İZDÜŞÜM ÂŞIK VEYSEL MUSTAFA BAYKUŞ SEDAT ALTAŞ Öğretmenlerle Röportaj Ayın Yazarı: Ömer Seyfettin Arkadaşlarımızdan Gelenler Kıssadan Hisseler HAZIRLAYANLAR MART 2023 SAYI: 1 KÜLTÜR SANAT EDEBİYAT DERGİSİ Jiyan YILDIRIM Zeynep Sude DİNEK Oğuz Kaan BAYAR Aslı Ceren AKTÜRK İdil Güneş TORAMAN ŞİŞLİ ANADOLU LİSESİ Okul Müdürümüz Sn. Osman Nuri Kul’dan Mesaj
GENÇLİĞE HİTABE Ey Türk gençliği! Birinci vazifen; Türk istiklalini, Türk cumhuriyetini, ilelebet muhafaza ve müdafaa etmektir. Mevcudiyetinin ve istikbalinin yegâne temeli budur. Bu temel, senin en kıymetli hazinendir. İstikbalde dahi seni bu hazineden mahrum etmek isteyecek dâhilî ve haricî bedhahların olacaktır. Bir gün, istiklal ve cumhuriyeti müdafaa mecburiyetine düşersen, vazifeye atılmak için içinde bulunacağın vaziyetin imkân ve şeraitini düşünmeyeceksin. Bu imkân ve şerait, çok namüsait bir mahiyette tezahür edebilir. İstiklal ve cumhuriyetine kastedecek düşmanlar, bütün dünyada emsali görülmemiş bir galibiyetin mümessili olabilirler. Cebren ve hile ile aziz vatanın bütün kaleleri zapt edilmiş, bütün tersanelerine girilmiş, bütün orduları dağıtılmış ve memleketin her köşesi bilfiil işgal edilmiş olabilir. Bütün bu şeraitten daha elim ve daha vahim olmak üzere, memleketin dâhilinde iktidara sahip olanlar, gaflet ve dalalet ve hatta hıyanet içinde bulunabilirler. Hatta bu iktidar sahipleri, şahsi menfaatlerini müstevlilerin siyasi emelleriyle tevhit edebilirler. Millet, fakruzaruret içinde harap ve bitap düşmüş olabilir. Ey Türk istikbalinin evladı! İşte, bu ahval ve şerait içinde dahi vazifen, Türk istiklal ve cumhuriyetini kurtarmaktır. Muhtaç olduğun kudret, damarlarındaki asil kanda mevcuttur. Mustafa Kemal Atatürk
İstanbul’da Gezilecek Yerler Öğretmenlerle Röportaj : Sedat Altaş İÇİNDEKİLER Ömer Seyfettin İstanbul Tiyatro Sahneleri Öğretmenlerle Röportaj: Mustafa Baykuş Kıssadan Hisseler Unutulan Harf : ŋ Feminist Bir Ütopya : Kadınlar Ülkesi Film Önerileri Şarkı Sanrıları Âşık Veysel İstanbul Sergileri .......................................................................................... ........................................................…. ................................................. ................................................................................... .................................. ............................................................................................... ................................................. .................................................................................................... ........................................................ ................................................. ..................... ................................ .......................................... .............................. .................................... Önsöz ................................................................................................................. 3 4 6 8 12 17 18 16 14 15 20 28 31
Burada önce dergimizin isminin anlamından bahsetmek istiyorum. İzdüşüm nedir? İzdüşüm “Bir cismin, bir düzlem üzerine, ışınların etkiyle düşürülen görüntüsüne, o cismin izdüşümü, görüntünün elde edilebilmesi için uygulanan metoda ise izdüşüm metodu denir.” Sinemada perdeye yansıyan film, güneşli bir günde yolda yürürken meydana gelen gölgemiz birer izdüşüm kabul edilir. Buradan yola çıkarsak bu dergimiz de bizim okulda yaşadıklarımızın, öğrendiklerimizin, yaşamak veya yapmak istediklerimizin bir nev’i izdüşümü olacak. Bu minvalde şunu da belirtmekte fayda vardır. Okulumuzda halihazırda The ŞAL Times (İngilizce Dergisi), BilimCELL (Bilim Dergisi), ACADEMIA (Felsefe dergisi), ŞALMAT MATESİS (Matematik Dergisi), ŞİİR ŞAL’DA (Şiir-Edebiyat Dergisi) gibi beş dergimiz aylık, iki aylık ya da dönemsel olarak yayınlanmaktadır. Diğer bir dergimiz olacak olan İZDÜŞÜM dergisi de kültür, edebiyat ve sanat temalı yayımlanacak altıncı dergimiz olacaktır ve bunu açıklamaktan büyük bir mutluluk duyuyorum. Bu derginin amacı; edebiyatın ve sanatın gücünü ve etkisini paylaşmak, aramızdaki öğrencilerimizden yeni yazarların, şairlerin yetişmesine vesile olmak ve kültür, sanat edebiyat alanındaki gelişmeleri, bilgileri okuyucularla buluşturmaktır. Aynı zamanda bu dergi, yazılarınızı yayınlamak birlikte yazmaya yetenekli ve istekli yazar adaylarının da aralarında oluşturacakları bir topluluğun başlangıcıdır. Bu toplulukta, edebiyatın, sanatın gücünü tartışacak, birbirimizden öğrenecek ve birlikte büyüyeceğiz. Bunun yanı sıra diğer bir hedefimiz de sevgili öğrencilerimiz, sizlerin duygu ve düşüncelerine yer vermek, sizlerin içinde kalmış, çıkmak için uygun ortam ve zamanı bekleyen cevheri ortaya çıkarmakta yardımcı olmaktır. Edebiyatın insana kazandırdığı derinlik, hayatın anlamını arama yolculuğunda önemli bir rehberdir. Edebiyatın bu gücüne inanarak siz öğrencilerimizden de yaratıcı düşüncelerinizi, hayal gücünüz ve duygularınızı aktarabileceğiniz eserler yazmanızı bekliyoruz. Edebiyatın önemli yazarları, eserlerini kaleme alırken, insanlığın ortak duygularına dokunmayı başarmışlardır. Sizler de, hayatınızın farklı dönemlerinde yaşadığınız deneyimleri, duygularınızı ve düşüncelerinizi yazıya dökerken, benzer bir etki yaratabilirsiniz. Sizlere bu dergide yer vermek için sabırsızlanıyoruz. Yaratıcı düşüncelerinizi, hayal gücünüzü ve duygularınızı kağıda dökerken, sınırlarınızı zorlayın ve kendinizi ifade etmekten çekinmeyin. Bu güzel çalışmayı sizler için hazırlayan ekibimize ve tüm çalışma arkadaşlarıma teşekkür ediyorum. Sevgiyle kalın, Osman Nuri KUL Müdür Şişli Anadolu Lisesi Sevgili öğretmenlerimiz, öğrencilerimiz, velilerimiz ve tüm paydaşlarımız, Bu güzide okula atandığım ilk günde, öğrencilerimiz ve öğretmenlerimizle ilk tanıştığımda böyle bir okula liderlik etmenin bir ayrıcalık olduğunu hissetmiş ve bundan büyük bir onur ve gurur duymam gerektiğini anlamıştım. Aradan geçen bu süre zarfında ilk günde hissettiğim bu duyguları her geçen gün içimde daha büyük bir his ile taşıdım. 3
ÖMER SEYFETTİN 1 Mart 1884 yılında Gönen, Balıkesir'de doğdu. Yüzbaşı Ömer Şevki Bey'le, Fatma Hanım'ın ikisi küçük yaşlarda ölen dört çocuğundan biridir. Öğrenimine Gönen'de bir mahalle mektebinde başladı. Ömer Şevki Bey'in görevinin nakli dolayısıyla Gönen'den ayrılan aile, İnebolu ve Ayancık'tan sonra İstanbul'a geldi. Seyfettin, önce Mektebi Osmanî'ye, 1893 ders yılı başında Askerî Baytar Rüştiyesi'nin subay çocukları için açılmış özel sınıfına kaydedildi. Çünkü babası askerdi ve onunda asker olmasını istiyordu. Bu okulu 1896'da tamamlayarak Kuleli Askerî İdâdisi'ne yazıldı. Daha sonra Edirne Askeri İdadisi'ne nakil olarak eğitimine, arkadaşı Enis Avni ile birlikte burada devam etti. İlk edebî çalışmaları olan şiirlerini Edirnedeki öğrenciliği sırasında yazdı. 1900'de idadîyi bitirerek İstanbul'a döndü ve Mekteb-i Harbiye-i Şahâne'ye başladı. İstanbul’da Mecmua-i Edebiyedebiye dergisinde şiirlerinin yayımlanmasıyla yayın dünyasına girdi. Tenezzüh adlı ilk hikâyesi bu dönemde, 13 Nisan 1902 tarihinde Sabah dergisinde yayımlandı. 1903 yılında Makedonya'da çıkan karışıklık üzerine "sınıf-ı müstacele" denilen bir hakla okulundan imtihansız şekilde, 19 yaşında mezun oldu. 1906'da İzmir Jandarma Okulu'na öğretmen olarak atandı. Bu vesileyle İzmir'deki fikrî ve edebî faaliyetleri ve bunlar içerisinde yer alan gençleri tanıma fırsatı buldu. Nitekim Batı kültürünü tanıyan Baha Tevfik'ten Fransızca bilgisini artırmak için teşvik gördü; Necip Türkçü'den ise sade Türkçe ve milli bir dille yapılan millî edebiyat konusunda fikirler edindi. Ocak 1909'da Selânik Üçüncü Ordu'da görevlendirildi. Razlık (günümüzde Bulgaristan'da bulunan bir şehir) kasabasının Yakorit köyünde bölük komutanlığı yaptı. Balkan çetecilerinin Türk düşmanlığını dile getirdiği Bomba, Beyaz Lâle, Tuhaf Bir Zulüm adlı hikâyeleri bu görevleri sırasında edindiği izlenimler sonucu yazdı. Yazıları ve hikâyeleri İstanbul’da ve Selanik’te çıkan çeşitli dergilerde takma isimlerle yayımlandı. Ali Canip’e yazdığı meşhur mektubu da bu sırada Yakorit’te yayımlanmıştır. Ömer Seyfettin’in dil konusunda görüşlerini özetleyen bu mektup, Yeni Lisan hareketinin başlamasına vesile olmuştur. 4
1910 yılında Ziya Gökalp’in de arzu ve tavsiyesi ile tazminatını ödeyip askerlik görevinden ayrıldı. Hayatını yazar ve öğretmen olarak sürdürmek üzere Selanik’e yerleşti. Rumeli’nin tek Türk bilim ve edebiyat dergisi olarak Selanik'te çıkarılan Hüsün ve Şiir dergisinin ismi, Akil Koyuncu'nun istek ve ısrarı üzerine Genç Kalemler'e çevrildikten sonra 11 Nisan 1911'de Ömer Seyfettin'in Yeni Lisan isimli ilk başyazısı imzasız olarak yayınlandı.Genç Kalemler yazı heyetini oluşturanlar, Balkan Savaşı'nın başlaması üzerine dağılmak zorunda kaldı. Ömer Seyfettin’in sivil hayatı bir yıl kadar sürmüştü. Yeniden orduya çağrılan yazar, Yanya Kuşatması sırasında, Kanlıtepe'de 20 Ocak 1913 tarihinde 21 askeriyle birlikte esir düştü. Atina yakınlarındaki Nafliyon kasabasında geçen ve 28 Kasım 1913 tarihinde sona eren on aylık esareti sırasında sürekli okudu. Mehdi, Hürriyet Bayrakları gibi hikâyelerini bu dönemde yazdı. Hikâyeleri Türk Yurdu'nda yayımlandı. Esareti süresince gerek okuyarak, gerekse yazarak, yazarlık hayatı için önemli olacak tecrübeler kazandı. Ömer Seyfettin, 15 Kasım 1913'te esareti bitince İstanbul'a döndü. Bir yıl kadar sonra, 23 Şubat 1914'te askerlikten ayrıldı ve Kabataş Sultanisi'nde edebiyat öğretmenliği görevine girerek, yazarlık ve öğretmenlikle hayatını kazanmaya başladı. Türk Sözü dergisinin başyazarlığına getirildi ve burada Türkçü düşüncenin sözcülüğünü yapan yazılar yazdı. 1915'te İttihat ve Terakki Fırkası ileri gelenlerinden Doktor Besim Ethem Bey'in kızı Calibe Hanım'la evlendi. Bu evlilik Fahire Güner isimli bir kız çocuğuna rağmen, 3 Eylül 1918'de sonlandı ve Ömer Seyfettin yeniden yalnızlığa döndü. Gerek bozulan evliliği gerekse I. Dünya Savaşı yenilgisini görmesi onu etkiledi. Anadolu’da uzun seyahatlere çıkarak bu olumsuz havadan kurtulmaya ve her hafta en az bir hikâye yazmaya çalıştı. 23 Şubat 1920'de hastalığı ağırlaşan Ömer Seyfettin, Üsküdar'daki Haydarpaşa Numune Hastanesi'ne kaldırıldı. 6 Mart 1920'de 35 yaşında hayatını kaybetti. Önceden teşhis edilememiş olmakla beraber, yapılan otopsi sonucunda hastalığının diyabet olduğu belirlendi. Hastanede kimsenin ziyaret etmemesi ve cenazesine sahip çıkılmaması nedeniyle kimsesiz olduğu düşünülen Ömer Seyfettin'in naaşı, tıp fakültesi öğrencilerinin dersinde kadavra olarak kullanıldı. Naaşının kadavra olarak kullanıldığı fotoğraf bir gazetedeki tıp haberinde yayımlanınca Ömer Seyfettin'i tanıyanlar hastaneye gitti fakat Seyfettin'in başının gövdesinden ayrıldığı anlaşıldı. Ancak bu iddia bahse konu görselin 1890 yılında Mekteb-i Tıbbiye’de (Tıphane-i Amire) çekilmiş bir kadavra görüntüsüne ait olduğu anlaşıldığından yalanlanmıştır Ayrıca Ali Canip Yöntem ve Halit Fahri Ozansoy, Ömer Seyfettin’i öldüğü gün dahi ziyaret ettiklerini aktarmaktadır.Naaşı önce Kadıköy Kuşdili Mahmutbaba Mezarlığı'na defnedildi. Daha sonra buradan yol geçeceği veya bölgeye araba garajı yapılacağı gerekçesiyle mezarı, 23 Ağustos 1939'da Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin kararıyla Zincirlikuyu Mezarlığı'na nakledildi. 5
