Taehyung
29 Aralık, Yıl 10
Ayakkabılarımı çıkarıp çantamı bir kenara koyduktan
sonra salona girdim. Babam da oradaydı. Onu ne
zamandır görmediğimi veya nereye kaybolduğunu
gerçekten bilmiyordum. Sarılmak için kollarına doğru
atladım, sonrasını pek hatırlamıyorum. İlk duyduğum
şey burnumu sızlatan alkol kokusu mu yoksa bana
bağrışı mıydı? Yoksa attığı tokat mıydı? Tam olarak
ne olduğunu anlamamıştım. Derin derin nefes
alıyordu, nefesine karışmış olan o alkol kokusu
midemi bulandırmıştı. Gözleri kan çanağına
dönmüştü, saçı sakalı birbirine karışmış durumdaydı.
O büyük eliyle minicik yanağıma sert bir tokat attı,
göz göze geldiğimizde neden yüzüne boş boş
baktığımı sorup tekrar vurdu. Bir anda ufak bedenimi
havaya doğru kaldırdı, gözleri kıpkırmızı ve
kokutucuydu, o kadar korkutucuydu ki
ağlayamıyordum bile. Karşımdaki kişi babam
olamazdı, evet görünüşü babamdı ama benim babam
böyle biri değildi. Ayaklarım havada sallanıyordu,
sonrasında tek hatırladığım şey kafamın duvara
çarpıp yere düşüşümdü. Canım yanıyordu. Bir anda
her şey bulanıklaşmaya başladı ve yavaş yavaş
karanlığa büründü. Kafamın içinde yankılanan tek şey
ise babamın nefes alışıydı.
Seokjin
2 Mart, Yıl 19
Babamla müdürün odasına doğru giderken, koridoru
bahar kokuları sarmıştı. Amerika'dan döneli 10 gün
olmuştu. Buradaki eğitim sistemi farklı olduğundan,
okula birinci sınıftan başlamam gerektiğini duydum.
"O zaman, lütfen oğluma göz kulak olun." diye
sırtıma dokundu babam ve o anda istemsizce
ürperdim.
"Okul tehlikeli bir yer, elbette kurallara ihtiyacımız
olacak." Gözlerimin derinliklerine bakarak bu sözleri
sarf etti müdür. O konuşurken, cildindeki kırışıklıklar
ve ağzının kenarındaki yağlar da hareket ediyordu,
dudaklarının iç tarafı simsiyahtı. (T/N: Teknik olarak
Seokjin, müdürü şeytan olarak betimliyor.)
"Seokjin öyle düşünmez, değil mi?" (T/N: Babası
söylüyor.) Bu beklenilmedik soruyu nasıl cevaplamam
gerektiğini düşünürken, babamın omuzlarıma daha
çok baskı uyguladığını hissedebiliyordum. Omuzlarım
neredeyse kırılacak kadar acıdığından yumruklarımı
sıktım.
Seokjin
2 Mart, Yıl 19
Ben soğuk terler akıtırken, "Mutlaka bana cevap
vermelisin. Seokjin iyi bir öğrenci olmalı." dedi müdür,
boş bakışları eşliğinde. Zar zor 'evet' kelimesi
döküldü ağzımdan. Bir anlığına acılarım dindi, babam
ile müdürün gülüşmelerini duyuyordum. Başımı
kaldırıp bakamadım, sadece babamın ve müdürün
ayakkabılarını görüyordum. Nereden ışık geldiğini
kestiremesem de, ortam aydınlıktı. Tüyler ürpertici bir
aydınlık.
Jimin
30 Ağustos, Yıl 19
Hoseok Hyung telefon ile konuşurken, hyung'un
gölgesi ile oynuyordum. Hyung'un bana "Park Jimin,
baya büyüdün." derken ki tebessümünü ve bana
gülüşünü izledim.
Okuldan eve yürümek 2 saat sürüyordu. Otobüs ile
30 dakika ve ana yoldan gidince de 20 dakika
sürüyordu. Yine de, hyung her zaman dolambaçlı dar
yolları, bir tepeyi ve üst geçitten geçmeyi tercih
ediyordu. Taburcu edildikten sonra buraya transfer
olmuştum. Okul evime uzaktı ve kimsenin bundan
haberi yoktu. Bunu iyi bir şey olduğunu
düşünmüştüm.
