ikinci kez Dünya Kupasında gruptan çıkamadı. Son olarak grup aşaması için H grubunu konuşalım. H grubunda benim kendi turnuva favorim Uruguay’ın trajikomik elenmesini izledik. Bu grupta Portekiz, Ronaldo önderliğinde(!) çok rahat bir şekilde turlarken son maçlar akıl almaz derecede heyecanlıydı. Uruguay-Gana maçı bizlere 2010 Dünya Kupasını hatırlattı. Ganalı oyuncular kendileri gruptan çıkamasalar bile Uruguay’dan 2010 Dünya kupasının intikamını onları da gruptan çıkartmayarak aldılar. Güney Kore de son maçta Portekiz karşısında tüm ruhunu ortaya koyup maçı çevirince Uruguay saf dışı kaldı. Şimdi buradan son 16 turuna geçelim. Öncelikle Fas-İspanya eşleşmesi... Fas belki de kaleye otobüsü çekmenin kitabını yazarak İspanya karşısında gol yemeden maçı penaltılara götürdü. Bir Afrika takımının bu kadar düzenli bir oyun ve defans hattı kurması çok enteresan olsa da burada Walid Regragui hocamızın katkısı büyük diyebiliriz. İspanya tarafında ise 1000’in üstünde pas yapıp gol atamamak farklı bir istatistik oldu. Son olarak Portekiz- İsviçre eşleşmesi… Burada Fernando Santos Avrupa şampiyonu olmuş bir hoca olmasına rağmen hep eleştirilen taktikler ve formasyonlarla oynatan bir hoca profili çizerken çok farklı bir şey yapıp Ronaldo’yu yedeğe çekerek Gonçalo Ramos’u oynattı. Şimdi de son 8’e geçelim. Burada ilk maçımız Hollanda-Arjantin maçı. Arjantin maçın çoğunda üstün bir oyun sergileyip 2 tane de gol atınca tüm ibreler Messi ve arkadaşlarının elinde derken son dakikalarda gelen Wout Weghorst’un iki golüyle maç uzatmalara gitti. Burada ibre Hollanda’ya dönmüşken Van Gaal’in yaptığı yanlış tercihler sebebiyle belki de maç penaltılara gitti ve Arjantin, Martinez’in kurtarışlarıyla turladı. Bir sonraki maçımız Hırvatistan-Brezilya eşleşmesi. Burada ise tam bir taktik savaşı vardı diyebiliriz. Maç normal sürede 0-0 bitti ve uzatmalarda Neymar’ın 105. Dakikadaki samba golüyle Brezilya tam turladı derken bir kontra atak sayesinde Petkoviç’in golüyle maç penaltılara gitti ve penaltılarda Livakoviç Brezilya’ya resmen geçit vermedi ve turnuvanın belki de en büyük şoklarından birisi gerçekleşti. Şimdi de son 4’e geçelim, burada ilk maçımız Hırvatistan- Arjantin eşleşmesi. Bir tarafta Messi bir tarafta Modric, iki ülke efsanesi belki de en önemli maçlarından birisine çıktılar ülkeleri için. Maçın başında Hırvatistan üstünlüğü varken Alvarez ve Enzo Fernandez ikilisi Messi’ye biraz ayak uydurunca fark kaçınılmaz oldu. Bir diğer maçta ise Fas tarih yazarak Fransa’nın karşısına gelebildi. Ama Fransa bu peri masalına bir son verdi. Maçtan önce bütün defans hattını kaybeden Fas yine de tüm ruhunu sahaya yansıttı ancak yetersiz geldi. Ve gelelim büyük finale... Final beklentinin çok altında ve Arjantin’in oyun kontrolüyle başladı. Arjantin çok rahat bir şekilde 2-0 ‘ı buldu. Ama turnuvada bir Arjantin klasiği olan maçın sonunu oynayamama sorunsalı devreye girdi ve tabii ki Mbappe farkı da ortaya çıkınca maç uzatmaya gitti. Uzatmada önce Messi’nin golüyle sevinen Arjantin’e Mbappe bu iş burada bitmedi cevabını verdi. Belki de yıllarca unutulmayacak bir son oldu. Kolo Muani son saniyede karşı karşıya Martinez’i geçemeyince maç penaltılara gitti. Penaltılarda Martinez’in devleşmesiyle kupa Messi’nin ellerinde süzüldü ve bir efsane her şeyi kazanıp şanına yakışan bir son gerçekleştirdi.


