kozalak E Y L Ü L / E K İ M 2 0 2 3 Ö Ğ R E N C I E D E B İ Y A T D E R G I S I İLHAN BERK KISA HİKAYELER VE ŞİİRLER KİTAP ELEŞTİRİLERİ SERVET-İ SANSÜR 1. RAKI EDEBİYATI ÖLÜME İHANET
Editörlerden ylül-Ekim sayımızda İkinci Yeni akımının kurucularından ünlü şair İlhan Berk’i ele aldık. Açıkçası bu şairin hayatı ve eserleri epey ilginç, edebiyatımıza yeni bir şeyler katabilmek için bir ömür harcamış. Konu alanında sınır tanımayan şair; türlü türlü otları, bitkileri, sebzeleri, antik milletleri ve şehirleri konu alan yazılar yazdı. Bütün bunları yaparken de Türkçenin sınırlarıyla oynamış, gelenekselliği reddetmiş ve başlı başına bir akım oluşturmuş. O dönemlerde pek çok kişinin eleştiri hedefinde olan Berk hakkında acaba siz Kozalak okuyucuları neler düşünecek? Hoş geldin değerli Kozalak okuyucusu! Bizler Kimiz? Kozalak yazarları üniversite ve lise öğrencilerinden oluşuyor. Amacımız edebiyatın popülerliğinin azaldığı bu yıllarda, hem akademik hem eğlenceli yazılarımız ile edebiyatın hala uğraşmaya değer bir alan olduğunu ispat etmek. Diğer bir amacımız ise genç yazarların rahatlıkla eserlerini sergileyebileceği bir platform oluşturmaktır. Kozalak Dergisi olarak bakış dediğimiz düzyazıların yanı sıra, kısa hikaye ve şiir dallarına da son derece önem verdik. Kendimizi sadece genç yazarlar ile sınırlı da tutmadık, ayrıca genç çizerlere de yer vererek dergimize görsel sağladık. Neden Dolayısıyla Kozalak sizlerin ve bizlerin dergisi. Edebiyat Dergisi? E Diğer dergilere baktığımızda çoğunun kültür-sanat başlığı altında popüler kültür odaklı ve okuyanları genellikle eğlendirmek amaçlı yazılar verdiğini gördük. Kozalak olarak sadece edebiyat alanını kapsayan daha çok bilgilendirici yazılar ile farkımızı koymak istiyoruz. Her sayımızda belli bir yazarı konuk olarak alacak, hayatından eserlerine kadar inceleyecek ve tanıtacağız. Ayrıca, genç yazarlarımızın edebiyat hakkındaki araştırmalarına ve yorumlarına yer vereceğiz. Sonrasında ise bahsettiğimiz üzere sizden gelen şiir ve hikayeleri paylaştığınız görseller ile okuyucularımıza sunacağız Bu gayemizde okuyuşunuzu kolaylaştırmak adına bu dergiyi dört kategoriye böldük: profil, bakış, şiir ve hikaye. Bunların yanında, günümüzde popüler olan kitapları değerlendirecek ve eleştireceğiz. Ayrıca bakış bölümümüzde, farklı olarak, bambaşka ülkelerin dergilerinden çeviriler yaparak, çevirinin de bir sanat olduğunu gösterecek ve dünyadaki gündemlerden sizi uzak bırakmayacağız.
Son olarak, Kozalak’ı huzurlarınıza sunuyor ve sizlere keyifli okumalar diliyoruz. Kasım-Aralık sayımızda tekrar görüşmek üzere! Editörler Batu Atlamaz, Efecan Akar & Can Kalamata İçerik. profil İlhan Berk Efecan Akar bakış Rakı Edebiyatı Efecan Akar Aylık Kitap Eleştirileri Eda Atalık İlhan Berk Şiirinde Uç: “İskenderiye’de Bir Homeros Yazısı” Batu Atlamaz Ay Üzerine Yiğit Zeytun Servet-i Sansür Elif Sustam Yaratıcılık ve Başarıya Dair Kayra Gürkan Ölüme İhanet Eren Açıkyıldız Suçluluk/Utanç Kültürü: Eskiden Yeniye Manuel de los Reyes (çev. Kaya Takmaz) şiir Yağmur Altı Dans Baran Ateş Pavyon Oteli Can Kalamata Kalamata Can Kalamata Nerosal Ömer Sakızlı hikaye Fotoğrafa Aşık Olmak İlker Has Katelanka Cini Mehmet Emin Hayta Hayat Müziği Şevval Nur Karpuzcu Kara Telve Berk Bora