Zaten birkaç okul değiştirmiştim, hastaneye
yatırılacağımı da söyleyemezdim, bu yüzden burasının da
aynı olacağını düşündüm.
Namjoon
15 Mayıs, Yıl 20
Sürekli gittiğimiz, kendi gizli mekanımız olarak
adlandırdığımız depo odasına gittim. Birkaç sırayı
hizaladım. Yere devrilmiş olan sırayı kaldırdım ve
üzerindeki tozları elimle sildim. Son kalan sırayı
düzeltirken, duygulandım. Bugün okulun son
günüydü. Taşınma kararını 2 hafta önce almıştık. Bir
daha buraya geri dönme şansım olacak mıydı
bilmiyordum. Abilerimi ve kardeşlerimi bir daha
göremeyebilirdim.
Kağıdı ikiye katladım ve sıranın üstüne koydum, bir
kalem seçtim lakin ne yazacağımı bilmiyordum.
Zaman ilerliyordu. Kalemin keskin ucu tiz bir ses
çıkardı ve ben yanlış kelimeyi yazarken kırıldı.
"Mutlaka hayatta kalmalıyız." Kırılan uç ufalandı ve
kağıtta çizgiler bıraktı. Tüm bunlar arasında aklıma
sefalet, aileler, kardeşler ve ev taşımak gibi şeyler
geldi.
Kağıdı top haline getirip cebime koydum ve
yerimden doğruldum. Sırayı ittiğimde, tozlar havaya
kalktı. Gitmek için hazır olduğumda, pencereye
yöneldim ve üfledim. Sadece 3 kelime bırakmıştım.
Yetersiz olabilirdi fakat herkese iletilecekti. Yeniden
buluşacağız. Söz değil ama bir arzuydu bu.
Jungkook
25 Haziran, Yıl 20
Parmaklarım piyano tuşları üzerinde gezdikçe, tozlar
elime yapışmaya başladı. Güçlükle bastığım piyano
tuşlarının sesi, Yoongi Hyung'un çaldığı
zamanlardakinden farklıydı. Bugün hyung'un okuldan
atılacağını duydum. Namjoon Hyung ve Hoseok
Hyung bir kelime dahi etmedi. Ben de bir şey
sormaya cesaret edemedim, ortamdaki sessizliğin
verdiği korkuyu hissedebiliyordum.
2 hafta önce, hyung gizli mekanımızdaki kapıyı açtı.
Sadece ikimiz vardık. Herkesin gelebileceği bir yerdi.
Sınıfta durmak istememiştik, bu yüzden gizli yerimize
kaçmıştık. Hyung arkasına bakmadı, piyano çalmaya
devam etti. Ben ise 2 masayı birleştirip, gözlerimi
kapayıp, uyuyormuş gibi yaptım. Hyung ve piyano, iki
farklı bedene sahip olsa da, bütünleşmişler gibi
hissettiriyordu. Neden olduğu bilinmez ama o piyano
çaldıkça ağlayacak gibi oluyordum.
Jungkook
25 Haziran, Yıl 20
Yanaklarımdan süzülen yaşları hissedebiliyordum, bu
yüzden diğer tarafa döndüm ve masaların üzerinde
yatmaya devam ettim. Birden kapı açıldı. Kapı bozuk
olmasına rağmen. Anında piyano sesi kesildi. Birkaç
adım tökezledim ve tokat yedikten sonra yere
yıkıldım. Öğretmenin azarlarına sesimi
çıkarmıyordum, birden sustu(öğretmen). Kafamı
yukarı kaldırdığımda, Yoongi hyung'un önümde
durduğunu ve öğretmenin bileğinden tuttuğunu
gördüm. Hyung'un omuzlarına rağmen, öğretmenin
yüz ifadesini görebiliyordum. Bayılacak kadar çok
sinirlenmişti.
Piyano tuşlarına basmak, hyung'un çaldığı şarkıyı
çalmaya çalışmak... Hyung gerçekten okuldan
atılacak mıydı? Bir daha geri dönmeyecek miydi?
Kendisi azarlandığı zaman ortada büyütülecek bir
şey yok, değil mi? Ben olmasaydım, öğretmen ile
tartışmayacaktı. Ben olmasaydım, burada hala piyano
çalıyor olacaktı, değil mi?
Yoongi
25 Haziran, Yıl 20
Çekmeceyi açtım ve en alta koyduğum zarfı çıkardım.
