The words you are searching are inside this book. To get more targeted content, please make full-text search by clicking here.

Çiğdemin Sesi Aylık Online Dergi-Şubat2018

Discover the best professional documents and content resources in AnyFlip Document Base.
Search
Published by ffaksoy, 2018-01-31 17:12:30

Çiğdemin Sesi Aylık Online Dergi-Şubat2018

Çiğdemin Sesi Aylık Online Dergi-Şubat2018

ÇİĞDEMİN SESİ DİL-EKİN SÖYLEŞİSİ
İKLİM DEĞİŞİKLİĞİ
Aylık Online Dergi ATATÜRK EVLERİ
DARWIN KÖPEKLERİ
Şubat 2018 MAKAS
BİR KONSERİN ARDINDAN
ÇİĞDEMİM DERNEĞİ AYLIK ONLİNE DERGİ KARDENİZ
Sahibi : Çiğdemim Derneği Yönetim Kurulu YAYLALARINDAN….
400 DARBE
Düzenleme: Fatih Fethi Aksoy ÖRGÜT PLAN VE KONTROL
Tüm yayın hakları saklıdır. Yayımlanan yazı, görsel ve bilgiler kaynak İLE ETKİLİ OLUR
gösterilmeden alıntılanamaz. İmzalı yazılarda görüşler yazarlarına MUHTARIMIZDAN
aittir. EDEBİYAT TOPLULUĞU
SİNEMA TOPLULUĞU
BİZDEN BİR ÖYKÜ
ŞİİR KÖŞESİ
SATRANÇ ÖĞRENİYORUM

Çiğdem Eğitim, Çevre ve
Dayanışma Derneği
Çiğdem Mah. 1551.Cadde
No:14-A Çankaya-ANKARA
www.cigdemim.org.tr
Tel: 0312 2852047

ÇİĞDEMİN SESİ ŞUBAT-2018 SAYFA 2

MERHABA,

Derneğimizin 17.Olağan Genel Kurulunu 60 üyemizin katılımıyla gerçekleştirdik. Tüm
katılımcılara teşekkürler. Genel Kurul sonunda yeni yönetim ve denetim kurulu aşağıdaki gibi
oluştu.

YÖNETİM KURULU
1 Fatih Fethi Aksoy - Başkan
2 Halil Ferit Uyar – Başkan Yardımcısı
3 Gönül Öner – Genel Sekreter
4 Fatma Engin - Sayman
5 Hasan Hüseyin Aslan
6 Neriman Acar
7 Zuhal Yüksel
YÖNETİM KURULU
YEDEK
1 Fitnat Çıtlak
2 Nilgün Türker
3 Aytül Aksongur
4 Hasan Beşir
5 Muharrem Dinçer
6 Dilek Yüceel
7 Haldun Yıldırım
DENETİM KURULU
1 Fatma Buket Polat
2 Tuncay Gökduman
3 Müjdem Demet
Yücelgen
DENETİM KURULU
YEDEK
1 Mustafa Özgün
2 Kemal Akın
3 Beyhan Zülaloğlu

Önceki dönem görev alan tüm arkadaşlara emekler için teşekkür ediyor, yeni seçilen
arkadaşlara başarılar diliyoruz. Siz üyelerimize bize gösterdiğiniz güvenden dolayı teşekkür
ediyoruz. Sizlerin güveni ve desteğiyle 2018 yılında daha güzel şeyler yapacağımıza inanıyoruz.

Sevgi, saygı ve dostlukla….

Fatih Fethi Aksoy
Çiğdemim Derneği YK Başkanı

HİÇBİRİMİZ, HEPİMİZ KADAR
GÜÇLÜ DEĞİLİZ!

ÇİĞDEMİN SESİ ŞUBAT-2018 SAYFA 3

ANKARA’NIN TREN GARLARI

Bir süredir İstanbul’a giderken hızlı treni tercih etmeye başladım. Yeni tren garına kimi zaman
erken ulaşıyorum. İstasyon binalarını gezmeyi çok severim.

Şimdiki gar binasını gezerken bir istasyonda olduğum
izlenimi edinemedim. Kentin birçok yerinde rastlamaya
alıştığımız alışveriş merkezlerinin birinin altından tren
kalkıyor gibi. Binanın bir bölümü AVM olarak hizmet
veriyor, bir bölümü de otel. Yarım yüz yıldan fazla
peronunu arşınladığım eski binayı özlüyorum.

Başkent’te ilk kez geldiğimde demiryolcu babam Gar
binasını gezdirmiş, ardından “Direksiyon Binası” diye
de anılan Atatürk Evi’ne götürmüştü. O zamanlar,
babamın Ankara garını önemseyen ifadelerini biraz boş
bakışlarla dinlediğimi anımsıyorum. Sonraki
yıllarda binaların tarihsel önemini, kente ilk trenin gelişini, Atatürk'ün, İnönü'nün yurt gezilerine
oradan çıktığını okuyarak öğrendim.

Kurtuluş Savaşı sırasında demiryolu hatları üzerine “park etmiş” vagonların elçilik binası görevi
üstlendiğini öğrenince şaşırmıştım. O Oarihlerde Ankara’nın konaklama sorunu, yataklı tren
vagonlarının 23 saat için 5 liraya kiraya verilerek aşılmaya çalışılıyormuş. 23 saat dolduğunda
vagonlar temizleniyor, yeni yolcularını alıp İstanbul’a doğru hareket ediyormuş.

Gazi Mustafa Kemal’in Çankaya’ya taşınmasından sonra Direksiyon Binası’nda “Station Hotel,
Angora” hizmet vermeye başlamış, alt katında da bir lokanta ve pastane açılmış.

Lokanta, 1937’den itibaren Mimar Şekip Sabri Akalın tasarımı yeni Gar binasında hizmet
vermeye başlamış. Tabii menüsü, hızlı atıştırmalıklarla dolu değil, Karpiç kadar olmasa da
benzerlerinden daha temiz ve lezzetli yiyecekleri müşterilerine sunmuş.

Ankara eğlence hayatının gözdesi Gar Gazinosu istasyon binasının hemen yakınında 1938’de
hizmete girmiş ve 1980’lerin sonlarına kadar hizmet vermiş, birçok sanatçının Ankara turnesinin
gözde mekânı olmuş. Zeki Müren, Behiye
Aksoy, Darvaş ve sihirli kemanları, yabancı
revü grupları daha niceleri burada sahneye
çıkmış. 11 Kasım 1961 günlü Milliyet
Gazetesinde yayımlanan ilan, Orhan Boran’ın
Ankaralı sevenleriyle ilk kez Gar Gazinosu’nda
buluşacağını duyurmuş.

Gazete koleksiyonlarından öğrendiğime göre,
1962’de konuk İspanyol orkestrasının
elemanları dönemin ünlü şarkısı Havanagila’yı seslendirmelerinin ardından alkışlar sürerken
içeri giren bir grup polis tarafından Gar’daki karakola götürmüşler. Sabahın il saatlerinde olayın
bir müşteri “içeride Rusça şarkılar söyleniyor” ihbarından kaynaklandığı anlaşılmış.

1892 yılının Kasım ayında ilk treni karşılayan Ankara istasyonunun fotoğrafları artık müzelerde
ve özel arşivlerde. Açılışından yaklaşık bir yıl sonra Atatürk’ün naaşının Ankara’ya getirildiği yer
olan ikinci bina da artık emekliye ayrıldı. Şimdi yeni binada yeni anılar belleklere yazılacak, gün
gelecek onlar da geçmişte kalacak.

Vecdi Seviğ

ÇİĞDEMİN SESİ ŞUBAT-2018 SAYFA 4

ÇİĞDEM’DE DİL-EKİN SÖYLEŞİLERİ

16 Ocak 2018 günü, ikinci söyleşimizi Dil Derneği ile ortaklaşa gerçekleştirdik. Türkçe’ye gönül
vermiş böyle bir dernek ile birlikte çalışmaya başlamaktan gurur duyuyoruz. Etkinliklerimizi
izleyen ve yeni katılacak olan sevgili takipçilerimize yazımın hemen başında müjde vermek
isterim, Dil Derneği ile birlikte planlayarak sürdüreceğimiz bu çalışmamız, “Çiğdem’de Dil -Ekin
Söyleşileri” başlığı ile devam edecek.

