The words you are searching are inside this book. To get more targeted content, please make full-text search by clicking here.

Çiğdemin Sesi Aylık Online Dergi-Nisan2020

Discover the best professional documents and content resources in AnyFlip Document Base.
Search
Published by ffaksoy, 2020-04-01 05:47:01

Çiğdemin Sesi Aylık Online Dergi-Nisan2020

Çiğdemin Sesi Aylık Online Dergi-Nisan2020

Fotoğraf: Mustafa Yaşar BU SAYIDA NELER VAR…

ÇİĞDEMİN SESİ  MERHABA
 KÜTÜPHANEMİZDEN
Aylık Online Dergi
Nisan 2020 SEÇTİKLERİMİZ
 SATRANÇ ÖĞRENİYORUZ
ÇİĞDEMİM DERNEĞİ AYLIK ONLINE DERGİ  KİTAP TANITIMI
Sahibi : Çiğdemim Derneği Yönetim Kurulu  ÇİĞDEM’DEN HABERLER
 GEÇEN AY NELER
Yayın Kurulu: Dilek Yüceel, Fatih Fethi Aksoy, M.Sinan Kayalıgil,
Zuhal Yüksel, YAPTIK?
 MUHTARIMIZDAN
Tüm yayın hakları saklıdır. Yayımlanan yazı, görsel ve bilgiler kaynak  ÇOCUKLARDAN
gösterilmeden alıntılanamaz. İmzalı yazılarda görüşler yazarlarına
aittir. RESİMLER
 DÜNDEN BUGÜNE

ÇİĞDEM
 ARAMIZA KATILANLAR
 ARAMIZDAN

AYRILANLAR
 TÜRKÇESİNİ

KULLANALIM
 YÜZYIL ÖNCE ANKARA-

NİSAN 1920
 EVDE KALMA

PSİKOLOJİSİ
 TARİHİN AKIŞINI

DEĞİŞTİREN 5 SALGIN
HASTALIK
 TEMİZ HAVA HAKKI
PLATFORMU
 UMUT YENİLİKÇİLİKTE,
GÜÇLÜK DE
 ANKARA’DA BİR İNGİLİZ
KADIN
 KEDİ-KÖPEKLERDE
COVİD-19
 KUYUCAKLI YUSUF
 NEZİHE MUHİDDİN
 DIMITRI SHOSTAKOVİCH
 KARS GEZİSİ
 KIRŞEHİR TERMAL GEZİSİ
 YAHUDİ MAHALLESİ

ÇİĞDEMİN SESİ NİSAN – 2020 WW.CİGDEMİNSESİ.COM SAYFA 2

Sevgili komşularımız,

Tüm dünyayı etkisi altına alınan Corona Salgını maalesef ülkemizi de etkilemeye başladı.
Dünyada Pandemi ilan edilirken ülkemizde de kapsamlı önlemler alınıyor. Herkes kendi sokağa
çıkma yasağını ilan etti. Önlemler en üst seviyeye çıkarıldı. Bu durumda hep birlikte evde
kalıyor ve süreci en az zararla atlatabilmenin yollarını arıyoruz.

Pandemi ilanından sonra dernek olarak da planlı/plansız tüm etkinlik, toplantı ve
çalışmalarımızı askıya aldık. Salgını hep birlikte atlattıktan sonra daha sağlıklı günlerde
etkinliklere devam edeceğiz. Bu süreçte derneğimiz ve kütüphanemiz kapalı olacak ve her türlü
atık ve eşya alımını durdurduk. Atıklar toplanmadığı için bu süreçte çöpe atılmasını öneriyoruz.

Bu arada Şirindere bölgesinde yaşayan ve atık toplamaları yasaklanan kağıt
toplayıcıların daha sağlıklı ortama, bir barınma evine, alınmalarını ve bölgenin temizlenmesine
yönelik bir imza kampanyası başlattık. Sanal ortamda yürüyen kampanyaya desteğinizi
bekliyoruz.
https://www.change.org/p/%C5%9Firindere-b%C3%B6lgesinin-atiklardan-temizlenmesi-ankarabbld

Sevgi, saygı ve hoşgörüyle…

Fatih Fethi Aksoy
Yönetim Kurulu Başkanı

ÇİĞDEMİN SESİ NİSAN – 2020 WW.CİGDEMİNSESİ.COM SAYFA 3

YÜZ YIL ÖNCE ANKARA – Nisan 1920
Meclis Ankara’da…

Vecdi Seviğ – Gökkuşağı Sitesi

İstanbul’da bulunan İngiliz, Fransız ve İtalyan Yüksek Komiserleri 16 Mart 1920 Salı sabahı Sadrazam
Salih Paşa’ya bir nota vererek saat ondan itibaren kenti işgal edeceklerini bildirmiş,
Meclis-i Mebusan, 18 Mart Perşembe günü, “güvenlik içinde çalışabileceği bir güne kadar” tatil kararı
almıştı. Bu kararın ardından Mustafa Kemal’in liderliğinde kurtuluş hareketine hazırlananlar gruplar
halinde gizlice Ankara’ya yola çıkmaya başlamışlardı.

İstanbul’un resmi işgalinin ilk gününün akşamı Mustafa Kemal Ankara’nın ileri gelenlerini
Keçiören’de Ziraat Mektebi’ne davet etti ve “Efendiler, sizleri buraya davetten maksadım, bir sohbet
yapmaktı” diye başladı ve sözlerini şöyle sürdürdü:

“Maalesef bu Sabah İngiliz Hükümeti ve askerleri
İstanbul’u fiilen işgal, Şehzadebaşı karakolunu
basarak da askerlerimizi şehit etmişlerdir.”

Birkaç gün içinde halen Kurtuluş Savaşı Müzesi
olarak hizmet veren Ankara Müdafaa-i Hukuk
Cemiyeti binasında da hareketlilik başlamıştı. 50
okka (yaklaşık 64 kilo) kireç alındı, işçiler temin edildi
ve “Meclisi Fevkalâde” (Olağanüstü Meclis)
binasının tamir” işlerine başlandı.
İstanbul’dan yola çıkanlar Nisan ayı başından
itibaren Ankara’ya geliyorlardı. İlk grupta Yunus Nadi,
Halide Edip (Adıvar) Hanım, Dr. Adnan (Adıvar) Bey,
Doktor Rıza Nur da vardı. Halide Edip, Mustafa
Kemal’i ziyarete gittiği Keçiören’deki karargâh binasını şöyle anlatacaktı:
“Bu yer, yeni bir hükümeti ve yeni Cumhuriyeti yaratacak binaydı. Bu bina Ankara’nın kuzeyinde bir sürü
sırtlardan birinin tepesinde yapılmış bir taş binaydı. Bunu vaktiyle İttihatçılar Ankara’da Ziraat Mektebi
olarak kurmuşlardı. Sol tarafındaki vadide de Numune çiftliğini ve ona gereken binaları yaptırmışlardı.”

Ziraat Mektebi’nde 4 Nisan günü yapılan görüşmede, Anadolu hareketinin sesini dünyaya duyurabilmek
için çalışmalar da başlatıldı. Halide Edip Hanım ile Yunus Nadi Bey Ankara’ya gelirken oluşturulacak
kuruluşun adına karar vermişlerdi bile: Anadolu Ajansı.
Konu Mustafa Kemal’e anlatıldı, Halide Edip Hanım “Türk’ün Ateşle İmtihanı” kitabında “Paşa fikri çok
güzel buldu” diye yazacaktı. Binanın bir odasında çalışmalara başlama kararı aldıklarını anlatan Yunus
Nadi de Ankara’nın İlk Günleri kitabında “Halide Edip Hanımla ben yayını o günlerin işine yarayacak yerli
ve yabancı haberleri toplayarak günde en az iki servis yapmak üzere telgrafhaneye verecektik” diye

aktardığı dönem başlamıştı.

Mustafa Kemal 8 Nisan’da yayımladığı bir
mesajla “Anadolu Ajansı’nın en hızlı araçlarla
vereceği havadis ve bilgi, Heyet-i Temsiliye’nin
belgeli ve asıl kaynaklarının sonucu olacağı için
Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti örgütümüzce
seçilecek vadelere ve toplanılacak yerlere
asılmasını” istedi.

ÇİĞDEMİN SESİ NİSAN – 2020 WW.CİGDEMİNSESİ.COM SAYFA 4

17 Nisan tarihli Anadolu Ajansı bültenin başında,
“İstanbul’un işgaline ilişkin İngiliz saldırıları
sırasında Mebusan Meclisinin de içinde zorla
milletvekillerini tutuklanmak suretiyle İngiliz silahlı
kuvvetlerinin saldırısına uğradığı ve bu durumda
İstanbul’da çalışma imkânı bulunmadığı”
bildiriliyor ve şu haber iletiliyordu:

“Mebusan Meclisi’nin genel kurul toplantıları
ertelenmiş olduğu ve milletvekillerinden
kurtulabilenlerin Ankara’da toplanacak olan
olağanüstü Millet Meclisine katılmak üzere geldiği
ve gelmeye devam ettikleri bilinmektedir.”

Mustafa Kemal’in Meclise hitabı

İstanbul’dan gelip karargâh binasına yerleşenler arasında bulunan İsmet (İnönü) Bey’in “Meclis
açılıncaya kadar Mustafa Kemal Paşa başta olmak üzere
hepimizi en çok meşgul eden hususlar, meclise verilecek
adın tespiti ve meclise teklif olunacak meselelerin tayini
olmuştu” diye anlattığı günlerdi.

Nihayet 21 Nisan’da kolordu komutanlıklarına, vilayet
merkezlerine, Müdafaa-i Hukuk merkezlerine ve
belediyelere Mustafa Kemal imzalı telgraflar ulaştırıldı:

“Nisan’ın 23. Cuma günü, Cuma namazından sonra
Ankara’da Büyük Millet Meclis’i açılacaktır.”

Aynı gün Bursa 14. Kolordu Kumandanlığına gönderilen
telgrafta da “Anadolu Ajansı tebligatından İstanbul için
mühim sayılacak” haberlerin çoğaltılarak İstanbul’a bilinen
adreslere gönderilmesi emdi Mustafa Kemal imzasıyla veriliyordu.

22 Nisan günü “dakika tehir edilmeyecektir” diye başlayan, Heyet-i Temsiliye adına Mustafa Kemal
imzalı kısa telgrafta günümüz Türkçesiyle şöyle
deniliyordu:

“Nisan ayının 23. Cuma günü Büyük Millet Meclisi
açılarak göreve başlayacağından o günden sonra
bütün sivil ve askeri makamların ve bütün ulusun
başvuracağı en yüce kat adı geçen meclis olacaktır.”

Açılış günü 115 milletvekili Ankara’ya yetişebilmişti.
Sonra bu sayı diğer katılımlarla 337’ye ulaştı. Bu
milletvekillerinden 92’si dağılan Meclisi Mebusan’dan
gelenler, 232’si Mustafa Kemal’in 19 Mart tarihli
tebliğiyle 66 seçim çevresinden seçilenlerdi. Daha
sonra biri Yunanistan’dan, 13’ü de Malta sürgününden
dönenlerden toplam 14 milletvekili de çalışmalara
katıldı.

23 Nisan günü Meclis’i en yaşlı üye sıfatıyla açan Sinop Mebusu Mustafa Şerif Bey, konuşmasında “Tam
bağımsız ile yaşamak azminde olan, ezeli olarak hür ve bağımsız milletimiz, esirliği şiddetle reddederek
bu meclisi meydana getirmiştir” dedi.

ÇİĞDEMİN SESİ NİSAN – 2020 WW.CİGDEMİNSESİ.COM SAYFA 5

24 Nisan günü yapılan toplantıda Mustafa Kemal, “ateşkesten meclisin açılmasına kadar geçen süre
içindeki siyasi durum hakkında” bilgi verdi, konuşmasının sonunda şöyle dedi:

“Bu dakikadan itibaren, yedi yüz yıl boyunca onurlu ve yüce bir yaşam sürdükten sonra yok olma
uçurumunun kenarında ancak ayakta durabilen Osmanlı Milletinin geleceğinin sorumluluğu, Sayın
Meclisinizin çalışma gücünü artıran bir neden olacaktır.”