Zarfı çevirdim, ben bağırınca bir piyano tuşu yere
düştü. Yanık piyanı tuşunu çöpe attım ve yatağıma
uzandım. Hızlıca atan kalbim sakinleşmedi, nefesim
düzensizdi, parmaklarım isle kaplanmıştı.
Cenazeden sonra, tek başıma yangında tamamı yanmış
bu eve başıma gelmiştim. Annemin odasına gittim,
yangından neredeyse tanınamayacak hale gelmiş
piyanoyu gördüm. Tereddüt ile yanına oturdum. Öğlen
güneşi odanın içine doluyordu, güneş gidene kadar
oturdum. Son birkaç ışık demeti ile, tuşlar hareket
ediyormuş gibi göründü. Bunlar gerçekten önceden ses
çıkaran tuşlar mıydı? Annemin defalarca kez onlara
dokunduğunu düşündüm. Bir tanesini cebaime attım ve
odadan çıktım.
Bunların üzerinden neredeyse 4 yıl geçti. Ev çok
sessizdi, insanı çılgına çevirecek bir sessizlik. Babamın
10'da uyumaya gitmesi ile birlikte her şey daha da
sessizleşiyor, neredeyse boğucu hale geliyordu. Bu
sessizliği yaşamak, önceden belirlenmiş saatlere ve
düzene uymak zorunda olmaktan yorulmuştum. Böyle
bir düzeni takip etmek kolay değildi fakat bu evde
yaşamak zorunda olmam daha zordu.
Yoongi
25 Haziran, Yıl 20
Babamdan harçlık almak, beraber yemek yemek,
azarlarını işitmek... Ne zaman babamla tartışsak; onu
terk edip, evden kaçıp, tek başıma yaşamamı
söylüyordu. Ama hiçbir zaman bunu yapacak
cesarete sahip olamadım.
Yataktan kalktım, çöpe atmış olduğum piyano tuşunu
aldım. Pencereyi açtım, gecenin esintisi odaya girdi.
Bugün yaşananlar, bu esintinin yanağıma üflemesi
gibi hissettirdi. Tüm gücümü kullanarak piyano
tuşunu soğuk havaya doğru fırlattım. Okula en son 10
gün önce gitmiştim. Okuldan atılacağımı duydum.
İstemiyor olsam da, nihayetinde okuldan
kovulacaktım. Kulaklarımda mı bir sorun vardı
bilmiyorum ama tuşun yere düşüş sesini
duymamıştım. Ne kadar düşünürsem düşüneyim, bir
piyano tuşu yere düştüğünde nasıl ses çıkarır asla
öğrenemeyecektim. Ne kadar zaman geçerse geçsin,
piyano bir daha ses çıkarmayacaktı. Çünkü bir daha
piyano çalmayacağım.
Hoseok
15 Eylül, Yıl 20
Jimin'in annesi, acil servisin önünden geçti. Ellerimi
Jimin'in omzundan çekmeden önce, yatağın
başındaki ismi ve serum şişesini kontrol ettim. Jimin...
neden buraya getirilmişti bilmiyordum. Otobüs
durağında nöbet geçirmesine sebep olan şey
hakkında konuşmamız gerekiyordu. Jimin'in annesi
uzunca bir süre bana baktı. Ne yapacağımı
bilemedim. Sadece teşekkür etti ve arkasını döndü.
Doktorlar ve hemşireler Jimin'i almak için geldiğinde,
annesi yeniden yanıma geldi. Onlar yatağı
götürdükçe, takip etmek istedim. Jimin'in annesi yine
teşekkür etti ve hafiften omzumdan beni itti.
İtmektense, hafifçe beni çekiyordu demek daha
doğru olur. Birden, Jimin'in annesi ile aramızda
görünmez bir çizgi belirdiğini hissettim. Düz bir
çizgiydi - soğuk ve hiçbir zaman geçemeyeceğim bir
çizgi. 10 yıl boyunca yetimhanede yaşamıştım.- Bunu
tüm benliğim ile biliyordum. Jimin'in annesinin bana
yan gözle bakması ile birlikte, geriye doğru adım
attım. (Jimin) Küçük ve güzeldi ama gölgesi büyük
ve havalıydı. Öyle bir gölge acil servisin duvarlarında
geziniyordu. Başımı kaldırdım ama Jimin'in uzaklaşan
yatağını göremedim. O günden sonra, Jimin bir daha
okula gelmedi.