YAZAR: Simay GELEN Akşam, Dünya’nın dönüşünün sonucu değildir benim için. Biten şeylerin annesi ya da matem duyguların çocuğudur. Güneş doğarken çiçeklerle açan umutlar, veda etmeden kaybolur. Bu yüzden her zaman acı vericidir akşamlar. Bazen bulutlar elimizden tutmaya gelir, bazen bir yıldız kayar hayallerimizi hatırlatmak için. Ancak bu kalabalığın ardından aynayla olan yemeğini yine akşam salonunda yersin. Tabii bir de içine dalarsın akşamın. İşte o zaman bulursun gece kabuğunu o dalgalarda. Kollarındaki ipler kopar, yüzündeki boyalar akar. Boğazından geçmeyen kelimelerin aydınlıkta nasıl döküldüğünü anlatır gece üç. Demlenmiş bir akşamdır gece. Bekledikçe yoğunlaşıp kaybolursun karanlığında. Anıların küçük bir özeti geçer içinden. Durduramadığım zaman, çarşafın altından seslenen kalp atışına dönüşür. Kullanılacak duygularını ağzını mühürleyerek korumaya çalıştığında beliriverir masanda bir çift mürekkep. Çünkü ışıltısından vazgeçemeyen güneş, rengini kaptırmıştır artık. KOYU DEM...


Verilecek kararlar birikir, birikir… Ama olmayacaktır hiçbiri. Çünkü kalbin esiri akşamla, güneşin gölgesi sabahın savaşını hiçbir zaman koyu dem kazanmamıştır. Herkes mücadele vermez bununla. Biri dost olur akşamla, güneşin saflığından kaçmak için. Bir diğeri düşman olur koyuyla, kendiyle tanıştığı için. Herkesin gözleri biraz farklıdır bu saatlerde. Kimi bir kitapta, kimi bir fotoğrafta, kimi damarına akan küçük dalgalarda boğulur. Aynı yerlerde karşılaşırlar. Taşmaya hazırlardır oyuklarından. Yine kızarlar geceye, her şeyi güneş yakmamış gibi. Sokaklardaki üç renk kalp spektrumuna girmiştir artık. Camların ardındaki beyazlar daha seçicidir. Sabahki küçük çığlıklar daha anlamlıdır. Çünkü boğazında düğümlenen ipleri sabah kendi ellerinle atmışsındır zaten. Kızarsın ıslanan yastığına. Güneşin kurutmadığı duygularını hatırlatır sana. Aydınlıkta kaçtığın hislerin yakalamıştır seni evinde. Bu yüzden anlamsızdır geceden korkmak.


Bir esere bakıldığında herkes eseri kendine göre yorumluyorsa “gerçek” durumundan bahsedebilir miyiz? Bize gerçekliği sorgulatan ve büyüsünü de varsayımlardan alan akım, aslında çok da eski sayılmaz. 20. yüzyılın başlarında Alman eleştirmen Franz Roh (1890-1965), günlük ve sıradan konuları ürpertici çağrışımlarla tasvir eden sanatçıların çalışmalarını ifade etmek için “Magischer Realismus (Büyülü Gerçeklik)” kavramını ortaya koydu. 1940-50’lere gelindiğinde eleştirmenler ve bilim insanları, çeşitli sanat geleneklerinde artık bu ifadeyi kullanmaya başlamışlardı. Kübalı yazar Alejo Carpentier, “Bu Dünyanın Krallığı (El Reino de Este Mundo, 1949)” isimli romanının ön sözünde Latin Amerika’ya özgü olduğu iddia edilen gerçekliği, “Olağanüstü Amerika Gerçekliği (lo real maravilloso americano)” olarak tanımladı. Carpentier’a Y A Z A R : E n e s A K T A N