Mustafa Kemal’in aynı gün komşu ülkelerle ilişkiler hakkında bilgi de verdiği gizli oturumdaki
konuşmasının mesajı “İngilizler, Fransızlar, İtalyanlar ve Yunanlılar düşmanımızdır, İstanbul hükümeti ve
padişahla temas kurmak faydasızdır” oldu. Ardından Mustafa Kemal Meclis başkanlığına seçildi ve
teşekkür konuşmasında bugünün Türkçesiyle şöyle dedi:
“Gerek askerlik hayatımda gerek politika yaşamımın bütün dönem ve evrelerini kapsayan savaşlarımda
her zaman tuttuğum yol ulusun ve vatanın gereksindiği amaçlara yürümek olmuştur. Bugün saygıdeğer
heyetinizin oybirliğinde açıklanmış olan milli güveni, layık olduğumun çok üstünde görmekle birlikte,
kendim için bir amaç olarak değil, elbirliğiyle giriştiğimiz kutsal savaşın yöneldiği amaçları elde etmek için
ulusun armağan ettiği bir destek sayıyorum.”

25 Nisan’da belirlenen altı kişilik bir yönetim
ekibi içinde, İsmet (İnönü) Bey’in görevi Genel
Kurmay Başkanlığı idi. 26 Nisan’da Meclis
Başkanı Mustafa Kemal Sovyet Hükümet
Başkanı Lenin’e savaş malzemesi yardımı
talebini ileten mektubunu gönderdi. Bir gün
sonra İstanbul’dan kaçan Fevzi (Çakmak)
Paşa Ankara’ya ulaştı, Mustafa Kemal onu
meclise takdim etti. Fevzi Paşa Mayıs ayı
başında Milli Savunma Bakanı olacaktı.

27 Nisan Çarşamba günü Meclis Başkanlık
divanı Padişaha çektiği telgrafta, “İstanbul’da
düşman askerleri oldukça, vatanın toprakları
üzerinden düşman ayakları çekilmedikçe
savaşmaya devam edeceğiz” deniliyordu.
Bağımsızlık için örgütlü savaş günleri başlıyordu.

ÇİĞDEMİN SESİ NİSAN – 2020 WW.CİGDEMİNSESİ.COM SAYFA 6

MART AYINDA NELER YAPTIK, NELER YAPAMADIK !

Zuhal Yüksel - Seğmen Sitesi

4 Mart: Sinema Topluluğumuz “Timbuktu” filmini izledi ve tartıştı.
4-7 Mart: Komşularımızla ” Kars, Sarıkamış, Sivas yörelerini gezdik.
7 Mart: “Annemin Son Çılgınlıkları” tiyatro oyununu izledik.
10 Mart: Babor Club’ın katkılarıyla “Cilt Bakımı” konusunda söyleştik.
11 Mart: Ankara Kulübü’nde “Ferfene” etkinliğine katıldık
11 Mart: “Kadın Olmanın Günahı” belgesel filmini izledik, söyleştik.

Koronavirüs salgını nedeniyle daha sıkı önlemler aldık. Ülke genelindeki etkinlik iptalleri
doğrultusunda derneğimiz de etkinliklere ara verdi.
Bu nedenle ne yazık ki;
14 Mart: Muhlis S. Ezgi’nin “Ayşe Opereti”ni izleyemedik.
18 Mart: “Temiz Hava Haktır” konulu ekoloji söyleşimizi gerçekleştiremedik.
21 Mart: “Lena, Leyla ve Diğerleri” tiyatro oyununu izleyemedik.
28 Mart: “Shirley Valentina” tiyatro oyununu izleyemedik.
31 Mart: Edebiyat Topluluğumuz ile Suat Derviş’in “Fosforlu Cevriye” romanı üzerine
konuşamadık.

Katıldığımız Toplantılar
3 Mart: Demokrasi Atölyesi etkinliğine katıldık.
6 Mart: ODTÜ Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi Bölümü öğrencilerine, ODTÜ’ye giderek,
dernek hakkında bilgi verdik.
6 Mart: Çankaya Belediyesi Kültür ve Sosyal işler Müdürü Ethem Torunoğlu ve Park ve
Bahçeler Müdürü Zeynep Özen’i ziyaret ettik.
10 Mart: Şehir Plancıları Odası Ankara Şubesi’ni ziyaret ettik.

Salgının seyri bir süre daha bir arada olmayıp bulaşma riskini en aza indirmemizi
gerektiriyor. Toplum sağlığını gözeterek nisan ayında da etkinlik yapmayacağız.
Planladığımız etkinliklerle sağlıklı günlerde sizlerle buluşmak istiyoruz.

HEPİMİZİN SAĞLIĞI İÇİN,
ELLERİNİZİ SABUNLA YIKAYINIZ ve İNSANLARLA FİZİKSEL TEMASTAN
KAÇININIZ.

ÇİĞDEMİN SESİ NİSAN – 2020 WW.CİGDEMİNSESİ.COM SAYFA 7

EVDE KALMA PSİKOLOJİSİ

Dr. Dilek Yüceel – Mavikent Sitesi

Hepinize merhaba,

Koronavirus olayından önce bu konuda yazıyor olsaydım farklı şeylerden bahsediyor olacaktım. Fakat şu
anda konumuz bunun çok uzağında olacak.

Toplum olarak verdiğimiz kurtuluş savaşından sonra, şimdi de tüm Dünya insanları korona virusden
kurtulma savaşındayız. Var olmak için böylesi önemli süreçleri iyi yönetebilmek cok önemli. Psikolojik,
sosyolojik ve ekonomik boyutlarda gerçekten bir savaşla karşı karşıyayız ama kazanacağız. Bu süreçte
psikolojik sağlığımızı sürdürmemiz gerçekten çok önemli. Koronavirus pandemisinden dolayı bireylerde
stres düzeyinin yükselmesine bağlı olarak kaygı bozuklukları, panik atak, depresyon, takıntılı davranış
bozuklukları, uyku ile ilgili sorunlar, çeşitli fobiler ve paranoyalar ortaya çıkabilir ya da daha çok artabilir.
Hepimizin gündelik yaşantısı aniden çok fazla değişti. Acaba ben de hastalanacak mıyım?, ölecek
miyim? ya da çocuğum, eşim hastalanırsa? Ya onları kaybedersem kaygıları çok fazla. Bütün bu
kaygılar, korkular ve endişeler çok normal. Bu duyguları kabul etmek bile bu süreçte çok önemli.

Çünkü, belirsizliklerle dolu bir süreç, tanımadığımız ve görmediğimiz bir düşman var karşımızda... Bu
durumun geçici bir süreç olduğunu kabul etmek önemli. Fakat bu
sureci ne kadar iyi yönetirsek o kadar güçlenerek çıkacağız.
Nietzsche’nin dediği gibi.” Beni öldürmeyen güçlendirir”. Sosyal
olarak sevdiklerimizden, işlerimizden ayrı kaldığımız bu zaman
diliminde evlerimizde vakit geçiriyoruz artık. Ve ne kadar süreceği
belirsiz olan bu zamanı fırsata dönüştürmek için neler yapabiliriz.
Sağlık çalışanları ve diğer görevliler bizim için zaten ellerinden
geleni yapıyorlar, onlara şükranlarımızı sunuyoruz ve kendi
yapacaklarımıza odaklanıyoruz. En önemlisi de yaşadığımız
kaygıya yenik düşmemek. Özellikle belirsizlikten ve kontrol
edemeyeceğimiz durumdan dolayı gelecek kaygısı yaşamak.
Planlarımız, hayallerimiz ve yapmak istediklerimiz bir süreliğine

değişikliğe uğrayacak fakat en önemlisi; Umudumuzu ve yaşam enerjimizi her zamankinden daha
yüksek tutmaya çalışmak.

Nazım Hikmet’in şiirindeki gibi
Biraz daha sabır
Biraz daha inat
Kapının arkasında
Bekleyen ölüm değil
Hayat.....................

Ruh ve bedenimize iyi bakmamız gerekiyor. Bu zor zamanlarda sinirli ve çaresiz hissetmek oldukça
normaldir. Fakat uzun süreçte bu duygular ve moralsizlik bağışıklık sistemimizi olumsuz etkiler. Bunu
engellemek ise bizim elimizde Sürekli olarak her kanaldan haberleri takip etmek, sosyal medyalarda bu
duruma odaklanmak bizi yorar ve var olan endişelerimizi artırabilir. Tabi kî haberleri takip edeceğiz fakat
sürekli değil ve doğru kanallardan. Günlük rutinimizi devam ettirmek de çok önemli. Evde sürekli
pijamayla öz bakımımızı ihmal ederek günü geçirmek yerine, günlük hedefler oluşturarak planlamalar

ÇİĞDEMİN SESİ NİSAN – 2020 WW.CİGDEMİNSESİ.COM SAYFA 8

yaparak, evde kaliteli zaman geçirmek gerekir. Evde olmanın da birçok güzelliği vardır. Evde kaldığımız
bu zamanları kendimizi dinleyerek, farklı yönlerimizi keşfederek, yaratıcılığımızı ortaya çıkaracağımız ve
geliştireceğimiz, yaşamsal hedeflerimizi ve varoluşumuzu sorgulayacağımız, değerlerimizi gözden
geçireceğimiz bir süreç olarak görebiliriz. Zihinsel ve bedensel olarak aktif olmak da size iyi gelecek.
Örneğin, evde jimnastik yapmak, satranç oynamak gibi,,, Fiziksel egzersiz yapmak serotonin seviyesinin
artmasına yol açacaktır. Bu da kendimizi daha mutlu ve dingin hissetmemizi sağlayacak. Zamanınız
olmadığını düşünerek sürekli ertelediğiniz faaliyetleri yapabiliriz. Uzun zamandır okumak istediğiniz bir
kitap, seyretmek istediğiniz bir film, telefon edip konuşmak istediğiniz arkadaş, denemek istediğiniz bir
yemek ya da pasta işte sizi bekliyor... Kendimiz bunları yaparak iyi hissedersek, ev içinde birlikte
yaşadığımız kişilere de ruhsal durumumuzun yansımaları olumlu bir şekilde olacaktır. Yaşadığımız her
anın ne kadar değerli olduğunun farkındalığıyla onlarla da bu güzellikleri paylaşabiliriz. Sevdiklerimizi
aramak iletişimi sürdürmek kaygı ve diğer duygu ve düşüncelerimizi onlarla paylaşmak, iyi beslenmek ve
uyumak, yardıma ihtiyacı olan diğer canlılara yardım etmek, bize de iyi gelecektir. Yaşadığımız bu
zorlayıcı sürecin ne kadar süreceğini kimse bilmiyor. Herkes farklı öngörülerde bulunuyor, farklı şeyler
söylüyor. Eğer bu zamanı doğru değerlendirip avantaja çeviremezsek, “travma sonrası stres bozukluğu”
diye adlandırdığımız sorun ortaya çıkabilir.
Önemli olan bizim kendimize ne söylediğimiz; kendimi farklı yönlerden tanımak, güçlü yanlarımı
keşfetmek, sorunların üstesinden gelebilmek ve kendimi geliştirmek için doğru zaman. Bu krizin
üstesinden hep birlikte geleceğiz. Evde, mutlu sağlıklı ve huzurlu kalınız.

ÇİĞDEMİN SESİ NİSAN – 2020 WW.CİGDEMİNSESİ.COM SAYFA 9

ÇİĞDEMİN SESİ NİSAN – 2020 WW.CİGDEMİNSESİ.COM SAYFA 10

KİTAP TANITIMI

Turhan Demirbaş – Başak Sitesi

Rusya Çarlık dönemi olmasına rağmen 1861 yılında toprak reformu
yapabilmiştir. Fyodor Mihayloviç Dostoyevski 1866 yılında Suç ve
Ceza romanını yayınlamıştır. Roman Petersburg’ta geçer. O yıllarda
yazar Petersburg’u ikiye ayırır. Bir tarafı Sarayların, mimari
eserlerin, parkların, bahçelerin ve yolların güzel olduğu Petersburg;
diğeri tozlu yolların, pis evlerin, atölyelerin, seyyar satıcıların olduğu
yerdir.

Petersburg’un bu iki yüzünü Dostoyevski çok iyi biliyordu. Romanın
yazıldığı zaman Dostoyevski Petrsburg’un küçük bir semtinde ve
Romanın kahramanı Raskolnikov’un yakınında oturuyordu.