Jimin
28 Eylül, Yıl 20
Hastaneye yatırıldığımdan beri kaç gün geçtiğini
saymayı bıraktım. Önceden umudum olduğunda ve
buradan çıkmak istediğimde yaptığım bir şeydi bu.
Pencerenin ardında, uzaktaki ağaçları, çimenleri ve
insanları görüyordum, bunları gördüğümden yana
çok zaman geçmedi. En fazla bir ay olmuştur. Bazen,
okul forması giyenleri görüyorum ama artık onlar da
özel gelmiyor bana. İlaçlar yüzünden her şey sıkıcı ve
sönük gelmeye başladı.
Ama bugün özel bir gün. Eğer günlük tutmak
gerekseydi, bugünü yazardım. Fakat artık günlük
tutmuyorum çünkü sorun yaratamak istemiyorum.
Bugün ilk defa yalan söyledim. Doktorun gözlerinin
içine baktım ve acı içindeymiş gibi 'Hiçbir şey
hatırlamıyorum.' dedim.
Hoseok
25 Şubat, Yıl 21
Aynada kendime bakmadan dans ediyordum. Burada,
yere dokunmamak için ayaklarımı yükseltiyordum,
dünyanın bakışlarından ve standartlarından
uzaklaşmıştım.Bedenimi müziğe bırakmış bir şekilde
hareket ettiriyordum, şu anda bundan daha önemlisi
yoktu. Dans etmeye ilk başladığımda 12 yaşındaydım.
Sanırım bir yetenek programıydı.Okul arkadaşlarımla
beraber sahnede duruyordum. Şimdiye kadar, o güne
dair en aklımda kalıcı hatıra insanların tezahüratları,
alkışlarıydı ve hayatımda ilk defa kendime güvendiğim
bir şeyin olduğunu hissetmemdi. O anda, müzik ile
bedenimi hareket ettirmenin beni eğlendiren bir şey
olduğunu düşündüm. Mutlu bir andı. Tezahüratlar veya
alkışların sebep olduğu değil, içten gelen gerçek bir
mutluluk. Aynanın dışındaki ben, çok fazla şey
yüklenmişti. Ayaklarımın birkaç saniyeliğine de olsa
yerden ayrılmasına katlanamıyordum. Nefret etsem de,
üzgün olsam da gülümsemek zorundaydım. Gereksiz
ilaçlar içtikten sonra, bilmediğim yerlerde düşüp
bayılırdım. Bu yüzden dans ederken, aynadaki 'ben'den
gözümü ayırmıyordum. Kendime güvendiğim ve sakin
olduğum bir andı bu. Her şeyi geride bırakıp, ağır
yüklerimi unutabileceğim bir andı. Mutlu olabileceğime
inandığım bir andı. O anları unutmayacaktım.
Yoongi
7 Nisan, Yıl 22
Beceriksizce çalınan piyano sesini duyduktan sonra
adımlarımı durdurdum. İnşaatın içinde birisi yağ
tankını yakmıştı, ateşin haşin sesini duyabiliyordum.
Çalınan parçayı daha önceden ben de çalmış olmama
rağmen bu ne diye düşündüm. Hafif sarhoş
olduğumdan sendelemeye başlamıştım. Gözlerimi
kapadıkça aklıma bir şeyler geliyordu. Yanan alevle,
sıcağın içindeki piyano sesiyle, gece havasıyla, sarhoş
halimle her şey bulanıklaşmaya başladı.
Birden ıslık sesi gelmeye başladı, arabalar yanımdan
tehlikeli bir şekilde geçiyordu. Ön farları parlıyordu
ve arabalar yanımdan geçtikçe esinti yüzüme
çarpıyordu. Sarhoş halim ise ortamı daha da
karmaşıklaştırıyordu. Sürücülerin azarlayıcı seslerini
duyabiliyordum. Durdum ve geri bağırmak istedim
fakat biraz önce duyuyor olduğum piyano sesinin
yok olduğunu fark ettim. Alevler arasında, rüzgar ve
araba sesleri yüzünden duyamıyordum. Sanki
durmuş gibiydi. Neden durdu? Peki çalan kişi kimdi?
'Ta' sesi ile birlikte, alevler karanlığın içinde kayboldu.