göre tuhaflığın sıradanlık ile karşılık bulduğu, kıtaya özgü bu gerçekliği yalnızca Latin Amerikalı yazarlar aktarabilirdi. Kübalı yazarın bu görüşleri, büyülü gerçekliğin politik yorumlamalarında ve Latin Amerika’ya özgü bir tarz olarak algılanmasında etkili olmuştu. Bu akım, akla ilk olarak Güney Amerikalı yazarlar -Gabriel Garcia Marquez gibi- ile gelse de tüm dünyaya hızlı bir şekilde yayıldı. Peki bir eserin “Büyülü Gerçeklik” akımının etkisinde olduğu belirleyen unsurlar nelerdir? Mantığınızın yetmediği, yani beynin sınırlarını zorlayan durumlar yer alır. Tarihi bağlam ve toplumsal kaygılar eserin temelini oluştursa da asıl dikkat çekici olan eserin üslubudur. Gerçek dünya mekanları, bu akımı fantastik dünyadan ayıran en etkili yöndür. Fantastik bir dünya içinde olmayışınız, gerçeği sorgulamanıza neden olur. Gerçekçi üslubu sayesinde anlatımın akışına kapılır ve kendinizi eserden soyutlayamazsınız. Mitsel gelenekten yararlanarak eserin fantastik kısmı oluşturulur. Halk hikâyeleri, destan ve yerel efsaneleri kullanarak doğa üstü kurgulara da yer verilir. Bir eseri belirli bir kalıba sığdırmak zordur. Büyülü gerçeklik, belirli kalıplara uyması beklenilen bir akım değildir. Dünya edebiyatında, bu akıma örnek isimler; Italo Calvino, Neil Gaiman, Haruki Murakami, Alice Hoffman, Abe Kobo olurken Türk edebiyatında ise; İhsan Oktay Anar, Nazlı Eray, Latife Tekin, Orhan Pamuk, Murat Menteş, Oğuz Atay gibi isimlere rastlarız. Fikrimce tadını alıp severseniz, bu akıma ait tüm eserleri bir çırpıda okumak isteyeceksiniz. Yeni Başlayanlar İçin “Büyülü Gerçeklik” Romanları: Yüzyıllık Yalnızlık - Gabriel Garcia Marquez Zemberekkuşu’nun Güncesi - Haruki Murakami Yolun Sonundaki Okyanus - Neil Gaiman Puslu Kıtalar Atlası - İhsan Oktay Anar Sevgili Arsız Ölüm - Latife Tekin Kaynakça: https://kayiprihtim.com/dosya/ buyulu-gerceklik-nedir-ozellikleri/ https://www.sanatlaart.com/buyulu -gercekcilik-akimi-nedir-sanat-veedebiyatta-buyulu-gercekcilik/


Yeni doğan güneş, her gün bize bir aydınlık eş parlaklığı ufuk çizgisinden de öte yavaşca geceye doğru gele gele Aydınlık bir ihtiyaç Geceleyin aydınlık bir şenlik Aydınlığı olmayan muhtaç sadece o zaman yatar tek gecelik Aydınlığın değeri geleceğimizin yeri onun değerini anlayıp korursak Medeniyet gider ileri YAZAR: Umut ERDEM