Suç ve Ceza’nın çatısını bir suçun psikolojik öyküsüyle, onun ahlaki
sonuçları oluşturur. Ancak romanın başkahramanı olan Rodion
Raskolnikov sıradan bir suçlu değildir. Suçunu, geliştirdiği düşünce
sisteminin hem kendi gözünde doğruluğunu kanıtlayabilmek için
kendine özgü toplumsal psikolojik bir deney olarak işler. Bu
bakımdan cinayetten önce ve sonra suçlunun içinde bulunduğu
durumun psikolojik çözümlemesi, Raskolnikov’un felsefi teorisinin analizi ile birlikte verilmiştir. Kendi
oturduğu apartmanda tefecilik yapan Alyona İvanova adında bir kadını balta ile öldürmüş ve paralarını
kendi küçük dairesine saklamıştır. Bu cinayeti gören zavallı başka bir kadını daha öldürür. Paraları hiç
harcamaz, suçu işler fakat itiraf edemez. Kendine göre haklılık bahaneleri bulur. Roman sonunda suçunu
itiraf eder ve cezasını çekmek ister.

Dostoyevski Vremya (Zaman) adında bir dergi çıkarır. Kitapta 52. sayfada dünyada olan bazı hadiseleri
bu dergisinde yazar. Bunlar;

- Prusya’nın, Schleswig- Holstein dukalığını Danimarka’dan ilhak etmesi, Prusya- Danimarka
(1864) ve Prusya- Avusturya (1866) savaşlarının nedeni olmuştur. Bu savaşlar o dönem
Rusya’sında gazete ve dergilerde ilgiyle izleniyordu. Dostoyevski’nin yayınladığı Vremya dergisi
de olaylara geniş ölçüde yer veriyordu.

- Amerika’daki Kuzey - Güney Savaşı (1861- 65) ve zencilerin özgürlük savaşları 1860’lı yıllar
Rusya’sında ilgiyle izleniyordu. Rus köylüsüyle Amerikalı zenciler arasında benzerlikler
kuruluyordu. Dostoyevski’nin Vremya dergisi de zenci hareketiyle geniş ölçüde ilgileniyordu.

- Alman baronlarının acımasız sömürgeleri nedeniyle Litvanyalı köylülerin Baltık kıyılarından
yığınsal kaçışları, 1860’lı yıllarda Rus gazate ve dergilerince izlenen bir olaydı.

Kütüphane No; 3610 Yabancı Yazın

Komşularımızın her birine güler yüzlü
davranabilirsek, toplumun huzuru için de

adım atmış oluruz.

ÇİĞDEMİN SESİ NİSAN – 2020 WW.CİGDEMİNSESİ.COM SAYFA 11

ÇİĞDEMİN SESİ NİSAN – 2020 WW.CİGDEMİNSESİ.COM SAYFA 12

ÇİĞDEMİN SESİ NİSAN – 2020 WW.CİGDEMİNSESİ.COM SAYFA 13

TARİHİN AKIŞINI DEĞİŞTİREN 5 SALGIN HASTALIK

Cengiz KARAKÖSE – Ande Sitesi

14. YÜZYILDA YAŞANAN VEBA SALGINI VE BATI AVRUPA'NIN YÜKSELİŞİ

1350'lerde Avrupa'yı vuran veba, nüfusun yüzde 3'ünü öldüren çok büyük bir salgın oldu. Ama
milyonlarca insanın ölmesine neden olan salgından etkilenen ülkeler, ekonomik açıdan büyük bir hızla
büyüdü ve günümüz dünyasının en zengin ülkeleri haline geldiler.!!

Çünkü çok sayıda insanın ölümüne sebep olan
söz konusu veba (bubonik veba), çoğunlukla köylülerin
hayatına mal olmuştu. Bu da toprak sahiplerinin iş gücü
sıkıntısı yaşamasına yol açtı. Böylece geriye kalan
sağlıklı tarım işçileri, daha fazla pazarlık gücüne sahip
oldu. Yani işçilerin, toprak sahiplerinin borçlarını ödemek
için çalıştırıldığı, eski feodal sistem parçalanmaya
başladı. İşte bu parçalanma, Batı Avrupa'yı daha
modern, ticaret odaklı ve nakit bazlı bir sisteme itti…

İşlerini yaptırmak için, insanları çalıştırmak daha pahalı hale geldiğinden iş sahipleri, işçilerin
yerine geçecek iş gücü tasarruflu teknolojilere yatırım yapmaya başladı... Böylece sanayileşmenin, yani
insanın yerini, makinelerin almasının önü açılmış oldu.! Sonuçta söz konusu veba salgını, Avrupa’daki
emperyalizmi cesaretlendirdi, hatta güçlendirdi...

Deniz yolculukları ve keşifler, o döneme gelinceye kadar son derece tehlikeli görülmüştü. Ancak
vebanın neden olduğu yüksek ölüm oranları, insanları salgından kaçmak için uzun deniz yolculuklarına
çıkmaya daha istekli hale getirdi. Bu da Avrupa sömürgeciliğinin yayılmasına yardımcı oldu.! Ekonomiyi
modernize etmenin, teknolojiye yatırım yapmanın ve dışa açılmayı teşvik etmenin etkisiyle Batı Avrupa,
zaman içinde dünyadaki en güçlü bölgelerden biri oldu. Gücünü bugün dahi sürdürmekte…

KITA AMERİKASINDA YAŞANAN ÇİÇEK HASTALIĞI ÖLÜMLERİ VE İKLİM DEĞİŞİMİ

Amerika kıtasının 15. Yüzyılda Avrupalılar tarafından istila edilip sömürge haline getirilmesi,
birçok insanın ölümüne sebep oldu. Bu da dünya iklimini değiştirmiş olabilir. Çünkü Londra
Üniversitesi’nden bilim insanlarının yaptığı bir araştırma; o yüzyıl da dünya nüfusunun yüzde 10'unu

oluşturan bölge nüfusunun, 60 milyondan 5-6 milyona kadar
düştüğünü belgeledi. Buna göre kıtadaki nüfus kaybına sebep olan
asıl nedenin, sömürgeciler tarafından yapılan katliam değil,
Amerika’ya taşınan çiçek mikrobu olduğu ortaya çıktı.! Yani
sömürgecilerin katliamından daha çok, çiçek hastalığının inanılmaz
can kayıplarına sebep olduğu anlaşıldı...

Bu yüzyılda Amerika’da, diğer ölümcül hastalıkların yanı
sıra, hıyarcıklı veba, sıtma, humma ve kolera da yaygındı. İşte tüm
bu hastalıkların bölgede yarattığı yıkıcı etkiler, doğal olarak Avrupa’da da yaşanınca, bunun tüm
dünyada yaşanan bazı sonuçları oldu. Hayatta kalan az sayıda insan, elde kalan arazileri yeterince
işleyemediği için, çok büyük alanlar ormana ya da çayıra dönüştü.!!

Sonuçta, yaklaşık 900 bin kilometre kare alan, yani Türkiye’den daha büyük bir alan, orman ve
çayır haline geldi... Bitki ve ağaçlardaki bu müthiş büyüme ve değişme, karbondioksit seviyesinde
azalma sağlayınca, dünyanın geniş bölgelerinde sıcaklığın düşmesine sebep oldu.!

ÇİĞDEMİN SESİ NİSAN – 2020 WW.CİGDEMİNSESİ.COM SAYFA 14

Bilim insanları, aynı süreçte volkanik patlamaların olması, güneş aktivitelerinin de azalmasıyla
birlikte, dünyanın pek çok yerinde sıcaklığın düştüğü Küçük Buz Çağı adı verilen dönemin başlamasına
neden olduğuna inanıyor. İronik olan ise, bu olaydan en çok etkilenen alanlardan biri ise, düşük oranda
mahsul ve kıtlıklarla mücadele eden Avrupa olmasıdır.

SARIHUMMA VE HAİTİ’NİN FRANSA’YA BAŞ KALDIRISI

Haiti'de meydana gelen bir salgın, Fransa'nın Kuzey Amerika'dan çekilmesine neden oldu. Tabii
bunu, ABD'nin kıtada büyümesi ve hızla güçlenmesi izledi. 1801'de Avrupalı sömürge güçlerine karşı
çıkan bazı isyanların ardından, Fransa'nın işbirliği ile Haiti'yi Toussaint Louverture yönetti. Ancak Fransız
lider Napoleon Bonaparte, kendini hayat boyu yönetici olarak açıklayınca, adanın tüm kontrolünü ele
geçirmek için on binlerce askeri Haiti'ye yolladı. Ancak savaş alanında başarılı olamadı.!

Ancak sarıhummanın etkisi savaşın seyrini
değiştirdi. Salgın sebebiyle Fransa'dan gelen yaklaşık
50 bin asker, subay, doktor ve denizcinin öldüğü,
sadece 3 bin kişinin Fransa'ya geri dönebildiği
biliniyor... Afrika kökenli bu hastalığa, Avrupalı güçlerin
doğal bağışıklığı yoktu. Onun için, askerleri bozguna
uğrayan ve morali bozulan Napolyon, sadece Haiti'yi
terk etmekle kalmadı, Fransa'nın Kuzey Amerika'daki
tüm hedeflerinden de vazgeçti.

Askerlerinin, Haiti'deki isyanı durdurmak için başlattığı, ancak başarısız olan operasyondan,
sadece 2 yıl sonra Napolyon 2 milyon kilometre kareden daha büyük bir araziyi, ki bu Louisiana Alışverişi
olarak da bilinir, ABD yönetimine satarak, genç ülkenin boyutunu ikiye katladı...

AFRİKA SIĞIR VEBASI VE SÖMÜRGECİLİĞİN YAYILMASI

Hayvanları öldüren hastalık olan sığır vebası, Avrupa'nın Afrika'yı sömürgeleştirmesini
hızlandırdı. 1888-1897 yılları arasında sığır vebası virüsü, Afrika’daki sığırlarının yüzde 90'ını öldürdü.
Afrika Boynuzu, Batı Afrika ve Güneybatı Afrika bölgelerindeki toplulukları harap etti. Büyükbaş
hayvanların yitirilmesi söz konusu bölgelerde açlığa, toplumda çöküşe ve de sığınmacıların, salgından
etkilenen bölgelerden kaçmalarına yol açtı...

Bu aşamada doğal olarak, çeşitli ürünlerin yetiştirildiği
bölgeler etkilendi. İnsanlar toprağı sürmek için öküze ihtiyaç
duyduğundan, ekin yetiştirme alanları da etkilendi.! Sonuçta
Afrika’da ciddi bir kıtlık baş gösterdi. İşte bu aşamada
hastalığın neden olduğu kaos, Avrupa ülkelerinin 19. yüzyılın
sonlarında, Afrika'da büyük alanları sömürgeleştirmelerine
yardımcı oldu…

Aslında Avrupalıların planları, sığır vebası salgını
başlamadan sadece birkaç yıl önce başlamıştı. Çünkü, 1884-1885'te Berlin'de yapılan bir konferansta,
aralarında İngiltere, Fransa, Almanya, Portekiz, Belçika ve İtalya'nın olduğu Avrupa'dan 14 ülke, Afrika
üzerindeki emellerini görüşmüş, planlar bu konferansın sonrasında resmileşti.!!

Söz konusu planlar, kıtada çok büyük bir etki yarattı. 1870'lerde Afrika'nın yalnızca yüzde 10'u
Avrupa kontrolü altındayken, 1900'lere gelindiğinde bu oran, yüzde 90'a çıkmıştı.! Haksız toprak alımı,
sığır vebası salgınından sonra oluşan kaosla desteklendi. Ve neredeyse Afrika'nın her yeri
sömürgeleştirildi. En son İtalya 1890'ların başında, nüfusun neredeyse üçte birini kıtlık nedeniyle
kaybeden Etiyopya yerine, başka bir Afrika ülkesi olan Eritre'ye yerleşmek zorunda kaldı…

ÇİĞDEMİN SESİ NİSAN – 2020 WW.CİGDEMİNSESİ.COM SAYFA 15

VEBA SONUCU ÇİN’DE, MİNG HANEDANININ DÜŞÜŞÜ

Ming hanedanlığı Doğu Asya'nın geniş bir kısmında, büyük bir siyasi ve kültürel etki kullanarak
Çin'i neredeyse 300 yıl boyunca yönetti. Ama bu yönetim, korkunç bir salgın hastalık sonrası son buldu.
Salgın, 164 yılında Çin'in kuzeyine, muazzam can kayıplarıyla birlikte geldi. Bazı bölgelerde nüfusun
yüzde 20'sini, bazılarında ise yüzde 40'ını öldürdü.!!