Bir gün Eleni’nin elleri geliyor Her şey değişiyor. İlk İstanbul şiirden çıkıp yerini alıyor Bir çocuk ilk gülüyor Bir ağaç çiçek açıyor. Eleni’den önce Daha ben çocuktum daha tütüne daha kahveye alışmamıştım Sabahları, akşamları bilmiyordum daha Bir gün bakıyorum akşam ellerimde gözlerimde bir gün sabah her yanım. Eleni geliyor Dünyaya bakıyorum Dünya sanıldığı kadar küçük değil o gün anlıyorum Sanıldığı kadar üzgün değiliz dünyada O gün bütün şiirleri yakmalı yeniden yazmalı diyorum Brise Marine’yi yeniden Yeniden Annabel Lee’yi. Eleni ile anlıyoruz Bu gökyüzü niçin kalkıp gelmiş Deniz niçin başını alıp gitmiş onunla anlıyoruz. Bir gün Eleni’nin elleri geliyor Bir sokaktan ilk defa deniz görünüyor. Saint-Antoine’ın Güvercinleri, Galile Denizi, 1958 Eleni’nin Elleri İlhan Berk’ten
İLHAN BERK profil 918 yılında Manisa’da doğdu ve lise yıllarına gelinceye kadar Manisa’da yaşadı. İlk eserlerini 1935 yılında Manisa Halkevine bağlı olarak verdi ve aynı tarihte ilk kitabı olan Güneşi Yakanların Selamı’nı yazdı. Balıkesir Necatibey İlköğretmen Okulu’ndan mezun oldu, sonra Giresun’da iki yıl öğretmenlik yaptı. Daha sonra Ankara Gazi Eğitim Enstitüsü Fransızca Bölümü’ne girdi ve 1944 yılında mezun oldu. 1945-1955 yılları arasında çeşitli illerde Fransızca öğretmenliği yaptı. 1956 yılından 1969 yılına kadar Ankara’da Ziraat Bankası’nın yayın bürosunda çevirmen olarak çalıştı. 1969’da emekli olup hayatının geri kalan yıllarını Bodrum’da geçirdi. 28 Ağustos 2008’de arkasında pek çok değerli eser bırakarak 90 yaşında hayata gözlerini yumdu. Yazmaya 17 yaşında Manisa Halkevinde başlayan İlhan Berk ilk şiirlerini bu halkevinin dergisinde yayımlamıştır. İlk kitabı 1935’te basılan Güneşi Yakanların Selamı’dır. Yaklaşık 12 yıl bir kitap çıkartmayan şair bu sürede Servet-i Fünun (Uyanış), Varlık, Ses, Yeryüzü gibi dönemin önemli dergilerinde şiirlerini yayımlamıştır. 1947 yılında İstanbul adlı şiir kitabını çıkarttı ve sol çevrede tanınmaya başladı. Kendi tabiriyle gençlik eserleri olan Günaydın Yeryüzü (1952), Türkiye Şarkısı (1953) ve Köroğlu (1955) ile ses getirdi. Gençlik denme sebebi bu şiir kitaplarının fazla hümanist, İkinci Yeni çizgisinden uzak yani Marksist ve toplumcu gerçekçi bir anlayışla yazılmış olmasıdır. Daha fazlası, Günaydın Yeryüzü adlı kitabı komünizm propagandası yapmak sebebiyle Efecan Akar 1
Sait Faik’i yayımladım. Pablo Picasso, İvi Stangali, Arma Viriumque Cano da onları izledi. Bütün bu şiirler sonradan Galile Denizi’nde toplandı.” Şiirlerini neden son derece kapalı anlamlı yazdığı sorusuna yanıt olarak: “Sözsel anlamda şiir tek-anlam üzerine kurulur. Oysa ben çokanlama yatkın bir adamım. Tek-anlam benim için sıkıcıdır. Bir şiirin birçok kere okunması herhalde bir şiirden beklenen bir şeydir; oysa tek anlama yaslanan bir şiire ikinci defa dönmek anlamsızdır. (...) Ben kapalılıktan yanayım, çünkü açıklıkta bir kazanç görmem. Açıklıkta pek çok şey yitebilir.” der. İlk şiirlerinde Nazım Hikmet ve Ahmet Haşim etkisi görülür. Doğduğu sırada Yunan işgaline ve büyük Manisa yangınına şahit olması şairi etkilemiştir. İlk eserlerinde sık betimlemelerin ve siyasi mesajların hissedildiği şiirler görülür. Büyük ihtimalle Gazi Üniversitesi’ndeki yıllarında Rimbaud, Aragon, Artaud, Valéry, Mallarmé gibi şairlerle tanışmıştır. İleri seviye Fransızca bilgisi ile Batı şiirini takip etti. Çevirmen olarak çalıştığı yıllarda Arthur Rimbaud ve Ezra Pound gibi şairlerin kitaplarını çevirdi. Kendisini etkileyen şairler hakkında İlhan Berk de açıklamalar yapmıştır: “Apollinaire’den sonra benim açıldığım ve yakından etkilenmeye başladığım şairler gerçeküstücüler oldu.” Kanatlı At kitabında Berk, borçlu olduğu şairler diye Andre Breton ve Henri Michaux’a işaret eder. Yine aynı kitapta şöyle der: “Aşıkhane kitabımda beni en çok etkileyense E.E.Cummings’tir. Cummings’in bendeki etkisine gelince, onun dildeki deformasyonuydu beni en çok şaşırtan.” Edebiyatın yanı sıra resim çizmeyi de çok severdi hatta bazı eserlerinde kendi çizdiği resimleri görmek mümkündür. 