İSTANBUL TİYATRO SAHNELERİ Yer: Zorlu PSM - %100 Studio Yazan: Ingmar Bergman Çeviren: Ece Dizdar Uyarlayan & Yöneten: Kayhan Berkin Oynayanlar: Ece Dizdar, Kayhan Berkin, Naz Buhşem, Öner Erkan, Pınar Göktaş “İki insan bir ömür bir arada yaşayabilir mi?” “aile nedir?” “şefkat nedir?” “aşk nedir ne değildir?” sorularına yanıt arayan Ingmar Bergman’ın kült filminden Kayhan Berkin tarafından tiyatroya uyarlanan “Evlilikten Sahneler” seyirciyi, bu çiftin başına gelenleri yakından izlemeye davet ediyor. Yer: Oyun Atölyesi Yazan: Yeton Neziray Çeviren: Senem Cevher Yöneten: Muharrem Özcan Oynayanlar: Mustafa Kırantepe, Hasibe Eren, Onur Özaydın, Ezgi Coşkun Lider’den büyük bir heyecanla beklenen mektup o sabah geldi! Müfettiş, Tiyatro Olimpiyatları’na katılmaya hazır ancak büyük bir sorun var: Ortada oyun yok! Yazılması içinse sadece birkaç saat var. Bu oyun güneş gibi parlamalı! Çünkü her şey Lider’imiz için! Gerçek bir hikayeye dayanan Acındırma Propaganda Birimi, otoriter yönetimin toplum ve birey üzerindeki etkilerini, eleştirel ve mizahi bir dille anlatıyor. Acındırma Propaganda Birimi Sevgili Arsız Ölüm İİSSTTAANNBBUULLTTİİYYAATTRROOSSAAHHNNEELLEERRİİ Yer: Besa Sahne Cevahir Yazan: Latife Tekin Uyarlayan- Yöneten: Hakan Emre Ünal Uyarlayan- Oynayan: Nezaket Erden Köyden şehre göç eden kalabalık bir ailenin şehirle mücadelesini ailenin en küçük kızı Dirmit'in gözünden dinliyoruz. Sıkıştıkları tek odalı evde, şehre tutunma mücadelesinde hepsi kendilerince bir yol tutturuyor. Dirmit kız ise durmak bilmeyen merakı ve direnme gücü sayesinde karşısına çıkan zorluklarla baş etmenin türlü yollarını buluyor. Onu şehirden korumaya çalışan annesi Atiye, babası Huvat ve abileri Dirmit'in türlü yollarından huylanıyor, ona adet ve geleneklerin rehberliğinde türlü engeller koyuyorlar. Ama Dirmit durur mu, durmuyor! Evlilikten Sahneler 6
Yer: Bahçe Galata İstanbul Yazan: Gamze Arslan Yöneten: Sanem Öge Oyuncular: Sinem Öcalır , Cenk Dost Verdi , Sanem Öge Bu ilk oyunumuzda Çağdaş Türkiye Edebiyatının öne çıkan genç yazarlarından Gamze Arslan’ın öykülerini Sanem Öge’nin sahneleyişiyle bir araya getiriyoruz. Gamze Arslan’ın “büyülü gerçekçi” öykülerinden sıyrılan ayrıksı karakterler, Sanem Öge’nin süzgecinde sizlere ulaşmaya çalışan birer “güvenilmez anlatıcıya” dönüşüyor. Geçmişlerinden bugüne sürükledikleri şiddet sarmalının kıskacında bilerek ya da bilmeyerek kriminalize olmuş bu üç karakter, anlatıları içerisinde kendi sürpriz sonlarını hazırlıyor. Yer: Kağıthane Sadabad Sahnesi Yazan- Yöneten: Cengiz Toraman Oyuncular: Esen Koçer, Levent Üzümcü Osmanlı İmparatorluğu'nun son demlerinde, Girit’teki yurtlarından sürgün edilen bir ailenin İstanbul’a Çanakkale'ye ve nihayet Ayvalık'a uzanan maceralı yolculuğu. Rüstem'in, Cemal'in ve hayatlarındaki diğer insanların kimi zaman gülünç kimi zaman hüzünlü ama sımsıcak hikâyeleri. Yer: Oyun Atölyesi Yazan: Dennis Kelly Çeviren: Gözde Kırgız Yöneten: Muharrem Özcan Oynayanlar: Özlem Zeynep Dinsel Büyük bir aşka, tutkulu bir ilişkiye, evliliğe ve ebeveynliğe evrilen beklenmedik bir karşılaşma… Güç dengelerinin değişmesiyle beraber gelen bir kırılma noktası… "Güvendiğiniz ve tanıdığınızı sandığınız" birinin, 'tanımadığınız' birine dönüşmesi… "Ve o an, tam o an her şeyi yanlış anladığımı fark ettim. Tamamen, tek kelimeyle yanlış anladığımı." Siz olsaydınız ne yapardınız? Parça Parça Rüstemoğlu Cemal'in Tuhaf Hikayesi Kızlar ve Oğlanlar Güncel tiyatro bilgileri için barkodu okutabilirsiniz. 7
ÖĞRETMENLERLE RÖPORTAJ : SEDAT ALTAŞ Röportaj: Oğuz Kaan Bayar Konuk: Türk Dili ve Edebiyatı Öğretmeni Sedat Altaş +Merhaba hocam! Öncelikle hoş geldiniz. Bize biraz kendinizden bahseder misiniz? - Tabii, ben Sedat Altaş. Beyoğlu Fındıklı Lisesi’nden mezun oldum yaklaşık 7 sene önce. Lise hayatım pek başarılı bir öğrenci olarak geçmedi. Çift dikiş olarak mezun oldum. Çift dikiş kavramını belki şu anki nesil bilmez. Çift dikiş demek bir yıl sınıfta kalıp o sınıfı 2 yıl okumaya denir. Böylece liseyi 5 sene okudum. Sınavlara hep son gün çalışan, devamsızlığı çok olan bir öğrenciydim. Fakat lise bittikten sonra insan hayatın farkına daha fazla varıyor. Geçmişe dönmek imkânsız fakat geleceğe yön vermenin mümkünlüğüne hep inandım. Dolayısıyla lise bittikten sonra hayatın gerçekleriyle yüzleşince ben dedim okuyacağım, ne olursa olsun o üniversite sınavını kazanacağım. Sınav dershanesine yazıldım fakat dershaneye yazılış sürecini ailemden bağımsız olarak yaptım çünkü hep şuna inandım: Ailemiz bile olsa sizden beklentileri olan bir insan olduğu zaman, başarmak imkansızdır. Dershane paramı Burger King, Simit Sarayı gibi restoranlarda çalışarak çıkardım. Gündüzleri dershane, akşamları çalışmak… Zorlu bir süreçti fakat insan istedikten sonra başarabiliyor. Sınavı kazandım. 24 tercihimin 24’ü de Türk Dili ve Edebiyatı idi. Gerçekten kitapları şiirleri romanları seviyordum. Hiç umudum yoktu çünkü hem dershaneye gidip hem çalışınca üniversite sınavında da aman aman bir puan almadım. Sonuç açıklanınca üçüncü tercihim olan Kırşehir Ahi Evran Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı bölümü geldi. Çok mutlu olmuştum, senelerce hayalini kurduğum bölüme yerleşmiştim. Üniversite’de dersine ilk girdiğimiz hoca 80’li yaşlarda bir öğretmenimizdi, dersin adı Türkçe Kompozisyon idi. Bu öğretmenimiz derse girer girmez değişik ideolojilerini bastıra bastıra öğrencilerine ittirirdi. Bu bana çok yanlış geldi çünkü o salonda 60-70 kişi var, hepsi öğretmen adayı ve öğretmen adaylarına bunları bastırarak savunduğunu söylemesi asla kabul edilemez. Neyse dedim belki ben yanlış düşünüyorum dedim geçtim fakat daha sonra sadece ideolojik söylemlerde bulunmadığını, kız-erkek ayrımı yaptığını da gördüm. Sınıfta kimse ses çıkarmıyordu çünkü üniversite ortamı öyle bir yer. Öğretmen ne kadar haksızlık yaparsa yapsın ses çıkarmak her öğrencinin yapmaya cesaret edebileceği bir şey değil çünkü bunu yapmak üniversiteden asla mezun olamayacağınız anlamına gelir. Bu muameleler bir iki üç dört derken artık ben kaldıramadım. Bir gün bana geldi, bağırdı çağırdı: Yok ben size bunu böyle mi yapın dedim falan filan… Benim dönüm noktam orası oldu. Ben öğretmene dedim ki: Hocam ben buraya öğrenmek için geldim. Her şeyi bilseydim zaten gelmezdim. O da: Sen bana cevap mı veriyorsun, dedi. Hayır hocam yani olması gereken bu. Nerede yanlış yaptığımı söyleyin düzelteyim bir daha yapmayayım bu yanlışı, dedim. O da: Çok biliyorsan gel sen anlat, dedi. Ben de: Yok hocam estağfurullah, dedim. Bu cevaplar böyle gitti. Ne zaman hoca böyle şeyler yapsa karşısında cevap veren öğrenci olarak hep ben vardım. Benden başka kimse sesini çıkarmıyordu, halbuki yapılan haksızlıklar herkese karşıydı. Bir gün hoca “Sen artık 100 de alsan, dört dörtlük bir öğrenci de olsan benim dersimden kaldın.” dedi. Bunu deyince artık kaybedecek bir şeyimin olmadığını anladım ve ayağa kalktım: Bu saatten sonra ben sizin dersinize gelmiyorum. Ben öğretmen olma hayaliyle ta İstanbul’dan Kırşehir’e geldim. Öğretmenlik böyle bir şey ise ben öğretmen olmak istemiyorum. Beni öğretmenlikten soğuttunuz ama size yine de çok çok teşekkür ederim. İleride bir gün öğretmen olursam nasıl öğretmen olunmaması gerektiğini bana gayet iyi öğrettiniz, deyip çıktım. Kırşehir’de okumaya devam etmedim. Tekirdağ Namık Kemal Üniversitesi’ne yatay geçiş yaptım. Böylesi daha iyi oldu çünkü İstanbul’daki aileme daha yakın oldum. Hafta sonları gelip ailemi ve arkadaşlarımı görebiliyordum. Yeni üniversitemde daha iyi hocalar tanıdım. İkinci senemi Tekirdağ’da bitirdikten sonra bana dediler ki: “Farabi diye bir program var. Bu program sayesinde başka bir üniversitede misafir öğrenci olarak okuyabiliyorsun.” Ben de ona başvurdum. Üçüncü senemi de Yıldız Teknik Üniversitesi’nde okudum. Daha sonra araya pandemi girdi ve Tekirdağ’a dönmek zorunda kaldım ve oradan mezun oldum. Özetle üç farklı üniversitede Türk Dili ve Edebiyatı bölümünü okudum. Bu benim için çok büyük bir deneyimdi. Üniversiteden sonra öğretmen olmam gerekiyordu. Bunun KPSS’si var, atanmak vesaire. Fakat bundan önce öğretmenlik mesleğini bir tecrübe etmek gerekiyor. Mezun olduktan sonra duvara çarpmış gibi oldum. Açıkçası önümde bir kâğıt parçası var, diploma. Falanca üniversite, bir sürü deneyim, bir sürü hoca, geçen zaman derken bu kâğıt parçası ile ne yapacaktım? Dershanelere gittim, kolejlere gittim, kurs merkezlerine gittim. LGS, YKS kurslarına gittim. Öğretmenlik başvurusu yapıyorum. Gittiğim her yer bana “Öğretmenlik tecrüben var mı? Daha önce hiç öğretmenlik yaptın mı?” gibi sorular yöneltti. Oysa ben yeni mezun olmuştum. Dürüstlükten yanaydım ve gittiğim her yerde cevap olarak tecrübemin olmadığını, yeni mezun olduğumu söyledim. Bundan dolayı öğretmenlik mesleği yapacak hiçbir yer bulamadım. Ama bu tecrübe dediğimiz şey nerede kazanılıyor ki? Artık tam umudumu kesmiştim ki bir gün liseden Edebiyat Öğretmenim Devrim Hoca aradı, çalıştığı Fatih Atatürk Çağdaş Yaşam Lisesi’nden ayrılıp Şişli Anadolu Lisesi’ne geçeceğini ve ayrıldığı okulda bir öğretmen açığı oluşacağını söyledi. Gelmek isteyip istemediğimi sordu. Ben de büyük bir zevkle gelmek istediğimi söyledim. Devrim Hoca sayesinde ilk öğretmenlik tecrübemi geçen yıl Fatih Atatürk Çağdaş Yaşam Çok Programlı Meslek Lisesi’nde tamamladım. Daha sonra Şişli Anadolu Lisesi’ne, bizzat onun yanına geldim. 8