Veba, kıtlık ve çekirgelerle aynı zamanda ortaya çıktı. Tarlada ürün bulamayan insanların
yiyecekleri kalmadı. Hatta bazıları, salgın kurbanlarının cansız bedenlerini yemeye başladı.!! Bu kriz,
büyük olasılıkla hıyarcıklı veba (bubonik veba) ve sıtmanın bir birleşimiydi. Bu salgın, kuzeyden gelen ve
hanedanlığı tahtından edecek olan istilacılar tarafından getirilmiş de olabilir…

Yaşanan bu kaos ve artan haydut saldırıları sonrasında, Ming hanedanının yerine geçen ve
yüzyıllar boyu sürecek kendi imparatorluğunu kuran Qing Hanedanlığı'nın istilası takip etti. O sırada
salgın nedeniyle hasta olan Ming liderinin karıştığı yolsuzluk ve kıtlığın da aralarında olduğu, pek çok
sorun vardı. Ancak ülke çapında yayılan ölümcül salgın hastalık, Ming yönetiminin çok hızlı son
bulmasına yol açtı.

Diğer taraftan;

1720 Marsilya salgını,

1820 Kolera Pandemisi,

1920 İspanyol gribi,

2020 Covid-19 Pandemisi, bir tesadüf olamaz değil mi.?!

ÇİĞDEMİN SESİ NİSAN – 2020 WW.CİGDEMİNSESİ.COM SAYFA 16

NAZIM HİKMET VE CEZAEVİNDE ÜÇ SANATÇI ÖĞRENCİSİ

Rafet Aydoğan - Öveçler

Bu ay şiir tadında üç kitap tanıtmak istiyorum. Üç büyük sanatçıyı yakından tanımak istiyorsanız
okumanız gerekiyor. Nazım Hikmet sadece Nazım Hikmet değil, bir üniversite veya akademi. Bu
akademiden mezun olmuş Türkiye’nin üç büyük sanatçısı: Ressam İbrahim Balaban, büyük romancı
Kemal Tahir ve hikayeci, romancı Orhan Kemal.

1. ‘’Nazım Hikmetle Yedi Yıl’’, İbrahim Balaban, Berfin Bahar Yayınları, 320 sayfa.

Bu kitap yedi yıllık bir zaman sürecini içeren ‘’belgesel ‘’bir nazım tekniği ile
düzenlenmiştir.
Kuvay-i Milliye Destanı şiirlerinin nasıl yazıldığı, Nazım Hikmet’in İsmet İnönü’ye
olumsuz bakışı, neden şiirlerinde İsmet İnönü’ye yer vermediği birinci kaynaktan
anlatılıyor. Nazım’ın Balaban’ın iyi bir ressam olması için uğraşıları, Nazım
Hikmet’in Balaban’a verdiği dersler, çektikleri çileler anlatılmış. Sadece
öğretmen-öğrenci ilişkisi değil yaş farkına rağmen dostlukları da anlatılıyor.

2. ’’Kemal Tahir’e Mahpushaneden Mektuplar’’, Nazım Hikmet, Yapı Kredi Yayınları, 417 sayfa.
Nazım Hikmet’in, 1940-1950 yılları arasında Bursa cezaevinden Kemal Tahir’e
yazdığı mektuplardan oluşuyor. Kitapta şu cümlenin altını çizmişim.’’….bütün
insanların birbirlerini sevecekleri günlere imanım nasıl bir kat daha artar
bilemezsin.’’, ’’…her sebeple olursa olsun, Kemal Tahir, tembelliği bırakalım,
ayıptır. Dört elle kaleme sarılıp işimize yazımıza devam edelim, sevgili Türk
halkının bizden bugün bu şartlar içinde beklediği budur. Ona en güzel romanları,
hikayeleri ve şiirleri yazmak zorundayız.’’

3. “Nazım Hikmet’le Üç Buçuk Yıl”, Orhan Kemal, Tekin Yayınevi, 116 sayfa

Orhan Kemal, cezaevinde Nazım Hikmet’le geçirdiği yılları anlatıyor. Kısa ama
çok etkileyici bir kitap.

Başkasına yararı dokunan insan
en kusursuz insandır.
Sophokles

ÇİĞDEMİN SESİ NİSAN – 2020 WW.CİGDEMİNSESİ.COM SAYFA 17

TEMİZ HAVA HAKKI PLATFORMU

Turhan Demirbaş – Başak Sitesi

Çiğdem Mahallesi, Ankara’nın temiz havasını soluyabileceğiniz ender
yerlerdendir. Ana yollara uzaklığı ve ODTÜ ormanlarının sayesinde kalteli
bir havaya sahiptir. İnternette gezerken bu siteye rast geldim. Bu vesileyle
tanıtmak istedim. Çünkü nefes almanın önemini çok iyi anlatmışlardı. Belki
içimizden biri belki de bu önemli konuda çalışmalar yapmak ve aktivistlere

katılmak isteyebilir.

- Açlığa 60, susuzluğa 6 gün dayanabilen insan; nefes almadan 1 dakika bile duramaz. Bu yüzden,
temiz hava solunabilecek bir çevrede yaşamak en temel insan haklarından birisidir. Fakat bugün
insanlar, doğa ve tüm canlılar önemli bir
tehdit ile karşı karşıya: Hava Kirliliği.

- Dünya Sağlık Örgütü, 2012 yılında dünyada
8 milyon insanın erken ölümüne sebep olan
hava kirliliğini kanserin en önemli çevresel
nedeni ilan etti. Sadece çocuklar ve yaşlılar
değil; hava kirliliğine maruz kalan herkesin
kalp ve solunum yolu hastalıkları (astım,

KOAH vb.), felç, kanser ve benzeri

hastalıklara yakalanma ve erken ölüm
riskinin arttığı artık biliniyor.

Çevre sağlıktır diyerek bir araya gelen doğa
ve yaşam savunucuları olarak, insan ve
doğa üzerindeki uzun vadeli etkileri

hesaplanmadan izin verilen kömürlü termik
santrallerin önümüzdeki en az 40 yıl boyunca binlerce kişinin sağlığı ve hayatını karartmasını
engellemek için bir araya geldik. Hava kirliliğinin sağlık etkileri konusundaki bilgi ve
deneyimlerimizi kamuoyuna ve karar vericilere aktararak, temiz hava hakkımızı savunmak için

hep birlikte mücadele etmekteyiz.

Çünkü, yaşamak için nefes almalıyız, alabilmeliyiz…

(*) Temiz Hava Hakkı Platformu internet sitesinden (https://www.temizhavahakki.com/) alıntı yapılmıştır.

ÇİĞDEMİN SESİ NİSAN – 2020 WW.CİGDEMİNSESİ.COM SAYFA 18

ÇİĞDEMİN SESİ NİSAN – 2020 WW.CİGDEMİNSESİ.COM SAYFA 19

SATRANÇ ÖĞRENİYORUZ

Hatice Caymaz - TSF Satranç Antrenörü / TSF Ulusal Hakem

Merhabalar ,
Bu ayki sayımızda oynanmış bir oyunun analizini yaparak şu ana kadar öğrendiğimiz kuralların
nasıl oyun içinde satranç ustaları tarafından uygulandığını görelim.

Kendi oyunlarımızın analizini yaparak ( Hamlelerin incelenmesi) ve usta oyuncuların analizlerini
yaparak satranç bilgilerimizi geliştirmenin en önemli yöntemidir.

Altın Fırlattıran Hamle

Bugüne dek oynanmış en iyi oyun hangisi, gelmiş geçmiş en iyi satranççı kimdi?

En iyi oyunun daha oynanmadığı ve en iyi satranççının daha doğmadığı söylenir. Ama gelmiş
geçmiş en iyi hamle konusunda hiç kimsenin şüphesi yoktur!

Efsaneye göre, zamanının Amerika Şampiyonu ve Dünyanın önde gelen oyuncularından biri
olan Frank James Marshall’ın bir hamlesi, seyircilerin satranç tahtasını altın yağmuruna
tutmasına yol açtı!

Bu süper hamle, 1912 yılında Breslau’da Alman Satranç Federasyonu
18. genel kurul toplantısı sırasındaki büyük bir uluslararası turnuvada
oynandı. Oldrich Duras ve Akiba Rubinstein’ın 18 maçta 12 puanla
birinciliği paylaştıkları büyük turnuva ve Marshall’ın 9,5 puanlık vasat
sonucu çoktan unutuldu. Fakat gelecek kuşaklar tarafından hala
hayranlıkla anılan, onsuz tarihteki yerini alamayacak olan tek bir
oyundaki, tek bir hamle…

Tabiri caizse, kurban Stepan Levitzky, turnuvayı 7 puanla bitiren, pek
tanınmamış bir Rus usta… Günümüzde bu isim pek bir önem taşımıyor,
fakat bir oyun, bu isme, olumsuz da olsa, ölümsüzlüğü kazandırmış :

Beyaz : STEPAN LEVITZKY Siyah: FRANK MARSHALL Fransız Savunması 1912

Oyunlar oynanmış Ülkenin, rakibin karşı hamlesi ya da oyunu analiz yapan kişinin adlarıyla
isimlendirilmiştir. Fransız savunması da bunlardan biri.

1. d4 e6 2. e4 d5 3. Ac3 c5 4. Af3 Ac6 5. exd5 exd5 6. Fe2 Af6 7. 0-0 Fe7 8. Fg5 0-0 9. dxc5
Fe6 10. Ad4 Fxc5 11. Axe6 fxe6 12. Fg4 Vd6 13. Fh3 Kae8 14. Vd2 Fb4 15. Fxf6 Kxf6 16.
Kad1? (Daha iyisi 16.a3 ile baskıyı azaltmak.)16…Vc5 17. Ve2 Fxc3 18. bxc3 Vxc3 19. Kxd5
Ad4 20. Vh5 (20. Ve5! Vxh3 21. Kxd4 (eğer 21. gxh3 Af3 ve ardından …Axe5) felaketi önlerdi)
20…Kef8 21. Ke5 Kh6 22. Vg5 Kxh3 23. Kc5

ÇİĞDEMİN SESİ NİSAN – 2020 WW.CİGDEMİNSESİ.COM SAYFA 20

23…Vg3!!! Beyaz terk eder. Marshall yıllar sonra şöyle yazar : ?Hayatımın en ünlü hamlesi.
İzleyiciler bu hamleyle o kadar heyecanlanmışlardı ki, bana altın paralar fırlatmaya başladılar!?

Eğer 23. Hamlede siyah vb2 oynasa idi 23…Vb2 24. Kc7 Ae2+ 25. Şh1 Kh6 da fazla taşı
saklayarak kazanırdı; fakat 23…Vg3!!! 24. Vxg3 (diğer başka bir alış, Ae2?den sonra hemen
kaybeder.) 24…Ae2 25. Şh1 Axg3 26. Şg1 Axf1 27. gxh3 Ad2 çok daha hoş.

Hikayenin doğruluğu tartışılır, ama Marshall’ın mükemmel hamlesi satranç tarihi boyunca yerini
korudu. Eleştirmenler Marshall’ın, 23. hamledeki heyecanlandırıcı Vezir fedasını, “bu güne dek
düşünülmüş en güzel hamle” olarak adlandırdılar. Hemen sonuca götüren bu hamlenin sade
güzelliği, rakip Şah’ın savunmasını, vahşi ve öfkeli bir şekilde değil, sade ve gösterişsiz bir
şekilde delmesindedir. Hamle, güzel parıltılar içerisinde, ardından gelecek olan darbenin
gücünü gizli tutar.

Turnuvanın (Rubinstein ile birlikte) birincisi Duras ise şöyle der : “Levitzky ve Marshall”ın
taraftarları arasında çok büyük bir iddia vardı. Marshall turnuvada pek formunda değildi ve iyi bir
turnuva geçirmiyordu. Bahisçilerin büyük bir bölümü Marshall’ın kaybedeceğinden emindi ve
bahisler Levitzky üzerineydi. 23. hamleyle hemen sonuçlanan oyunun bitişinde, Levitzky’ye
oynayanlar, paralarını tek tek masaya bırakmaya başladılar. Yani Marshall “satranç tahtası
altınlarla dolmuştu” derken tam olarak yalan söylemiyordu. Duras bu açıklamayı kıskançlıktan
mı yapar bilinmez ama, öyle ya da böyle, 23.Vg3, satranç tarihine altın fırlattıran hamle olarak
geçti.