Y A Z A R : B u s e n a z K . MBTI ‘DA DIŞADÖNÜKLÜLÜK VE İÇEDÖNÜKLÜLÜK: MBTI 16 kişilik tiplerinde dışadönük yani İngilizce adıyla extroverted olmak E harfiyle temsil edilir. Biz günlük hayatta dışadönük insanları atılgan, sosyal, insanlarla vakit geçirmeyi seven, konuşkan, çok arkadaşı olan ve sevecen kişiler olarak görürüz. Olay kişilik tiplerine geldiğinde ise dışadönüğün anlamı enerjisini diğer insanlardan alan kişidir. Örneğin bir dışadönük kendisiyle baş başa kalmaktan oldukça keyif alan, çekingen bir insan olabilir ancak enerjisi bittiğinde ve arkadaşlarıyla vakit geçirdiğinde deyim yerindeyse pili dolmuş gibi hissedecektir. Günlük hayatta bizi yoran çok farklı şeyler olabilir. Dışadönükler bu şeylerin yarattığı stresle sosyalleşerek başa çıkarlar. Yorucu bir günün ardından arkadaşlarıyla dışarı çıkıp gönüllerince eğlenmek onları memnun edebilir. Yeni insanlarla da kolayca iletişim kurabilirler. Ancak herkes aynı olamaz, o yüzden elbette birbirinden çok farklı görünen iki insanın dışadönük olduğunu öğrenmek sizi şaşırtabilir. Burada dikkat edilmesi gereken nokta şudur ki kişilerin yaşam tarzı ne olursa olsun dışadönük biri enerjisini dışarıdan alır. İçedönük kişilere geldiğimizde ise olay bambaşka bir boyuta atlar. İngilizcesi introverted olan içedönüklük I harfiyle temsil edilir. Bu insanları günlük hayatta sosyal ortamlardan kaçınıp insan içine çıkmadan yaşayan, kendi kendine bir şeyler yapan ve çok sessiz kişiler olarak tanımlarız. Ama tıpkı dışadönüklükte olduğu gibi içedönüklükte de kişilik tipleri söz konusu olduğunda farklılıklar görürüz. Örneğin bir içedönük belki de konserlere gitmeyi, partilemeyi, sosyal ortamlarda bulunmayı çok seviyor olabilir, iletişim kurmakta zorlanmıyor hatta yeni yeni insanlar tanımaktan zevk alıyor olabilir. Yine birbirinden çok farklı yaşam tarzlarına sahip içedönük insanlar olabilir. Temel noktayı kaçırmazsak olay aslında enerjilerini kendilerinden almalarıdır. Yani gününü gün edip eğlenen bir içedönük enerjisi bitmiş gibi hissettiğinde kendiyle baş başa kalmak isteyecektir. Kendisini tekrar şarj etmek ve enerjisini toparlamak için biraz yalnız zamana ihtiyaç duyacaktır. Yani hem dışadönük hem de içedönük insanlar için kişilik tiplerinin ilk harf temsili olan E ya da I sadece enerjilerini nereden aldıklarını ifade eder, nereye yönlendirdiklerini değil.


Birden atacak adımların Ben arkanda olmayacağım Şarap, En sevdiği renkti adamın. Kadının adını her söylediğinde, unuttuğu gece kalbindeki yanılsama, -Bunlar benim aynalarım değil mi ?- duvarlarımda işittiğim her çığlık, Beni batıya sürgün etti Söylemeden kaçtığım her gerçek çıkmazımızda ve, annemin gelinliği çok perişan artık ! kalanları elli sekiz kiloya sığdırabilirim -belkiArabaya binmesem de olur -artıkPeki sen Sen ne için ayrıldın batı’dan ? bu sessizlik çok acıtır seni -ve beniKuzeyin en dar çapındayım -şimdiUnuttuğum 20.38 sevgileri çantada cebinden de bir çakmak çıkarmış. Canını yaktığı her sokakta İzmaritini yoluma atmış


YAZAR: Girift RAY raylarda geçirdiğim son günlük bir yılda silinmeyecek bi' silgi bıraktın aklımda çoğunu da kullanmıştın yanımda kalanı, hâlâ yara izi odamda bu sabah yine kalktım erkenden geceden kalma eskitilen sözlerle eskittiğim raylar da içinde, artık daha hızlı geliyor yollar daha çekilmez iniyorum sessizlik doğuyor yanımda ben de kendime anlatıyorum yolları kapattığın bir kapıyı açıyorum ve alsancak rüzgarları üstüme sen yoksun arkasında Yine sen yoksun birkaç kıta okuyorum esintinin gittiği yere; *boyunu aşar zamanlar boyumu aşar dikenleri batar yakar dik mi senden kalan tüm yokuşlar, perişan hanedanlar perişan* dalgalar da gülüyor halimize artık ıslatmıyor ki oturayım bi başıma uslanmıyorum da zaten dirilemiyorum buzdolabını açık mı unuttuk o gün bu soğukluk ne ! dönerken baktım yine oturduğumuz yere üst katta sol köşede karnın doymuş gidiyorsun bense, tabağında bıraktığın son lokma oldum hâlâ arkandan ağlıyorum