Boş boş bakınıyordum. Isı yüzüme vurdu. Piyano
tuşlarının vuruşunu duydum. Ani bir refleks ile arkamı
döndüm.
Yoongi
7 Nisan, Yıl 22
O anda kanım donmuş gibi hissediyordum ve doğru
dürüst nefes alamıyordum. Çocukken gördüğüm
kabuslardaki sese benziyordu.
Sonraki anda, koşuyordum. Kendi isteğimle değil,
bedenim gidiyordu. Enstrüman dükkanına doğru
koşuyordum. Neden bu anı birkaç kez yaşamış gibi
hissediyordum bilmiyorum. İhtiyacım olan bir şeyi
unutmuş gibi hissediyordum. Camı kırık enstrüman
dükkanında, piyanonun önünde oturan birisi vardı.
Üzerinden yıllar geçmiş olsa da, ne zaman düşünsem
ağlıyor ve yumruğumu dıkıyordum. Başkasının
hayatına kendini dahil etmek kolay değildi. Yalnız
olan birisini teselli etmeye çalışmak kolay değildi. Bir
başkasına çok fazla anlam ifade eden bir insan olmak
istemiyordum. Birisini koruyacak cesaret yoktu
bende. Sonuna kadar bir insanın yanında kalacak
cesaret yoktu bende. Kimseyi incitmek istemiyordum
ve kimsenin beni incitmesini de istemiyordum.
Yavaş adımlar atıyordum. Geri dönmek ve kaçmak
istedim lakin bilinçsizce kimin yanlış notada çalıyor
olduğuna bakmak için yaklaştım. Fakat Jungkook
başını kaldırdı ve bana bakıp 'Hyung' dedi. Okuldan
atıldığımdan beri ilk defa karşılaşmıştık.
Jungkook
11 Nisan, Yıl 22
Sonunda, istediğim gibi oldu. Sokakta tanıştığım birkaç
serseriye denk geldim, bana sert bir şekilde vurmaya
başladılar. Beni döverlerken güldüm, akıl hastası olup
olmadığımı sordular ve daha da çok vurmaya
başladılar. Sırtımı yasladığım kapıdan, benim gibi dik
durmak için direnen çimenleri görebiliyordum.
Rüzgarın etkisi ile eğiliyorlardı. Aynı benim gibi.
Ağlayacak gibi hissetim ve yeniden güldüm.
Gözlerimi kapadığımda, üvey babamın öksürdüğünü ve
üvey kardeşimin güldüğünü görebiliyor gibiydim. Üvey
babamın akrabaları her şeyi görüyordu ama anlamsızca
konuşuyorlardı. Sanki orada değilmişim gibi, varlığım
hiçbir anlam ifade etmiyormuş gibi davrandım. Annem
onların önünde utanıyordu. Yerdeki tozlar hapşırmama
sebep oldu. Bıçak saplanmış gibi acıyordu göğsüm.
İnşaatın çatı katına tırmandım. Şehir karanlığa
bürünmüştü. Parmaklıkların ardına geçtim ve kollarımı
açarak öylece durdum. Bir anlığına bacağım titredi,
neredeyse dengemi kaybediyordum. Bir adım daha
atsam, öleceğimi düşündüm. Ölürsem, her şey son
bulacaktı. Yokluğum kimseyi mutsuz etmeyecekti ne
de olsa.
Seokjin
11 Nisan, Yıl 22
Denize tek başıma gitmiştim. Kameranın açısından
deniz masmavi ve uçsuz bucaksız görünüyordu.
Denizin üstünü, güneşin ışık demetleri kaplamıştı,
rüzgar ağaçlara doğru esiyordu aynı eskisi gibi.
Değişen tek şey, buraya yalnız gelmiş olmamdı.
Kameranın deklanşörüne basmamla birlikte, 2 yıl 10
ay öncesindeki o güne gitmem bir oldu ama
görüntüler hemen yok oldu. O gün denize doğru, yan
yana oturmuş bir vaziyette, her zamanki gibi yorgun
ve hüzünlüydük ama en azından bir aradaydık.
Arabayı döndürdüm ve gaza yüklendim. Tünelin
öncesindeki benzin istasyonunu geçtim. Arabanın
camını açıp, okula yakın bir yerlerde durdum. Bahar
akşamındaydık, hava ılık ve sokakları süsleyen kiraz
çiçekleri ağaçlardan dökülüyordu. Okulu geçip,
birkaç kavşaktan döndükten sonra, Namjoon'un
çalıştığı benzin istasyonunun ışıklarını gördüm.