1980 ve 1990 yılları şairin yargıya taşınmıştır ama şair ceza almadan kurtulmuştur. 1954 yılından itibaren İkinci Yeni tarzına yakın ve ismini “salt şiir” koyduğu anlayışıyla şiirler üretti. Şair belki de en büyük ününü 1958 yılında yazdığı Galile Denizi adlı kitaptan kazanmıştır. Kitap içindeki “Saint Antoine’in Güvercinleri” adlı şiir, İkinci Yeni akımının başlangıcı olarak kabul görür. Edebiyat ortamında bir sürü tartışmaya sebep olan ve yeni bir akımın öncüsü Galile Denizi; şiirde düzenin pek az olduğu, anlamsızlık ile anlam sağlanan ve son derece kapalı anlamlı bir kitap olarak ses getirmiştir. Galile Denizi’nden sonra epey deneyci şiirler üretmiştir. Bu deneycilik; şiirde konuyu yok etmeyi, dize veya mısra kullanmayı bırakıp düzyazı tarzı şiirler yazmayı, cümle yapısını bozmayı, noktalama işaretlerini kullanmamayı, Sürrealizm ve Dadaizm gibi Batı kaynaklı akımları Doğu tarzı şiir ile birleştirmeyi içerir. Kısacası kendisi gelenekçi şiir anlayışını bırakmış ve şiirlerinde onu yok etmiştir. Bu radikal şiir anlayışı, Galile Denizi’ni takip eden eserlerinde Çivi Yazısı (1960), Mısırkalyoniğine (1962) ve Aşıkane (1968) gözlenebilir. Şair eski şiir anlayışını neden bıraktığını ve Galile Denizi’ni nasıl yazdığını şöyle anlatır: “Benim İkinci Yeni şiirim St.Antoine’ın Güvercinleri’dir. 1953’te yazıldı. Yenilik dergisinde çıktı. Bu şiirle söze dayalı şiiri sürdürürken, gerideki köprüleri birden yıkıp, yeni bir dille ilişki kurmuş oldum. (...) Yazılagelen şiire bir karşı çıkıştı benimkisi. (...) Benim için şiirin yapısında böyle bir cephe değiştirmenin gerekçesi; Birinci Yeni’nin artık işlevini bitirdiği, Nazım Hikmet’le gelen şiirin de ömrünü tamamladığı düşüncesidir diyebilirim. (...) Boğazıma kadar söze dayanan şiirle gidip geldiğim bu evrede, Saint Antoine’ın Güvercinleri benim kurtuluşum oldu. (...) Hemen arkasından yine uzun bir şiir olan
en çok yazı yazdığı aralıktır, uluslararası şiir festivallerine katılmış ve şiir dışında sık sık deneme türünde eserler üretmiştir. Deneme türündeki bizce en önemli eserleri kendi şiir çizgisini ve aforizmalarını açıkladığı Logos (1996) ve Poetika (1997)’dır. bibliyografya. Konu olarak İlhan Berk kendisine bir sınır tanımaz, yazıları antik uygarlıkları, cinselliği, tanrıları, mitolojiyi, aşkı, kişileri, ülkeleri, nesneleri, hatta şifalı otları bile içerir. 1979 yılında Kül eseriyle Türk Dil Kurumu Şiir Ödülünü, 1980’de İstanbul eseriyle Behçet Necatigil Şiir Ödülünü, 1983’de Deniz Eskisi kitabıyla Yedi Tepe Şiir Armağanı, 1988’de Sedat Simavi Edebiyat Ödülünü Güzel Irmak adlı şiir kitabıyla kazanmıştır. Güneşi Yakanların Selamı (1935) İstanbul (1947) Günaydın Yeryüzü (1952) Türkiye Şarkısı (1953) Köroğlu (1955) Galile Denizi (1958) Çivi Yazısı (1960) Otağ (1961) Mısırkalyoniğne (1962) Âşıkane (1968) Taşbaskısı (1975) Şenlikname (1976) Atlas (1976) Kül (1978) İstanbul Kitabı (1980) Kitaplar Kitabı (1981) Deniz Eskisi-Şiirin Gizli Tarihi (1982) Delta ve Çocuk (1984) Galata (1985) Güzel Irmak (1988) Pera (1990) Dün Dağlarda Dolaştım Evde Yoktum (1993) Avluya Düşen Gölge (1996) Şeyler Kitabı Ev (1997) Çok Yaşasın Sayılar (1998) Şiir Düz Yazı Şifalı Otlar Kitabı (1982) Uzun Bir Adam (1982) El Yazılarına Vuruyor Güneş (1983) İnferno (1994) Kanatlı At (1994) Logos (1996) Poetika (1997) Okuyunuz. Özpalabıyıklar, Selahattin (2003) A’dan Z’ye İlhan Berk. Yapı Kredi Yayınları Karaca, Alaatin (2021) İkinci Yeni Poetikası, Dergah Gökşen, Bahanur & Yalçın, Murat (2020) Bir Yalnız — 100. Doğum Yılında İlhan Berk, Yapı Kredi Yayınları Berk, İlhan(1994) Kanatlı At, Yapı Kredi Yayınları