+Edebiyatı nasıl ve neden seçtiniz? - Aslında ben edebiyattan önce tiyatroya ilgiliydim. Hatta daha önce tiyatro gösterilerine katıldım. Cihangir’de Sadri Alışık Kültür Merkezi var. Orada bir süre oyunculuk eğitimi aldım. İstiklal Caddesi’nde eskiden Muammer Karaca Tiyatrosu vardı, lisede ben ve benim gibi gönüllü olan öğrencilerle hazırladığımız tiyatro gösterilerini orada sergiledik. Oyunumuz için hazırladığımız biletleri ücretsiz bir şekilde yoldan geçen insanlara dağıttık ve büyük bir kitleye oyun sergiledik. Belediyenin düzenlemiş olduğu yaz kamplarına gidiyorduk. Orada da oyunlar hazırlayıp sergiliyorduk. Lise hayatımda çok tiyatro tecrübem oldu. O dönemde sahne oyunculuğunu çok seviyordum. Bir gün lisede bir kavgaya karışmamın sonucunda kolum kırıldı ve Sadri Alışık Kültür Merkezi’nde devam etmekte olan oyunculuk eğitimim yarıda kaldı. Soğumak denemez ama yarım kalmışlık hissiyatı ile tiyatrodan koptum. Daha sonra kitapları, romanları, şiirleri çok sevdiğimi fark edince buna yöneldim. Şiirler yazdım, romanlar okudum, okuduklarım beni çok etkiledi. Edebiyatın bundan ibaret olması gerektiğine hep inandım çünkü bilgi kısmını her zaman bir şekilde öğreniriz fakat önemli olan büyük yazarların büyük kitaplarını okumak, kendini o yazarın yerine koymaktır. Bir kitabı okuyarak veya çok çok kaliteli bir filmi izleyerek kendi biricik hayatımızdan başka hayatları da ömrümüze sığdırmış oluruz. Bir ömür yaşayacağımıza yüzlerce ömür yaşamış gibi oluruz. Yaşar Kemal’den örnek verecek olursak -Yaşar Kemal benim en sevdiğim yazarlardan biridir- kendisi zor bir çocukluk geçirmiştir. Babasının evlat edindiği Yusuf adındaki üvey oğlu Yaşar Kemal’in babasını namaz kılarken öldürmüştür. Buna şahit olan Yaşar Kemal uzun bir süre -12 yaşlarına kadar- kekeme kalmıştır. Hatta bu kekemeliğini türkü söyleyerek geçirmiştir. Halası bir gün koyun derisini keserken bıçak elinden kayıyor ve Yaşar Kemal’in gözüne saplanıyor. Yaşar Kemal kör oluyor. Kendi yaşadığı yerdeki ağalık sisteminin köye zulmettiği dönemlerden geçiyor. Çocukluğunda yaşadığı bu olayların romanlarına etkisi belli oluyor ve gerçekten edebiyatın bir bütün olduğunu anlıyoruz. +Eskiden Devrim Hoca’nın öğrencisi olduğunuzu duyduk. Devrim Hoca’nın öğrencilik hayatınıza nasıl bir etkisi var? - Sadece Devrim Hoca’nın değil, benim lisedeki çoğu öğretmenimin bana çok büyük bir katkısı oldu. Önceki sorularda da bahsettiğim gibi üniversiteyi kazandığımda ev bulma konusunda bana yardım eden Sezer Huysuz öğretmenim veya tiyatro alanında beni geliştiren Devrim Hoca dışında bana katkısı olan diğer edebiyat öğretmenlerim de oldu. Ama Devrim Hoca’nın tabii ki çok çok büyük bir etkisi oldu. Çünkü mesleğini severek yapan bir edebiyat öğretmeniydi. Dediğim gibi lise hayatım başarılı bir öğrenci olarak geçmedi. Kaç defa lise hayatında büyük kavgalar içinde bulundum, büyük hatalar içinde bulundum. Disiplinden döndüğüm zamanlar oldu. Ama hep şunu fark ettim; lise yaşamımda kitaplara, şiirlere, romanlara ilgili olduğumu hissettim ve bu yüzden edebiyat dersleri ayrı bir ilgimi çekerdi. Matematik veya tarih derslerinde her ne kadar uyuklasam da dersi dinlemesem de edebiyat dersleri ister istemez dinlerdim. En yüksek aldığım derslerden biri edebiyattı. Devrim Hoca’nın anlatımı, dersi sevdirmesi, yazarlardan kitaplardan romanlardan bahsetmesi, tiyatro alanında bize çalışmalar yaptırtması… Mesela bana tek kişilik monolog olarak “Midas’ın Kulakları” isimli bir tiyatro oyunu ezberletmişti ve bunun defalarca provasını yaptık. O dönemler ülkece yaşadığımız bazı olaylar vardı. Olayın ne olduğunu tam hatırlamıyorum. Ülkece üzüldüğümüz bir olay vardı. Bu oyuna her ne kadar hazırlansam da oyunu sahneleyemedik. Ama tabii ki Devrim Hoca ders dışı etkinlikler yapması, tiyatroyu sevdirmesi, filmleri, sinemayı sevdirmesi; ders esnasında hayatındaki tecrübeleri anlatması ile bize çok çok büyük bir katkısı oldu. Lise bittikten sonra bile Devrim Hoca ile iletişim halindeydik. Edebiyat fakültesini kazanmak istiyorum hocam, nasıl ders çalışmalıyım sizce? Nelere yönelmeliyim? Sınavda nereye ağırlık vermeliyim. Üniversite sınavını kazanamadığım ilk sene Devrim Hoca’ya epey bir yazmıştım. Hocam kazanamadım sınavı, ben ne yapacağım?Devrim Hoca bu dönemlerde lise bitmesine rağmen benimle iletişimini koparmadı, hep destekçim oldu. “İnanırsan başarabilirsin” diyerek motive etti beni. Onun sayesinde yılmadım, dershaneye yazıldım ve Edebiyat Fakültesini bu sayede kazandım. Devrim Hoca’nın bu bağlamda benim için çok büyük bir etkisi var. +Edebiyat en nihayetinde bir sanat. Sizin sanat anlayışınız nasıldır? -Benim sanat anlayışım açıkçası… Şimdi Divan Edebiyatı diyoruz; Arapça-Farsça sözcükler, ağır bir dil, beyit halinde olması gerekiyor, aruz kalıbına uydurmak gerekiyor;Tanzimat’a geliyoruz dili sadeleştirme çabası var fakat yine aruz, Arapça, Farsça devam ediyor. Eski-yeni çatışması devam ediyor. Recaizade Mahmut Ekrem-Muallim Naci, o onu söylüyor, bu bunu söylüyor; işte Cumhuriyet edebiyatına geldiğimiz zaman Garip akımı, dile hiciv ögelerinin yerleştirilmesi, kendi sanat anlayışları var. Noktalamayı imlayı es geçiyorlar. Özetle her yazarın, her dönemin ayrı ayrı özellikleri var. Benim edebiyat görüşüm ise daha çok Garip akımına hitap ediyor. Yani Orhan Veli Kanık, Melih Cevdet Anday… Çünkü şiirde her şeyi yok sayıyorlar. Noktalama olsun, imla olsun, konu sınırlaması olsun, ölçü olsun her şeye baş kaldırıyorlar ve ben de sanatın bu şekilde, kendine özgü olması gerektiğini savunuyorum. Ben bir şiir veya bir roman yazarken asla şurada bir yazım hatası mı yaptım, şu ayrı mı şu bitişik mi yazılıyordu, nokta mı getirmeliyim, ünlem mi diye düşünmemeliyim. Tabii ki yazım ve imla kurallarının bizim için çok önemi var. “ - da/-de yazımı” çok önemli bir dil bilgisi kuralıdır. “O da mı boyadı” dediğimiz zaman bir kişinin boyayıp boyamadığından bahsediyoruz fakat “Oda mı boyadı” dediğimiz zaman özne oda olmuş oluyor ve anlam değişiyor. Ama yine de ben yazarken şu Arapça kelimeyi kullansam Türkçeye haksızlık etmiş olur muyum diye düşünmemeliyim. Şu an günümüzde sosyal medyada gençler tarafından kullanılan İngilizce bir kelime… Örneğin “Selfie” gibi kavramları romanıma yerleştirirsem bu bir yanlışlık mı olur diye düşünmeden, ondan bundan bağımsız, özgürce, kendime göre; toplum ne der, eleştirmenler ne der, edebiyat araştırmacıları ne der, kötü mü eleştirir diye düşünmeden yazmalı her insan. Bu bağlamda kendi anlayışımı Garip Akımına yakın görüyorum. 9
+Atatürk’ün dil devrimi hakkında ne düşünüyorsunuz? - Ulu Önder Mustafa Kemal Atatürk’ün ortaya koymuş olduğu tüm ilkeleri, yaptığı tüm yenilikleri ayrı ayrı değerli buluyorum. Kendisi sadece bir “Gazi”, bir “Ulu Önder” diye geçiştirebileceğimiz bir kişilik değil. Aynı zamanda bugün Türkiye Cumhuriyeti dediğimiz bir kavram varsa, bu topraklarda yaşıyorsak; onun yaptığı savaşlar, bu ülkeye getirdiği yenilikler, kadınlara verdiği haklar gibi nedenler sayesinde var. Bu bağlamda Mustafa Kemal Atatürk’ün tabii ki çok ayrı bir değeri var. Dil devrimi hakkında ne düşünüyorum peki? Ulu Önder Mustafa Kemal Atatürk’ün dil devrimi ile yapmak istediği şey, dili Arapça Farsça yabancı kelimelerden arındırıp kendimize has yeni bir dil oluşturmasıydı. Kendi ulusal değerlerimizle kendi Türkçemizi kullanmamızdı. Bu yeniliği gayet iyi buluyorum. O zamanlar bu dil devrimi yapılmasaydı, şu an hâlâ kullandığımız dilin içinde yoğun Arapça ve Farsça kelimeler olacaktı. Uygulanma sürecini başarılı buluyorum. Sosyal medyadaki kısaltmalar, Türkçemizin yozlaşmasına sebebiyet veren o yabancı dildeki kavramlar bugün bu kadar Türkçeyi yozlaştırıyorken bir de o dönemde dil devriminin yapılmamış olsaydı Türkçenin gelmiş olduğu nokta bambaşka olurdu, daha beter olurdu. Harf devrimine gelirsek önce eskiye bir bakmalıyız. Bundan yüz yıl önceye gittiğimizde kullandığımız dilin Osmanlı Türkçesi olduğunu görüyoruz. Osmanlı Türkçesinde Arap alfabesi, Kur’an-ı Kerim’de geçen harfler kullanılıyordu ve bu harflerin her bir ses değeri ayrı bir şey ifade ediyordu. Lisans eğitimimden bir hocam şöyle bir hikâye anlatmıştı: “Oldu ile öldü, Osmanlı Türkçesinde aynı şekilde yazılır. Adamın biri askere gidiyor. Bir eşi ve bir oğlu var. O dönemde mâlum; teknoloji gelişmemiş, askerler ile aileler mektup ile haberleşiyor ve mektupların ulaşması aylar sürüyor. Bir gün eşinden adama bir mektup geliyor. Mektupta ‘Oğlun oldu’ yazıyor. Adam mektubu okurken ‘Oğlun öldü’ olarak okuyor ve yas tutmaya başlıyor. Bir süre sonra adamın askerliği bitiyor ve evine dönüyor. Bir bakıyor oğlu orada, sapasağlam. Yanında da başka bir çocuk var. Adam eşine ‘Hani oğlum yaşıyor, sen niye öldü yazdın?’ diyor. Eşi ‘Ben sana oğlun öldü demedim ki oğlun oldu dedim’ diyor.” Her dil, her alfabe kesinlikle dört dörtlüktür diyemeyiz. Bunu hayatın her şeyi için söyleyebiliriz. Her insan, her eğitim sistemi, her yönetim, her iktidar, her ekonomi sistemi, her anayasa… Hiçbir şey dört dörtlük değildir ve asla olamaz. Ama tabii ki geçmişte yaşanan zorluklar neyle giderilecektir? Yapılan devrimlerle, yapılan yeniliklerle değişecektir. Dolayısıyla Mustafa Kemal Atatürk’ün yeni alfabe getirmesi tamamen önceki alfabenin yetersiz bulunmasıyla ilgili. Her ne kadar yaptığı yenilik güzel olsa da belki bundan 100 yıl sonra, 50 yıl sonra artık diyeceğiz ki “Latin alfabesinde de şöyle bir eksiklik var. Artık yeni bir alfabe ortaya koymamız gerekiyor.” Eksiklik görürüz yenilik yaparız. Artık bunu da kim yapar: edebiyat araştırmacıları mı, dil bilgisi uzmanları mı, dil ile ilgilenen araştırmacılar mı olur… Bilmiyorum. Hayat sabit değildir. Her şey sabit olsa bir anlamı olmazdı. Sizler öğrencisiniz bu okulda; hepiniz matematikten 100 alın, hepiniz edebiyattan 100 alın, sınav ve not kaygınız olmasın, hepiniz mezun olunca üniversite sınavını kazanın, hayat dört dörtlük olsun, üniversite bitince direkt iş bulun, hiç o zorluklara girmeyin…Böyle, hayatın bir anlamı olmazdı. Hayatta yeniliğe gitmemizin sebebi, bir yerde yanlış yapıyor olmamızdır. Örneğin matematikten hep düşük alan bir öğrenciyi varsayalım. Kendi kendine bir süre sonra sorgulamaya başlar. “Ben nerede yanlış yapıyorum” ya da “Demek ki benim matematik zekâm yok o zaman ben tiyatroya yöneleyim, sözele yöneleyim” vesaire… Her istediğimiz şeye her an ulaşsak bir kıymeti kalmaz. Dolayısıyla dediğim gibi yenilikler devrimler tabii ki güzeldir fakat bu, yapılan her yenilikten sonra başka bir yenilik gelmeyeceği anlamına gelmez. +Eğitim hayatınızda ne gibi zorluklarla karşılaştınız? Size neler kattı? - Bir öğretmen tanıdım. Bu öğretmenin ayrımcılık yaptığını, öğrencilerine kötü davrandığını gördüm. Sadece bu bağlamda değil, lise hayatımda da kötü öğretmenlerim oldu çoğunlukla iyi öğretmenlerim olsa da. Ders işlemeyen, öğrenciye şiddet uygulayan pek çok öğretmen profiliyle karşılaştım. Dolayısıyla bu öğretmenler de bana bir şey kattı. Ben hayatta hep şuna inandım: “Bir öğretmen kötü ve sana bir şey katmıyor”, hayır. O öğretmen aksine sana neyin kötü olduğunu öğretiyor. Eğer sen iyiyi kötüden ayırt edebilecek bir yaştaysan her zaman kötü öğretmenden de kötü karakterli bir insandan da bir şeyler kapabilirsin. Tıpkı benim üniversitedeki o öğretmenime dediğim gibi… “Yine de size teşekkür ederim” diye ayrıldım ben o öğretmenden. İleride nasıl bir öğretmen olunmaması gerektiğini gösterdiği için. Ha ben şunu da diyebilirdim: “Bana zamanında ayrımcılık yapıldı, kız-erkek ayrımı yapıldı, öğretmen bana şiddet uyguladı. O zaman ben de insanları, öğrencileri ezeyim, bana yapıldıysa ben de aynısını yapayım.” Ama demedim. Önemli olan iyiyi kötü insandan da öğrenmektir. İyiyi iyi insandan her zaman öğrenebilirsiniz. Dersinize iyi bir öğretmen gelir. Çok iyi bir öğretmendir, her bağlamda iyi bir öğretmendir. Çok iyi ders anlatır, çok iyi hayat tecrübelerini paylaşır, öğrencilere iyiyi ve merhameti çok güzel aşılar. Ondan iyiyi zaten öğrenirsiniz. Bir de derse kötü bir öğretmen girer. Her bağlamda kötüdür. Dersi anlatış tarzı olur, kişiliği olur, öğrencilere kin ve nefretle bakması olur… Önemli olan öğrencilerin bu öğretmenin davranışlarından ders çıkarıp kötüyü de kavramasıdır. “Ben böyle olmayacağım, bu yanlış” diyerek bunun farkına varmasıdır. Dolayısıyla benim eğitim hayatımdaki zorluklar bana bunları kattı. +Sizi en çok etkileyen eser nedir? - Az önce bahsettiğim üzere Sefiller romanı beni en çok etkileyen eserdir. Öyle ki benim kitaplığımda Sefiller kitabının 1980’den kalan baskıları var. Kitap benden yaşça baya büyük. Ben daha dünyada yokmuşum kitap basıldığında. Şu ana göre 50 senelik sapsarı sayfalar… Sefiller’i ben ilk kez o baskıdan okumuştum. Türk edebiyatında en çok etkilendiğim eser yine az önce bahsettiğim gibi İnce Memed’dir. 10