Namjoon
11 Nisan, Yıl 22
Son zamanlarda giydiğim bir tişörtü çıkardım,
Taehyung'un sırtına koydum ve hafifçe vurdum. Şu
anda üzerimde bulunan tişört ile aynı baskıya sahipti.
Yırtılan tişörtünü çıkarırken istemsizce güldü.
Vagonda asılı loş ışığın altında, kan lekelerini ve
morlukları görebiliyordum. Hoseok şaşırmış bir
şekilde bana baktı. Taehyung tişörtünü giyerken kirli
aynada kendisine bakmaya gitti ve güldü.
"Bu çocuk grafiti olduğunu söyledi ama polise
yakalandı. Kefil olup onu çıkarıyorum ama bazen geç
kalabiliyorum." diyerek açıkladım ve Taehyung'un
sırtını sıvazladım. Sonra Taehyung abartılı bir şekilde
benden özür diliyormuş gibi rol yaptı. Köşede oturan
Yoongi Hyung ise yavaşça bize doğru geldi ve
Taehyung'u omuzlarından sıvazladı.
Taehyung
22 Mayıs, Yıl 22
Hyung beni aradığında ormanın içinden geçerken
arkamdaki şeyi fark etmiştim. Son zamanlarda çok
şey yaşanmıştı. Kimsenin duyamayacağı bir yere
geçip telefonu açtım. Adımlarımı yavaşlatarak denize
karşı ilerliyordum, sessizce hyungun yanından geçtim,
beni fark etmemişti. “Benden sadece bir yaş
büyüksün, ah hayır, gerçekten umurumda değil. Bu
konuda benim yapabileceğim bir şey yok nasılsa.”
Bir anda sırtımdan soğuk terler dökülmeye başladı,
tüm dünyam alt üst olmuştu. Sanki denizde tek
başıma boğuluyormuş gibiydim. Panik yapmıştım,
korkuyordum. Yalnız ve acınacak bir haldeydim.
Kızgındım. O kadar kızgındım ki kendimi daha fazla
tutamıyordum. Bir şeyler yapmak istiyordum, bir
şeylere vurmak, kırmak ve parçalamak istiyordum.
Yine de bir yanım hala ürküyordu. Damarlarımda
babamın kanı dolandığı için miydi? Acaba ben de mi
onun gibiydim? İçimdeki şiddete eğilim kalıtsal
mıydı? Yıllardır acımasız benliğime ördüğüm bu
duvar parçalanmaya başlamıştı.
Hoseok
31 Mayıs, Yıl 22
Aniden nefesim kesildi ve aynadaki bakışlarımdan
kaçtım. Uzun bir süre dans etmemin ardından,
güçlükle nefes alıyordum. Ama sebebinin bu
olduğunu sanmıyorum. Onun anneme benzediğini
düşündüm. Hayır, bu tarif edilebilecek ve
açıklanabilecek bir şey değildi. 10 yıldır birbirimizi
tanıyor olmamıza rağmen, (arkadaşımın) yüzüne
bakamıyordum. Dans etmeyi, düşmeyi, zorlukların
üstesinden gelmeyi, birbirimizi cesaretlendirmeyi
veya terli bir şekilde yerde uzanmayı ve birbimize
havlu atarak şakalaşmayı beraber öğrenmiştik. O
anda, daha önceden yaşadığım bir duyguyu
hissettim. Ama hemen yerinden kalktım. Köşeyi
döndüm ve sırtımı duvara yasladım. Düşüncelerimi
düzenlemek istiyordum fakat nefesimi bile
yatıştıramıyordum ve "Hoseok-ah nereye
gidiyorsun?" diyen bir ses duydum. Kimin sesiydi bu?
Birisinin sesi miydi? "Hoseok-ah" diye çağırıyordu ses.
Şimdi tam hatırlamasam da, o sesi beni 19 yaşıma
tekrar götürdü.
Yoongi
8 Haziran, Yıl 22
Tişörtümü yeniden çıkardım. Aynadaki kişi bana
benzemiyordu. Nereden bakarsam bakayım, üzerinde
'HAYAL ET' yazan tişört benim giyeceğim tarzda
değildi. Kırmızı rengi, 'HAYAL ET' yazısı, üzerime
sıkıca oturuşu, hiç sevdiğim şeyler değildi. Sinirlenip
bir sigara aldım ve çakmak aramaya başladım.