patatesi sevmem. oysa bütün dünyada patates yenir, her yerde yetişir, sınır tanımaz; uluslararası bir ailedendir. bir sınıf adamı değildir, sınıfsızdır, toplumcudur. böylece bütün halkçı özellikleri taşır. bu da az bir şey değildir. patatesi sevmem ama bayılırım biçimine. gerçi ressamlar onu tablolarına pek sokmamışlardır, üzüm, armut, elma gibi bir yeri yoktur onların gözünde ama biçimini düşünüyorum da yakındır diyorum günümüzün resminde boy göstermesi. oval, yuvarlaktır. ovallik, yuvarlaklıksa çağdaş resmin vazgeçilmez biçimlerindendir. yalınlığı en kısa yoldan anlatır. yalnız biçimi mi? ya rengi? toprağın en diri rengi ondadır; toprakla böylesine haşır-neşir başka hangi bitki vardır? yeraltlarının en çalışkan çocuğudur. bir yalvaç sessizliğiyle görür işini. yeraltlarından: yeryüzü! yeryüzü! diye bağırır ama bir başkaldırma değildir bu. yalvaçcadır. dayanıklıdır sonra, bir elma gibi çürüyüp dağılmaz. durduğu gibi de kalmaz, değişir, dallanır, budaklanır. daha ne ister ressamlar? bir de soğanda vardır bu özellik(o da resme pek girmemiştir). iki kardeştirler hem. patatesi sevmemem bir nesne olarak yaşamını bir başına sürdürmemesindendir belki de. türlü kılıklara girer ama hep aracıdır. daha çok yemek kalabalıklığına katılmakla yetinir. bir sürü duygusudur sanki bu yeryüzündeki yeri. salt bir şeyi paylaşmaktır işi; kendini yitirerek, yok ederek, silerek. anlayacağınız bir kişiliği yoktur patatesin. patatesi sevmem. Patates, Kül, 1978 Patates İlhan Berk’ten
Rakı Edebiyatı bakış eş yüz yıllık zengin bir geleneğin parçasıdır rakı. Bazıları unutmak için, kimisi eğlence için içer. Edebiyatımızda ise yeri apayrıdır, kullanım şekli edebiyatımız geliştikçe ilginçleşmiştir. Tanzimat ve eski edebiyatta pek ahlaklı memur tiplemesinin kötü yola düşme sebebiyken, bu klişe evrimleşerek varoluşsal boyutlara bile ulaşmıştır. Bu yazımızda alkol ile ün salmış bazı yazarlarımızı, çeşitli edebiyat anılarını ve ünlü rakı temalı dizeleri işleyeceğiz. Rakı denildiği zaman aklıma gelen ilk şair “Bir de rakı şişesinde balık olsam” diyen Orhan Veli’dir. Şair, “Eskiler Alıyorum” şiiriyle eski edebiyat temsilcilerine meydan okumuştur. Çünkü bu mısra Ahmet Haşim’in bu dizelerine bir göndermedir: “Akşam, yine akşam, yine akşam Göllerde bu dem bir kamış olsam.” Orhan Veli bu yalın ama içimizde bir hoşluk bırakan dizesiyle aslında şiirde estetik anlayışının günlük sade kelimeler ile de sağlanabileceğini gösterir. O dönem pek çok eleştiriye maruz kalan bu dize, şiirseverlerin ağzından düşmeyecek bir üne kavuşmuştur. Eleştirilerin hedefinde şiirin basit olmaması gerektiği ve bu dizenin şiirin tamamına uyum sağlamayıp “Rakı şişesinde balık olsam” dizesinin sonradan ün kazanmak amacıyla eklendiği de vardır. Tabii ki, son yorum birazdan şiirin tamamını okuyacak Kozalak okuyucularındadır. Efecan Akar B
Daha sonra bu şişe, gittikleri mekana emanet edilir ve şöyle söylenir: “Hepimiz seneye bugün burada olacağız, sen de olacaksın ve bu şişeyi hep beraber bitireceğiz.” Sonrasında bu olay gelenekleşir ve Turgut Uyar’ın vefatına kadar her 26 Mart’ta “Ölmeme Günü” kutlanılır. Olay her ne kadar rivayetlere dayansa da, o gün masada bulunan ünlü fotoğrafçı İsa Çelik’e göre hikaye bambaşkadır. 12 Eylül sonrası oluşan baskı ortamından bıkan şairler, bir gün belirler ve o gün sonuna kadar içip nihayetinde özgür hissedecekleri bir ortam yaratmaya karar verirler. Adı ilk başta “Özgürlük Günü”dür. İsa Çelik’in o gün masada bulunan Tombalacı İsmet’e: “İsmet neyin var? Bir ölük halin var.” demesi sonucu ise şakasına isim “Ölmeme Günü” olarak değişir. Ayrıca, Cemal Süreya’nın aşağıdaki sözü de “Ölmeme Günü” ile özleşmiştir. “Ertesi gün için bir şey diyemem ama rakı içtiğin gün ölmezsin.” Tabii ki rakı bu şairlerle kısıtlı değildir. Gittiği Paris seferinde yiyecek ve içecek konusunda epey bir tatminsizlik yaşayan Ahmet Hamdi Tanpınar, bu sıkıntısını bir dostuna olan mektubunda, şarabın asla rakının yerini tutmadığına bağlar. Böylece, mektupta kendine kendine bir rakı içme manifestosu hazırlar: “1. Rakı en iyi içkidir. 