NOT: oyunları analiz ederken daha iyi anlayabilmek hamleleri değerlendirebilmek için satranç
tahtanıza taşları dizerek 1. Hamle ile başlayıp inceleyiniz. Başarılar diliyorum.

(*) Oyun http://www.satrancokulu.com/ internet
sitesinden alıntıdır.

EVDE KAL SATRANÇLA KAL

ÇİĞDEMİN SESİ NİSAN – 2020 WW.CİGDEMİNSESİ.COM SAYFA 21

UMUT YENİLİKÇİLİKTE, GÜÇLÜK DE

Sinan Kayalıgil – Park Sitesi

Sahnede izlediğiniz akrobatı ya da açık havada gerili telinin üzerinde bir ip canbazını düşleyin.
Gösteriden en çok ne zaman keyif alırsınız? Tek elinin üzerinde amuda kalktığında mı? Baş
aşağı dururken, yukarı bakan ayak tabanlarının ucuna pırıl pırıl parıldayan o renkli kocaman
silindiri alıp, bir sol bir sağ ayağının vuruşuyla döndürdüğünde? Yoksa aynı silindirden bir
ikincisini ayak uçlarına yerleştirtip iki silindirin bir birini, bir ötekini yukarı fırlattıktan sonra havada
daire çizdirip yine birer birer ayaklarının üzerine düşürdüğünde mi? Akrobat ya da canbazın
zorluk derecesi yükselen yeni numaraları çoğaldıkça gösteri daha ilginç, daha heyecan verici
olur. Her yeni numara, izlemenin değerini artarır. Yenilik, değer yükseltme şansını yaratır.

Alışılmışın sınırlarını zorlamak. Yenilikçilik budur. Belki de iki taşı birbirine vurup birinde keskin
bir kenar yaratarak yüzbinlerce yıl önce ilk kez alışılmışın dışına çıkmış insanoğlu. Taşla ezme
işleminin yanına taşla kesmeyi eklemiş. Bir cisme değer katma belki de ilk bu yenilikle
başlamıştır. Yeniliği, elimizdeki varlığın, becerilerimizin, yaşam kalitemize katkılarını artırma
umudu için isteriz. Yenilik, güçlendirir. Yenilik, daha sağlıklı, daha sürdürülebilir kılar. Yenilik,
kolaylaştırır. Yenilikçilik ek özellikler, yeterlikler, tasarruflar getirmektir.

Sorun çözmede yenilik işe yarar, Fakat yenilik yalnızca başı ağrıyınca, keyif kaçınca, sorun
çıkınca aranan çözüm müdür? Çoğunluğun yakınmadığı, var olana alışıp kabul ettiği
durumlarda yenilik yapılamaz mı? Bal gibi yapılır. İşte eşekli kütüphaneci Mustafa Güzelgöz’ün
okuyucuyu kitaba değil, kitabı okuyucuya götürme yeniliği; işte askıda ekmek gibi askıda tiyatro,
askıda opera bileti yeniliği; hele bilişim çağı, internet ile yüz yüze gelmeden yapılan takaslardan
kitle fonlamasına kadar işte sayısız paylaşımcı yenilik. Sorun çözmek için değil yaşarken elimize
geçenleri daha geliştirmek içindir bunlar. Ama hiçbiri kolay başarılmamıştır. Çünkü her yenilik bir
şeyler inşa etmek demektir. İnşa etmek ise bir sürü değişik konuda bilgiyi, yer yer bilinmeyene
dalmayı, habire tercih yapma cesaretini göstermek ister.

Keşke bu kadarla kalsa. Yenilikçilikte tek zorluk mevcudu anlamak, henüz yapılmayanı, mevcut
olmayanı ortaya çıkarmak değil ki. Yeniyi arayanlar asıl zorluğu ne zaman yaşarlar bilir misiniz?
Sıra var olanı savunanları ikna etmeye gelince. Atomu parçalamak büyük yenilikti. Ama Einstein
bundan daha da zoru olduğunu söyler: önyargıları kaldırmak. Haydi gelin yenilikçilere söylenen
o bilindik birkaç sözün örneklerini anımsayalım: “Daha önce denendi olmadı arkadaş!”, “Kurallar
var, biliyor musun?”, “Teoride olur görünüyor belki de, pratiğe gelince…”, “Her yer gibi değil
burası, başkayız.”, “Kolayı varken…”, “İzin vermezleeer.”. “Şimdi değil de, uygun koşullar
gerçekleştiğinde deneriz. O gün ben de seninle olurum.”, “Kimleri karşına alacaksın, bir bilsen.”,
“Tecrübelileri dinle. Kaç zamanda bu işin bileni oldun ki?”, “Yapan var zaten. Sana mı kaldı?”..

Beceri yalnız yeniliği ortaya çıkarmaktan ibaret değil elbette.
İşin bir de uyumlanmak, yeniliği uygulamak yanı var. Yenilik
yapmak fark etmeyi, kabullenmeyi gerektirir. Liradan sıfırlar
atılalı 15 yıl olmuş. Bindiği dolmuşta elini cebine atarken halâ
“Çiğdem üçbuçuk milyon lira değil mi kaptan?” diyen -olmaz
a, varsayalım çıktı bir kez- olsa, bu basit yenilik neden
zoruna gider, neden değişikliğe duyarlık göstermez?

Yenilikçiler arasında fikrini sınamayanı, denemeyeni pek
çıkmaz. Yenilikçiliğin bir güçlüğü deney gerektirmesidir.
Önce karşılaşılabilecek durumlar akıl edilecektir. Sonra bu durumlar başa gelse yenilik nasıl
görünecek anlaşılmaya çalışılır. Ev mutfaklarından leke çıkarmaya, bilgisayar oyunlarından giysi
seçimine kadar yaptıklarımızda farklı bir şeylere kalkıştık mı, önce küçük çaplı bir denemede
görmek isteriz. Deney en basit biçimiyle budur. Basit görünür evet, ama yaşamsal önemi vardır

ÇİĞDEMİN SESİ NİSAN – 2020 WW.CİGDEMİNSESİ.COM SAYFA 22

deneylerin. “Deneriz, yanılırız; yeniden dener, yine yanılırız.” diyenleri teşvik etmeden yenilikçilik
yaşayamaz. Burada, deneyenin ne yaptığını bilmesi kadar, destek verenlerin her geçerli
denemeyi ve her şeyi bilmemekten kaynaklı kaçınılmaz yanılmaları hoşgörmesi de gerekir. Ünlü
yazar Samuel Beckett’in dediğini iyi bellemişimdir: “Hep denedin, hep yenildin. Olsun. Gene
dene, gene yenil. Daha iyi yenil.”. Sorun deneyip yenilmekte değil, ne yapmak isterken, nasıl
yenildiğindir.
Birlikte yaptıklarımızda da yenilik yaşayabiliriz. Toplum yaşantımızda pek çok ortak etkinlik ve
başkalarıyla etkileştiğimiz uygulama var. Toplum olmanın zorunlu yönü budur. Zaman zaman
bunlarda da yeniliklerle karşılaşırız. Kuyruğa girmekten tutun, evsel atıkların ayrıştırılarak
toplanmasına, çevre etki değerlendirme halkın katılımı toplantısından devre mülke kadar
vaktinde başlatılmış toplumsal yenilikler saymakla bitmez. Geçen gün kural hatası yapan sürücü
yüzünden trafik tıkanmışken, cezaların bir bölümünün gönüllü (fahri) trafik müfettişlerince
yazıldığını konuştuk. 1997’de başlamış bu uygulama. Herhalde o gün için ilginç bir toplumsal
yenilikti. Trafik güvenliğimizi iyileştirir diye umulmuştu.Toplumsal yenilikçilik, yaşantılarımızda
kaliteye kolay, yaygın ve daha ileri ölçülerde erişmek için yapılan düzenlemelerdir.

Yenilikçi uygulamaları kurmak zordur, öte yandan karşı çıkanı boldur, Açıkcası yenilikçiliğin yolu
kimi yerde dik yokuş kimi yerde sarp kayalıktır. Ama ödülü insanlara umut aşılaması, o yolun
sonunda varlıklarımıza ve yaptıklarımıza, ortak yaşantılarımıza taze değerler katma olasılığıdır.
Yani yenilikçilikte umut vardır. Yenilikçi olmak beceri kadar cesaret de ister. Umut mu? O,
cesaret olmadan yapamaz zaten.

ÇİĞDEMİN SESİ NİSAN – 2020 WW.CİGDEMİNSESİ.COM SAYFA 23

KIRŞEHİR TERMAL TURU

Dilek Yüceel – Mavikent Sitesi

Hep sen mi ağladın hep sen mi yandın
Ben de gülemedim yalan dünyada
Sen beni gönlümce mutlu mu sandın
Ömrümü boş yere çalan dünyada
Ah yalan dünyada, yalan dünyada
Yalandan yüzüme gülen dünyada

29 Şubat 2020 saat 7.30 da derneğimiz önünde buluşarak, ünlü halk ozanımız, Neşet Ertaş’ın memleketi
Kırşehir’e doğru termal gezimize başladık. Beynam, Bala üzerinden yolumuza devam edip, Kızılırmak
ve Kesikköprü’yü görerek, Kaman yakınlarında
bulunan Çağırkan köyüne gidiyoruz. İlk gezi
durağımız Kalehöyük Arkeoloji Müzesi Ankara’ya
140 km uzaklıktaki Kaman ilçesinde bulunan
Kalehöyük, Kaman İlçesi’ne 8,5 kilometre,
Kırşehir’e 51 kilometre uzaklıkta yer alıyor. Kaman-
Kalehöyük, 5 ayrı tabakada 5 uygarlığa ait izlerin
olduğu, 280 m çapında, 16 m yüksekliğinde tipik bir
Anadolu höyüğü. Bu bölgede 10.000 nüfuslu bir
toplumun yaşadığını kanıtlayan ve Anadolu tarihine
ışık tutan bir yer.

Kazı heyetinin Şeref Başkanı Altes Prens
Takahito Mikasa ilk kazmayı vurarak 31 Mayıs
1986’da höyükte arkeolojik kazı çalışmalarını
başlamış. Prens Takahito Mikasa’nın onayıyla
1998’de Dr. Sachihiro Omura başkanlığında
Japon Anadolu Arkeoloji Enstitüsü kurulmuş.
“Burada çalışmak dünya tarihini okumak
demektir.” diyen ve 40 yılı aşkın süredir
Türkiye’de yaşayan Dr. Sachihiro Omura
başkanlığında yürütülen kazılarda, M.Ö. 3000
yıllarına kadar kültür katları tespit edilerek, 2000’i
aşkın müzelik eser bulunmuş. Buluntuların daha çok Hitit Krallığı ve Asur Koloni Dönemine ait olduğu
düşünülüyor. Höyükten çıkarılan diğer eserler ise çeşitli madenler, hayvan kemikleri, pişirilmiş topraktan
imal edilmiş tabletler, figürler mühürler, çanak, çömlek ve aksesuarlar, aynı yerde açılmış şahane bir
müzede sergileniyor. Dr. Sachihiro Omura başkanlığındaki Japon kazı heyetince düzenlenen kazılar
sonucunda, Osmanlı Döneminden, Eski Tunç Çağına kadar olan dönemlere ait pek çok eser ortaya
çıkarılmış. Ortaya çıkarılanlar arasında tapınak, depolar ve şehir kapısının önemli kalıntıları da var. Yerin
altında hala ulaşamamış tarih katmanları var. Kaman-Kalehöyük kazılarıyla elde edilen veriler, bize eski
çağlardan modern çağa kadar olan Anadolu tarihini ve onun dünyadaki yeri hakkında aydınlatıcı bilgiler
veriyor. Arkeolojik çalışmalara destek veren Türkiye İş Bankası, 1985’ten bu yana Kaman’daki kazı
çalışmalarını sürdüren Japon Anadolu Arkeoloji Enstitüsü’ne de destek veriyor. Müze toprağa gömülü
üzeri çimenlerle kaplı bir höyük şeklinde inşa edilmiş.