Ekim 2017 de “Dil Bayramı” nedeni ile Dil
Derneği Başkanı Sevgi Özel’den,
Derneğimizde Türk Dili üzerine bir söyleşi
isteğinde bulunmak üzere görüşmek
istedik ve isteğimiz hemen gerçekleştirildi.
Karşılıklı fikir alış verişi şeklinde geçen
görüşmemiz, ortaklaşa ve düzenli bir
çalışma olabilir mi? şeklinde sonuçlandı.
Sayın Sevgi Özel Dil Derneği Yönetim
Kurulu’na, biz de Çiğdemim Derneği
Yönetim Kurulu’na bu fikri taşıdık. Her iki
derneğinde kabulü ile yola çıkıldı.

İlk buluşmamız, şair Ertuğrul Özüaydın ve
öykü yazarı İlkay Tuna ile oldu. Ertuğrul
Özüaydın‘ın son şiir kitabı ”Sokak Kapısı”
üzerine söyleştik. Bugüne kadar izlediğim söyleşilerin oldukça dışında, ilgi çekici, şiir ve düz
yazının iç içe geçtiği, biri şair diğeri öykücü iki yazı ustasının düeti tadında bir sunumdu. Ertuğrul
Özüaydın “bulunduğumuz şehrin sokakları, evleri, kaldırımları bizden birer parça olup onları
kullanırız, bunlar ile ilgilenmeyenlerin yaşadığı şehir ile bağları kopmuştur”, İlkay Tuna da “ben
kendi halinde bir öykücüyüm” nitelemesini” buranın önceki sahiplerine bir saygı duruşu”cümlesi
ile bağlayarak mütevazı bir duruş ile düetlerine başladılar. Ertuğrul Özüaydın yaşadığı şehri
şiire taşıyarak bizleri Hattilerin, Hititlerin, Firiklerin bir parçası olan kapı komşularımızın
Ankyra’sın dan, Gazi Mahallesi, Cebeci, Sıhhiye, Kızılay ve Ulus üzerine şiirleri ile Cumhuriyetin
Ankara’sına dek zamanda yolculuğa çıkarırken, kimi zaman ahlar vahlar ile kim zaman
duygulanarak söyleşiyi izledik. Şiir ve öykü tadında bildiğimiz şehrin tarihsel değişimi
anlatılırken, güzellikler ile çirkinlikleri film seyredercesine bir kez daha duyumsadık.Söyleşinin
sonunda “gri bir şehirdir”nitelemesi ile güzellikleri görmezden gelmemek gerektiğini düşündük.

Şiir ve öykünün gerçeklik ile düş arasında

gidip gelen zengin anlamı sizlerin katılımı

ile daha güzelleşecek. Yeni Yönetim

Kurulu adına, artan katılımızın bize güç

vereceğini çalışmalarımızı

çeşitlendireceğini belirtir, bir sonraki

etkinlikte buluşmak üzere saygılarımı

sunarım.

F.Buket Polat

ÇİĞDEMİN SESİ ŞUBAT-2018 SAYFA 5

İKLIM DEĞIŞIMI, HAYATI GIDEREK ZORLAŞTIRACAK!

Dünyanın başına gelen, çocuklarının başına gelir (Kızılderili atasözü).

Dünya nüfusunun 2050 yılında 9 milyar olması bekleniyor! Bu çok büyük bir sayı. Dolayısıyla
yaşlı dünyamız, yarın bu nüfusu beslemekte zorlanacak. Gıda ve su ihtiyacımızı karşılamak için
büyük zorluklar yaşanacak! Son 150 yılda, insanların çok fazla kullandığı fosil yakıtlar
yüzünden, hızla artan sera gazları, yeryüzünün giderek ısınmasına yol açıyor! Sera etkisi
denilen bu durum, son 20 yılda dünya iklimini daha fazla değiştirmeye başladı... Bilim dünyası
artık, küresel ısınmanın yani iklim değişiminin olup olmadığını değil, söz konusu ısınmanın
yeryüzünde yaşayan canlılar üzerinde yarattığı etkilerin, ne kadar kalıcı ve de yıkıcı olacağını
tartışıyor...! Bu nedenle, vatandaşın iklim değişimi ve bunun etkileri hakkında hızla
bilgilendirilmesi, çok büyük önem taşıyor...

Çeşitli yollarla atmosfere yayılan gazların sera etkisi yaratması sonrasında, yer küre sıcaklığının
artmasına "küresel ısınma" denildiğini, artık sağır sultan biliyor... Kömür ve petrol ürünlerini
kullanarak elektrik üreten santraller, arabaların egzoz gazları, değişik ürünler imal eden
fabrikalar, rafineriler, sağlıksız sanayileşme, hızlı nüfus artışı, enerji üretimi, ormanların yok
olması gibi etkenler sonrasında, atmosfere dağılan söz konusu gazlar giderek arttı. Tabii bu
durum, sera etkisi yaratmaya başladı!... Sanayi devriminden bu yana, atmosferde toplanan
karbondioksit, metan ve nitroz oksit gibi sera gazlarının miktarında, belirgin bir artış olduğu,
hepimiziin bildiği bir konu... Dolayısıyla bu kötü gelişme, sera etkisinin artmasına ve yer kürenin
beklenenden daha hızlı ısınmasına neden oldu ve de oluyor..!

Dünyanın bu durumunu domates, biber yetiştirilen bir sebze serasına benzetebiliriz. Nasıl bir
serayı naylonla örtünce içindeki ısı artıyorsa, dünya çevresine yayılan karbondioksit ve benzeri
gazlarda, dünyanın üzerine örtülen bir naylon gibi görev yaptığından, yeryüzünün ısısı her gün
biraz daha artıyor maalesef..! Dolayısıyla, bugün atmosferde ki karbondioksit oranı, son 650 bin
yılın en yüksek seviyesine geldi. Artık dünyamız imdat demeye başladı!!

Son yıllarda Ankara'da, kömürle ısındığımız eski günlerde olduğu gibi, yine kış aylarında Ankara
üzerinde asılı vaziyette duran baca ve egzoz gazlarını, hepimiz çıplak gözle bile görür olduk.
İşte bu kirli örtü, sözünü ettiğim naylon örtü etkisi yüzünden, şehre kar yağmasına bile engel
oluyor. Çünkü, yaşanan kar yağışlarında şehrin üzerine gelen kar taneleri, bu sıcak gaz
örtüsüne geldiğinde yere yağmur olarak iniyor artık...

Bu örnekten genele dönecek olursak, son 10 yılda, küresel ısınmada ki artış, çok hızlandı.
Bugün 400 ppm değerin üzerine çıkmış durumda. Zaten son yıllarda, yaz aylarında yaşadığımız
boğucu sıcaklar nedeniyle, bunu hepimiz fark ediyoruz... Kısacası, küresel ısınma artık kapıya
dayandı. Daha doğrusu bıçak kemiğe dayandı. Biraz daha aldırmaz bir tavır sergileyecek
olursak, yer kürenin sonu yakındır...!

1980'den bu yana yaşanan ilkbaharlarda, yer kürede karla kaplı alanların yüzde 7'si yok olmuş
durumda..! Son 10 bin yılda yaşanan sıcaklık artışları, son yirmi yılda çok fazla arttı. Dünyanın
bir çok bölgesinde olduğu gibi ülkemizde de, kuvvetli rüzgarlar ve seller çoğaldı. Bazı yerlerde,
uzun süren kuraklık ve buna bağlı çölleşmeler görülmeye başlandı..! Eğer bu tür iklim olayları,
yakın zamanda daha da artar, yani ortalama sıcaklıklar sanayi öncesine göre 2 dereceyi
geçerse, yeryüzünde yaşayan bitki ve hayvanların yüzde 30'u yok olacak demektir..! Dolayısıyla
aşırı sıcaklar, insanları da etkileyeceğinden, özellikle yaşlı nüfusun yaşama şansı giderek
zorlaşacaktır..!

Üzerinde yaşadığımız dünya, bu hızla ısınmaya devam edecek olursa, yaşadığımız yüzyılın
sonunda dünyamız, maalesef farklı bir görünüme sahip olacak! Beklenen yüksek sıcaklıklar
yüzünden, kutuplardaki buzullar erimeye başlayacak, dolayısıyla denizlerde ki su seviyesi 65-70
metre kadar yükselecek. Pek çok ada devleti bu sırada yok olacak! Deniz kenarlarındaki ekili

ÇİĞDEMİN SESİ ŞUBAT-2018 SAYFA 6

tarlalar ve yerleşim alanları sular altında kalacak. Sonuçta yetersiz beslenme, aşırı hava
olayları, salgın hastalıklar, milyonlarca insanı etkileyecek!! Teknolojik gelişmeyi sağlamış
ülkeler, boşuna mı dünya dışında yaşanabilecek yer arama yarışındalar...