+Sevdiğiniz yazarları sayabilir misiniz? - Türk edebiyatı bağlamında sevdiğim yazarlar arasında en başta Yaşar Kemal gelir dediğim gibi. “Bu Yaşar Kemal sevgisi nereden gelir” derseniz bahsettiğim gibi hayatında bu yazarın çok zorluklar yaşaması ve kullandığı dil nedenler arasında sayılabilir. Bir yaprağın yere düşüşünü bile Yaşar Kemal on iki sayfada anlatabilen büyük bir yazar. On iki sayfa okuyorsunuz ve 12 sayfanın sonunda “Ben şimdiye kadar sadece bir yaprağın düşüşünü mu okudum?” diyorsunuz. Bunun da her yazarın yapabileceği bir şey olmadığına inanıyorum. Dili bu kadar kuvvetli, betimleme gücü bu kadar kuvvetli bir yazar Türk edebiyatında çok çok azdır. Edebiyata ilgisi olan insanlar şunu diyebilir: “Çok betimlemenin olduğu kitaplar akışı bozar.” Hayır, öyle bir şey yoktur. İnce Memed romanından örnek vereyim. İnce Memed romanı 4 ciltlik bir romandır. Her kitabı yaklaşık 400 sayfa uzunluğundadır. 1600 sayfalık bir roman düşünün. Ben bu romana ilk başladığımda “bu kitap nasıl bitecek, tamı tamına 4 cilt” gözüyle bakıyordum. Fakat kitaba başlamamın ilk 50-100 sayfasında “Allah’ım bu kitap hiç bitmesin” kaygısındaydım. Böyle düşünmemin sebebi, içinde gerçekten hayattan bir şeyler olmasıydı. Dağa çıkan eşkıyalar, bu eşkıyaların halka zulmetmesi, yol kesmesi, köylünün parasını pulunu alması, İnce Memed karakterinin sevdiği kızın kaçırılması, Abdi Ağa’nın İnce Memed ve ailesine zulmetmesi, onların buğdaylarını alması, onları ekmeksiz bırakması, o zamanki hükumetin ağalarla birlikte olup insanlara zulmetmesi… Bunları okuyunca gerçekten böyle bir çağ var mı diye hayrete düşüyorsunuz. İnce Memed’le birlikte aslında siz de bu sisteme baş kaldırıyorsunuz. Bir okur olmanıza rağmen ağalara baş kaldırıyorsunuz, savaş açıyorsunuz, mücadele ediyorsunuz. İnce Memed romanda annesine şunu söyler: “Ana, bir gün bizim ektiğimiz de bizim olur mu?” Ağalar o zamanlar köylülerin buğdaylarının dörtte üçüne el koyar, dörtte birini onlara verirdi. Bu büyük bir haksızlık. İnce Memed’in kafasında hep şu sorular var: “Bir gün bizim ektiğimiz bizim olur mu?” ve “Abdi Ağaların olmadığı bir dünya olur mu?” İnce Memed’in yeni bir dünya yaratma serüvenini okuduğumuzda o dünyanın içine kapılıyoruz. Ağalara baş kaldırıyoruz, onlarla çatışıyoruz, jandarmayla çatışıyoruz. Bir de yazarın hayatını okuduğumuzda, yazarın yaşadığı zorlukları göz önüne aldığımızda romanların bu denli güzel olması, bizi içine çekmesi… Yaşar Kemal’in okurlarına bir vasiyeti var ölmeden önce: “Benim kitaplarımı okuyan insanlar asla haksızlığa gelmesin, haksızlığın önünde boynunu bükmesin.” Bu sadece kendine yapılan haksızlık değil. Diyor ki Yaşar Kemal: “Eğer bir gün senin iyiliğin başkalarının kötülüğüne dokunuyorsa -sana iyi olan bir şey başkasına zarar veriyorsa- kendi iyiliğine bile baş kaldır.” Bu bağlamda Yaşar Kemal merhamet olsun, insanî değerler olsun, insanın yüreği olsun çok büyük mesajlar veriyor. Hatta İnce Memed romanını yazarken yazar şunu söyler: “Ben İnce Memed romanına başladığımda 24 yaşındaydım, İnce Memed karakteri 22 yaşındaydı. Kitabı bitirdiğimde ben 70-80 yaşındaydım, İnce Memed karakteri 25 yaşındaydı.” Yaşar Kemal dışında Türk edebiyatından Sabahattin Ali ve Sait Faik Abasıyanık en sevdiğim yazarlardandır. Sait Faik başlı başına bir edebiyat ansiklopedisidir bizim için. Onun öyküleri gerçekten Türk insanına çok çok büyük bir değerdir. Her insanın okuması gereken öykülerdir. Sabahattin Ali için de aynısı geçerli. Ama ben dünya edebiyatına değinmek istiyorum. Ben Türk Dili ve Edebiyatı öğretmeni olmama rağmen dünya edebiyatı romanlarını okumayı daha çok seviyorum. Victor Hugo’nun Sefiller romanı… Sefiller derken kısaltılmış olanını değil, orijinal 2 ciltlik versiyonundan bahsediyorum. Her insanın okuması gerektiğine inanıyorum. Çünkü bu romanda bizi hayatın tüm zorluklarıyla yüzleştiren “Sefillik” kavramının o kadar da basit olmadığını gösteren başlı başına bir yapıt. Sefilliğin arkasındaki nedenleri bize tüm gerçekliğiyle gösteren başlı bir yapıt. Şu an bir kitap okumayı planlıyorsanız bırakın ve ilk önce Sefiller’i okuyun. Sadece sefillik değil; toplum, eğitim sistemi, adalet sistemi, bir insanı suça sürükleyen sebepler bağlamında bize çok büyük mesajlar veren ve gözümüzü açan bir roman. Bunun dışında Dostoyevski’yi severim. “Suç ve Ceza”, “Yeraltından Notlar” gibi dünya klasikleri… Rus edebiyatından, Fransız edebiyatından yazarların muhakkak okunması gerekli diye düşünüyorum. +En sevdiğiniz spor nedir? - Açıkçası çok sporla ilgilenen bir kişiliğim yok. Ama ben masa tenisini çok severdim. Lise hayatımda masa tenisi oynarken zamanın nasıl geçtiğini anlamazdım. Futbol da olabilir. Futbol da lise hayatımda uzun süre uğraştığım bir spordu. Futbol oynarken, basketbol oynarken, masa tenisi oynarken… Özellikle masa tenisi diyorum çünkü gerçekten zamanın nasıl geçtiğini anlamadığım tek oyundu. Okul çıkışına kadar, 6-7 saat boyunca, masa tenisi oynadığım günleri bilirim. Tabii ki lise hayatından sonra fırsat bulamamaktan başka şeylerin araya girmesinden ötürü uzaklaştım. Ama en ufak bir boş zamanımda dışarıdayken arkadaşlarımı çağırıp masa tenisi oynayalım derdim. Onun dışında dediğim gibi sporla ilgilenen biri değilim. Tabii ki ilgilenmek gerekiyor, spor çok güzel bir şey. Sporun her şekli güzeldir. Yüzme ayrı güzel, bovling -bovlingi de çok severim, arkadaşlarla yine ara sıra giderdik- ayrı güzel, basket ayrı güzel, futbol ayrı güzel… Yine de en sevdiğim masa tenisi. Çok çok iyi oynadığımı iddia etmiyorum ama oynadıklarım arasından en iyi onu oynuyordum. Oynarken tüm sorunları geride bıraktığımı hissettiğim bir spor dalıdır benim için. +Teşekkür ederiz hocam! 11
İnsanlar, hayatlarının geçmiş dönemlerinde zarar ve kötülük görmüş olabilirler. Herkes kötülüğe kötülükle karşılık verebilir. Asıl olan, kötülüğe iyilikle mukabele etmektir. Geçmiş geçmişte kalmıştır. Eskiyi kurcalamak kimseye fayda getirmez. “Güneş battıktan sonra ağlamanın hiçbir faydası yoktur. Ancak güneş doğarken ne yapmamız gerektiğine karar vermeliyiz.” Rivayete göre bir adamın çok sevdiği bir çocuğuyla, yavru iken bulup besleyerek büyüttükleri bir yılanı varmış. Adam, yılana her gün bir kap süt verir, yılın da bunun karşılığı olarak adama bir altın bırakırmış. Zamanla adam zengin olmuş. Hac görevini yerine getirmek istemiş. Hacca gitmeden önce karısına yılanın sütünün düzenli olarak verilmesini ve oğlunu, yılandan uzak tutmasını tembihlemiş. Her gün yılanın getirdiği bir altına kanaat etmeyen evin oğlu, altınların tamamını ele geçirmek istemiş. Yılana sütünü verip altınları alacağı sırada, bıçağı çıkararak yılanın kuyruğunu kesmiş. Yılan kuyruk acısıyla çocuğa saldırıp onu zehirlemiş. Baba uzun süren hac yolculuğundan döndüğünde oğlunun ölmüş, yılanında evden uzaklaştırılmış olduğunu görmüş. Zamanla adam, oğlunun acısını unutmuş. Yılanı tekrar eve getirmek istemiş. Yılanın yuvasını bularak ona birkaç kap süt götürmüş. Yılan delikten başını çıkararak şöyle seslenmiş: "Boşuna uğraşma, sende evlat, ben de bu kuyruk acısı oldukça artık birbirimizle kolay kolay dost olamayız." Sende evlat acısı, Bende kuyruk sancısı Dururken orta yerde Dost olamayız seninle. ATASÖZLERİ VE DEYİMLERLE KISSADAN HİSSE "KUYRUK ACISI" DEYİMİ Anlamı: Vaktiyle yapılan bir kötülükten dolayı intikam alma isteği. 12
Hedefine ulaşabilmek için bazı engellerin ve kusurların görülmemesi gerektiğini anlatan bir sözdür. İstenilen bir durumu elde etmek için kötü durumların göz ardı edilmesi ve zorluklarına katlanılması gerektiğini vurgular. Bir rivayete göre bülbül, çiçeklerin kraliçesi olan güle vurulur. Gül önceleri solgun ve ak bir güldür. Goncanın ise seher vakti açtığı düşünülerek o ana tanık olabilmek amacıyla tüm gece o anı bekler, fakat uykuya yenik düşen bülbül o anı kaçırır. Defalarca aynı şey olur ve bir türlü istediği amaca ulaşamayan bülbül gül mevsimi son bulduğu anda ötemez duruma gelir. Tekrardan gül mevsimi gelir ve bülbül de ötmeye devam eder. Gülün ona karşılık olarak açmasını ve muhabbetine ortak olmasını bekler. Nazlı gülün dalına konan bülbül, gülün dikenini fark etmez ve bülbülün göğsünden akan kırmızı kan, gülün toprağına karışan kan yağmur suyu ile gülün fidanına bulaşır ve o günden sonra beyaz gül kırmızı olarak açar. Bu sebepten dolayı olsa gerek ”Gülü seven dikenine katlanır”, ‘‘Gülün kırmızısı bülbülün kanındandır” veya ”Vefakar bülbülün ölümüne sebep olan gül hicabından kızarır’‘ sözleri kullanılır. Türkçe derslerinde genellikle verilen bu örnek doğru virgül kullanımını vurgulamakla beraber eğitimin önemli olduğu anlamı çıkmaktadır. ADAM OL BABAN GİBİ EŞEK OLMA Bir zamanlar Eğitim Bakanı olan tarihçi Abdurrahman Şeref Bey, Galatasaray Lisesi’nde müdürlük yaptığı sırada, Sultan Abdülhamit’in hizmetkarlarından olan bir paşanın oğluna tüm öğrencilerin içinde bağırarak: ”Adam ol, baban gibi eşek olma!” der. Bu duruma çok üzülen çocuk durumu hemen babasına açar. Babası ise bu durumu kabullenir mi, ”O benim kim olduğu mu biliyor mu, ben padişahın hizmeti altında bir paşayım, ona yarın bunu gidip bir sorayım" der. Öfkeli baba ertesi gün öğretmeni bulur ve ”Hocam, siz kim oluyorsunuz da bana eşek diyorsunuz?, ben bugüne bugün paşayım” der. Abdurrahman Şeref Bey: ”Pardon da ben sizi zaten tanımıyorum ki, ne zaman eşek demiş olabilirim der.” Paşa ise hemen dün okulda oğluna söylediği sözleri tekrarlar: ”Adam ol, baban gibi eşek olma”. Abdurrahman Bey de o kadar zeki olmalı ki hemen virgülün yerini değiştirerek vurgulu bir şekilde şöyle der: Doğru efendim, oğlunuza kızdım, çünkü dersine çalışmıyordu; bu yüzden ben de sizi örnek göstermek amaçlı: ‘‘Adam ol baban gibi!…, Eşek olma!’‘ diye söylendim der. Tabi paşa nereden bilsin bu işte bir hile olduğunu hocadan hemen özür diler ve teşekkürlerini sunarak orayı terk eder. Hikayesi: Anlamı: GÜLÜ SEVEN DİKENİNE KATLANIR Anlamı: Hikayesi : 13