Pantolonumun cebinde olmadığı için çantama
baktım. İrkilmişti, çakmağımı elimden aldı ve bana
lolipop ile o tişörtü fırlattı.
Başımı kaşıyarak yerimden kalktım. Telefonumundan
bir mesaj sesi gelmişti. Mesajı yollayan kişinin 3
harften oluşan adını ekranda görünce, etraftaki her
şey aydınlanmaya başladı ve kalbim tekledi. Mesajı
okudum ve sigarayı ikiye böldüm. Bir süre sonra,
gülümseyen yüzümü gördüm aynada. Üzerinde
'hayal et' yazılı, dar kırmızı tişörtü giymiş ve aptal
gibi gülüyordum çünkü nedenini bilmediğim bir
şekilde iyi hissediyordum.
Taehyung
25 Haziran, Yıl 22
Birinin küçük adımlarla beni takip ettiğini fark
ettiğimde yavaşladım. Bugün markette üçüncü
karşılaşmamızdı. Bu seferki karşılaşmanın tek farkı
beni görür görmez marketten hızlı adımlarla
uzaklaşması olmuştu. Marketin yakınlarında
takılıyordu, geldiğimi fark ettiğinde bir yere saklandı.
Saklandığını sandı daha doğrusu, uzanan gölgesinin
göründüğünü fark etmeden. Gülümsedim kendi
kendime, orada olduğunu fark etmemişçesine
yürümeye devam ettim ve yine sessizce arkamdan
gelmeye devam etti.
Dar bir ara sokağa girdim, mahallede lambaları sönük
olmayan tek sokaktı burası. Oldukça uzundu, lamba
ise ortalarında bir yerdeydi. Işık, kaynağına
yaklaşıldıkça yaklaşan cismin arkasında gölge bırakır.
Lambanın olduğu yere biraz daha yaklaştığımda
benim de arkamdan uzun bir gölge belirmeye
başlamıştı. Belki de nefesini tutarak beni takip eden
kişinin ayaklarına kadar uzanmıştı. Sokak lambasının
altından geçerken beni kısalarak takip eden gölgem
ayağımın altında kaybolmuştu.
Taehyung
25 Haziran, Yıl 22
Adımlarımı hızlandırdım, sokak lambası arkamda
kalıyordu, şimdi ise gölgem önüme doğru uzanmaya
başlamıştı. Çok geçmeden yürüdüğüm bu tozlu asfalt
yolda bana ait olmayan bir gölge daha belirdi.
Yürümeyi bıraktım ve olduğum yerde durdum, beni
takip eden kişi de benimle birlikte durdu. Farklı
boyutlara sahip iki gölge yan yana uzanıyordu.
“Sen buraya gelene kadar yerimden
kıpırdamayacağım.” dedim. Gölge ürkek bir şekilde
sıçradı. Yine de nefesini tutmaya devam etti sanki
orada değilmişçesine. “Her şeyi görebiliyorum,
biliyorsun değil mi?” dedim gölgesini göstererek. Bir
süre sonra ayaklarını yere vurarak bana doğru
yaklaştığını duydum. Gülmeye başlamıştım.
Namjoon
30 Haziran, Yıl 22
Elim kendine özel bir beyni varmış gibi, merakla
'açma' düğmesine bastı. Anlık bir hareketti. İlk defa
yaşadığıma emin olduğum bir andı, fakat birkaç defa
başıma gelmiş gibi hissediyordum. Asansör kapısı
kapanmadan önce, yeniden açıldı ve insanlar bindi. O
insanlar arasında, saçında sarı lastik bant olan birisini
fark ettim. Düğmeye basma sebebim onun orada
olduğunu bildiğimden değildi, bir şey beni buna
itmişti. Geriye doğru bir adım attım. Asansörün
duvarına sırtım değdiğinde, gözlerim sarı lastik
bandını aradı.
İnsanın sırtı çok fazla hikaye anlatabilir. Sadece bir
kısmını anlayabilirsin. Bazılarınınki çok az tahmin
edilebilir, bazılarınınki ise bilinmez olarak kalır.