Küresel ısınma, buzulların yok olması, yıllık kar örtülerinin ve su kaynaklarının azalmasına
sebep olunca, dünya nüfusunun üçte biri bırakın kullanma suyunu, içmek için bile su bulmakta
zorlanacak! Çünkü, bu gün sahip olduğumuz su kaynakları, o zaman yüzde 40 oranında
azalacak!... Kuzey Afrika'da bu gün yaşanan susuzluk, vahim boyutlara ulaşacak. Bu su kıtlılığı
sonunda, tarım ürünleri azalacak! En sonunda, büyük topluluklar hem açlık, hem de susuzlukla
karşı karşıya kalacağından, maalesef kitle ölümleri yaşanacak..!

Bugün Dünya nüfusunun yarısı, Türkiye nüfusunun da yüzde 75'i, şehirde yaşıyor. Dolayısıyla
iklim değişiminden en fazla etkilenenler, şehirlerde yaşayan insanlar olacak... Sıcakların giderek
yükselmesi sonrasında, şehirlerde ki hava kirliliği daha da artacak, kuraklık ve su baskınları
çoğalacak, aşırı sıcak ve soğuklar, seller, kasırgalar halkın sağlığını bozmaya başlayacak..! İşte
bu olacaklar sonrasında, Türkiye'nin güneyinde ciddi kuraklık yaşanırken, kuzeyinde daha çok
sel felaketleri yaşanacak. Kısacası, iklim değişiminden en çok etkilenen ülkelerden biri de,
maalesef Türkiye olacak...

Peki, bizi bekleyen bu kötü geleceği, az da olsa geciktirmek için neler yapılabilir? Yani bizler,
çevre gurupları, Çiğdem Derneğimiz gibi sivil toplum kuruluşları, belediyeler, Türkiye ve tabii
diğer dünya devletleri ne yapabilir? İşte bu sorunun cevabını, hepimiz birleşerek bulmak
zorundayız...

Cengiz KARAKÖSE
Jeoloji Yüksek Mühendisi

ÇİĞDEMİN SESİ ŞUBAT-2018 SAYFA 7

ATATÜRK EVLERİ

Bugüne kadar Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu, büyük devlet adamı Mustafa Kemal Atatürk‛ün
konakladığı evlerle ilgili çalışmalar yok denecek kadar azdı.
Bu yazı Atatürk‛ün gerek Kurtuluş Savaşı sırasında gerekse Cumhuriyet‛in ilk yıllarında
çalışmalarını yürüttüğü, ziyaret edip konakladığı 45 ev vardır.
Bu evlerin dışında Atatürk‛ün konakladığı başka evler de olduğu bilinmektedir. Kültür ve Turizm
Bakanlığı zaman içinde bunları da kamulaştırarak onarımdan geçirdikten sonra ziyarete açmayı
planlamalıdır. Bildiğim iki evi örnek verebilirim; Tekirdağ ve Kalecik

Selanik Atatürk Evi

Bigalı Çamyayla Atatürk Evi

Diyarbakır Atatürk Köşkü

Diyarbakır Komutan Atatürk Müze ve Kütüphanesi

Silvan Atatürk Evi

İstanbul Atatürk Evi

Samsun Gazi Müzesi

Havza Atatürk Evi

Erzurum Atatürk Evi

Sivas Kongre Binası

Kayseri Atatürk Evi

Hacıbektaş Atatürk Evi

Ankara (Bâlâ) Beynam Atatürk Evi

Ankara Millî Mücâdele İstasyon Atatürk Evi Sivas Kongre Binası

Ankara Çankaya Atatürk Köşkü (Müze Köşk)

Alagöz Karargâh Müzesi

Haymana Çalış Köyü Atatürk Evi

Akşehir Batı Cephesi Karargâhı Müzesi (Atatürk ve Etnografya Müzesi)

Sakarya Atatürk Müzesi

Şuhut Atatürk Evi

Afyon Zafer Müzesi

Dumlupınar Atatürk Evi (Büyük Taarruz Ordu Karargâhı)

Uşak Atatürk ve Etnografya Müzesi

İzmir Atatürk Müzesi

Göztepe Muammer Uşakîzade Konağı

Bursa Atatürk Köşkü

Karşıyaka Lâtife Hanım Köşkü

Adana Atatürk Bilim ve Kültür Müzesi

Mersin Atatürk Evi

Rize Atatürk Müzesi

Trabzon Atatürk Köşkü

Tokat Atatürk Evi

Şebinkarahisar Atatürk Evi

Konya Atatürk Evi

Silifke Atatürk Evi

Antalya Atatürk Evi

Yalova Termal Atatürk Köşkü

Yalova Yürüyen Köşk

Denizli Atatürk Evi

Florya Atatürk Köşkü

Malatya Atatürk Evi

Alanya Atatürk Evi

Tekirdağ Muratlı Atatürk Evi

Samsun Kutlukent Atatürk Evi İstanbul Atatürk Evi

Atatürk Orman Çiftliği Atatürk Evi

ÇİĞDEMİN SESİ ŞUBAT-2018 SAYFA 8

DARWİN KÖPEKLERİ;
İri cüsselisi, sevimli olanı, evimizi paylaştıığımız ve
sokaktakiler..kısacası köpekler yaşamın baktığımız her
alanında biz insanoğlunun yanında yer aldılar.Milattan önce
7.yıldan günümüze uzun bir serüveni bizim dışımızda bir
türe av olmadan koşmayı başarmışlar, hayatta kalmanın tek
yolunun insanlarla dost olmak olduğunu keşfetmişler akıllı
dünyalı dostlarımız. İnsanlarla birlikte savaşmış, kralların,
medeniyetlerin simgesi olmayı başarmışlar, gün gelmiş bir
telefon kulübesinin içinde küçücük bir çocukla sıcacık bir
nefesi paylaşıp soğuktan birbirini korumaya çalıştıkları
zamanlar da olmuştur. Eskinin kurdu henüz bir kaç bin yıllık
köpek evriminde sadece hayatta kalmak için mi yoksa
bizleri dost hissettiği için mi bize yaklaşmıştı? Cevabı iki
ayaklı devlerin vicdanında çok derinlerde saklı. İnsan
onların sezgilerini,zekası ile baskı altına aldığında kurt
insanın merhametine sığındı, peki ne oldu
insan'a..merhametine sığınandan şimdi korkuyor ve kendisini korumak isteyip onları barınaklara
hapsediyor..hemde sağlıksız binlercesini..itlaf ediyor.Yediğimiz etin nasıl kesildiğini bilmek
istemeyiz bu yüzden market rafları hep renkli,sevimli ve mutlu sığırların tavukların resimleriyle
doludur ama mezbaaların duvarları yüksektir, opak değildir.Barınaklar şehrin uzak yerlerinde
gözden ve sesten uzaktadır.İnsanoğlu merhametinin sesinden,aynadaki kendisinden uzakta
mutlu bir dünya yok ederken uzayda yaşayabileceği gezegenleri hızla taramaya devam
ediyor.Şehirleşme, betonarme, izole hayatları getirirken bile köpekler evrilmekten vazgeçmedi
evlerimizde bizi tüm gün sabırla beklemeyi de öğrendiler.havlaması komşulardan şikayet
getirebilirdi bu yüzden sessiz kalmayı öğrendiler.Tuvalet alışkanlığı kazandılar, efendileri'ni
mutlu görmek onların tek tutkusu olduğu için insanlarla sosyal olmayı öğrendiler.Bizleri
birbirimize bağlayan sadece içimizdeki insan dürtüleri değil yaşayan tabiat ve türler
olmalı.Dawkins'e göre biz primatlardan sürüngenlere,kuşlara,ağaçlara kadar ortak atalarımız var
ve daha derin incelemeler hepimizin kainatın aynı yerinde doğduğumuzu ortak genlerimizin,
atalarımızın başlangıcı olduğunu söylüyor.

Köpeklerin sezgileri güçlü ataları kurtlardan evrilmiş ve evcilleşmiştir.Doğada avcı olmayı seçen
ataları gibi köpekler de iki ayaklı efendileri dışında hiçbir tür'e boyun eğmemiş adeta insandan
sonra uzay seyahati yapan iki tür olma ayrıcalığını maymunlara bile kaptırmamıştır. (bkz.Laika
the spacedog) İnsanoğlu bu anlaşmayı yaparken onlara yaşam boyu birliktelik sözü vermiş
olmalı.Kayboldukları zaman kutup yıldızını takip ederek evlerini bulurlar, hissederek sahiplerinin
duygularını yada maruz kaldıkları etkileri anlayabilirler ve efendileri için gerekiyorsa canlarını
bile bir an düşünmeden verebilirler.Bu özellikleri onları devletleri koruma, insanlara ait bölgeleri
koruma gibi üst düzey işlere sahip olmalarına K9 ünvanı almaya layık görmüştür.