UNUTULAN HARF: “ŋ” Latin alfabesine gelirsek önümüzde iki örnek var: Azerbaycan Latin(1929)ve Türk Latin(1928). Latin alfabesine geçme düşüncesi 1926’da Bakü’deki Türkoloji kongresinde ortaya atılmıştır. Resmi olarak Azerbaycan, Latin alfabesini 1929’da kabul etti. Bu ilk sentezde nazal ne harfi bulunmakla beraber “N̡ n̡” olarak yazılırdı. Sonradan Sovyet himayesine girdiler ve 1939’dan 1991’e kadar nazal ne’siz Kiril alfabesi ile yazı yazdılar. 1991’de tekrar Latin alfabesine geçerken 50 yıldır kullanımda olmayan nazal ne’yi tekrar eklemediler. Türkiye ise Latin alfabesini 1928’de kabul etti. Latin tabanlı yeni Türk alfabesine nazal ne eklenmedi. Bu örnekler dışında Türkmenistan 1993’de geçtiği Latin alfabesine nazal ne'yi "Tanrı sana yolunu anbean gösteren olsun" Anadolu ağızlarında karşılaştığımız fakat (dilbilimci ya da tarihçi değilsek) okuyup yazmadığımız bir harf var. Bu harf fonetik alfabede “ŋ” olarak gösteriliyor. Lise ders kitaplarında ise çoğunlukla özgün sesini belirtmek amacıyla “ng” olarak yazılıyor. Bu harf bir sürü isimle nitelendiriliyor: “Nazal ne, Nazal nun, Geniz ne’si, Kaf-i Nuni…" Bu harf ses olarak Türkiye, Azerbaycan, Türkmenistan, Özbekistan ve Kazakistan’da bulunmakla beraber sadece Türkmenistan’da, Uygur Özerk Bölgesi’nde ve Kazakistan’da ayrı bir harf olarak yazılır; Özbekistan’da ise “ng” olarak gösterilir. “N” ve “g” seslerine benzemekle beraber ne “n”dir ne de “g”. Sesi çıkartmak içinse dilin ön ve orta kısmı serbest iken arka kısmı genze yaslanıp basınçla salınır. Bu harfin geçmişi Göktürk alfabesine dayanmaktadır. Otuz sekiz damgalı Göktürk alfabesinin bir çift sesli damgasıdır. “Alp Er Tunga” ve “Tengri” sözcüklerinde bu damga kullanılmıştır. şeklindedir. Göktürk alfabesinden sonra kullanılan eski Uygur alfabesinde de bu ses ayrıca yazılmaktaydı. Arap alfabesine geçildiğinde ise bu ses “Kef” harfinin üzerine üç nokta konularak yazılmaya “ڭ “başlandı. Bazen bu üç nokta ihmal edildi ve sade Kef olarak yazıldı. “Ň” ekledi. Türkmencede nazal ne sesini veren “Ň” harfi aynı zamanda İspanyolcada “ny” sesini vermektedir. Kiril alfabesinde ise Rus himayesinde kalmış Türk halkları (Azerbaycan hariç) nazal ne’yi “Н” harfinin yanına bir düşey çizgi ekleyerek “Ң” yazmışlardır. Kazakçada güncel olarak kullanılmaktadır. Harf devriminde Atatürk, ezici bir çoğunluğu okuma yazma bilmeyen halkın kolaylıkla öğrenip okuyabileceği, sesli harf bakımından zengin (Arap alfabesine göre), Türkçe’nin yazımına uygun bir alfabe getirmeyi amaçladı. Arap alfabesi Türkçenin yazımı ve okunuşu bakımından uygun değildi. Sesli harf değeri taşıyan 3 temel harf vardı. Sesli harflerin ince yahut kalın çıkacağını yanına gelen sessiz harf belirliyordu. Ünsüzlerde kalın ince ayrımı vardı. Arapça kelimeler Arapça aslına göre, Farsça kelimeler Farsça aslına göre yazılmaktaydı. Bu da temel Arapça ve Farsça gramer bilgisi gerektiriyordu. İş iyice zorlaşıyordu. Bununla beraber özel isim ve yer adlarının yazımında sıkça yanlışlıklara rastlanıyordu. Bu karışıklık halkın öğrenimini .zorlaştıracaktı . Bu yüzden Atatürk olabildiğince basit bir alfabenin kullanılmasını istedi. Salt Latin alfabesinden karışıklık yaratacak q, w, x harfleri çıkarıldı. O ve u’nun yanına ö ve ü, i’nin yanına ı getirildi. Ç, ş, ğ ünsüzleri getirildi. C harfi “dj” sesine, ç harfi “tş” sesine atandı. Açık e, kapalı e ayrımı yapılmadı. Nazal ne ile n ayrımı yapılmadı. Öğrenme ve okuma açısından elverişli olan yeni “Türk Alfabesi” yürürlüğe girdi. Nazal ne’nin ihmal edilmesi çok büyük bir ihtimal ile bu amaçtan ötürüdür. 14
Kitapta üzerinde çokça durulan “Kadınlar yalnızca birer cinsel obje midir yoksa daha fazlası mı?” sorusunun cevabı kitapta oldukça etkileyici bir şekilde ele alınmıştır. "…O sevdiğimiz ‘dişi cazibe’ denen şeyin aslında dişilikle hiçbir alakası yoktu, aksine bu, bizi mutlu etmek için geliştirilmiş -çünkü bizi mutlu etmek zorundalar ya-, erkekliğin bir yansımasından ibaretti ve bu kadınların asıl amaçları için kesinlikle önem taşımayan bir ayrıntıydı." Fakat daha detaylı bir şekilde ele almamız gerekirse. Erkeklerin kadınları sadece cinsel obje olarak görmesi eskiden beri var olan ve maalesef hala var olmaya devam eden sorunlar arasında. Kitapta da olduğu gibi toplumun hala kabul etmediği ama eninde sonunda kabul etmesi gereken konular var. Kadınlar cinsel obje değildir, bunun için var olmamışlardır. Aksine kadınlar yaşamak için, sanat için, eğlenmek için, duygularını istedikleri şekilde hissetmek için, kendilerini ifade etmek için, sevmek için, sevilmek için vardır. Kadınlığa cinsel objeymiş gibi bakılması artık yıkılması gereken bir anlayıştır. Tam bu noktada, üç başkarakterimiz de alışılmadık özgür ve her şeyi yapabilen kadın profilini özümsemekte zorlanmıştır. İşte yazar, tüm bu konuları kadınlara olan ön yargının daha fazla olduğu bir dönemde, yankı uyandıracak bu fikirleri cesurca savunmuş, farkındalık oluşturmak için anlaşılır ve akıcı şekilde ifade etmiştir. FEMİNİST BİR ÜTOPYA : KADINLAR ÜLKESİ Charlotte Perkins Gilman kimdir? Charlotte Perkins Gilman, Amerikan feminist, sosyolog, romancı, kısa hikaye, şiir ve kurmaca olmayan metinler yazarı ve sosyal reform eğitmenidir. Feminist edebiyatın en önemli erken dönem temsilcilerindendir. Kadınlar Ülkesi Kadınlar Ülkesi yaklaşık olarak yazıldıktan altmış beş yıl sonra, 1979 yılında kitap formatında yayınlanmıştır. Yayınlanmasının üzerinden elli bir yıl geçmesine rağmen hala okunan ve okunması gereken bir bilimkurgu kitabıdır.Kitap; 1.Dünya Savaşı’na yakın bir zamanda, bilim insanı olan üç Amerikalı erkeğin sadece kadınlardan oluşan bir topluluğun olduğunu öğrenmesiyle başlar. Henüz ülkeye varmadan "Hepimiz biliyoruz ki kadınlar organize falan olamazlar, her şeyde atışırlar, ayrıca çok kıskançtırlar." , "Bunu bekliyorlardı. Kadınlar peşlerinden koşulmasına alışıktır." , “Kadınlar işbirliği yapamaz - doğalarına aykırı.” gibi cümleler sarfetseler de gerçek farklıydı. Onların düşündüğünün aksine o “rahibeler” düşündüklerinden çok fazlasını başarmışlardı. Keşifin devamında ise kendini her şeyden üstün gören Terry, itaatkar ve naif Jeff, mantık çerçevesi etrafında en iyi şekilde düşünebilen, daha iyi dersler çıkaran Vandyck’ın bu ülkede geçirdikleri süre boyunca yaşadıkları zorluklar, deneyimler ve belli başlı hisler yer alır. 15
ARI K O VANINA Ç O M AK S O KAN KI Z ( LUF T S L O T T E T S O M S PRÄNGD E S ) ( 2011 İlk kitap Ejderha Dövmeli Kız (Män som hatar kvinnor), İkinci kitap Ateşle Oynayan Kız (İsveççe: Flickan som lekte med elden), Üçüncü kitap ise Arı Kovanına Çomak Sokan Kız (İsveççe: Luftslottet som sprängdes)'dir. Üçleme daha sonra film serisi olarak beyaz perdeye de taşınmıştır. Edebiyat uyarlamaları, sinema izleyici açısından her zaman riskli. Çok sevdiği, elinden düşüremeyip 'yuttuğu' romanları vardır herkesin hayatında. Onları sinemada, peliküle aktarılmış halde izlemek, okur için her zaman tehlikelerle dolu bir yola çıkmak gibidir. Tehlikenin nedeni, sinema ve edebiyatın öykü anlatmakla ilgili izlediği yolların farklı olması. Bu fark, alınan tadı da farklılaştırır. Kitap çağrışımlarla yol alırken okur, karakterlere kendince biçim seçer. Olayların geçtiği yerler ne kadar betimlenirse betimlensin her okur bazen kafasını arkaya yaslayarak gözlerini kapatır, kendi dünyasını oluşturur. 'Ejderha Dövmeli Kız'ın ilk yarısı aslında oldukça düşük tempolu. Başarıya götüren yol ise, saf bir polisiye gerilim olarak işlememesi. Önce Agatha Christie romanlarındaki gibi 'katil kim' sorusu üzerine bir hava estiriyor, yeri geldiğinde bir seri katil avına evriliyor, yeri geldiğindeyse ciddi bir toplum eleştirisine dönüşüyor. Bu nedenle 'tür'ün envai çeşit rengine birden sahip olmak gibi hayli nitelikli bir yapısı var hikayenin. M İ L ENYUM ÜÇLEM E S İ E J D ER H A D Ö V M E L İ KI Z ( M ÄN S O M H ATAR KVİNN O R) 2009 AT E Ş L E O YNAYAN KI Z ( F L İCKAN S O M L EKT E M E D E L D EN) 2010 Stieg Larsson'un "kadınlara kötü davrananların dünyasını" anlattığı bir hikaye ile karşı karşıyayız yine. Konumuz bu kez, beyaz kadın ticaretiyle uğraşan çeteler ve onların devlet bürokrasisine sızmış kolları... Bu konuyla ilgili dosya hazırlayan genç bir gazeteci, yine aynı konuda tez hazırlayan kız arkadaşıyla birlikte bizim Mikail Blomkvist'in kapısını çalar. Neticede o, "Millenium" dergisinde bu tür dosyalara büyük önem vermektedir. Blomkvist, aklında 1 senedir haber alamadığı Lisbeth olsa da, tüm dikkatini bu konuya verir. Dosyalar arasında gezinmeye başlarlar. Ne var ki hayatını sarsan Lisbethin ismi yine karşısına çıkar. Aklından atamadığı bu gizemli kız bir kez daha hayatına girmek üzeredir. Filmin başrol oyuncularının değişmemesi gayet isabetli olmuş. Sadece Michael Nyqvist değil, Noomi Rapace da rolüne daha bir ısınmış görünüyor. Önce "Ejderha Dövmeli Kız"dı, şimdi "ateşle oynuyor". Arı Kovanına Çomak Sokan Kız ile Stieg Larsson'un dünya çapında inanılmaz popüler olmuş Milenyum serisinin İsveç sinema macerası sona eriyor. İsveç sinema macerası diyorum çünkü serinin David Fincher yönetiminde ilk bölümün Hollywood versiyonu bu sene sonunda vizyona giriyor. Görünüşe bakılırsa her permütasyonda gizemli ve sorunlu bir geçmişe sahip punk hacker Lisbeth Salander'le bir kaç yıl daha geçireceğiz sinema salonlarında. Kitapları okumamış biri olarak seriye olan ilişkim tamamen 9 saatlik bir İsveç televizyonu mini-serisinden iki buçukar saatlik üç filme kesilip dünyanın geri kalanında vizyona sokulan sinema üçlemesi ile kısıtlı. Bu yüzden Salander (Noomi Rapace) ve Millenium dergisinin yenilmek bilmeyen editörü Mikael Blomkvist'in (Michael Nykvist) hikayesini filmden filme takip edip kitaplarla karşılaştırma şansım olmadı. Eminim ki serinin kitaplarını yakından bilen hayranlarının sadık kalınan ve adaptasyon aşamasında değiştirilen bir sürü detay hakkında kendilerine ait fikirleri vardır. 16
Mazide karlar yağar asrın yüzünden Son bir damla daha üzümün çeperinden Her sokak lambasının kara gölgesinden Ne kadar kaçsam da kurtulamıyorum Bu son patika, asık sesler ve sen incir çekirdeği kadar küçük benler Kimse kadar yalnız değil misafirsiz alevler Ne kadar kaçsam da kurtulamıyorum Güzsüz güzellemeler gelir evsizin elinden sen, ben, biz, onlar ayrıyız birbirimizden Parmak uçlarımdaki kara mürekkeplerden Ne kadar kaçsam da kurtulamıyorum Bir kaç penceremde günü birlik palyaçolar Sansürsüz küfürler çıkar ağızlarından Adı geçen herkesin hatırından Ne kadar kaçsam da kurtulamıyorum Son yağmur, son perde ve bu son kırmızı Yıldızdan çok demir var mavilerin arasında Ve artık evlerinden çıktı şarkı sanrıları Benden bir parça bütün yıldızlarda Ne kadar kaçsam da kurtulamıyorum ŞARKI SANRILARI MEHMET EFE EKİCİ 11/B 17
Âşık Veysel, gerçek adıyla Veysel Şatıroğlu, 25 Ekim 1894’te Sivas’ın Şarkışla ilçesi Sivrialan köyünde dünyaya geldi. 21 Mart 1973’te yine Sivrialan’da, akciğer kanseri nedeniyle yaşamını yitirdi. Çocukken çiçek hastalığı yüzünden bir gözünü, daha sonra bir kaza sonucu diğer gözünü kaybetti. İki kız kardeşi çiçek hastalığına yakalanarak hayatını kaybetmişti. Hastalık onun da yakasına yapıştığında sadece 7 yaşındaydı. Kendisi o günü şöyle anlatır: “Çiçeğe yatmadan evvel anam güzel bir entari dikmişti. Onu giyerek beni çok seven Muhsin'e kadına göstermeye gitmiştim. Beni sevdi. O gün çamurlu bir gündü, eve dönerken ayağım kaydı ve düştüm. Bir daha kalkamadım. Çiçeğe yakalanmıştım. Çiçek zorlu geldi. Sol gözümde çiçek beyi çıktı. Sağ gözüme de, solun zorundan olacak perde indi. O gün bugündür dünya başıma zindan.” Babasının teşvikiyle saz çalmayı öğrendi. Yunus Emre, Pir Sultan Abdal, Karacaoğlan, Emrah, Dadaloğlu gibi halk ozanlarından etkilenerek türkü yorumu ve sazda ustalaştı. Şair ve Yazar Ahmet Kutsi Tecer‘in ilgisi ve gayretleri ile tüm Türkiye’ye tanıtıldı. İki kez evlenen Aşık Veysel'in 7 çocuğu oldu. Anadolu’yu kent kent dolaşıp şiirlerini sazıyla seslendirdi. Köy Enstitüleri’nde saz ve halk türküleri dersleri verdi. En güzel şiirlerinden bazılarını ölümünden hemen önce yazdı. Şimdi Şarkışla’da her yıl adına bir şenlik yapılır. ÂŞIK VEYSEL Dili ustalıkla kullanan Aşık Veysel'in Türkçesi yalındır. Tekniği gösterişsiz ve nerdeyse kusursuzdur. Eserlerinde yaşama sevinciyle hüzün, iyimserlikle umutsuzluk iç içedir. Doğa, toplumsal olaylar, din ve siyasete ince eleştiriler yönelttiği şiirleri de vardır. Âşık Veysel ozanlığı yanında, kişi olarak da çok saygın biridir. Uygar, ağırbaşlı, efendi, hoşgörülü, esprilidir. Âşık Veysel’i iyi tanıyan dostlarından Cahit Külebi, O’nu; saygın kişiliği ve yaptığı işi iyi bilen biri olarak, İsmet İnönü’ye benzetir. Âşık Veysel, Başta Ahmet Kutsi Tecer olmak üzere, İsmail Hakkı Tonguç, Sebahattin Eyüboğlu, Bedri Rahmi Eyüboğlu, Mehmet Başaran ve Yaşar Kemal gibi, Cumhuriyetin aydınlanmacı kadrosu ile dostluk kurar. Hatta karşılıklı etkileşimden bile söz edilebilir. Bu dostlukları ölümlerine dek de sürer. Bu kadro, O’nun, kırklı yıllarda Köy Enstitülerinde bağlama öğretmeni olarak görev almasını sağlar. Âşık Veysel, sırasıyla; Hasanoğlan, Çifteler, Gölköy, Akpınar, Pamukpınar gibi Köy Enstitülerinde bulunur. En güzel, en değme şiirlerini de bu yıllarda yazar. Büyük Usta Yaşar Kemal; (O’nu bir kez de buradan saygıyla analım) ‘Veysel yeni bir Veysel olduysa bu yıllarda olmuştur’ demektedir. 18