ÇİĞDEMİN SESİ NİSAN – 2020 WW.CİGDEMİNSESİ.COM SAYFA 24

Müze gezisi sonrasında, görevlilerin şu anda kapalı olduğunu söyledikleri bozkırın ortasında yeşil bir
alanın içine girmekten kendimizi alıkoyamadık. Bahçeye Japon Prensi Takahito Mikasa’nın adı verilmiş.
Bu bahçe Japonya dışındaki en büyük Japon bahçesi örneklerinden biriymiş. İçinde Japon kiraz ağaçları,
bir göl ve yapay bir şelale ile gölün içinde çok sayıda Japon balığı yer alıyor. Tabii Japon bahçelerinde
yer alan süs objeleri de bahçedeki yerlerini almış. Müze, bahçesinden dolayı 2011 yılında en iyi yeşil
müze ödülünü almış. Bu bahçeyi, kiraz ağaçları çiçek açtıkları zamanlarda görmek isterseniz genelde
mart ayı sonu ve nisan ayının başlarında gitmeniz doğru olurmuş. Bahçede yaklaşık 15 çeşit ağaç yer
alıyormuş. Prens Mikasa Türkiye’ye geldiğinde önce Ankara’da Anıtkabir’i ziyaret ediyor sonra da bu
bahçeye geliyormuş. Buradan sonra Kırşehir’e doğru yolumuza devam ediyoruz.

İç Anadolu’nun tam orta yerinde yer alan Kırşehir, tarihi İpekyolu üzerinde bulunan, 4 bin yıllık kültürel bir
mirası barındırıyor.

Kırşehir’de ilk olarak, Kırşehir il merkezinde günümüzde camii olarak kullanılan, Nureddin Cacabey 'in
1272'de Kırşehir'de kurmuş olduğu Cacabey Medresesi’ni ziyaret ediyoruz. Bu medrese aynı zamanda
bir rasathane imiş. Döneminde astronomi yüksekokulu olarak hizmet vermiş. Türk-İslâm kültür ve
medeniyetinin en muhteşem mimari özelliklerini yansıtan Cacabey Medresesi, Selçuklular döneminde
dinî ilimler yanında müspet bilimlerin de öğretildiği bir fakülte olarak kullanılmış; gökyüzünün, güneşin,
ayın, yıldızların hareketlerini inceleyen bir gözlemevi olarak yıllar boyu ayakta kalmıştır. Şu anda
restorasyon sürecinde olan bu muhteşem eseri gördükten sonra, Ahi Evran Türbesi ve Cami’sini ziyaret
ediyoruz.

Kırşehir'in UNESCO Geçici Kültürel Miras Listesi'ndeki iki tarihi eserinden biri olan Ahi Evran Cami ve
Türbesi, 6 asırdır Ahilik kültürünün öğretilerini günümüze taşıyor. Cami ve türbe 1482 yılında yapılmış ve
15'üncü asırdan bu yana ziyaretçilerini ağırlıyor. Burası, Ahilik kutlamaları sırasında ve yaz aylarında çok
sayıda turist ağırlıyor. Buraya gelenler Ahilik felsefesini, Ahilik teşkilatının neler yaptığını öğrenmek
istiyorlar. Ahi Evran, Hacı Bektaşi Veli'nin tavsiyesiyle zamanın Rum, Ermeni ve Yahudi esnaflarına karşı
Anadoluya yeni gelen Türk esnafların birlik ve dayanışması için sonradan Ahilik denen esnaf dayanışma
loncalarını kurmuştur.

Kırşehir merkezde yaptığımız ziyaretlerimiz sonrası herkes otelimize gidip, şifalı termal suların keyfi

ni sürmek için sabırsızlandı. Ve işte Armas Termal oteldeyiz. Odalarımıza yerleştikten sonra termal
havuzların hamamın, saunanın keyfini çıkarıyoruz gün boyu. Otel oldukça büyük ve temiz, yemekleri ise
oldukça lezzetli. Akşam termal suların verdiği rahatlıkla derin bir uyku sonrası kahvaltı sonrası açık
havada yaklaşık bir saatlik yürüyüş yapıyoruz. Bu yürüyüş de ruhumuza çok iyi geliyor ve tekrar termal
sularda keyfimize devam ettikten ve saat 3’teki çay pasta keyfimizi yaptıktan sonra otelden ayrılıyoruz.
Buralara kadar gelmişken,25 Eylül 2012 tarihinde yaşamını yitiren ve cenazesi Kırşehir Bağbaşı
Mezarlığında toprağa verilen “Bozkırın Tezenesi” ünlü halk ozanımız Neşet Ertaş’ın” mezarını ziyaret
ettik. Mezarı babası Muharrem Ertaş'ın yanında bulunuyor. Mezar taşında ''Sakin ol ha, insanoğlu.
İncitme canı, her can bir kalp, Hakk'a bağlı. İncitme canı, incitme.'' yazılıdır. Bu ziyaret sonrası Kaman’da
ceviz ve lavaş ekmeği alışverişi sonrası yaklaşık 2.5 saatlik bir yolculuk sonrası daha sonraki gezilerin
hayalini kurarak Ankara’ya varıyoruz.

(Neşet Ertaş’ın sesinden “Ah Yalan Dünya: ” https://www.youtube.com/watch?v=haibIAXpkz8)

BAĞIMSIZ, TARAFSIZ, GÖNÜLLÜ

ÇİĞDEMİN SESİ NİSAN – 2020 WW.CİGDEMİNSESİ.COM SAYFA 25

ÇİĞDEMİM KÜTÜPHANESİNDEN
ANKARA’DA BİR İNGİLİZ KADINI

Timur Özkan- Park Oran Sitesi

1922 yılında geldiği ve İngilizlerle aramızın kötü olduğu bir dönemde Ankara’da kalan İngiliz gazeteci
Grace Ellison; 10 yıl kadar önce bir kez daha gelmiştir, Anadolu’ya... Türklerden her zaman büyük bir
iyilik ve kibarlık gördüğünü söyleyen Ellison bu defa İçişleri Bakanı Fethi Bey’in davetlisidir. Ve kendisi,
kendi ifadesiyle “Ulusçuluk Hareketi başladığından beri Ankara’da bulunmuş olan tek İngiliz kadınıdır.”

Grace Ellison, Osman Olcay’ın çevirisiyle Türkçeye kazandırılan ve 1999’da “Ankara’da Bir İngiliz
Kadını” adıyla Bilgi Yayınevi tarafından yayınlanan anılarında Ankara’yı şöyle anlatır:

“İstasyon’dan ‘Kutsal Ankara’ya giden ana yol, yan yana üç dört
arabaya geçit verecek ende.

İlkel koşumları turkuaz boncuklarla süslü ve külüstür fakat renkli
giysili ve çok renkli takkeli arabacıların sürdüğü iki beygirli
arabalar; ayrıca yayları nedeniyle yaylı denilen arabalar ile
öküzlerin çektiği ünlü Anadolu kütük taşıyıcılarının geçtiği yolun
kenarlarında kara ya da çamura gömülü olarak da mandaların
çektiği kağnılar.

... Kentin her tarafında Gazi Paşa’nın resimleri asılı; bir-iki
kitapçıda da onun başlıca yardımcılarının, vatanseverlerce
işlenmiş kartpostalları ile daha başka rengarenk zevksizce
boyalı ‘Ulusalcı’ resimler bulunabiliyor.

Çarşıdaki bazı küçük dükkânlarda ayrıca çok çekici meyve,
sebze, et, ekmek ve peynir, üzüm, fındık, fıstık ve pabuç
sergilerine rastlanıyor.

En sonda da hiçbir plan gözetilmeksizin yapılmış, tahta, taş veya
kerpiçten birkaç konutun bulunduğu, fakat eskisinden bile daha
düzensiz görünmesinin nedenini, alışılmış yangınların
oluşturduğu boşluklar olan bir tepeye varıyoruz!

... Turistlerin gezeceği yerlerin sayısı pek uzun gecikmelere
neden olacak bollukta değildir. Mükemmel Kızılhaç (Kızılay olabilir) hastaneleri, bir askeri hastane,
bir kız öğretmen okulu, bir askeri okul, bakanlıklar, şehir parkı, Ermeni Yetimevi, Büyükelçilikler ve
Osmanlı Bankası... Bir de millerce uzanan işlenmemiş topraklar arasında uzun otomobil gezileri
yapılabilir.

... Ben İstanbul’un her karışını seviyorum. Bu kentin camileri ve resmi yapıları ile önemli ve apaçık
dinsel ve tarihsel bağlantıları var. Öte yandan saygınlık ve konfor, ferahlık ve güzellik esasen el
altında bulunmakta. Ama ne kadar aykırı görünse de orada eksik olan ve hep eksik kalacak olan,
Ankara’da insanı o denli etkileyen ‘yüce bir doğuşun ’olağanüstü havasıdır.

Ellison’un Sovyetler Birliği ile Kurtuluş Savaşı esnasındaki ilişkilerimiz de mercek altına aldığı görülüyor.
Kitabın bu bölümündeki analizler, bir gazeteci araştırmasından ötedir. Açıkça belirtmek gerekirse bu
husus; esasen kitabının tamamı boyunca dikkatimizi çeken, Ellison’un salt gazetecilikle
açıklayamayacağımız burada bulunuş nedeninin, bir başka deyişle varsa gerçek görevinin bir çeşit
dışavurumu olabilir.

Türklerin Bolşevizm’e yakın olmadığını, bizim inançlarımız ile Lenin ve Troçki’nin ilkeleri arasında ortak
bir zemin oluşturulamayacağını savunan Ellison’a göre “Sovyet Rusya, Türkler için ‘dar zamanların
dostu’ olarak ortaya çıkmış ve ileride de aynı dostluğu gösterebilir ama bundan ötesi mümkün değildir, iş
bu kadarla kalır.”

“Bolşevik Büyükelçiliği’nin ezici görkemi onların ileriye yönelik hesaplarının bir göstergesi olabilir
ama hiçbir başarı kanıtı gösterememiştir. Fethi Bey ve Rauf Bey gibi şahsiyetler, çiftlik evi
denebilecek basitlikte küçücük bürolarda çalışıp dururken, kentteki tek geniş ve konforlu binaya

ÇİĞDEMİN SESİ NİSAN – 2020 WW.CİGDEMİNSESİ.COM SAYFA 26

Sovyetlerin sahip oluşunu görmekten kimsenin memnun olmadığı bir gerçektir. Bu binada bir daktilo
ordusunu da içeren yetmiş kişilik bir memur kadrosu bulunuyor. Ataşelerin araçları, otomobilleri ve
tüm Batılı lüksü sağlanmış olup, faturalarını altın Rus rubleleri ile ödedikleri de ayrı bir gerçektir.
... Milletvekillerinden birine, Türkiye’nin Bolşeviklerden ne kazanmış olabileceğini sordum. Yanıtı şu
oldu: “Bir yabancı temsilci, Türkiye kadar dostsuz bir ülkeyi ziyaret ettiğinde, ‘biz sizin hem düşünce
ve ilkelerinize katılıyoruz hem de dünyaya sizin savunuculuğunu yaptığınız özgürlük ve bağımsızlık
öğretilerine inandığımız göstermek istiyoruz’ diyecek olursa, bu bize gösterilen tek sempatiye
sırtımızı mı çevirmemizi beklerdiniz? Kaldı ki savunmak zorunda olduğumuz pek çok sınırımız var;
Sovyetlerle el sıkışmakla hiç olmazsa bir sınırımızı güven altına almış olduk. Biliyoruz ki bu basit
kadirbilir dostluk hareketimiz bile, Avrupa’da çok tartışılmış ve hayli eleştiriye uğramıştı. Bunun belki
bize büyük zararı da dokunmuş olabilir. Ama ne yapalım ki ‘hıyara eğri diyecek’ duruma düşmüş
görünmek de istemiyoruz. Bize başka kimden dostluk eli uzatıldı ki?”
“Açık söylememi bağışlayın, altın ve silah da değil mi?” diye sordum.
“Çok az altın” diye yanıtladı, “iki milyon Türk Lirasından tek bir kuruş fazla değil. Silahları ise her
ülkeden sağladık. Rusya’dan aldığımız Çekoslovakya’nınkinden fazla değil. Belki şaşıracaksınız
ama çoğunu İngiltere’den ve Yunanistan’dan satın aldık.”
“Peki parayı nereden sağlayabildiniz?” diye yeniden sorunca şöyle yanıtladı;
“Anadolu halkımızdan. (...) Görüyorsunuz ki Avrupa bize yardım etmek istemezse, biz başımızın
çaresine bakabilecek ve onların bu ilgisizliği karşısında gözyaşı akıtmayabilecek tek ulusuz.”1
Kütüphane No; 30199 Yabancı Yazın Bölümü

1 Ellison, Grace; Ankara’da Bir İngiliz Kadını, Çev: Osman Olcay, Bilgi, yay., Ankara-1999

DMITRI SHOSTAKOVICH

Turhan Demirbaş – Başak Sitesi

1906 - 1975 yılları arasında yaşadı. Rus besteci, İkinci Dünya Savaşı sırasında
Petersburg savunmasında bulundu. Asker olup savaşmak istediyse de bünyesi
zayıf olduğu için itfaiye teşkilatında görev aldı. Karısı ve oğlu savaş başlamadan
ve Alman orduları gelmeden St. Petersburg’tan ayrıldı. Karısı onunda gelmesini
istedi fakat o kaldı, komünist rejimi daima savundu.