Köpekler insanları doğayla buluşturur ve zamanın sadece bizim algıladığımız hızda değil bir
kelebek için binlerce kat hızlı bir ağaç içinse belkide sadece yüzyıllarca sürecek bir serüven..
Algılarımızın ötesinde bir hayat olduğunu.

H.Hulki Özkök 'h2.o

ÇİĞDEMİN SESİ ŞUBAT-2018 SAYFA 9

MAKAS, TARIHIN ÖNEMLI BULUŞLARINDAN BIRIDIR.

Makasın, milattan önce 1500 yıllarında Mısır'da icat edildiği tahmin edilmektedir.
Ticaret ve keşif yolculuklarıyla Mısır'dan yavaş yavaş dünyanın kalan kısmına
yayılmıştır. İlk makaslarda, kesici uçlar, günümüzdekinin aksine, birbirine
ortadan değil sap kısımlarından bağlıydı.

Çapraz şekilde monte edilen makas milattan sonra 100'lü yıllarda Romalı bir usta tarafından icat
edilmiştir. Fransa'da 13. ve 14. yüzyıllara ait olduğu sanılan 33 çift makas bulunmuştur. Bunların
bir terzi atölyesine ait olduğuna değerlendirilmiştir.

Bugün kullandığımız makas şeklinin patenti, 1893 yılında Louis Austin tarafından
Washington’da alınmıştır.

İlk patentli makas giderek geliştirilmiş ve bugüne kadar makasa ilişkin 6000’in üzerinde patent
başvurusu yapılmıştır.

Zuhal Yüksel

PLASTİK TORBADAN VAZGEÇ!
BEZ TORBA KULLANMAYA ÖZEN GÖSTER,
GEREKTİĞİNDE PLASTİK POŞETİNİ DEFALARCA KULLANARAK SARFINI AZALT.
BEZ TORBALAR ÇİĞDEMİM DERNEĞİNDEN 2.5 TL’YE TEMİN EDİNİLEBİLİR.

ÇİĞDEMİN SESİ ŞUBAT-2018 SAYFA 10

ATIK PİLLERİ, BİTKİSEL YAĞLARI VE HER TÜRLÜ ATIĞI
DERNEĞİMİZDE TOPLUYORUZ.

HER TÜRLÜ KAĞIT VE PLASTİK KAPAKLARI DA DERNEĞİMİZE
GETİREBİLİRSİNİZ.

LÜTFEN DERNEĞİMİZE GETİRDİĞİNİZ ATIKLARI BİRBİRİ İLE
KARIŞTIRMAYIN.

PLASTİK KAPAKLARIN YANINA KONAN PİLLER AYRIŞTIRMA
AŞAMASINDA OLUMSUZ SONUÇLARA YOL AÇMAKTADIR.

YENİ ÜYELERİMİZ

Geçtiğimiz ay içerisinde üyelik başvurusunda bulunan ve Yönetim Kurulumuz
tarafından üyeliği onaylanan Sayın, Gülsen Türkşanlı, Ayla Kal, Hüseyin Taşkireç ve İlknur
Arslan‘a aramıza hoş geldiniz diyor ve bu gönüllü desteklerinden dolayı teşekkür ediyoruz.

Henüz üye olmayan komşularımızı da aramızda görmek istiyoruz. Üye formunu
doldurup bir fotoğraf vermeniz yeterli. Yıllık üyelik aidatımız 30 TL.dir. 18-25 yaş arasındaki
genç üyelerimiz için yıllık aidatı 1 TL. yaptık. Genç arkadaşlarımızı üye olmaya bekliyoruz.

ÇİĞDEMİN SESİ ŞUBAT-2018 SAYFA 11

ÇİĞDEMİN SESİ ŞUBAT-2018 SAYFA 12

BIR KONSERIN ARDINDAN

12 Ocak 2018 akşamı, Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası'nda özel bir konser izledik. Rus
Bestecileri Konseri Rusya büyükelçisi Andrey Karlov’un anısına düzenlenmişti.
Konserin orkestra şefi ve solist aynı kişi Aleksander Rudin idi. Rudin dünyaca tanınmış bir
viyolonselci, şef, piyanist, öğretmen, müzik tarihi araştırmacısı ve oda müziği eserleri
düzenlemecisidir. Devlet ödülünü kazanmış olan Rudin Rusya Halk sanatçısı unvanını taşıyor.

Konserin ilk bölümünde M. Glinka, A. Glazunov ve S.Taneyev tarafından bestelenen Rus halk

ezgileri temalı eserleri dinledik. Çaykovski’nin Pezzo Capriccioso eserinde Rudin hem solist
olarak viyolonsel çaldı, hem de orkestra şefi idi. Sazıyla soloları çalarken, bir yandan baş, göz

işaretleriyle orkestrayı yönetti. Doğal, incelikli ve zarif çalışını aynı zamanda şeflik yapması

etkilemedi.

Konserin ikinci bölümünde, 20.
yüzyılın büyük bestecilerinden

Sergey Rahmaninov’un son büyük

eseri olan Opus 45 Senfonik
Dansları izledik. Bu seslendirme,

baget kullanmayan tüm eserleri el

hareketleri ve mimikleriyle yöneten

Rudin’in bir şeflik gösterisiydi.

Müzik ortak dilimiz, ona iyi sahip

çıkmak dileğiyle,

Zuhal Yüksel

ÇİĞDEMİN SESİ ŞUBAT-2018 SAYFA 13

BİZDEN BİR ÖYKÜ

ON KURUŞA BİR DÜNYA

Her sabah cebinde kalan son –hela- parasıyla berber dükkânına gelir, mangala üç beş
avuç kömürü koyar, pasajın dışında çırayla tutuştururdu. Dumanı cadde boyunca uzanırdı
köprübaşına doğru, esinti eşliğinde. Çarşı esnafından kimseler gelmeden bu işi bitirir, mangalı
dükkâna alırdı mavi alevleri geçince. Baş ağrısı yapıyordu iyi yanmayan marsıklar, kor olmasını

beklerdi.
Yıllardır kullanılmaktan altı zift bağlamış çaydanlığı yerleştirdi ateşe. Ilık suyla daha iyi

köpürürdü sabun, sakalı da yumuşatıyordu.
Usturayı masatla bileyledi, yeterince keskin olup olmadığını anlamak için sol avucunu

keser gibi sürerek denedi. Bu işleri kalfa yapardı hep, son yıllarda işler azalmıştı, kalfa da almaz
olmuştu yanına. Küçük çırak çocukla idare ediyordu. Kalfanın aylığı, sağlık sigortası, primi
derken kaldıramıyordu.

Hayat pahalılığı mı, zaman darlığı mı, artık herkes evde kendisi kesiyordu sakalını. Yeni
çıkan köpükler, döner başlıklı jiletler. Gençler şimdi saç uzatmaya da başladı. “Erkek adama
yakışmıyor ama moda olunca, şarkıcı Barış Manço gibi, Cem Karaca gibi olmasa da enseye
dökülen, kulakları kapatan saçlarla dolaşalı kimse berber dükkânına uğramaz oldu.”

Günlük kazancı kuruşu kuruşuna denk geliyordu, hatta yetmiyor denebilir. Erkenden,
horozlar öterken uyanmasına karşın çocukları da ayaklanmış olurdu. Okula gideni gitmeyeni
dizilirdi karşısına. “Baba harçlık, baba defter parası, kalem parası, silgi parası!” Arkası gelmezdi
isteklerin. İki cebini de ters çevirip gösterinceye kadar.

Pabuç gibi dışarı çektiği cep astarları iki taraflı dilini çıkarırdı çocuklara, güldürürdü
hepsini. En inandırıcı gösteriydi, yoktan başka türlü anlamazlardı. Elindeki son parasıdır. “On
kuruş da bana kalsın. Müşteri gelmezse helâ param olur, altıma yapamam ya?”

Keyfi yerinde değilse kızar, söylenirdi: “Sikke mi kesiyorum, bugün siftah ettin mi diye
soran yok!”

Allah bereket versin diye mırıldandı adam, kasaba doğru giderken. Bugünkü rızkını da
doğrultmanın sevinciyle.

Etsiz yemek de bir şeye benzemiyordu, dupduru, yal gibi. Bol salçalı, nar ekşili, şöyle
yerken her ısırıkta yağı beş parmağının arasından akacak içli köfte çekti canı. Geç kalmıştı
bugün. Köftenin içine konacak kıymayı dünden almalıydı, ancak hazırlanırdı. Donması
gerekiyordu bir gün önceden.