Büyük halk ozanı Âşık Veysel’in yaşadığı Sivrialan köyündeki evi 1982 yılından itibaren Kültür Bakanlığı tarafından müzeye dönüştürülmüştür. Âşık Veysel’in kişisel eşyaları, sazları, fotoğraflar bulunmaktadır. Her yıl 16-21 Mart tarihleri arasında Şarkışla Sivrialan köyünde anma törenleri ve Âşıklar Bayramı düzenlenmektedir. Aşık Veysel Meslek Yüksekokulu, Aşık Veysel'in vasiyeti dikkate alınarak adının verildiği ilk eğitim kurumu olma niteliği taşımaktadır. Cumhuriyet Üniversitesine bağlı olan kurum ortalama 700-800 öğrenci mevcudu ile öğretime devam etmektedir. Aşık Veysel bıraktığı eserler daha çok hayata dair ders verme üzerine olduğu için kendisi öldükten sonrada eserlerinin yıllar boyu dinlenip okunmasını istemiştir. Bunuda ben giderim adım kalır dostlar beni hatırlasın diyerek dile getirmiştir. Ben giderim adım kalır Dostlar beni hatırlasın Düğün olur bayram gelir Dostlar beni hatırlasın Can kafeste durmaz uçar Dünya bir han konan göçer Ay dolanır yıllar geçer Dostlar beni hatırlasın Can bedenden ayrılacak Tütmez baca yanmaz ocak Selâm olsun kucak kucak Dostlar beni hatırlasın Ne gelsemdi ne giderdim Günden güne arttı derdim Garip kalır yereim yurdum Dostlar beni hatırlasın Açar solar türlü çiçek Kimler gülmüş kim gülecek Murad yalan ölüm gerçek Dostlar beni hatırlasın Gün ikindi akşam olur Gör ki başa neler gelir Veysel gider adı kalır Dostlar beni hatırlasın DOSTLAR BENİ HATIRLASIN Bunun üzerine, Aşık Daimi, Veysel için "Dostla Seni Unutur mu" adlı ağıtı yazmıştır. DOSTLAR SENİ UNUTUR MU Büyük insan koca Veysel Dostlar seni unutur mu Ayırsa da seni ecel Dostlar seni unutur mu Tabiata gönül verdin İnsanları çok severdin Yalan değil sen bir erdin Dostlar seni unutur mu Sivralan'ın ocağında Sadık yarin kucağında Sensin gönüller bağında Dostlar seni unutur mu Şarkışla'dır senin kazan Atatürk'e destan yazan Gerçek aşık büyük ozan Dostlar seni unutur mu Sevenlerin yanındasın Sohbetinde anındasın Daimi'nin kanındasın Dostlar seni unutur mu Âşık Daimi Aşık Veysel- Dostlar Beni Hatırlasın Aşık Veysel Belgeseli için barkodu okutabilirsiniz 19
İİSSTTAANNBBUULL''DDAAGGEEZZİİLLEECCEEKK YYEERRLLEERR ADAM MİCKİEWİCZ MÜZESİ GALATA KULESİ Konum: Bereketzade, Galata Kulesi, 34421 Beyoğlu, Istanbul, Turkey Açık olduğu saatler: Sabah 8.30 - Gece Yarısına kadar MASUMİYET MÜZESİ DOLMABAHÇE SARAYI Konum: Vişnezade, Dolmabahçe Cd., 34357 Beşiktaş, Istanbul, Turkey Açık olduğu saatler: Salı–Pazar 09-16.00 (pazartesi günleri kapalı) YEREBATAN SARNACI Konum: Alemdar, Yerebatan Cd. 1/3, 34110 Fatih/ İstanbul Açık olduğu saatler: Her Gün 09.00-19-00 PERA MÜZESİ ZAMANE İSTANBULLARI 23 Aralık 2022 - 30 Nisan 2023 20 Konum: Bostan, Tatlı Badem Sk. No:23, 34435 Beyoğlu/İstanbul
ADAM MİCKİ EWİCZ MÜZESİ Aslen Polonyalı olan özgürlük şairi Adam Mickeiewickz, son yıllarını İstanbul Tarlabaşı’ndaki evinde geçirir. 1855’te burada vefat eden şairin bu evi, 100. ölüm yıldönümü olan 1955’te Polonya Kültür Bakanlığı ile işbirliği sonucunda müzeye dönüştürülmüştür. Yazarın İstanbul yıllarına ait fotoğrafları ile Polonya özgürlük mücadelesine dair belge ve görseller müzede sergileniyor. Yaz aylarında 09.00 ile 19.00 saatleri arası, kışınsa 08.00 – 17.00 arasında ziyarete açıktır. Adam Mickiewicz Müzesi, Dolapdere 'de konumlanmış bir müzedir. Müze, aslında Polonyalı şair Adam Mickiewicz 'in bir dönem yaşadığı ve öldüğü evdir. Mickiewicz, İstanbul' a 1855'te Osmanlı ordusu altındaki Polonyalı güçleri organize etmeye gelmişti. Burada kendisi de Polonya kökenli Sadık Paşa (Michał Czajkowski) ile arkadaş olmuştu. Ev, 1870'teki yangının ardından yenilendi. Varşova 'daki Edebiyat Müzesi' nin yardımıyla 1955'te müze olarak açılmıştır. Mickiewicz 'in bir ay süreyle gömüldüğü mahzen de buranın bodrum katında bulunuyor. Müze, Adam Mickiewicz 'in el yazmalarını, tarihi belgeleri ve resimleri bünyesinde bulunduruyor. 21
Galata Kulesi, Haçlı Seferleri'nde yıkılan 6. yüzyıldan kalma bir kulenin kalıntıları üzerine 1348 yılında inşa edilmiştir. Modern kule aslen İsa Kulesi olarak inşa edilmiş ve Osmanlı döneminde yeniden adlandırılmıştır. 18. yüzyılın başlarında, Osmanlılar kuleyi İstanbul'un her yerindeki yangınları tespit etmek için kullandılar. İronik bir şekilde, yangın Galata Kulesi'nin bazı kısımlarını 18. ve 19. yüzyıllarda birkaç kez tahrip etti. 1875'te bir fırtına kulenin konik çatısını yıktı ve kule, Osmanlı döneminden onlarca yıl ve ilk yıkımından yaklaşık 100 yıl sonrasına kadar yeniden inşa edilmedi. Yüzyıllar boyunca kule ahşap bir iç kısımla desteklendi, ancak 1960'larda kulenin halka açılmasıyla aynı zamana denk gelen ahşabın yerini beton aldı. Galata Kulesi'nin en dikkat çekici özelliklerinden biri, tepeden seyredebileceğiniz manzaradır. Seyir balkonu kulenin tüm çapı boyunca uzanır, böylece İstanbul'un tüm ihtişamını görmek için her yönden manzarayı yakalayabilirsiniz. Örneğin, kıyıdan akan uçsuz bucaksız Haliç'i görebileceksiniz, ancak Galata Köprüsü'nün diğer tarafına bakarsanız, Sultanahmet Camii, Ayasofya ve Ayasofya gibi devasa sarayları ve camileri görebileceksiniz. Topkapı Sarayı. Galata Kulesi'nin içinde, inşa edildiği 14. yüzyıla kadar uzanan işçilik de dahil olmak üzere çeşitli özellikleri keşfedebilirsiniz. Ek olarak, güneş battıktan sonra kulenin aydınlatıldığını göreceksiniz, böylece günün hangi saatinde ziyaret ederseniz edin tüm ihtişamını görebilirsiniz. TARİHÇESİ BİLİNMESİ GEREKEN GALATA KULESİ Galata Kulesi'ne çıkmadan önce birkaç şeyi aklınızda bulundurmanız gerekecek. Kulede bir kafe ve gece kulübü olduğunu duymuşsunuzdur ama her ikisi de kulenin son restorasyonlarından sonra kapatılmıştır. Buna rağmen, kulenin alt katlarında sergiler bulacaksınız. Ek olarak, geçişi kolaylaştırmak için içine asansörler yerleştirdikleri için bu kulenin tepesine ulaşmak için basamakları tırmanmanıza gerek yok. GALATA TOWER 22
MASUMİYET MÜZESİ Masumiyet Müzesi'nin ana karakterleri Kemal ile Füsun'un arasında geçen ilişkide Kemal, Füsun'un ardından Füsun'un sarı ayakkabıları, küpesinin teki gibi nesneleri toplar. Pamuk da romandaki yıla ait bu nesneleri toplayarak, satın aldığı bir binada bu nesnelerin sergilendiği bir müze açacağını ifade etti ve müzenin, kitabın yayımlanışından bir yıl sonra tamamlanabileceğini düşündü. Müzenin yeri için Sultanahmet ile Galata'da dolaştıktan sonra Pamuk, Çukurcuma'da müzeyi açmaya karar verdi. Avrupa ve Asya'da birçok müze gezen yazar, İstanbul Çukurcuma'da yıllar önce satın aldığı binanın restorasyonunu Türk mimarlar İhsan Bilgin, Cem Yücel ve Alman mimar Gregor Sunder-Plassmann yaptı. "Eski Brukner Apartmanı" tipi bir arsaya yapılan müze binası, 2003 yılında tamamlandı. Kitapta bu müzeye giriş bileti ve müzenin bulunduğu yerin haritası kitabın 574. sayfasında yer alıyor. Masumiyet Müzesi, Orhan Pamuk'un aynı adlı eserinden yola çıkarak oluşturduğu müzedir. İstanbul'da 19. yüzyıldan kalma bir ev yazar tarafından müzeye dönüştürüldü. Müze, bir romanın kurmaca evreninden yola çıkılarak oluşturulan ilk müzedir.[2] 17 Mayıs 2014'te Avrupa Yılın Müzesi Ödülü'nü aldı. Romanın kahramanı Kemal Basmacı'nın aşkı Füsun'un evine yaptığı ziyaretler ve o ev ziyaretinde topladığı eşyalardan oluşan Masumiyet Müzesi, romanda Füsun ile ailesinin yaşadığı ev olarak yer alıyor. Müzede, kitabın seksen üç bölümüne düşecek şekilde seksen üç ahşap vitrin düzenlenmiş durumda. Orhan Pamuk, NTV'den Yavuz Harani'ye verdiği bir demeçte, herkesin kendisine "Orhan sen bir yazarsın, niye bunu yaptın?" diye sorduğunu ve buna "tek bir cevabı" olmadığını belirtti. Ayrıca bu konu hakkında şunları ifade etti: "İçimden bu geldi. Buna inandım. Ben ressam olmak istemiştim. Müzelere inanıyorum. Müze severim. Çok giderim. Biz niye yapamayalım? Zihinsel yaratıcılıkla, edebi yaratıcılıkla, sanatsal buluşlarla ilginç bir şey yapabiliriz diye de düşündüm. Hem babaannem hem anneannem bu hediyeleri alırdı. Romanın geçtiği yılların milli piyango biletleri. 31 Aralık çekilişi. Romanda anlattığım gibi işaretlemek için kuru fasulye kullanılırdı." 23
DOLMABAHCE PALACE Dolmabahçe Sarayı'nın en önemli özelliklerinden biri binanın tasarımıdır. Yaklaşık 300 oda içeren yaklaşık 45.000 metrekarelik alanı kapsayan Türkiye'nin en büyük sarayıdır. Tüm odaları ziyaret edemeseniz de, ziyaretçilerin keşfetmesi için adil bir sayı açıktır. Zeminleri ve duvarları arasında muhteşem, sofistike karolar ve detaylar olduğu için, hepsinin katıksız boyutu dekora da yansımıştır. Sadece tavanlarda 14 ton altın kullanıldı. Dolmabahçe Sarayı'nı ziyaret ettiğinizde hem Harem'i hem de Selamlık'ı keşfetmeye açık bulacaksınız. Birincisi sarayda ikamet eden kadınların mahalli, ikincisi ise tören mahallidir. Her ikisi de kendi hızınızda yapabileceğiniz sesli bir turla gelir ve bu, sarayın ilk bilet fiyatına dahildir. TARİHÇESİ 19. yüzyılın ortalarında I. Abdülmecid'in emriyle inşa edilen Dolmabahçe Sarayı, şehirdeki diğer birçok ikonik yapıdan daha gençtir. Padişahın Topkapı Sarayı'nı hissettiği gibi, stil ve tasarım açısından daha modern olacak şekilde özel olarak tasarlanmıştır. Padişahların tarihi yurdu olan , Avrupalı çağdaşlarına göre modası geçmişti. Dolmabahçe Sarayı, Osmanlı İmparatorluğu'nun son idari merkeziydi ve 19. yüzyılın ortalarından, 1924'te Hilafet'in kaldırılmasına kadar kullanıldı. Türkiye Cumhuriyeti kurulduktan sonra bile, ilk cumhurbaşkanı bir süre burada yaşadı. . Bununla birlikte, yaklaşık bir asırdır bu bina, Osmanlı İmparatorluğu'nun tarihini korumak amacıyla ağırlıklı olarak tarihi bir yer ve müze olarak kullanılmıştır. BİLİNMESİ GEREKEN Dolmabahçe Sarayı'na gitmeden önce birkaç şeyi aklınızda tutmanız gerekecek. Pazartesi günleri saray kapalıdır, dolayısıyla ziyaretinizi buna göre planlamak isteyeceksiniz. Ayrıca Kabataş semti tramvay durağının saraya en yakın toplu taşıma noktası olduğunu göreceksiniz. Bu duraktan yürüyerek yaklaşık 10 dakikada saraya ulaşabilirsiniz. Dolmabahçe Sarayı, kaçırmak istemeyeceğiniz diğer birçok ikonik yerin yanında elverişli bir konuma sahiptir. Dolmabahçe Camii batıya sadece kısa bir mesafededir, pitoresk Yıldız Parkı ise Beşiktaş'ın merkezini geçtikten sonra kuzeydoğuda yer almaktadır. İkonik Galata Kulesi, güneybatıya 3,2 km'den biraz daha uzaktır. 24 DOLMABAHÇE SARAYI