ROCK’IN BÜYÜKELÇİSİ: SCORPIONS GRUBU Dergimizin ilk müzik yazısına yıllardır sıkı bir hayranı olduğum ve müzik zevkimin şekillenmesinde en büyük payı olan, müzik tarihinin eşsiz efsanesi Scorpions grubuyla başlayacak olmak beni oldukça heyecanlandırıyor. İşte, onca karşılaştıkları aksilik ve sorunlara rağmen hayallerinden asla taviz vermemeleri sayesinde sayısız başarıya imza atmayı başaran, müzik tarihine adını adeta altın harflerle kazımış rock grubu Scorpions’un hikayesi: Özellikle 60 ve 70’li yıllara baktığımızda sanatçıların çoğunlukla barış, kardeşlik, aşk üzerinde durduklarını ve bu kavramları olabildiğince benimsediklerini görüyoruz. Bunu tetikleyen en önemli olayın da henüz 1. Dünya Savaşı’nın vahim etkilerini tamamıyla atlatamamış insanoğlunun hemen ardından ikinci bir dünya savaşına sürüklenip tekrardan büyük acılar çekmesi üzerine barışın ne kadar kıymetli bir kavram olduğu bilincine varmasıdır hiç şüphesiz. Özellikle 2. Dünya Savaşı’nın yaşanması dünyanın Almanlara karşı negatif önyargılarının oluşmasını sağlamıştı. ‘ ’Almanların tanklarıyla gelen savaş yanlısı insanlar olarak değil, gitarlarıyla gelip başından sonuna kadar benimsediğimiz barış ve aşk için müzik üretebilen insanlar olabildiğini dünyaya göstereceğiz.'' fikriyle yola çıkan genç ve iddialı gitarist Rudolph Schenker, 1965 yılında Almanya’nın Hannover şehrinde üç arkadaşıyla bir araya gelerek adı dünyada kısa sürede büyük yankı getirecek olan Scorpions grubunu kurdu. Grup kurulduğu gibi kendisini çoktan büyük bir engelin içinde buluvermişti bile. Tarzları olan heavy metal ve hard rock, kesinlikle çıkış yaptıkları 70’ler dönemine tutunabilecek tarzlar değildi, hele hele Almanya ve şehirleri Hannover bu tarzlara o kadar uzaktı ki Scorpions, kurulduğunda Almanya’da bu tarzda müzik üreten tek gruptu. Grup bu yüzden uzun bir süre kelimenin tam anlamıyla bocalayıp durdu, hedeflerini gerçekleştiremeyip istenilen yere bir türlü gelemedi. Aynı zamanda kısa bir süre içinde grup üyelerinin birbirleriyle olan anlaşmazlıkları ve sıkıntıları da birçok kez üyelerde değişikliğe gidilmesine sebep olmuştur ki takdiriniz, bu da onları sürekli başladıkları yere tekrar tekrar götürmekten başka hiçbir işe yaramıyordu.