Evde biraz kuru fasulye varmış, akşamdan ıslamıştı karısı. Dört yüz gram kemikli et
yeterdi, ilikli tarafından. Çocukları sever kemikleri somurmayı. Yanına biraz da çiğ köftelik et aldı
yağsız yerinden.

Fileyi çırağın eline tutuştururken kısa bir not yazdı. Karısıyla sabah çıkarken bugün ne
pişireceksin diye konuşmasına karşın her seferinde bir iki cümle karalardı erzakları gönderirken.
Üç beş kuruş para yollar, onun da miktarını yazar, altını imzalardı notun. Evde tuz, biber, yağ
gibi şeyler bitmiş olabilirdi.

Ekmeği çarşıdaki fırından alıp kendisi götürürdü. İncecik, çıtır çıtır tırnak ekmeği çıkardı
öğle üzeri. Bakkalın bayat somununu sevmezdi.

Sabah karısıyla konuşurken söylemeden edemedi, “çiğ köfteyi şişirmeden yoğur, kuru
fasulye diri olmasın, et ilik gibi pişsin!” Not kâğıdına da yazar, bununla yetinmez çırak tam
köşeyi dönerken arkasından bağırırdı: “ Et ilik gibi olacakmış dersin yengene!”

“Yine sadece on kuruş param kaldı” diye düşündü eli cebine gidince. Çırak biraz büyüyüp
eline makası alınca gönderecekti. Gitsin o da diğerleri gibi kendi köyüne dükkân açsın, ekmeğini
kazansın. Büyük oğlan okula başlayacaktı bu yıl. Okul çıkışı uğrar, yardım ederdi ufak tefek
işlere. Yaz tatillerinde de bütün gün kalırdı. Yemekliği eve götürür, dükkânı süpürür, müşterilerin
omzunu fırçalar beş on kuruş kazanırdı. Karısı “Okutacağım çocuklarımı, ellerine makas verme!”
diye sıkı sıkıya tembihlemese öğretirdi işi, çekirdekten yetiştirirdi. Okusunlar istiyordu, okusunlar

da, hangi parayla?
Eve girerken ellerine saldırıp ekmeği kapışmaya başladı çocukları. Anne yetişip almasa

sofraya bir şey kalmayacaktı. “Baba bu ekmek gazyağı kokuyor!” dedi büyük oğlan. Baba

ÇİĞDEMİN SESİ ŞUBAT-2018 SAYFA 14

sinirlendi: “Pinti hergele! Üç kuruş verip beyaz kâğıt almıyor fırına. Gazete kâğıdına sarınca ne
olacak, böyle kokar işte.”

Ağzını şapırdatarak iştahla yedi yemeğini. Her zamanki gibi “İki kere daha şokrayacaktı
yemek, fasulye sanki biraz diri kalmış!” dedi. Bir fincan orta şekerli kahvesini höpürdeterek içti,
divana uzandı. Gözlerini kırpıştırarak on beş yirmi dakika dinlenip çarşıya yollandı. “Hadi bana
eyvallah!”

Kadın masayı toplarken akşama ne yapacağını düşünmeye başladı. “Çiğ köfteden
kalanları tıp tıplayıp unlu yumurtaya bular, az yağda kızartırım. Yanına da mahlûta çorbası
yaparım, olur.” Büyük çocukları okula yolladı. Bahçede, çeşme başında yıkadı bulaşık kapları.
Siniyle mutfağa taşıdı. Bebeğin altını değiştirip beşiğine yatırdı, sallayarak uyuttu. Diğer iki
oğlan ağaçların altında, küçük tahta makaralardan yaptıkları arabalarıyla oynamaya başladı.

Zahide gelmeden ortalığı süpürdü. Ayaklı dikiş makinesinin, büfenin, sehpaların tozunu
aldı. Komşunun büyük kızı dikiş öğreniyordu yanında. Etek bastırıyor, sürfile yapıyor, ilik açıp
düğme dikiyordu. Makine başına oturuyordu, düz dikişlerde. Biraz daha zaman geçerse prova
etmeyi, kumaş biçmeyi de öğrenebilecekti. Eli yatkındı, hevesliydi de. “İyi oldu, işlerim hafifledi
böylece”.

Küçük oğlan seslendi bahçeden: “Anne, kendi kendine konuştun!” Yalancıktan kızdı
çocuğa. “Hadi oradan sende, götü boklu. Tosbağa olmuş da kabuğunu beğenmiyor!” Büyük
oğlan karıştı lafa: “Ben de gördüm anne, başını sallayıp kendi kendine gülümsedin.”

“Gevezeliği kesin de çerçi gelince haber verin!” dedi. Düğme, fermuar, çıtçıt alacaktı
diktiği elbise için.

Satıcılar genelde öğleden sonra geçerdi sokaktan. Bohçacı, kalaycı, eskici, nayloncu,
hallaç, oduncu… Çerçide her aradığını buluyor, zırt pırt çarşıya koşmaktan kurtuluyordu.

Zahide’ye, çocuklara, kocasına ısmarlasa, ya rengini uyduramıyorlar düğmenin,
fermuarın, ya da boyunu. Kafasına uygun olmuyordu çoğu kez. “Çocuğa iş buyur, arkasından
sen git demişler!” Yine güldü kendi kendine, bereket bu defa görmediler. “Sümüklüler! Ana baba
beğenmiyor şimdikiler de. Kurt kocayınca çakalın maskarası olurmuş!”

Beklesen hiçbirini bulamazsın. Sokaktan her biri ayrı telden çalarak geçiyor satıcısı,
esnafı. Pamuk aaaat dııııı! Odun kırdıraaaan! Kalaycııı! Kap kalaylatan yok mu? Kalaycı geldi
hanım! Bohçaciiii! Duzlu kemunlu nohut! Ne şeker bu şeker, elmalı şeker! Pamuklu şeker,
horozlu şeker, bülbüllü şeker, bici bici, şalgam, turşu suyu, karsambaç, dondurma…

Annenin beyninde zonkluyordu sesler. “Sanki resmigeçit yapıyorlar, çocuğu
uyandırmadan biraz iş yapabilseydim. Zahide de nerde kaldıysa, akşam olacak?”

Dışarıdaki şamata yetmiyor bir de oğlanlar başlıyordu. Horozlu şekerleri görünce ikisinin
de aklı başından gitti. “On guruş! On guruş!” diye tutturdular. “Şimdi sofradan kalktınız, pekmez
yediniz, evde reçel var” dese de tınmıyorlardı. Hele büyük oğlan incir ağacına asılmış, koca
sesiyle bas bas bağırıyor. “On guruş!” diyor başka bir şey demiyor. Küçüğe annesinin attığı
terlik denk gelince canı yanmış olacak, sesi kesildi. Tam o ara beşikteki bebek ağlamaya
başlamaz mı?

Zahide göründü sokak kapısında. Şaşkın şaşkın bakmaya başladı iki oğlana. Küçüğün
başını okşadı, büyüğüne takıldı: “Ne var ne bağırıyorsun öyle? Ayıp ayıp, koca adam oldun,
şeker için ağlıyorsun!”

Oğlan hiç oralı olmadı. Anne bebeği emziriyordu, Zahide’ye seslendi. “Boş ver şu
soytarıyı, gel sen içeri, dikişleri akşama yetiştirelim.” On guruş, on guruş diyen zırlama bitecek
gibi değildi, Zahide dayanamadı taklit etmeye başladı, ama cevabını aldı sinirli oğlandan.
“Ananın a…” Bozuldu Zahide, biraz kızdı: “Senin adın bundan sonra On guruş olsun öyleyse,
tamam mı?”

Satıcıların başına toplaşan çocuklar duydu konuşmaları. Dönüp baktılar salya sümük
ağlayana. Ellerini havada asılı görünce kızdırmak için: “Lan seni ağaca mı bağladı annen?”
deyip, gülüştüler hep birlikte. Sonra da “On guruş! On guruş!” diye bağrışmaya başladılar. Oğlan
çileden çıktı, ne için ağladığını unuttu. Sapanını kaptığı gibi çocukların peşine takıldı.