2. Her akşam değilse bile haftada iki defa içilmelidir. 3. Domates salatası, balık, kavun, beyaz peynir, biraz çiroz. Daha fazla meze zararlıdır.” Paris’ten gelen başka bir mektubunda ise İstanbul ve rakı özlemini şu sözler ile özetler: Eskiler alıyorum Alıp yıldız yapıyorum Musiki ruhun gıdasıdır Musikiye bayılıyorum Şiir yazıyorum Şiir yazıp eskiler alıyorum Eskiler verip Musikiler alıyorum. Bir de rakı şişesinde balık olsam Birinci Yenicilere değinip İkinci Yenicilerden bahsetmemek olmaz. Şüphesiz birçok okurumuzun da aklına gelen, artık rakıyla bütünleşmiş bir şairimiz olan Cemal Süreya’dır. Ünlü yazar, şiirlerinin yanı sıra gittiği meyhaneleri meşhur etmesiyle de tanınırdı. Bunun sebebi meyhaneleri birer edebiyat toplantı noktası olarak görmesiydi. Turgut Uyar, Edip Cansever, Tomris Uyar, Can Yücel ve 2. Yeniciler’den pek çok isimle aynı masayı paylaşır ve kim bilir neler konuşurlardı. Dönemin ünlü ve ünsüz yazarları ise bu meşhur şair tayfasına denk gelebilmek için Süreya’nın gittiği meyhanelere müşteri olurlardı. Müdavimi olduğu bazı meyhaneler Gazeteciler Lokali, Koço Meyhanesi ve Hatay Restaurant’tır. Siz değerli okuyucularımız da bu değerli şahsiyetler ile aynı atmosferi solumayı dilerseniz, bugün halen faal olan bahsi geçen mekanları ziyaret edebilirsiniz Başka bir 2. Yeni geleneği ile devam edelim. “Ölmeme Günü” dedikleri gelenekte her 26 Mart günü toplanır, edebiyat sohbetleri yapar ve rakı kadehlerini tokuştururlarmış. Bu meşhur gün ismini acıklı bir anıdan alıyor. Yine bir 26 Mart akşamı şairler toplanmışken, bir kadın şair hasta olduğunu ve ömrünün pek az kaldığını söyler. Olayın üstüne Turgut Uyar, eline bir rakı şişesi alır ve masadaki tüm edebiyatçılara imzalatır.
"Bazen diyorum kendime, her şeyi bırak, dön memlekete, milletle bir kadeh Rakı iç, anlat anlatacağın şeyleri. Bas küfürleri sonra tekrar Paris'e gel... O masa meğer bulunur şey değilmiş." Nazım Hikmet ise şakayla karışık bir kıvamda betimlemiştir bize rakıyı: “Rakı! Bu meret öyle bir merettir ki, acıyla içilir, tatlıyla içilir, neşeyle içilir, ağlayarak içilir, kavunla içilir, peynirle içilir, ikisi beraber çok güzel içilir, yemekle içilir, suyla içilir, susuz içilir, sodayla içilir, şalgamla içilir… Ama bir tek salakla içilmez…” Dergimizin Eylül-Ekim sayısı konsepti ve kapağı olan İlhan Berk “22 Temmuz 1950” adlı şiirinde İstanbul’a ilginç bir özellik yüklemiştir: “Hava balık ve rakı kokuyordu İstanbul’da Bir kış günüydü kendimde değildim Uzakta bir pencere duruyordu Ben pencereye bakıp ağlamıştım.” Okuyunuz. Güngör, Necati (2022) “Cemal Süreya ve Gazeteciler Cemiyeti Lokali’ndeki Unutulmaz Pazartesi Buluşmaları.” Arka Güverte Nesin, Aziz (1968) “Orhan Veli Kanık Rakı Şişesinde Balık Olsam Dizesi Ile Alay Edilmesi.” Özer, Engin (2015) “Leylaklar Açacak Kiraz Da Çıkacak ve ‘“ölmeme Günü”’ Hep Var Olacak.” Yılmaz, İhsan. (2003) “Hatıra Defteri Tutan Meyhane Hatay - Cemal Süreya”, Hürriyet Gazetesi