Birden, hayatımda ilk defa onu sırtından
okuyabiliyordum. "Bu kişiyi tanımalı ve hikayesini
öğrenmeliyim." diye düşünürken buldum kendimi.
Öyleyse, beni de sırtımdan okuyabilecek insanlar
olmalı, değil mi? Başımı kaldırdığımda bir bakışla
karşılaştım. Uzun süre bundan kaçındım. Bu tür şeyler
sık sık oluyordu ve başımı yeniden kaldırdığımda,
aynada sadece ben vardım. Arkamı görmüyordum.
Jimin
3 Temmuz, Yıl 22
Yere uzandım. Müziği kapattım, kendi nefesim ve
kalp atışım dışında başka bir şey duymuyordum.
Telefonumda, o gün çalıştığım dansın koreografi
videosu oynuyordu. Videoda, hyung'un dans
hareketleri yumuşak ve kusursuzdu. Sayısız saatlerce
çalışmanın ve onca ter akıtmanın sonucuydu bu.
İçimdeki dans etme arzusunu fark edeli çok
olmadığını biliyorum. Ama anlamak ve bir şeyi geçici
bir heves ile istemek farklı şeyler olduğundan, çoğu
zaman iç geçiriyordum.
Ayağa kalktım, döndüm ve hareketleri tekrar ettim.
Aynı zamanda, pozisyonları sıralarken hata yapmaya
devam ediyordum. Yarın düzelteceğim ama bugün
de düzgün yapmak istiyorum. Bu benim yöntemim.
Alaycı övgüler yerine, ciddi bir şekilde tasdiklenmek
ve düzenli bir partner istiyordum, tıpkı insanın nefesi
ile bütünleşmesi gibi.
Jungkook
16 Temmuz, Yıl 22
Pencerenin önünde kulaklıklarım takılı bir şekilde
duruyordum, biraz şarkıya eşlik etmeye çalıştım.
Çoktan bir hafta geçmişti, sözlerine bakmasam da
şarkıyı söyleyebiliyordum. Sesimi duyabilmek için,
tek kulaklık takılı bir şekilde alıştırma yaptım. Şarkı
sözlerini güzel olduğu için beğenmiştim ama şimdi
sözler silikti ve kafamı kurcalıyordu.
Temmuz güneşi tüm odayı ışığı ile doldurmuştu.
Rüzgar esiyor, ağacın üstündeki sallanan yapraklar
parıldıyordu. O anda, yüzüme vuran güneş ile
beraber bir şey farklı geldi. Gözlerimiyumdum.
Gözlerimin derinliklerinden, mavi bir şey saçılıyordu
ve devam ettim şarkı söylemeye. Sözler yüzünden
miydi? Güneş yüzünden mi? Bir şey içimi
gıdıklıyordu.
Seokjin
15 Ağustos, Yıl 22
Kavşaktaki trafik yoğunluğundan çıkıp da, arabayı
hızlıca sürebileceğim bir zamanın olacağını
bilmezdim. Yanımdan yavaşça bir araba geçti, sanki
birisi bana seslenmiş gibi hissettim ama hiçbir şey
duymadım. Sokağın köşesinde küçük bir çiçek
bahçesi gördüm ama uğramadım. Daha çok, birden
bire o dükkanı bulmuşum gibi hissettirdi. (T/N:
Serendipity gibi, tesadüfen bulduğun bir şeyin
getirdiği mutluluk.)
Dosyalarını düzenleyen dükkan sahibinden pek bir
beklentim yoktu. Çoktan birkaç çiçek dükkanına
uğramıştım fakat çiçekçiler, çiçeğin hangi renk
olduğunu bile bilmiyordu. Aynı renkteki çiçekleri
gösterdim. Sadece BU çiçekleri istiyordum. Dükkan
sahibine çiçeğin adını söyledim, bana uzun uzun
baktı. Dükkan henüz açılmadığından, bana çiçekleri
kargolayabilme imkanları var mı diye sordum.
"Neden bu çiçeğe ihtiyacınız var?"
Direksiyonu çevirirken, dükkana yeniden girmeyi
düşündüm. "Neden ihtiyacım vardı ki?" Fakat aklıma
tek bir neden bile gelmiyordu. Sizi mutlu etmek
istiyordum. Sizi gülümsetmek istiyordum. Yüzünüzde
güzel bir ifade belirsin istiyordum. İyi bir insan olmak
istiyordum.