Sokak birdenbire boşaldı, ortalık sakinleşti herkes kaçışınca. Tek başına kalan oğlan
söylediği küfürden utanmaya başladı. Eve dönemiyordu. Ayıp etmişti Zahide ablasına. Severdi,
iyi davranırdı ona. Bir keresinde uçurtma yapmıştı. Kâğıttan kayık, zıplayan kurbağa, uçak
yapardı her zaman. Gıdıklayıp güldürürdü hep…

ÇİĞDEMİN SESİ ŞUBAT-2018 SAYFA 15

Bayram yerine doğru yürüdü. Kaldırımın kenarına oturdu, eliyle tozları karıştırmaya
başladı. Yerde bir gazoz kapağı gözüne çarptı. Toprağa gömülmüştü, parmağıyla kazıyıp
çıkardı. O da ne? Kocaman bir para! Hem de yirmi beş kuruş! Avucuna aldı, iki tarafına da
baktı. Evet, yanılmıyordu gerçek paraydı. Yirmi beş kuruş bulmuştu yerde. Gömleğine sürterek
temizledi, parlattı. Gıcır gıcır olmuştu para.

Soluk soluğa eve koşmaya başladı.
Fazilet Ünsal Eliaçık

Tay Dergisi
Eylül Ekim/2013

ŞİİR KÖŞESİ

YORGUN ZAMAN

dipnotlar düşülüyor
alnına ömrümün

sayfalara sığmıyorum

eskitilmiş bir yol kadar kederli
dönüyorum usulca kavşaktan

yüzün, gözlerin, saçların
öyle çok erguvan

günler geçer, aylar yıllar
nasıl yavaş, nasıl hızlı

yorgundur artık
akreple yelkovan

Dursun Nadir
15 - 12 - 2016

MAHALLENİN SAKİNİ DEĞİL
SAHİBİYİZ!

ÇİĞDEMİN SESİ ŞUBAT-2018 SAYFA 16

ÇİĞDEMİN SESİ ŞUBAT-2018 SAYFA 17

SATRANÇ ÖĞRENİYORUZ
SATRANÇ TAŞLARININ TAŞ ALMA HAMLESİ

( Taş yemek) Taş alma, alınan taşın satranç tahtası dışına çıkarılması ve alan
taşın onun yerine konulmasıdır.

Vezirin taş alışı : Vezir hem Kale hem de Fil gibi gidebilir. Kale gibi yukarı,
aşağı, sağa ve sola gidebilir.

Aynı zamanda Fil gibi çaprazlarda hareket edebilir.

Vezir ileri, geri ,sağa ve sola, çapraz istediği miktarda
ilerleyebilir ve bu yönlerde taş alabilir. ( Kendi yolu
üzerindeki taşı alabilir)

Vezir çaprazındaki ve yatayındaki piyonu alabilir.
İP UCU : Taşların üzerinden atlayamaz. Hareketi gibi taş

alır.

Şahın taş alışı : Şah her yöne sadece bir kare gidebilir.
Şahın gidebileceği kare sayısı bulunduğu konuma göre
değişir.Merkezdeki (Tahtanın ortası) şahın hareket alanı
daha fazladır. Kenarda ve köşede bulunan şahın hareket
alanı daha azdır.

Burada Beyaz Şah Siyah Piyonu alabilir. Şah yanındaki bir

karedeki rakip taşı alabilir.

ÇİĞDEMİN SESİ ŞUBAT-2018 SAYFA 18

Rakip taşların gidebileceği karelerde Şah duramaz.

Şah kırmızı çarpıların olduğu karelere gidemez. Şahlar çapraz, düz. asla yan ayana gelemezler.
Aralarında en az bir kare boşluk kalmalı.

 Vezir ile Şahın hareketi aynıdır, fark Şah bir kare hareket eder ve
yakınındaki taşı alabilir.

 Oyun esnasında turnuvalarda şahların bu kurallara uymayan
hareketlerinin yapılması kural dışı hamle sayılır. ( FIDE Uluslararsı Satranç
Federasyonu)

 Şahlar hiçbir taş tarafından alınamaz. Şah şahı alamaz.

HATİCE CAYMAZ.
TSF SATRANÇ ANTRENÖRÜ

TSF ULUSAL HAKEM

ÇİĞDEMİN SESİ ŞUBAT-2018 SAYFA 19

KARADENIZ YAYLALARINDAN DIYARBAKIR EVLERINE …

Ocak ayında Türkiye’nin iki ayrı yöresine ait iki belgesel film izledik. Filmlerle birlikte Karadeniz

yaylalarına çıktık, Diyarbakır surlarını, evlerini gezdik.

Üç Mevsim Bir Ömür belgeseli Trabzon Çaykara ilçesinin bir köyünde çekilmiş. Yapımını Yeşim

Ustaoğlu’nun üstlendiği filmi Murat Erün yönetmiş.

Belgesel, Doğu Karadeniz dağ köylerinde yaşayan yaylacıların, hayvanlarını önlerine katıp
dumanlı dağların zirvelerine çıkıp inenlerin hikâyesini anlatıyordu. Göz alıcı yeşilliği, berrak

suları ve benzersiz manzarayı hepimiz çok

beğendik. Filmden sonra yapılan söyleşide

yönetmen Murat Erün, yöre halkının

yüzyıllardır bu yolculuğu yaptığını,

yolculuğun Karadeniz’deki yaşam

döngüsünü yansıttığını anlattı. Ancak bu

yolculuğa katılanların giderek azaldığını,

belki de belgeseldeki insanların, bu dağlara

gidip gelen son nesil olduğunu söyledi.

Ayın ikinci belgesel filmi Diyarbakır’ı anlatıyordu. Komşumuz Mimar Prof. Dr. Orhan Cezmi

Tuncer’in danışmanlığını yaptığı belgeselde Diyarbakır yapılarını ve Diyarbakır surlarını izledik,

öğrendik.

Birçok uygarlığın izlerini taşıyan Diyarbakır, hemen her dönemde bir yönetim, ticaret, sanat ve

bilim merkezi olmuş, bu özelliği mimarisine da yansımış. Unesco Dünya mirası listesinde olan

Diyarbakır Surları burçların büyüklüğü ve yüksekliği bakımından dünyada birinci, uzunluk

bakımından ise Çin Seddinden sonra geliyor. Başlangıçta kent surlarla çevrili iken, zamanla sur

dışına yayılma olmuş.

Diyarbakır evleri, dış dünyadan soyutlanmış,
kendi içinde bağımsız bir avlu ve onu saran
kanatlardan oluşuyor. Yazlık, kışlık ve baharlık

kanatlardaki odalarda; oturma, yatma, yemek

yeme, misafir ağırlama, bazen yıkanma gibi

birçok fonksiyonun bir arada yapılabildiği

mekânlar bulunuyor. Pencere ve taş

yüzeylerdeki cas sıva ile yapılmış zarif

bezemeler var.

ÇİĞDEMİN SESİ ŞUBAT-2018 SAYFA 20

izlemeye devam edeceğiz. Filmden sonra konuğumuzla yapılan söyleşide
geleneksel evlere yeterince bakılmadığını,
kullanıcılarının kendi gereksinimleri için evlerde fiziksel
ve işlevsel değişiklik yaptığını öğrendik. Diyarbakır
evlerinin korunarak yaşatılmasını dileyerek ayrıldık.

Önümüzdeki aylarda farklı yörelerden belgeseller

Çiğdemim Sinema Topluluğu

PATİKA’DAN

ATEŞİN GÜNAHI KARIŞIK ÇİZGİLER
Ben yaktım beni ele geçiren ateşi, ne için Sendeki boşluğu görünce ilk boşluğu çizdim
geçer gider sanmıştım şu bendeki acılar en kısa üç tel saçını uzattım alnına dek
son ateşin sardığı ilk ateşin günahı mıydı o yılları çizdim gönül bahçene baka baka
bütün gücüyle ortalığı karıştırırken fırtına iki yüzün vardı ya biri birine karşı umut
yangınlık elleri çok daha acımasız biri gibi iki yüzünü çizdim sana özgü duyguları
alev toplayan alevdi açtığı yangından yanlış çizgilerin mi bu çizgiler söylesene
istemezdim ellerinde kül olup savrulmak çiçeği gül, seni çiçek çizdim dalında

Bir is lekesiydi korkumuz eskiden kalma Senden silinip gitmezdi ki seni ele veren
bir türlü geçmiyordur o karanlık kokusu gözlerin kuyuda aradığım daha derin kuyu
daha başka bir şey mi ki bizi ele geçiren unutulur da değilmiş aklımda üzgün bakışın

Yalanda en büyük tehlike bildim gerçeği Anlaşmış yürüyeceğiz hayat çizgini seninle

Ertuğrul Özüaydın Ertuğrul Özüaydın

ÇİĞDEMİN SESİ ŞUBAT-2018 SAYFA 21

ÇİĞDEMİN SESİ ŞUBAT-2018 SAYFA 22

ÇİĞDEMİN SESİ ŞUBAT-2018 SAYFA 23

KÜTÜPHANE’DEN SEÇMELER

Grigori Tomski- Attila İlk Avrupalı

Avrupa’da geniş bir izleyici kitlesi tarafından ilgiyle izlenen Attila dizisinin senaristi olan Tomski,
UNESCO’da danışmanlık görevinde de bulunuyor. Tomski ayrıca bütün dünyada milyonlarca
hayranı olan matematik oyunu JİPTO’nun da yaratıcısıdır.