Dmitri Shostakovich’in çok sevdiği memleketi, doğduğu yer olan St. Petersburg
Çar I. Petro tarafından Amsterdam mimarisi örnek alınarak 1703 yılında yapıldı.
200 yıl boyunca Rusya ve Çar’a başkentlik yaptı. 1940 yılında Hitler tarihin en
geniş ve büyük askeri harekâtının emrini verdi. Rusların çok önemli saydıkları
“Hermitage” müzesindeki 3 milyon eserin bir kısmı
sandıklara konup, Ural Dağlarında bir yere saklandı. En
ünlü bestesi “The Second Waltz”dır.
(https://www.youtube.com/watch?v=cPiCejN-Wek)

Hitler orduları 1941 yılında kuşatmaya başladı. Milis
kuvvetlerine katılanlar ve Dmitri Shostakovich ile halk,
mevzi ve siper kazma işine giriştiler. Halk yaşanılan
açlıktan dolayı etrafta bulduğu hayvanlarla beslendi.
Kışın eksi 30 derecede kedi, köpek, kuş ve fare yiyerek
beslendi.

ÇİĞDEMİN SESİ NİSAN – 2020 WW.CİGDEMİNSESİ.COM SAYFA 27

WHO KEDİ VE KÖPEKLERİN COVİD-19’U YAYMADIĞINI BİLDİRDİ

H. Fatoş GÜR - Ayrancı

Değerli Komşularım,

Kritik bir dönemden geçiyoruz. Alacağımız tedbirler belli ve uymamız, bizim ve
yakınlarımızın sağlığı için çok önemli. Ancak ne yazık ki, hurafeler ve bunlara inananların

sayıları da azımsanamayacak kadar fazla. Bunların başında, kedi ve köpeklerdeki Corona
virüsünün insanlara geçeceği ile ilgili yanlış bilgi gelmekte. Hayvanseverlerin ve

veterinerlerin tüm uğraşlarına rağmen bu yanlış bilgi nedeniyle evcil hayvanlarını terk
edenlerin haberlerini alıyoruz. Bu nedenle, bu ayın yazısında Dünya Sağlık Örgütü’nün
haberini paylaşmak istedim.

“www.independent.co.uk’de yer alan habere göre, WHO (Dünya Sağlık Örgütü) kedilerin ve
köpeklerin Covid-19’u taşımadığını bildirdi.

Evcil hayvan sahiplerini sevindiren bu haber şöyle:

Dünya Sağlık Örgütü’ne göre, köpekler veya kediler gibi evcil hayvanların şu anda yeni
koronavirüs ile enfekte olabileceğine dair hiç bir kanıt yok.

Önceki SARS virüsleri gibi Covid-19 da, öncelikle öksürük, hapşırma, tükürük veya burundan akıntı
yoluyla bulaşır. Evcil hayvanlarda da akıntı olsa da, virüsün insanlardan hayvanlara geçmesi ya da
hayvanlardan insanlara geçmesinin önünde önemli ve çok ciddi engeller vardır. Bu
nedenle Dünya Sağlık Örgütü aşağıdaki duyuruyu yaptı:

“Şu anda, köpek veya kedi gibi evcil hayvanların yeni koronavirüs (Covid-19) ile enfekte
olabileceğine dair herhangi bir kanıt yoktur”.

Ne yazık ki, Koronavirüs teşhisi konan insanların çoğunun yaşadığı Çin’de, Zhejiang eyaletindeki bir
köyün yerel yetkilileri, tüm köy sakinlerinden hayvanlarını karantinaya almalarını istemiş ve sokaktaki
tüm sahipsiz köpekleri de katletmiştir. Çin’deki bir başka köyde de, virüsün yayılmasına neden olduğunu

düşündüğü hayvanları öldürmek için ocak ayının
sonunda benzer bir kural konmuştu.

Oysa insanlar arasında hızla yayılan Covid-
19’un, Wuhan’daki bir pazardaki ölü hayvan
etinden kaynaklandığı düşünülüyor. Ancak canlı
hayvanlar güvenli görünüyor.

Her ne kadar Hong Kong’daki evcil köpeklerde

koronavirüs için “zayıf pozitif” sonuç elde edildiği
ve karantinaya alındıkları bildirilmiş olsa
da, Dünya Sağlık Örgütü, evcil hayvanlardan
ziyade evcil hayvan sahiplerinin bu hastalığı
taşıma ve yayma riski olduğunu
belirtmektedir.”

Kaynak:https://www.diyabetikkedi.com/who-
kedilerin-ve-kopeklerin-koronavirus-tasimadigini-
bildirdi/

ÇİĞDEMİN SESİ NİSAN – 2020 WW.CİGDEMİNSESİ.COM SAYFA 28

ÇİĞDEMİN SESİ NİSAN – 2020 WW.CİGDEMİNSESİ.COM SAYFA 29

TÜRKÇESİNİ KULLANALIM

Zuhal Yüksel – Seğmen Sitesi

Sıkça duyulan yabancı sözcüklerin Türkçe karşılıkları

YABANCI TÜRKÇE YABANCI TÜRKÇE

ampirik deneysel sensör algılayıcı

ekspertiz bilirkişi incelemesi seperatör ayırıcı
ekspresyonist dışavurumcu sertifika belge

ekstre hesap özeti sosyal medya toplu iletişim (ortamları)
empoze benimsetilmiş, dayatılmış simülasyon benzetim
empresyonist izlenimci single tekli
endemik yerel, yerleşik solvent çözücü
enstantane anlık, çabucak spektrum çeşitlilik
müteahhit yüklenici spesifik özgül, özgü
scanner tarayıcı spiral sarmal
sponsor üstlenici, katkıcı
search arama stant sergilik
security güvenlik start başlama
segment kesim, parça stepne yedekteker
sempton belirti

(*) Prof. Dr. Kaya Türkay, Yeni Özleştirme Kılavuzu (İstanbul, Kırmızı Kedi, 2016)

ÇİĞDEMİN SESİ NİSAN – 2020 WW.CİGDEMİNSESİ.COM SAYFA 30

ÇİĞDEM MAHALLESİ MUHTARLIK
ÇALIŞMA RAPORU

Sevgili Komşularımız,

44.Raporumuzda mahallemizde yapılan ve yapılması devam etmekte olan
çalışmalar ile yaptığımız görüşmeler hakkında bilgileri paylaşıyoruz.

1. Covit-19 salgınının gündeme gelmesi üzerine Şirindere bölgesinden kaynaklanabilecek tehlikeler
için Büyükşehir Belediyesi’ne yoğun şekilde şikâyetler de bulunmaya başladık, eminiz ki belediye
yetkilileri de konunun farkındaydılar ama bizim ısrarlarımız sonucu daha hızlı önlemler aldılar.
Son olarak bölgede temizlik yaptılar aynı zamanda bu kişilerin atık toplamalarına son verdiler.
Yemek ihtiyaçları da Büyükşehir Belediyesi tarafından karşılanmaya devam ediyor.

2. 1000 Çocuk Korosu Parkı Büyükşehir Belediyesi ekipleri tarafından temizlendi.

3. Büyükşehir Belediyesi ekipleri 1586 sokakta yaptıkları yıkımlar sonucunda yıkım alanına yapılan
çadırları tekrar kaldırdı ve yıkılan yerlerde kalan molozlar ekipler tarafından temizlendi.

4. Çankaya Belediyesinin özel hastaneler ile yaptığı anlaşmalar doğrultusunda Çankayalılara sunduğu
bir hizmet olan SAĞLIK KART’ı muhtarlığımızdan alabilirsiniz.

5. Nisan ayında doğan komşularımızın doğum günlerini kutlar sevdikleri ile sağlıklı ve mutlu bir yaşam
dileriz.

Tüm dünyayı etkileyen Covid-19 salgını nedeni ile yitirdiğimiz yurttaşlarımıza rahmet, geride bıraktıkları
yakınlarına ve sevenlerine sabır diliyoruz. Bu zor günlerde en büyük dileğimiz; başka kayıplar olmaması,
yakınlarımız, akrabalarımız, sevdiklerimiz, arkadaşlarımız, komşularımızla yeniden içtenlikle
kucaklaşabileceğimiz güzel günlerin bir an önce geri gelmesidir.

Kötü günler geçecek ve hafızamızın bir kenarında anı olarak kalacak, hiçbir şey olmamış gibi yaşamaya
devam edeceğiz. Diğer unuttuğumuz felaketler gibi bunu da unutacağız. Sabır.

EVİMİZDE KALALIM SAĞLIKLA KALALIM, EVDE HAYAT VAR

Çiğdem Mahallesi Muhtarı
Hasan Hüseyin Aslan

ÇİĞDEMİN SESİ NİSAN – 2020 WW.CİGDEMİNSESİ.COM SAYFA 31

KUYUCAKLI YUSUF

Mübehher Özbek – Ebru Sitesi

Çiğdemim Edebiyat Topluluğu’nun bu ay okumamız için belirlediği kitap, “Kuyucaklı Yusuf” idi. Sunum
tarihi de 25 Şubat olarak belirlenmişti. Bu güzel tesadüfle sunum öncesi Sabahattin Ali’nin 113’üncü
doğum gününü, bestelenmiş olan “Aldırma Gönül” adlı şiirini Edip Akbayram’ın yorumuyla dinleyip
sonrasında da kitap sunumumuza geçtik.
Hem kitapta hem de türküdeki yalnızlık duygusunun birleşmesinden olacak ki, sunum düşünceler kadar
duyguların da paylaşıldığı sade ama insana dair bir ortam yarattı.

Romanın ana karakteri olan Yusuf, bizden biriydi, hayatı bir kurgu değil gerçekti. Olayların geçtiği yerler,
insan ilişkileri, zenginlerin yaşantısı, garibanların çaresizlikleri, 83 yıl öncesini değil de sanki bugünü
anlatıyordu.

Kuyucak köyünde Yusuf’un anne ve babasının ölümüyle başlayan olay örgüsü, karısı Muazzez’in
Edremit’te ölümüyle sonlandırılmıştı. Yusuf’un kimsesiz kaldığını öğrenen kaymakam, çocuğu
himayesine alarak ona sahip çıktıysa da farklı bir ailede, farklı bir kültürde yaşamak Yusuf’u
yaşadıklarına yabancılaştırmış ve içine kapanmasına neden olmuştur. Yaşamın anlamını bulmakta
zorlanan Yusuf, Muazzez’in varlığı ile biraz nefes alabilmektedir. Muazzez’e sahip çıkmak korumak
kollamak onu hayata bağlayan tek şeydir.

Bu ilişki, pek çok yorumda "aşk" olarak değerlendirilse de ben "Can Yoldaşlığı" diyorum. Onlar hayatta
var olabilmek için birbirlerine tutunmayı daha çocukluklarında öğrenmişlerdi.

Sunum sonrasında ana fikrin ne olacağını konuştuk ama net bir sonuca ulaşamadık; çünkü her olay ve
her karakter bir ana fikir olabilirdi. Belki de ana fikir yaşamın kendisiydi.

Yazımı bir soruyla bitirmek istiyorum. ‘’Paranın hatır ve güç sağladığı bir toplumda, öldürmek bir isyan,
ölmek de bir kurtuluş mudur?’’ Ne dersiniz?