Aylık Kitap Eleştirileri bakış Yazar Fransız, Fransız hükümetini eleştiriyor, hem de açık açık tüm isimleri veriyor ve şöyle not düşüyor: "Bu da tuhaftır aslında, siyaseti yapan onlardır ama yaptıkları siyaset hayatlarını neredeyse hiç etkilemez. Siyaset, egemenler için genellikle estetik bir meseledir: Bir tür kendini keşfetme yöntemi, bir tür dünyayı algılama, kişiliğini inşa etme biçimidir. Bizler içinse ölmek ya da yaşamak anlamına gelir.” Bunları okuyunca insan oturup da düşünüyor. İçinde bulunduğu çukurun içinde nasıl debelendiğini, yaşadığı her şeyin sonunda nasıl siyasete bağlandığını fark ediyor. İki çift kelime bile yazamıyorum buraya, ona üzülüyorum. Yazsam kitap olur, sizin için de durum böyle, biliyorum. Edouard Louis, Fransa’da son zamanların en etkili yazarlarından sayılıyor. Dile getirilmeyen şeyleri çarpıcı bir dille kaleme almış ki dikkat çekmesi normal. İyi ki de yazmış, gerçekçi ve Eda Atalık Babamı Kim Öldürdü, Edouard Louis lli sayfalık bir kitap beni nasıl ağlattı bilmiyorum, aslında ağlayacağımı son üç sayfaya kadar aklımın ucundan bile geçirmezdim. Hayır, öyle hüzünlü, acıklı bir kitap değil bu. Galiba sinirden ağlıyorum. Siyasilere, ülkenin durumuna öfkeliyim. İnsanların çaresizliği içimi yakıyor. E
olan her şeye karşı, fabrikalarda ömrünü ve bedenini feda etmiş bir adam. Ne gerek vardı diye düşünüyor insan. Rol model aldığın erkekler ağlamamak için kendini sıkarken, homofobik söylemlerde bulunup nefretle dolup taşarken, okulu erkenden bırakıp, egemenlerin elinde oyuncak olup belini incitirken mutlular mıydı sanıyorsun? Neyse ki yazar bu zinciri kırmış, ataerkil zihniyetten uzak bir yerde kendi hayatını kurmuş ve oldukça da akıcı bir üslupla böyle etkileyici kitaplar yazmış. Okunması pek tavsiyedir! korkusuz kalemleri okumaya bayılıyorum. Kitap otobiyografik unsurlar içeriyor. Louis’nin tüm dürüstlüğüyle babasına serzenişini okuyoruz. Genel hatlarıyla geçmişe dönüşler şeklinde ilerleyip homofobinin etrafında şekilleniyor ve babasının kenarında yaşadığı hayatının kimler tarafından, nasıl sömürüldüğünü anlatıyor. Yazar, çocukluğunun geçtiği küçük ve çirkin bir Fransız kentine, babasını ziyarete gidiyor. Karşısında gördüğü ise toksik maskülenite ile yetiştirilmiş, duygularını bastıran, doğal ve güzel Bir Aşk Masalı, Ahmet Ümit er sabah küçük bir çocuk gibi aldım elime bu kitabı. Her sabah azar azar okudum bitmesin diye; ve her sabah nasıl bağlanacak sonu diye açtım kapağını. Masal okumayı özleyen her yetişkine önerimdir; fakat bu kitabın artısı kadar eksisi de bol. Gelin, birlikte inceleyelim. Ahmet Ümit'ten okuduğum ilk kitap yine bir masaldı: “Masal Masal İçinde”. Ne keyif vermişti okumak. Sonrasında yolum Kayıp Tanrılar Ülkesi’yle kesişti. Kültürel ve mitolojik ögelerle harmanlanmış bir polisiyeydi, oldukça başarılıydı. Geçenlerde de Ekim 2022'de çıkan Bir Aşk Masalı’nı okudum. Ümit, bizi beş ülkenin beş prensinin aşk uğruna çıktıkları yolculukları okumaya davet ediyor. Karlarla kaplı Buz Ülkesi, sularla çevrili Su Ülkesi, boy boy dağların sıralandığı Dağ Ülkesi, kumullarla örtülü Kum Ülkesi ve sert fırtınalarıyla meşhur Rüzgar Ülkesi’nin beş prensi; saraylarında mışıl mışıl uyurken aynı gece aynı rüyayı görüyor. Rüyaları antik bir kentin ıssız sokaklarında geçiyor. Sokakları keşfederken ışık gibi parlayan bir genç kız görüyor ve peşine düşüyorlar ancak kız birden görüş alanlarından çıkıyor, zarif silueti kayboluyor ve rüya sona eriyor. Her bir prens, bu büyülü kızı bulmak için ülkelerinde çetin yolculuklara çıkıyorlar. Bu yolculukta biz de onlarla birlikte Kaf Dağı, Zümrüdüanka, savaşçılar, deniz kızları, devler gibi pek çok masal figürüyle karşılaşıyoruz. Kitabın kanımca en büyük eksisi tekrara düşmesiydi. Bazen aynı olay, beş prensin H