T H E O D O S İ U S S A R N I C I Y E R E B A T AN S A RNI C I YERE BATAN SARNICI MEDUSA Bu sarnıç Bizans İmparatoru I.Justinianus tarafından yaptırılmıştır. Sarnıç şehrin birinci ve ikinci tepeleri arasındaki su ihtiyacını karşılamak amacıyla Hadrianus su yollarına bağlanmıştır. İstanbul Osmanlı Devleti tarafından fethedildikten sonra Sarayburnu ve Bahçe kapısı tarafına su dağıtımında kullanılmıştır. TARİHÇESİ Ayasofya'nın güneybatısında, Soğukçeşme Sokağı'ndadır. Suyun içinden yükselen pek çok mermer sütun nedeniyle halk arasında Yerebatan Sarayı olarak isimlendirilmektedir. Bizans imparatoru I. Justinianus tarafından yaptırılan sarnıç, şehrin birinci ve ikinci tepeleri arasındaki bölgelerin su ihtiyacını karşılayan Hadrianus su yollarına bağlanmıştı. İstanbul'un Osmanlılar tarafından fethinden sonra Sarayburnu ve Bahçe Kapısı civarına su dağıtım merkezi olarak hizmet sundu; Osmanlıların şehirde kendi su tesislerini kurmasından sonra kullanılmasa da merkezinde olduğu mahalleyi temsil eden fiziksel bir simge durumuna geldi; ismi saraya, sadrazamın ahırlarına, caddeye ve mahalleye verildi. Medusa hikayesi nedir diye soranlar için şöyle açıklayabiliriz; bir rivayete göre Medusa Yunan mitolojisinde yeraltı dünyasının dişi canavarı olan üç Gorgonadan biridir. Bu üç kız kardeşten sadece Yılan Başlı Medusa olumludur. Kendisine bakan kişileri taşa çevirme özelliğine sahiptir. O dönemde büyük yapıları ve önemli yerleri korumak için Gorgona kafalarının resim ve heykellerinin koyulduğu, Medusa'nın da bu düşünceyle buraya koyulduğu düşünülmektedir. Başka bir rivayete göre Medusa simsiyah gözlü, upuzun saçlı ve mükemmel vücutlu bir kadındır. Zeus'un oğlu Perseus'a aşık olmuştur. Aynı zamanda Athena'nın da Perseus'a aşık olduğu ve Medusa'yı kıskandığı bilinmektedir. Athena Medusa'nın saçlarını yılana çevirir ve böylece Medusa'nın baktığı herkes taşa dönüşür. Medusa daha fazla dayanamaz ve aynaya bakarak kendini taşa çevirir. Medusa neden ters diye düşünenler için bu sorunun cevabını şöyle verebiliriz; Medusa başı sütun kaidelerine bakanların taş kesilmemesi için ters koyulmuştur. Ayrıca Yerebatan Sarnıcı neden para atılır derseniz, suya dilek dileyerek para atıldığında bu dileklerin gerçek olacağına inanılır. Günümüzde müze ve etkinlik mekanı olarak kullanılır. İstanbul Büyükşehir Belediyesi iştiraklerinden Kültür A.Ş. tarafından işletilmektedir. 25
PERA MÜZESİ ZAMANE İSTANBULLARI İstanbul’un bugününe katmanlı ve yenilikçi bir bakış oluşturma umuduyla şekillenen, eş zamanlı deneyimlenen çeşitli İstanbullardan güncel görsel anlatıları bir araya getiren bir fotoğraf sergisi Zamane İstanbulları. Üretim tarzları ve kentle kurdukları farklı ilişkiler çerçevesinde İstanbul’da yaşayan 11 fotoğrafçının bir bütün olarak sergilenmemiş yakın tarihli çalışmalarına alan açan sergi, belli başlı temalar altında kentten kesitler sunuyor. Bu temalar; kentin boşluk, yalnızlık, tekinsizlik ve eğretiliklerle bezeli topoğrafyasından sosyopolitik hareketliliklerine, son on yılda iyice belirginleşen göç meselesinden öteki olarak etiketlenmeden yaşayabilmek için İstanbul’a sığınan gençlere, Türkiye’de son yıllarda sayıları katlanarak artan mega projelerden biri olan Kanal İstanbul projesinden kenti kişisel bir etkileşim alanı olarak yorumlama pratiğine ve kentin olağanüstü ama bir o kadar da olağan tuhaflıklarına dek uzanıyor. Refik Akyüz ve Serdar Darendeliler küratörlüğünde gerçekleşen Zamane İstanbulları, bir yandan içinde bulunduğumuz döneme dair kritik ve yaratıcı bir görsel okuma denemesi ortaya koyuyor. Öte yandan, geçmişten bugüne tutku, merak ve heyecanla fotoğraflanan İstanbul’un, günümüzdeki hâliyle yolları kesişen fotoğrafçılarına dair bir keşif ortamı yaratıyor. Böylece bugünün fotoğrafçı çeşitliliğini de gözler önüne seriyor. Zamane İstanbulları, sanatçıların işlerinden ilhamla sergide değinilen konular hakkında çalışan, araştıran, düşünen veya kurmacalar yaratan 7 farklı akademisyen, araştırmacı ve edebiyatçının katalog için kaleme aldığı metinlerle zenginleşiyor . Sanatçılar: Silva Bingaz, Osman Bozkurt, Ci Demi, Kıvılcım S. Güngör'ün, Ekin Özbiçer, Emin Özmen, Ahmet Sel, Ali Taptık, Kerem Uzel, Erdem Varol, Cansu Yıldıran Yazarlar: Yaşar Adnan Adanalı, Fırat Genç, Şebnem İşigüzel, Melisa Kesmez, Biray Kolluoğlu, Gamze Toksoy, Sibel Yardımcı 26
+ Bildiğiniz gibi ülkemizde art arda şiddetli iki büyük deprem oldu. Ve bizim içinsonucu çok ağır oldu. On binlerce kişi ya evsiz da göçük altında kaldı. Neden bukadar acı bir tablo ile karşılaştık? Bir daha karşılaşmamak için neler yapmalıyız? — Öncelikle depremler büyüktü. 7.7 ve 7.6 şiddetinde iki depremden bahsediyoruz. Süresi bir dakikadan uzun ve sığ; yani yüzeye yakın bir deprem oldu. Bütün bunlar depremin yıkıcı etkisini bir kez daha gösteriyor. Elbette asıl sorumlusu bunlar diyemeyiz. Yan yana iki binadan bir tanesi un ufak olmuşken diğeri dimdik. Fark ne? Biri deprem gerçeğine uygun olarak yapılmış, diğeri ise sırf bir bina dikmek için gereken mimari bilgi olmadan! Temel neden budur anlayacağınız. İnsanların gerçekleri görmezden gelmesi ve yanlış yapılaşma korkunç sonuçlara neden olabilir. Yumuşak ,dolgulu, verimli tarım arazileri yerine yerleşim alanları kurduk ve bu binaları o arazinin özelliğine uygun yapmadık. Üstüne üstlük uygun inşaat malzemesi ve teknik bilgi kullanılmamış , denetlenmemiş, ihmal edilmiş. Yani bir sürü hatalar silsilesi karşısında bu tablo ortaya çıkmış. Dünyanın her yerinde deprem oluyor, mesela dünyada en büyük can kaybı 2010 Haiti depreminde oldu. Üç yüz binden fazla insan öldü. Neden? Çünkü az gelişmiş ülke. İnsanlar hem düşünce hem de uygulama açısından az gelişmiş. Böylece bir felaket yaşanmış ama Japonya’da böyle olmuyor çünkü deprem gerçeğinin farkındalar ve ona uygun hareket ediyorlar. Ana okulundan itibaren deprem eğitimi veriyorlar. Bizde çok ihmal ediliyor bunlar. O yüzden böyle acılar yaşıyoruz .Umarım artık dersimizi almışızdır. + Neden coğrafya alanında eğitim almayı tercih ettiniz? — Ben liseyi Amasya’da okudum: Slova ilçesinin Slova Lisesi .O zamanlar lise üç yıldı, sizin yaşınızda mezun oldum yani .Öncelikle çok bilinçli bir tercih değildi. İyi bir rehberlik faaliyeti yoktu bizim zamanımızda. Okulda rehberlik birimi bile yoktu. Gördüklerimiz kadarıyla tercih yaptık. Ben başta öğretmenlik değil, coğrafya bölümünü düşünüyordum. Normalde eğitim fakültesinden mezun olanlar öğretmen olur ama ben araştırma inceleme kısmıyla ilgiliydim. Bu amaçla tercih etmiştim. Fakat günün sonunda coğrafya bölümünden mezun olunca çok fazla iş olanağı olmadığını gördüm. Öğretmenlik zorunlu istikamet gibiydi .Bir de staj yapmaya başlayınca, üniversite son sınıfta bir özel eğitim kurumunda çalışmaya başlayınca öğretmenliğin çok zevkli bir meslek olduğunu gördüm. Karşılıklı ders işlemek, duygu ve düşüncelere hitap etmek çok hoşuma gitti . Böylece öğretmenliğe yöneldim . + Şu anda aktif olarak kullandığınız, gezip gördüğünüz tarihi ve doğal güzellikleri coğrafi açıdan anlattığınız bir Youtube kanalınız var. Bu kanalı açma amacınız neydi? Bu süreç nasıl gelişti? — Çok planlı değildi. Benim bir oğlum var; adı Ahmet Kemal. O Youtube'dan video izledikçe “Baba biz de video çekelim, yapalım. “ demeye başladı. Ben de onaylayınca açtık kanalı. Bir de çevreye daha duyarlı birisi olur, baktığı, gördüğü daha anlamlı kalır zihninde diye düşündüm. Kanalı 2017 yılında açtık ama dediğim gibi gezmeyi çok seviyorum.2013-18 yılları arasında Suudi Arabistan’ı karış karış gezdim. Gördüğüm yerleri bildiğim, öğrendiğim kadarıyla görmeyen insanlara göstermek istedim. Türkiye'ye dönünce farklı yerlere gittikçe kendi çevremden başlayarak tanıttım. Çok profesyonel bir şekilde yapmıyoruz biz bu işi. İmkan bulabildiğim kadarıyla gittiğim yerlerde basit çekimler oluyor. Zaten görüyorsunuzdur kamerayı sabit tutmakta ufak sorunlar yaşıyorum hala. Özellikle kısa videolar çekiyorum çünkü gençlerin ilgisi uzun süreli videolarda kaybolabiliyor. O nedenle daha kısa ve öz videolar çekmeye çalışıyorum. ÖĞRETMENLERLE RÖPORTAJ: MUSTAFA BAYKUŞ Röportaj: Zeynep Sude DİNEK Konuk: Coğrafya Öğretmeni Mustafa Baykuş 27
+ Suudi Arabistan’da beş yıllık süren bir yurt dışı öğretmenliği süreciniz var. Bu süreçte karşılaştığınız zorluklar nelerdi? İlk gittiğinizde nasıl hissettiniz? — Suudi Arabistan genel itibari ile kurak bir ülke. Ben Taif’te görev yaptım .Gitmeden önce aldığım eğitimden dolayı daha kurak ve sıcak bir yer bekliyordum. İklimi Türkiye’ye benzer ama daha kurak bir yer ile karşılaştım. Bizim bir Ege şehrimiz gibiydi. Kışın orada mont giyiyor, soba yakıyorduk. Yükselti fazla olunca sıcaklık değerleri düşük olduğundan yazın çok sıcak olmuyordu. Yağış değerleri yüksekti, bazen günlerce yağmur yağıyordu. Kendimizi yabancı hissetmedik çünkü Türkler yurt dışında birbirlerine daha tutkunlar. Ayrıca öğretmenler çok dostaneydi .Oradaki Türk nüfusu şaşırtmıştı beni . Taif küçük bir şehir olmasına rağmen Türkler her türlü iş konumunda çalışıyordu ;restoran işletmecisi, berberi ,sanayi ustası ,motor tamircisi… gibi çok farklı iş kolunda Türkler vardı. Suudi Arabistan’da yabancı dil eğitiminin bizden daha iyi olduğu da dikkatimi çekmişti .Çok rahat İngilizce konuşabiliyorlardı. Türkiye'de lisans bitirmiş biri olarak İngilizce bilmemenin eksikliğini hissettiğimi söyleyebilirim. Çok sıkıntı yaşamadım ama İngilizce bilmemek pek iyi olmadı keşke bizde de dil eğitimi daha iyi olsaydı dedirtti . + Tüm yönleriniz bir yana mizahi tarafınızla çok sevilen ve sayılan birisiniz. Derslerinizde yaptığınız espri ve kelime oyunları ile öğrenciler arasında konumunuz eşsiz bir yer teşkil etmekte. Derslerde fıkra anlatma geleneğiniz nasıl başladı? Fıkralarınızı nereden buluyorsunuz, yararını görüyor musunuz? — Ben normal hayatta da espri yapmayı severim. Sıkıcı olması hayatı çekilmez hale getirir. Gülmek eğlenmek güzeldir. Bu yüzden çok espri yaparım. Öğretmenler odasındaki arkadaşlara da sorabilirsiniz . Bu espri anlatma olayı da üniversite son sınıfta okurken stajımı yaptığım özel kurumda takip ettiğim bir Coğrafya Hocasından etkilenmem ile başladı. Kendisi çok güzel ders anlatıyor ve öğrencilerin daldığını görünce espri yaparak onları tekrardan derse çekiyordu. Bu taktiği çok beğendim. Çünkü bir öğrencinin derste sıkılmaması, öğrenebilmesi için öğretmeni sevmesi, derse ilgi duyması lazım. Sürekli monoton ders işlemek insanı sıkar. Farklı bir şeyle ilgilenmesi çocuğun dersten kopmasını engelliyor. Arada bir mola verip derse dönmüş gibi oluyorlar. Fıkralarımı nasıl bulduğuma gelirsek; araştırıyorum .Gerçekten araştırıyorum. İnternette sitelerim var çünkü fıkra kitaplarını beğenmiyorum .Ekşi sözlükte güzel fıkra bölümleri açılıyor. Son zamanlarda kapandığından önemli bir fıkra mecramı kaybettim diyebilirim . Duyduklarımı da telefonuma not alıyorum. Telefonumda notlarım bölümünde fıkralar için bir sürü farklı başlık var. Bir kez okuyup anlatınca aklımda kalıyor ve unutmuyorum. Öyle gidiyor bu iş. + Onuncu sınıflar ile coğrafya dersi işlerken tüm öğrencilere ders anlatıyorsunuz. On birinci sınıflarda ise sadece eşit ağırlık sınıfına ders anlatıyorsunuz. Bu iki kitle arasında fark var mıdır? Varsa nedir? — Çok ciddi bir fark yok 11.sınıflarda. Dört ders daha rahat oluyor diyebilirim. Müfredatı hafif, koşturmadan, ayrıntılı işleyebiliyoruz .11.sınıf eşit ağırlık öğrencisi için coğrafya daha önemli olduğundan daha dikkatli dinliyor.10. sınıflar karma ve coğrafya zorunlu olduğundan çok ilgisi olmayanlar da oluyor aralarında. Ayrıca müfredat çok yoğun fazla ve gereksiz bilgi var. Bu kadar bilgiye, kavram ve tanıma gerek yok. İşin özünü vermek lazım. Lise öğrencisine üniversite akademik eğitimi yapmıyoruz. Bu yüzden ağır olduğunu gerek zümre gerek il, ilçe toplantılarında söylüyoruz, dile getiriyoruz. + Youtube kanalınızdan da görebileceğimiz üzere sağlam bir gezginsiniz. Gezerken en çok zevk aldığınız yer neresiydi? Neler hissettiniz? — Gerçekten gezmek güzel şey. İnsanoğlu gezip gördükçe daha çok bilgi ediniyor. Birebir öğrendiği şeyleri karşısında görüyor. Bu da insanda daha kalıcı bilgiler oluşmasını sağlıyor. İşte bu yüzden öğrencilerime hep tavsiye ediyorum tarihi ve doğal güzellikleri gezip görmeyi. Beni etkileyen çok fazla yer var. En etkileyicilerden biri de Arabistan’da bulunan El-Ula'dır. ‘Salih Peygamber’in yaşadığı yer’ diye geçiyor. Yapısal olarak çok ilginç bir yer. Sanki Mars yüzeyi gibi volkanik kayalardan yapılmıştı. Orada yaşayan insanlar taşları şekillendirerek evler ,saraylar yapmıştı. 28