1970’te grupta, grubun adeta kaderini değiştirecek en önemli gelişmesi gerçekleşti: 70’lerden günümüze grubun efsanevi solisti Klaus Meine’ın gruba katılması. Klaus’un katılımının ardından gitarist Matthias Jabs’ın da gruba dahil olmasıyla grubun kemik üçlüsü oluşmuş oldu (Schenker, Meine ve Jabs) ve grubu kalite açısından kesinlikle bir üst seviyeye taşıyıp yavaş yavaş hedeflerine ulaşmasını sağladılar. Son gelişmelerden cesaret bulup tekrar canlanan grup; Hannover’a, diğer tüm Almanya’ya hatta tüm dünyaya ‘rock n roll’ u tanıtıp sevdirmeyi ve yeni biçimler kazandırmayı kafaya koymuştu, ki öyle de yaptılar. 70’lerden 80’lere geçtiğimizde şans Scorpions’a güldü; dünya tam anlamıyla grubun tarzı olan heavy metal ve hard rock dönemine geçti ve bu tarzlar oldukça popüler oldu, dolayısıyla grup şahlanma dönemine girmişti. Tam her şey yolunda giderken karşılarına tekrardan büyük bir engel çıktı, grubun solisti Klaus Meine, ses tellerinden bir rahatsızlık geçirip ses problemi dolayısıyla gruptan ayrılmak istediğini söyledi. Schenker olumsuzluklardan bir efsanenin nasıl doğduğunu şöyle anlatıyor: ‘ ’Klaus kesinlikle müziği bırakmamalıydı, onu elinden gelen her şeyi yapıp gruptan ayrılmaması için olabildiğince cesaretlendirdik. O da öyle yaptı, ses tellerinden ameliyat oldu ve 1982 yılında Blackout albümümüzü çıkardık. Özellikle albümdeki şarkımız ‘’No One Like You’’ ile akıl almaz genişlikte kitlelere ulaşıp Top Ten Listesi’nde yerimizi almıştık’’ Scorpions zaman geçtikçe başarısına başarı katmaya devam etti ve daha da fazla kitleler tarafından tanınmayı başardı. Özellikle 1984 yılında çıkardıkları bir başka başarılı albümleri olan ‘’Love At First Sting’’ in piyasaya sürülmesiyle Amerika’da önemli bir yer edindiler ve albümleri milyonlarca satmaya başladı. BİR DEĞİŞİM RÜZGARI OLUŞTURMAK: WIND OF CHANGE’İN HİKAYESİ Grup, böyle büyük bir başarı elde edince kapsamlı bir müzik turuna çıkmaya karar verdi ve ilk durakları Sovyet Rusya oldu. Ülkenin o dönemler içinde bulunduğu kasvetli ortam grubun üyeleri üzerinde oldukça derin ve kalıcı bir etki bırakacak fakat en büyük uluslararası hit şarkıları olan ‘’Wind of Change’’ i çıkarmalarına neden olacaktı. ‘ ’Sovyet Rusya'daki durumun ne olduğunu çok iyi gördük, tam anlamıyla kasvet; her yer gri, insanlar neşesini kaybetmiş... Turun ertesi yılı Moskova'daki Müzik Barış Festivali'ne davet edildik. "Still Loving You" şarkımızı çalmaya başladığımızda bütün Rusların enerjiyle eşlik ettiğini gördük. Bir değişiklik fark ettik, şehir bir önceki yıla göre farklı bir ruh halindeydi. İşte bu olaydan sonra Klaus, bu konuda 'Wind Of Change' (Değişim Rüzgarı) adlı bir şarkı çıkartma fikrini ortaya attı.”


Wind of Change, aynı zamanda Berlin Duvarı'nın yıkılmasından üç ay önce çıkmış ve Doğu Bloku'nun zulmünden mustarip olan herkes için adeta bir marş halini almıştır. Bu sayede Wind of Change’in içinde yer aldığı 1990 çıkışlı ‘’Crazy World’’ albümü, grubun en çok satan albümleri oldu. Kurulduğu dönemden günümüze 58 yıllık kariyerleri boyunca başarılar üzerine başarılar elde edip efsaneleşen, şarkılarını birer hit yapmayı başarmış grubun çoğu şarkısı günümüzde hala dünyanın her yerinden çoğu insan tarafından ezbere bilinmekte ve dinlenmektedir. Grup kendisini öylesine müziğe adamış ki hala aktifliğini sürdürmekte, en son 2022’de 11 şarkılık albümleri ‘’Rock Believer’’ ile tekrardan kendilerine hayran bıraktılar.


SCORPIONS’TAN KESİNLİKLE DİNLEMENİZ GEREKEN PARÇALAR: *Big City Nights *We’ll Burn The Sky *Maybe I Maybe You *Lorelie *Wind of Change *No One Like You *When You Came Into My Life *Rock You Like A Hurricane *Believe In Love *Send Me An Angel *Always Somewhere *Still Loving You *You&I *Humanity YAZAR: Deniz EROL


Click to View FlipBook Version