Ahmet Ümit masal bile yazıyor olsa satır aralarına mutlaka toplumsal bir mesaj iliştiriyor. Bir Aşk Masalı'nda da kadınları objeleştiren, fikirlerini önemsizleştiren, özgürlüğünü kısıtlayan erkekler eleştirilmiş. Kaleminin bu yönünü oldukça beğeniyorum. Eksisiyle artısıyla, Bir Aşk Masalı'nın kapağını açar açmaz uzak diyarlara yelken açmanın verdiği hissi sevdim. Peki, sizler bu yolculuğa çıkmaya var mısınız? perspektifinden neredeyse aynı cümlelerle tekrar ediyordu. Kitabın 250 sayfa olması bundan kaynaklı. Çok daha kısa tutulabilirdi, ki okuması da daha zevkli olurdu. Bir başka eksisi ise akışın isimle uyumlu olmaması. Aşktan ziyade maceradan maceraya atılan kahramanlar ele alınıyor. Aşka dair özlü söz kıvamında cümleler metne yedirilse de somut anlamda doyurucu bir aşk yok. Bu durumun özeti kitapta en güzel şöyle yer edinmiş: "Çünkü aşk sevgiliye kavuşmak değil, sevgiliye kavuşmak için verilen mücadeleymiş, yapılan uğraşmış, çekilen çileymiş." Gece Yarısı Kütüphanesi, Matt Haig “Diyeceğim o ki, tek bir şeyi farklı yapmak çoğu zaman her şeyi farklı yapmaktır.” Bu tarz şeyleri düşünüyor musunuz arada? Mesela ‘başka bir meslek seçimi mi yapmalıydım’, ‘keşke şu kursa devam etseydim’ ya da ‘keşke hoşlandığım kişiye duygularımı açıkça itiraf etseydim’ dediğiniz bir pişmanlıklar kitabınız var mı sizin de? Hepimiz insanız. Bu sorunun cevabını ‘evet’ olarak kabul ediyorum. Lütfen o kitabı bir rafa kaldırın, onun yerine açın, Gece Yarısı Kütüphanesi’ni okuyun. İngiliz yazar Matt Haig'in kaleme aldığı Gece Yarısı Kütüphanesi, 2020 yılında Goodreads'te yılın en iyi romanı seçilmiş ve aylarca çok satanlar listesinin en üstünde yerini korumuştu. Bu kadar ilgi toplamasının sebebini bir okur olarak haliyle merak etmiş ve geçtiğimiz sene okumuştum. Hala da aklımda bana hissettirdikleri. Bazı romanların zamanı vardır, sizi en ihtiyacınız olduğu anda bulur. Gece Yarısı Kütüphanesi de böyle bir kitap. Seçimlerden ibaretiz. Verdiğimiz tüm kararlar bizi bu noktaya getirdi ve şu anki benliğimizi yarattı. Her gün yaptığımız seçimlerin bazısı o günkü kahvemizi hangi kafeden alacağımız kadar küçük, bazısı da hangi mesleği seçeceğimiz, hangi insanla evlenmeye karar vereceğimiz kadar büyük; ancak basite indirgeyip önemsiz gözüyle baktığımız seçimler bile hayat değiştirici bir etkiye sahip olabilir. Bu da kitapta şöyle yer etmiş:
Kitabın sevemediğim tarafları da daha çok yazarın üslubuyla alakalı. Yalnız edebi doyuruculuk aranıyorsa bu kitaptan uzak durulmalı. Maalesef yavan bir anlatım mevcut. Cümlelerin yanı sıra bölümler de oldukça kısa tutulmuş ve tam romanın içine girecekken akış yarıda kesilmişçesine bir his daima kendini hatırlatıyor. Bu basitliğe gözlerinizi yumup sadece verilen mesaj ve yaşamınıza ilmek ilmek işleyen tesiri için okursanız gayet keyif alacağınız bir romana dönüşüyor; ve kendinizi bu kısa yaşamı deneyimleyen, daima çabalayan halinize kocaman sarılırken, geçmişinize verdiği her bir ders için teşekkür ederken buluyorsunuz. Geleceğin hayal ettiğinizden çok daha parlak olduğu inancına dört elle sarılıyor ve bunun her zaman o kadar kolay olmadığını; çünkü iyi ve güzel günlerin farkına varmak için kötüyü de deneyimlemek gerektiğini anlıyorsunuz. İlginizi çektiyse şimdiden keyifli okumalar dilerim! İhtiyaç anında camı kırmanız halinde size, ruhunuza ilaç gibi gelecek; yanlış bir zamanda okursanız da neden çok satanlardan inmediğini anlamlandıramayacağınız bir kitap. Ben her iki okura da hak veriyorum. Gelin, nedenleriyle inceleyelim. Romanımızın ana karakteri Nora adında bir kadın. Kendisi oldukça zor bir süreçten geçiyor. Kedisi ölmüş, işten kovulmuş, abisi onunla konuşmuyor. Artık bu hayatta kalması için bir sebep göremiyor ve intihar ediyor... Derken kendisini yaşamla ölüm arasındaki yerde, ‘Gece Yarısı Kütüphanesi’nde buluyor. Burada onu, seçimlerinin toplamı bekliyor. Sonsuz sayıdaki bu kitapların her birinde farklı bir yaşam yazılı. Ufacık bir şeyi farklı yapsa hayatı nasıl olurdu? Hangi şehirde, neyle meşgul olurdu? Onun paralel evrenlerini okuyoruz kısacası. Ki bu konu bana hep çok ilginç gelmiştir, bu yüzden de okumaktan büyük zevk duydum. Edouard Louis Ahmet Ümit Matt Haig