Tomski ATTİLA romanı hakkında şu sözleri söylüyor: Attila’nın hayatı bin yıldan bu yana Alman
halk ozanlarınn şarkılarına konu olurken birçok yazar ve sinema yapımcısına da ilham vermeye
devam ediyor. Bu roman Hunların düşünce tarzları, gelenek ve göreneklerini mümkün olan en
gerçek şekilde yansıtma amacında. Çünkü ben bir Sibiryalıyım...
Kütüphane No; 29001

ESİN TAN

İstanbul doğumludur. Edebiyata olan tutkusuna rağmen
mühendislik öğrenimi görmüştür. TED Ankara Koleji’ni
bitirdikten sonra sırasıyla, Orta Doğu Teknik Üniversitesi
ve Manchester Üniversitesi’nin Kimya Mühendisliği
Bölümlerinden, B.S. ve M.Sc. Dereceleri ile mezun
olmuştur.

Okul yıllarında, şiirde, sembolist ekolden A. Haşim,
Victor Hugo, Edgar Allan Poe, Çağdaş romanda, en
fazla, J. Mario Simmel’in eserlerine yakınlık duymuştur.

Orta Doğu Teknik Üniversitesi, Mühendislik Fakültesi,
Kimya Mühendisliği Dalında, uzun yıllar öğretim görevlisi
olan yazarın kütüphanemizdeki kitapları;

Dalgalar, Katya Diyordu…15964
Nepal Zümrütü; 19822
Gita Beni Tanıdın mı?19823
Simon Bulvarı; 19824
Yıldızlar Şafakta Kayar; 19825

Kaybolan Yıllar; 26801

ÇİĞDEMİN SESİ ŞUBAT-2018 SAYFA 24

İmparatorluk Çökerken İstanbul’da Bir Yahudi Ailesi- Brigitte Peskine

Doğduğu dünyanın ilerisinde olan, onun tarafından dışlanan
Rebecca yaşamak için ihtiyaç duyduğu sevgiye ve kabule
ulaşmayı başarabilecek mi? 1492’de İspanya’dan sürülen
Yahudiler için İstanbul’un adı 20. Yüzyılın eşiğinde hala
Kostantinopolis’tir. Gatenyo ailesi bu şehirde kuşakların
birbirini izlediği iyi aile konumundadır. “Buena familla”
Birinci Dünya Savaşı sırasında okuyan bireylerden biri olan
büyük abla Paris’tedir. Ablasına mektup gönderen Rebecca
şöyle anlatır o günleri;
“Türkler yenildi, bu gayrimüslimlerin büyük rövanşı olmuştu.
Hahambaşı Hayim Nahum ateş ile oynayarak Rumlar ve
Ermenilere karşı imparatorluğu savunmuştu. Bugün işler
tersine dönünce Siyonistler, yerli halka karşı işgalcileri
tutmakta, Türkler uyanınca, ister istemez uyanacaklar, ortalık
kan gölüne dönecek. Düşündükçe, nankörlük ettiğimize daha
çok inanıyorum. Sultan Beyazıt bizi kabul etti ve ibadet
özgürlüğü tanıdı. Kuşkusuz biz de ona matbaayı,
İspanya’nın ışıklarını, tıbbı ve askeri donanımı getirdik.“
“İşgal ordularının en ateşli destekleyicileri Rumlar ve
Ermeniler, Fransızlar İstanbul’da karargâh kurdu,
Senegalliler Galata’da, İtalyanlar da Pera’dalar.”
Kütüphane No: 11277

ÇİĞDEMİN SESİ ŞUBAT-2018 SAYFA 25

ÇİĞDEMİN SESİ ŞUBAT-2018 SAYFA 26

ÖRGÜT PLAN VE KONTROL İLE ETKİLİ OLUR

Başına gelenlerden “Ah plansızlık” diye yakınmamış olan var mıdır? Sıkıntıya düşüldü mü, bu
durumun baştan öngörülmemiş olması, önlem alınmadan o noktaya gelinmesi insanı kızdırır.
Ama plan yalnızca başa bir kaza gelmesin diye mi yapılır? Örgütler yalnız “Aman dara
düşmeyelim.” korkusuyla mı, yoksa başka niyetlerle mi plan yapar?

Plan, gelecek ve yapılacaklara ilişkin ve bir düzen içindeki kararlardır. Dün için, geçen yıl için
planlama olmaz. Ama plan, tahmin demek değildir. Gelecekte zamanı ve olanakları nelere, ne
kadar ayıracağımızın kararları. Örgütler pek çok etkinlik yaparak amaçlarına doğru yol alırlar.
Yayın çıkarırlar, eğitim verirler, sergi düzenler, yardım eder, üye çıkarları için ortak başvuru
yapar, dayanışmayla üretirler. Etkinlikler çoğunlukla doğrudan zaman ile bağlantılıdır. Yeterli
süre verilmez, tam vaktinde başlayıp bitirilmezlerse örgüt büyük olasılıkla başarılı olamaz.

Her örgüt farklı olanaklarını işe koşarak amacına yol alır. Mekan, para, üyelerin birikim ve
hünerleri, araç gereç, yasal haklar… örgütlerin sayısız olanakları arasındadır. Örneğin yakından
tanıdığım bir örgüt, çevresindeki yıkılacak yapılardan sökülen enkaz ve kullanılmış atık
malzemeyi becerikli ellerde akıllara durgunluk verici olanaklara dönüştürmektedir.

Tahminlere yer versek de, tahminlerin görevi planın birer yapım parçası olmalarıdır. Hatta planı
birden fazla olası tahmini göz önünde bulundurarak yapmak elbette akıllı işidir. “Beklediğimiz
bütçe gelirini sağlayamadık diyelim. Farz edelim dörtte üçünü elde ettik. Nelerden vazgeçeriz?”
örgütlerin en çok gereksindiği planlama konusudur. “Belirsizlikte plan olmaz.” tamamen yanlış
bir inanıştır.

Plan bir yol haritası ise, kontrol o planın dümeni sayılabilir. Örgütler uygulamalarıyla geleceğe
doğru ilerlerken, zamanı gelen değişiklikleri, devreye alınacak çalışmaları, durdurulması
gerekenleri, hedeften sapmaları fark etmek gerekir. Kontrol, bunun işaretlerini veren özel
araçlardır. Gösterge sayılar, gözlem ve değerlendirmeler, kıyaslamalar, yenilikler.. Bunların
hepsi kontrolün bir yanı, düzeltme hamleleri de kontrolün öteki yanıdır. Olanakları değiştirmek,
birleştirmek, üyelerine yeni roller tanımlamak, ertelemeler, hızlandırıp yavaşlatma, bilgileri
gözden geçirmek, geriye çekilip yeniden atılmak, hatta bazı işlerde başa dönmek.. kontrol
hamlelerinin bir kaç örneğidir.

Plan ile kontrol ikiz kardeşler gibidir. Biri olmadan diğeri
rahat edemez. Kontrolü elden kaçırılmış uygulama,
planından uzaklaşır. Bir plana göre yapılmayan kontrol
ise boşuna gayrettir, yalnızca canları sıkar. O yüzden
etkili örgütlerde her plan üretildiğinde uygulama
başlayınca kontrolün ne ile yapılacağı baştan
belirlenmiştir. Askeri örgütler buna çok uyan örneklerle
doludur.

Etkili örgütler için organizasyon-(1) yani tanımlı roller ve
ilişkiler, üyelerin özgürleştirilmesi-(2), mutluluk verici olmak-(3) yani amaç ortaklaştırma ve her
üyenin payı olduğu duygusunu vermek gerekir demiştik. Sonunda plan ve kontrol-(4) ile etkili
örgüt binamızın dört temel taşını döşemiş oluyoruz. Eh artık iş, bunların üzerine etkili olacak,
amaçlarına ulaşacak örgütleşme yapılarını inşa edenlere, yani hepimize düşüyor.