Yeni kitaplarla buluşup, yeni sorulara kavuşmak dileğiyle,

ÇİĞDEMİN SESİ NİSAN – 2020 WW.CİGDEMİNSESİ.COM SAYFA 32

KARS GEZİSİNDEN NOTLAR

Aytül Aksongur – Park Sitesi

Kars gezisini, dernek gezilerinin en anlamlıları içinde sayabiliriz. Geziye katılanların çoğu Kars'ı daha
önce görmeyenlerdi. Görenler ise geziyi ilginç buldular. Bu gezinin özelliği uçakla Kars'a gidiş, turistik
Doğu Ekspresiyle dönüşünün olmasıydı.

Kars Gürcü dilinde "kapı" anlamına gelir. Kars, Kafkasya'nın güney-batıda Anadolu içlerine açılan,
Anadolu'nun da kuzey-doğuda Kafkasya'ya açılan en büyük kapısıdır. Bu stratejik coğrafi konumuyla

Kars, Anadolu'nun da Kafkasya'nın da uygarlıklarının kesişip
kaynaştığı bir kavşak noktası olma işlevini de üstlenmektedir.
Örneğin her iki kültürde de yer alan taştan anıtsal balık
heykelleri ortak simge olma özelliği taşır. Kars Müzesi'nin
bahçesinde sergilenen balık heykeli, bölgenin yerel taş türü
olan volkanik andezit taşından yapılmıştır.

Kars Kalesi, şehrin panoramik görünümü için ideal bir gözlem
noktasıdır. Selçuklu, Osmanlı ve Rus mimarisine ait önemli
eserleri ile dikkat çeker. Ebu'l Hasan Harakani Türbesi'ni
merkez alacak olursak; Kars Kalesi, Kümbet Camii,
Beylerbeyi Sarayı, Muradiye ve Mazlum ağa hamamları ve
birçok Osmanlı dönemine ait evlerin etrafında yer aldığını görürüz.

UNESCO Dünya Kültür Mirası Listesi'ne Temmuz 2016’da giren Ani Ören yerinde Prof. Dr. Beyhan
Karamağralı'nın başlattığı kazılar, günümüzde de sürdürülmektedir. İlginç eserlerin bulunduğu kazılarda
çıkarılan gümüş kemerler, Kars Müzesi'nde sergilenmektedir. Gürcistan’la doğal sınır kabul edilen
Arpaçay kıyısında Ani'yi izledik. Çıldır Gölü Türkiye'nin en büyük göllerinden biri. Doğal yapısını
günümüzde de korumuş gölün buz tutmuş haliyle üzerinde yürümek çok keyifliydi.

Sarıkamış bizi çok duygulandıran, yüreğimizi burkan bir o
kadar da gururlandıran gezi duraklarımızın en anlamlısıydı.
Şehitlik, tabyalar ziyaretinden sonra gördüğümüz Peynir
Müzesi çok ilginçti. Peynirin öyküsü, tarihçesi ve yapımı
hakkında bilgi edindikten sonra trenle Sivas'a doğru yola
çıktık.

Sivas Arkeoloji Müzesi, Kongre Binası ve Divriği’de
Mühürzade (Nuri Demirağ) Konağı ve Cumhuriyet'in ilk
yıllarına ait tarihçe hepimizin doğu tarihi bilgilerine yenilerini
ekledi, çok şey öğrendik. İlginç mimari yapıları hayranlıkla
izledik. Taş işçiliğinin matematik ve estetiğin buluştuğu Divriği Ulucami'nde nefeslerimiz kesildi.
Restorasyon nedeniyle kısıtlı incelenen camii, Aşık Veysel Müzesi ve Sivas köftesi ile gezimizi
noktalayarak keyifle Ankara'ya dönerken tarihi, siyaseti ve yeni kurulmuş dostlukları paylaşıyoruz. Keyifli
nice gezilere!

Ankara Büyükşehir Belediyemizin "6 Milyon tek yürek" sloganıyla başlattığı dayanışma
kampanyası için Çiğdemim Derneği ve Çiğdem Mahallesi Muhtarlığı olarak 2.000 TL. bağışta

bulunarak destek olduk.
Sizlerde bağışta bulunarak bu dayanışmaya katılabilirsiniz.İhtiyacı olanlar için de aşağıdaki linkten

başvuruda bulunulabiliyor. http://forms.ankara.bel.tr/ adresinden bilgilere ulaşabilir , başvuru
yapabilirsiniz.

ÇİĞDEMİN SESİ NİSAN – 2020 WW.CİGDEMİNSESİ.COM SAYFA 33

NEZİHE MUHİDDİN - TÜRK KADINININ SİYASİ HAKLAR SAVAŞIMI

Zuhal Yüksel – Seğmen Sitesi

Belgesel filmlere ilgi duyan mahallemizde, mart ayında Dünya Emekçi Kadınlar Günü dolayısıyla “Kadın
Olmanın Günahı” adlı belgesel filmi izledik.

Film, yazar ve kadın hakları savunucusu, Nezihe Muhiddin’in yaşamıyla
ilgiliydi. Nezihe Muhiddin, kadınların bugünkü haklarını elde etmesinde başat
bir rol üstlense de tarih sayfalarında çok yer bulamayan bir kadın. “Kadın
Olmanın Günahı” belgeseli unutulan, yok sayılan, tarih kitaplarında adı dahi
hiç anılmayan Nezihe Muhiddin’i ve onun mücadelesini yeniden günışığına
çıkarıyor. Ön yargılarla, yerleşik değerlerle, otoriteyle savaşan, cesur bir
feminist kadının öyküsünü anlatan belgesel, unutulan, yok sayılan, tarih
kitaplarında adı anılmayan bir kadını ve onun mücadelesini yeniden dile
getiriyor.

Osmanlı feminizminin öncü kişiliklerinden biri olan Muhiddin (1889-1958),
Cumhuriyet döneminde de kadınların seçme ve seçilme hakkı, çalışma hakkı gibi birçok konuyu dile
getiriyor ve bunlar için mücadele ediyor.

Filmde, Nezihe Muhiddin’i ve kadın hakları mücadelesini Yaprak
Zihnioğlu, Fatmagül Berktay, İpek Çalışlar, Senem Timuroğlu,
Lerna Ekmekçioğlu, Nükhet Sirman, Müge Telci, Yeşim Arat
başta olmak üzere kadın akademisyenler anlatıyor. Nezihe
Muhiddin’e ait birkaç görüntü ve Muhiddin’in yakını Mizyal
Karaçam Şengil’den alınan görüntüler dışında görsel
olmadığından, animasyon ve canlandırma ile Nezihe Muhiddin’in
yaşamı anlatılmış.

Film gösteriminin ardından, komşularımızdan Cemil Turan ile film
hakkında söyleşi yapıldı. Filmin yönetmeni Ümran Safter
internetten video konferans ile etkinliğimize katılarak bilgi verdi.
Komşularımızı farklı belgesel ve yönetmenleriyle buluşturmaya devam edecek.

ÇİĞDEMİN SESİ NİSAN – 2020 WW.CİGDEMİNSESİ.COM SAYFA 34

ÇİĞDEMİN SESİ NİSAN – 2020 WW.CİGDEMİNSESİ.COM SAYFA 35

ANKARA YAHUDİ MAHALLESİ GEZİSİ

Fotoğraflar Timur Özkan - Derleyen Turhan Demirbaş

“Ankaralı Gezgin” grubundan arkadaşlarla, Opera binasının önünde buluşuyoruz. İrfan Akalp bize eşlik
edecek ve Ulus semtinde bulunan,Yahudi mahallesini beraber gezeceğiz. Gezimize Opera Binasından
başlıyoruz; Şevki Balmumcu tarafından 1933-34 yıllarında yapılan sergi evi, 1947-48 yıllarında Alman
mimar Paul Bonatz tarafından Opera Binasına dönüştürülmüş.

İrfan Bey bizlere anlata anlata yolumuza devam edeceğimizi, Ulus’taki eski binaları göre göre devam
edeceğimizi belirtti. Opera binasının karşısında Kültür Bakanlığı, Resim ve Heykel Müzesi, Etnoğrafya
Müzesi ve Vakıf Eserleri müze binalarından sonra, Bankalar caddesine girdik. Vakıf Apartmanları bir alt
caddede kalmıştı. Bankalar Caddesindeki eski PTT binası müze olmuştu. Yanındaki Sanayi Nefise
Mektebi, Vakıfbank eski binası, Sayıştay eski binası ve Ziraat Bankası binalarından sonra Posta Sokağın
başına geldik.

Sokakta eski meyhanelerin ve lokantaların olduğundan bahsetti. Karşı tarafta yeni Merkez Bankası
arkasında Karpiç lokantası, Posta Sokakta ise Kürdün Meyhanesi varmış. 1950 li yıllarda tercüme
bürosu sokağı bulunmaktaymış.

Buradan Ulus meydanına geliyoruz. Birinci, İkinci Meclis Binaları ve Ankara Palas aşağıda kaldı. Birinci
meclis karşısında millet bahçesi varmış. Hem park hem de lokanta olarak işlevini tamamlamış. Heykel
civarında Sümerbank, İş Bankası, Gümrük Bakanlığı ve Ankara Valiliği bulunmakta. Anafartalar
caddesine dönüp yolumuza devam ediyoruz.

Zincirli Camii ve Anafartalar Çarşısı karşılıklı durmakta. Anafartalar caddesinden devam ediyoruz.
Burada birçok eski fakat sağlam yapılı binalar zamana direnmekteler. Sol tarafımızda eski Adliye binası
bulunmakta, şu anda Ankara Kültür Müdürlüğü olarak faaliyettedir.

İrfan Akalp, Anafartalar caddesinde bir binanın önünde durdu. Burası Vakıf Çarşısı karşısındadır.
Çantasından bir kitap çıkardı ve şöyle dedi; “Sabahattin Ali Sırça Köşk’ ü bu binada yazdı”. Gerçekten
binanın çıkıntıları bir sırça köşkü andırıyordu. Kurşunlu Camiye varmadan Şengül Hamamı’nın yanındaki
merdivenlerden iniyoruz. Buradan sola dönüp bir süre ilerleyince, işte Yahudi mahallesi, yeni adı İstiklal
Mahallesi, buradaki sokakta Havra önünde bir süre mola veriyoruz. Çünkü binalar ve sokak eski haliyle
öylece durmakta.

Sırça Köşk Havra Bahçe Kapısı

ÇİĞDEMİN SESİ NİSAN – 2020 WW.CİGDEMİNSESİ.COM SAYFA 36

Yahudi Mahallesi Evler ve Sokak

Gezi Grubumuz ve İrfan Akalp (kırmızı montlu)

Yahudi Mahallesinde tabii ki yahudi kalmamış. Osmanlı zamanında önemli merkez olan, Ankara’da,
Türkler, Rumlar, Ermeniler ve Yahudiler yaşarlarmış. Yahudi cemaati 1930’dan sonra göç etmeye
başlamış. Bu göçte, Trakya’daki Yahudilere saldırıların etkisi olmuş. Bu olaylarda 3000 kişi İstanbul’a
göçmüş. Ankara’da ticaretle uğraşan Yahudiler bir süre, Havra açık olsun diye veya ayin yapılacak sayı
kadar kalmışlar sonrasında onlarda göç etmişler. Şimdilerde ayin için İstanbul’dan gelen Yahudiler ayin
yapmaktalar.

Yahudi mahallesi ile ilgili olan “Hermana” (Kardeş) belgeselini Enver Arçak çekmiştir Bu belgesel,
Çiğdemim Derneği’nde gösterildi ve söyleşisi yapıldı. Bu civarda evi olup eskiden oturanların, bir otopark
çetesinin eski evleri yakıp otopark alanı açmaya çalıştıklarından bahsedildi.

BİRLİKTE GÜÇLÜYÜZ !

ÇİĞDEMİN SESİ NİSAN – 2020 WW.CİGDEMİNSESİ.COM SAYFA 37

ÇİĞDEMİN SESİ NİSAN – 2020 WW.CİGDEMİNSESİ.COM SAYFA 38

ÇİĞDEMİN SESİ NİSAN – 2020 WW.CİGDEMİNSESİ.COM SAYFA 39

ÇİĞDEMİN SESİ NİSAN – 2020 WW.CİGDEMİNSESİ.COM SAYFA 40


Click to View FlipBook Version