+ Size göre coğrafya öğretiminin önemi nedir? Coğrafya niçin öğretilmelidir? — Coğrafya bahsettiğim gibi doğa ile insan arasında ilişkiyi inceliyor. Dokuzuncu sınıfta ilk başladığınızda ‘Coğrafya nedir?’ dedik. Sonra da doğayı insanı ve etkileşimini incelediğini anlattık. Gerçekten de öyle. Coğrafya da yeri, iç yapısını, bitki örtüsünü, toprağı, insanı ve insanın doğayı kullanma şekillerini işliyoruz. Bu anlamda çok önemli bir bilim çünkü doğayı anlayamazsak doğru da kullanamayız. Örneğin rüzgarın sert estiği yere havaalanı yapıyoruz ve sonrasında uçakların kalkış inişlerinde sorun yaşıyoruz .Zemini bilmeden yerleşim alanı yapıyor ve depremlerde büyük yıkımlarla karşılaşıyoruz. Doğayı doğru kullanabilmek ve bırakabilmek için coğrafya öğrenimi şart. Yaşadığımız yeri gelecek nesile bırakmak zorundayız. Sadece biz bir ömür sürüp gitmiyoruz, arkamızdan gelen nesiller var. Onlar da yaşanabilir bir dünyayı hak ediyor. Bir kızılderili atasözü ‘Biz doğayı çocuklarımıza miras bırakmıyoruz. Biz bu yaşadığımız çevreyi çocuklarımızdan emanet aldık.’ diyor. Bu ikisi arasında çok fark var. Miras size aittir. Tüm sorumluluğu, sonucu sizedir. Emanet ise başkasının sana güvenip bıraktığıdır. Ve insan kendisine emanet edilen mala hissettiği sorumlulukla daha iyi bakar. Yani emanetimize iyi bakmalıyız. Bizden sonraki nesile bu çevreyi düzgün bırakmalıyız. Bunun için de coğrafyaya ilgi göstermeliyiz. + Türkiye'de coğrafya bir sözel, eşit ağırlık bilimi fakat çoğu Avrupa ülkesi coğrafyayı sayısal bir bilim olarak kabul ediyor. Bu bağlamda Türkiye'de sayısal sınıflarında coğrafya görülmemesini nasıl yorumluyorsunuz? — Doğru yorumlamıyorum. Maalesef coğrafya bizde kurgulanırken tamamen sözele atılmış . Burada sözel kötü bir alan demiyorum ama sözel olması coğrafyanın mühendislik ile bağlantısını sınırlandırıyor. İTÜ’de Meteoroloji Mühendisliği bölümü bulunmakta. Türk Meteoroloji ve Afet Yönetimi Profesörü Mikdat Kadıoğlu ‘Coğrafya birimleriyle hiç irtibat kuramıyoruz.’ diyordu .Birbirlerine mekan ve düşünce anlamında çok uzak bölümlere yollanan bu iki alanın aslında birbirlerinden yaralanması gerekirdi. Kadıoğlu, bizden gençlere meteoroloji mühendisliğini duyurmamızı rica etmişti . Türkiye’nin bu alanda daha çok insana ihtiyacı olduğunu da belirtmişti. Lakin ben sayısal isteyen öğrencilerin hayatında sadece dokuz ve onuncu sınıfta varım, sonrasında yokum. Haliyle öğrencilerden uzaklaşıyorum. Halbuki derslerine girebilseydim, onları yönlendirebilirdim. Coğrafyanın sadece doğal, fiziki konuları değil beşeri konuları da kapsadığını, hayatın içinde tarım, hayvancılık, sanayi, ulaşım, ticaret, turizm alanlarında da iş imkanları sunduğunu onlara anlatabilirdim. Bu yüzden sayısal öğrencilerinin de coğrafya dersi görmesi gerektiğini düşünüyorum. + Sizce coğrafya kader midir? Neden? — İbn Haldun’un çok önemli bir sözüdür bu. Evet ,coğrafya senin hayatında çok önemli bir yerdedir. Çünkü coğrafya her yerdedir. Yaşadığın yer coğrafyanla iç içedir ve o coğrafya kaçınılmaz olarak orada yaşayan seni de etkiler. Ama buna sığınmak çok yanlıştır. Çünkü insanoğlu yaşadığı coğrafyaya rağmen kendini ve çevresini gelişebilme yeteneğine sahiptir. Örneğin Japonya bir ada ülkesidir. Yer altı kaynakları fakir ama gelişmiş bir ekonomiye sahiptir. Neden peki ? Çünkü adamlar ‘Coğrafya kaderdir.’ deyip bırakmamışlar. Her şeye rağmen çok çalışmışlar, bilime ve eğitime çok önem vermişler. Şimdiyse ihtiyaç duydukları hammaddeleri dışarıdan alıp, işleyerek çok ciddi para kazanıyorlar. Kötü koşullardan çıkan iyi sonuçlar gibi coğrafi konumu çok iyi ve faydalı olup kullanmayan ülkelerde var. Buna üzülerek kendi ülkemizi örnek verebilirim. Ülkemiz çok değerli yer altı ve üstü kaynaklarına sahip, Asya ve Avrupa kıtaları arasında yer alıyor, üç tarafı denizlerle kaplı, boğazları var, ticaret yolları üzerinde yer alıyor ve tarım arazileri çok geniş. Ama buna rağmen istediğimiz gelişmeyi göremiyoruz. Bunları göz önüne alıp düşünürsek; coğrafyanın kader olduğu , hatta bizim hayat tarzımızı ,dünya görüşümüzü, karakterimizi etkilediği sözünü bir nebze olsun doğrulayabiliriz. Ama dediğim gibi bunun arkasına sığınıp kader dersek, arkamıza yaslanır, çalışmadan çabalamadan sadece olduğumuz yerde sayarsak geri kaldığımızda ağlayacağımız şey kaderimiz değil bizim bilinçsizliğimiz, tembelliğimiz olur 29
İSTANBUL SERGİLERİ UniqExpo – “Tutankhamun, Çocuk Kral’ın Hazineleri” Yer: Uniqİstanbul, Sarıyer Tarih: 20 Ocak – 31 Mart 2023 20. yüzyılın en büyük arkeolojik keşfi kabul edilen ve ölümünün üzerinden geçen 3300 yıldan sonra tüm dünyada büyük bir üne kavuşan Firavun Tutankhamun’un kral mezarında bulunan hazineler, her yaştan milyonlarca insanın ilgisini çekmeye devam ediyor. İngiliz arkeolog Howard Carter tarafından 1922’de “Bozulmamış halde bulunan ilk firavun mezarı” özelliği taşıyan Tutankhamun’un mezarından çıkarılan eserler, Mısır’daki Krallar Vadisi’nde gün yüzüne çıkarılan en zengin ve görkemli hazine olma özelliğini taşıyor. The Stay Boulevard Nişantaşı – Devrim Erbil Yer: The Stay Boulevard Nişantaşı Tarih: 26 Ocak – 2 Nisan 2023 Resmin şairi Devrim Erbil’in dünyaca ünlü İstanbul eserlerinin yeni serisi Neonist By Devrim Erbil sanatseverlerle buluşuyor. Simbart Projects – Dilara Göl, “Kelimelerin Yankıları Var” Yer: Simbart Projects, Beyoğlu Tarih: 16 Mart – 29 Nisan 2023 “Kelimelerin Yankıları Var” sergisinde yer alan eserler bir bütünün parçalarından oluşuyor ve bütünden alınmış birçok iz barındırıyor. Kelimelerin Dilara Göl’ün bilincinde oluşturduğu imgeler, çağrışım, ima ve anımsatmalar olarak eserlerde yer alıyor. Sanatçı sergideki çalışmalarında kelimelerin kendisinde çağrıştırdığı duygu ya da imgelere göre ilerliyor. Suna ve İnan Kıraç Vakfı Pera Müzesi – “Paula Rego: Hikâyelerin Hikâyesi” ve “Zamane İstanbulları” Yer: Suna ve İnan Kıraç Vakfı Pera Müzesi, Beyoğlu Tarih: 22 Aralık 2022 – 30 Nisan 2023 Suna ve İnan Kıraç Vakfı Pera Müzesi yeni yıla iki yeni sergiyle giriyor. Paula Rego’nun eserleri, Tate Britain retrospektifi ve Venedik Bienali’nin hemen ardından bu kez İstanbul’a, Paula Rego: Hikâyelerin Hikâyesi başlıklı sergi ile konuk oluyor. Zamane İstanbulları sergisi ise, kentten çarpıcı kesitleri 11 fotoğrafçının objektifinden Pera Müzesi’ne taşıyor. 30
Versus Art Project – Yelta Köm, “her şey tanıdık, her şey yabancı“ Yer: Versus Art Project, Beyoğlu Tarih: 21 Mart – 30 Nisan 2023 Küratörlüğünü Ulya Soley’in üstlendiği sergi, Yelta Köm’ün fotoğraf, video, heykel ve metin gibi birbirinden farklı mecraları kullanarak ürettiği işleri bir araya getiriyor. Spekülatif bir arkeolojik alan olarak kurgulanan sergi, dünyaya dair yerleşik kurguların yerine yenilerini öneriyor ve geleceğe dair düşünmek için alternatif araçlar sunuyor. Sadberk Hanım Müzesi – Karma Sergi, “Arkadaşım İçin” Yer: Sadberk Hanım Müzesi, Sarıyer Tarih: 10 Eylül 2022 – 31 Mayıs 2023 Sadberk Hanım Müzesi ve Ömer M. Koç koleksiyonlarından zengin mektup ve evrak çantaları seçkisi, aynı zamanda sergi kataloğunu da hazırlayan Hülya Bilgi küratörlüğünde Sadberk Hanım Müzesi’nde ziyaretçiyle buluşuyor. Osmanlı dericiliğinin ve işlemeciliğinin geldiği doruk noktayı gözler önüne seren, on yedinci yüzyıl sonlarından itibaren özellikle rotasını Osmanlı topraklarına çevirmiş Batılı diplomatlar ve tüccarlar için üretilen işlemeli mektup ve evrak çantalarının sergilendiği Arkadaşım İçin sergisi 10 Eylül 2022 – 31 Mayıs 2023 tarihleri arasında Sadberk Hanım Müzesi’nde görülebilir. Ara Güler Müzesi, “Bir Avuç Güzel İnsan” Yer: Ara Güler Müzesi, Şişli Tarih: 18 Kasım – Süresiz Ara Güler’in erken yaşlarda başlayan edebiyat merakından yola çıkarak fotoğraflamaya başladığı Türkiye ve dünyanın önde gelen edebi figürlerine ait portreleri içeren “Bir Avuç Güzel İnsan” başlıklı sergi, Ara Güler Müzesi’nde ziyaretçilerini bekliyor. Ara Güler’in fotoğrafladığı Türkiye ve dünyanın önde gelen edebi figürlerine ait portreleri içeren sergi, aynı zamanda Ara Güler’in edebiyatçılarla kurduğu dostluklara da ışık tutuyor. AKM – Dijital Hayvanlar Alemi Sergisi Yer: AKM, Beyoğlu Tarih: 14 Ocak’tan itibaren süresiz Hayvanlar dünyasının nesli tükenmişleri ve zamane türleri, holografik ve dijital hayvanlar alemi sergisi DigiZoo ile Atatürk Kültür Merkezine geliyor. Ziyaretçilerini, dinozorlardan pandaya ilginç hayvanların dünyasında dijital bir deneyime çıkaracak sergi, Atatürk Kültür Merkezi, Çok Amaçlı Salon’da 14 Ocak’tan itibaren ücretsiz gezilebilecek. 31
Değerli okuyucularımız, Öncelikle büyük emeklerle hazırlamış olduğumuz dergimizi okuduğunuz için teşekkür ederiz. Bizi kırmayıp röportaj teklifimizi kabul eden Sedat Altaş ve Mustafa Baykuş Hoca'larımıza, dergi hazırlanışı sürecinde bize destek olan Tülay Başar Hoca'mıza, film seçiminde geniş film bilgisinden yararlandığımız Faruk Çalan Hoca'mıza ve tabii ki önsözü ve desteği için Okul Müdürümüz Sayın Osman Nuri Kul'a teşekkür ederiz. Mart sayımızın haricinde Nisan ve Mayıs olmak üzere iki yeni sayı daha çıkarmayı planlıyoruz. Siz değerli okuyucularımzın katkılarını bekliyoruz. YAZARLARDAN MESAJ İzdüşüm'den genç yazarlara çağrı. Bu resmin öyküsünü yazar mısınız? Öykülerinizi en geç 20 Nisan 2023 tarihine kadar [email protected] adresine ulaştırabilirsiniz.
TELEFON E-POSTA BELGEGEÇER WEB ADRES : : : : : 0 (212) 246 09 00 0 (212) 233 01 27 [email protected] https://sislianadolu.meb.k12.tr/ Kuştepe Mesut Cemil Sokak No3: Şişli / İSTANBUL ŞİŞLİ ANADOLU LİSESİ MÜDÜRLÜĞÜ /sisli_anadolu /sislial /sisli_anadolu gelecek burada... OKULUMUZUN KEDİSİ “ŞÜKUFE”