M.Sinan KAYALIGİL

ÇİĞDEMİN SESİ ŞUBAT-2018 SAYFA 27

ÇİĞDEMİN SESİ ŞUBAT-2018 SAYFA 28

MUHTARLIK ÇALIŞMA RAPORU

Sevgili Komşularımız,

24. Raporumuzda; mahallemizde yapılan, yapılması halen devam etmekte
olan etkinlik ve değişiklilerle ilgili bilgileri paylaşmaktayız.

1. 2017 yılında 1552 ve 1549. cadde arasındaki tepelik alanda temeli
atılan ancak yüklenici firma ile yaşanan sorunlar nedeni ile bir süredir
durdurulan Çankaya Belediyesi Havuz inşaatı, anlaşmazlığın çözülmesi
sonucu çalışmaya başlamış ve hafriyat alma işlemi başlamıştır. Yılsonuna
yetiştirilmeye çalışılacağı bilgisi alınmıştır.

2. Havuz alanının yanına bir çocuk parkı
yapılmaktadır. Yakında o tamamlanacaktır.
Mahallemize yeni tesisler kazandırdığı için
Çankaya Belediye Başkanı Alper Taşdelen’e
teşekkür ederiz.

3. ASKİ’ ye çalınan logar kapakları ile ilgili
bildirimde bulunulması üzerine eksikler
tamamlanmıştır. Kendilerine teşekkür
ediyoruz.

4. 1575. cadde inişinde banket olmadığı için
şikâyete konu olan bölgeye beton bariyerler
yaptırılmış, aradan kısa bir süre sonra aynı bölgede kaldırım çalışmaları başlamıştır.

5. 1575, 1577, 1580, 1582. caddelerde
asfaltla kaplama sonrasında
kaldırım çalışması başlamış olup
çalışmalar hala devam etmektedir.
Ankara Büyükşehir Belediyesi’ ne
teşekkür ederiz.

6. Mahallemizde bulunan Çiğdemim
Derneği yönetim kurulu üyeliğine
yeniden seçilmiş bulunmaktayım.
Bundan dolayı Çiğdemim Derneği
üyelerine teşekkür ederim. Bu vesile
ile bir bilgi paylaşmak isterim.
Çiğdemim Derneği’ nin bu yıl iki gün
boyunca çok kıymetli misafirleri

vardı. Yazın bir gurup mahalleli gençlerimizle kampta bir araya gelen Aziz Nesin Vakfı
öğrencilerinden yirmi altı çocuğumuzu 25 ve 26 Ocak tarihlerinde misafir ettik. Onları
Ankara’da gezdirdik (Anıtkabir, Anadolu Medeniyetleri Müzesi, tiyatro, buz pateni gibi)
Umarım hayatlarında güzel bir anı olarak kalacak. Biz de onlar sayesinde Aziz Nesin’ i
bir kez daha anmanın mutluluğunu yaşadık.

Ocak ayı içerisinde doğan tüm komşularımıza sevdikleri ile birlikte sağlıklı mutlu uzun bir
yaşam dileriz.

Çiğdem Mahallesi Muhtarı
Hasan Hüseyin Aslan

ÇİĞDEMİN SESİ ŞUBAT-2018 SAYFA 29

400 DARBE, (LES QUATRE CENT COUPS)

Aralarında François Truffaut, Claude Chabrol, Jean Luc Godard, Jacques Rivette’nin
bulunduğu bir grup sinema eleştirmeni “Cahiers du cinema” (Sinema Defteri) Dergisinde, aynı
zamanda derginin de kurucuları arasında olan sinema kuramcısı Andre Bazin’in etrafında bir

araya gelirler.
Çoğunluğu hiç sinema yapmamış fakat sinemanın ne olduğu ve ne olması gerektiğini bilen bu
sinema insanları, klasik Fransız sinemasını reddeden, Hollywood sinemasına karşı bir duruşu
olan filmler çekmeye başlayarak etkilendikleri, daha önce dernekte bir örneğini de (Bisiklet
Hırsızı) izlediğimiz İtalyan yeni gerçekçiliğinin devamı olan Fransız Yeni Dalgasını ortaya
çıkarmışlardır.
Kameranın stüdyodan dışarı sokağa çıkması, elde taşınabilir kameraların kullanılması, sesin
mikrofanlarla kaydedilmesi, amatör oyuncuların oynatılması, senaryo metinlerinin yönetmenler
tarafından yazılması dönemin özellikleri olarak sıralanabilir.
400 Darbe’de Antoine Doinel’in, müdür ve öğretmenlerin ceza yöntemleriyle yönettikleri okul ve
bir türlü sevgi ve kabul görmediği ailesinden uzaklaşarak çocuk olmadan yetişkin olma çabaları
içinde nasıl bir suçluya dönüştüğünü izliyoruz. Mevcut düzene ayak uyduramayan ve kendi
varlık alanını yaratamayan zeki, yetenekli bir çocuğun adım adım ıslahevine girmesine tanık
oluyoruz. Antoine’nin ıslahevinde psikolog ile yaptığı görüşmede anlattıklarından ailenin,
toplumun ve eğitim sisteminin ne kadar kör ve sorunlu olduğunu bir kez daha görürüz. Şehrin
sokaklarını caddelerini göstererek başlayan film, ıslahevinden kaçarak en büyük hayali denizi
görmek olan kahramanımızın deniz kenarına gelmesi ile son bulur. Yeni dalga akımında belli bir
son yoktur, mevcut durumlar vardır.
Truffaut’un ilk filmi olan 400 Darbe çekildiği yıl Cannes Fil Festivali En İyi Yönetmen Ödülünü
aldı.
400 darbe Fransa da okulu kırma anlamına gelen bir ifadeymiş! Biz bu Salı komşularımız ile
birlikte elbette okulu kırmadık fakat akşam eve gitmedik, film izlemek için “400 Darbe” dedik evi
kırdık.

Fitnat ÇITLAK

ÇİĞDEMİN SESİ ŞUBAT-2018 SAYFA 30

SAĞLIKLI YAŞAM IÇIN SPOR

Ocak ayının son etkinliği spor ile ilgiliydi.

Vücut geliştirme, atletizm ve pilates eğitmeni

Erkan Aktaş etkinliğe oturduğumuz yerde

yapılabilecek kolay beden hareketleri

göstererek başladı.

Uzun süre hareketsiz kalan bedenin, hem

yeniden canlılık kazanması hem de sağlıklı

işleyişi için spora önem verilmesi gerektiğini

vurguladı.

Her sabah yapılabilecek basit hareketleri

açıklayarak bunların bedenimizin hangi

bölümüne etki edeceğini şekillerle açıkladı. Gün içinde bu basit hareketler için ayıracağımız

otuz dakika, gün boyu sağlıklı ve dinç kalmamızda büyük rol oynayacağı ifade edildi.

Günlük yaşamda yapageldiğimiz hareketlerdeki hataları ve bunları nasıl düzelteceğimizi

öğrendik.

Sağlıklı yaşamın bir parçası olan spor, her bireyin yaşamı boyunca yerine getirmesi gereken bir

sorumluluk olarak görülmeli… Zuhal YÜKSEL

BURSİYERLERİMİZLE KAHVALTI

Derneğimiz tarafından geleneksel olarak düzenlemeyi
düşündüğümüz, Bursiyerlerimizle Buluşmanın ilkini 14 Ocak
tarihinde gerçekleştirdik. Bursiyerlerimizle tanışma ve onların
da birbirleriyle tanışmalarını sağlamak amacıyla Derneğimiz
Kültür Evinde bir Kahvaltı düzenledik.

Güne Yönetim Kurulu Üyeleri ve Bursiyerlerimizle birlikte

keyifli bir kahvaltı ile başladık. Kahvaltının ardından güne

Çağdaş Yaşamı Desteklenme Derneği Ankara Şubesinden

Şevket ÖZGÜN’ün Gönüllülük konusundaki Semineri ile

devam edildi. Gençlere gönüllük ve gönüllü çalışmalar

konusunda çok güzel bilgiler verildi ve onların da gönüllülükle ilgili görüşleri alındı.

Gönüllülük ağacımıza gönüllülük ve gönüllü olmakla ilgili duygu ve düşüncelerini yazarak astılar

ve kendilerinin de yaşamlarında birer gönüllü olmak istediklerini vurguladılar.

Bizde Derneğimize güvenerek her türlü bağış ve yardımda bulunan ve bu güzel öğrencilere burs

vermemize vesile olan değerli komşularımıza bir kez daha çok teşekkürler ediyoruz.

İyi ki varsınız. Gönül ÖNER

ÇİĞDEMİN SESİ ŞUBAT-2018 SAYFA 31

ÇİĞDEMİN SESİ ŞUBAT-2018 SAYFA 32


Click to View FlipBook Version