İhan Berk Şiirinde Uç: “İskenderiye’de bir Homeros Yazısı” bakış Batu Atlamaz ürk edebiyat tarihine bakıldığında anlam ve dili en fazla irdeleyen İkinci Yeni şairleridir diyebiliriz. Alaattin Karaca ’ya göre Türk şiiri ilk ana akımdan en büyük kırılmayı bu akım ile göstermiş ve artık şiirin içeriğinden çok şiirin (yani poetikanın) ne olduğunu bize sorgulatmıştır. Ece Ayhan ve İlhan Berk gibi şairler ise bu akımın öncüsü olmakla kalmamış, şiiri ana akımdan alıp en uca taşımıştır. Peki neden bu şairler en uca gitmek ister? Bu sorunun aslında kesin ve tatmin edici bir cevabı yoktur. Kimi Nazım Hikmet’in etkisiyle kaynayan ana akım çizgisinden yorulduğundan, kimi ise Garip’in getirdiği yeni sanat anlayışına karşı çıkma ihtiyacı bulduğundan uca yönelir. Fakat bu yeni T şiir anlayışının Garip (yani Birinci Yeni) gibi genel bir manifestosu yoktur. Ortak ve benzer şiirsel sapmalar gösterseler de spontane gelişen bir akımdır. Bu sayımızın şairi İlhan Berk ise İstanbul (1947) şiirinden Köroğlu’na (1955) kadarki benimsediği toplumcu gerçekçi akımdan sapar. Sonrasında, şiirde anlam ve estetiği sorgulama serüvenine Galile Denizi’ni oluşturacak şiirlerini çeşitli dergilerde yayımlamasıyla başlar. Enis Batur’a göre 1958’de Galile Denizi ile başlayan bu yeni dönem, 1961’deki en uç şiir kitabı olarak kabul edilen Mısırkalyoniğne ile zirveye çıkar. Amacımız da uç kavramını anlamak olduğu için İlhan Berk’in belki de en uç şiirlerinden sayılabilecek “İskenderiye’de
bir Homeros Yazısı” şiirini inceleyeceğiz. Burada İlhan Berk’in yeni poetika anlayışının anlamsal, dilsel ve hatta görsel olarak hangi boyutlara kadar ana akımdan saptığının nedenini irdelemeye çalışacağız. İlhan Berk (1960) Çivi Yazısı Bu şiirin ilk okunuşta hiçbir şey ifade etmiyor gibi görünmesi normal karşılanabilir. Normaldir de; ne de olsa bu şiir ne aruzlu dizelere benzer, ne de hala “şiir” olarak sayılabilecek İkinci Yeni’nin diğer eklektik şiirlerine. İlhan Berk bize burada “Ne söylediğine, ne dediğine bakmaktan, anlamaktan çok, nasıl söylendiğinin vurgusu...” sözüyle neyin asıl önem arz ettiğini hatırlatır, “Şiir Bir Şey Anlatmaz. Anlaşılmak İçin Değildir.” onun için. Bu şiir de tam olarak öyle bir şiirdir. Dolayısıyla bu şiirin analizini yaparken anlamdan çok , perspektifimizi değiştirip, şiirin nasıl ve neden böyle sunulduğuna önem vermemiz gerekir. Başka bir deyişle İlhan Berk’in ilk sorunsalı olarak gözüken anlam, bizi onun ikinci sorunsalı olan dile götürür. Ancak İlhan Berk’in bu şiiri, dili de bir etap ileriye götürerek, bizi görsel bir unsurla tanıştırır. Üç dize olarak algılanabilecek şiirde bizi ilk yan — ya da düşmüş olarak okuyabileceğimiz — büyük bir “L” harfini anımsatan bir imge karşılar. Bu okuyucuya ilk bakışta fazla bir şey ifade etmez ve okuyucu gözünü hemen en anlaşılabilir kısmına çevirir. Oysaki bu garip L harfimsi imge Türk şiirine çok yenidir ve okur bunu estetik bir unsur olarak nasıl karşılayacağında kararsız kalır. Şaban Çobanoğlu bu şiiri göstererek uçtaki bu tarz sapmaları şu şekilde yorumlar: “Bu uygulamalar şiir dilinde delilik ve dahilik arasında gidip gelen, bıçak sırtı ve ileri düzeyde deformasyon örnekleri olarak nitelendirilebilir.” İlhan Berk bu deneysellik ile artık çok ince bir çizgide dolanır. Peki ya neden L? Mustafa Apaydın’a göre “Ters çevrilmiş L imi, Logos’un L’sinin altüst edilmesidir. Logos’u “insandaki akıl, ona yasalı değişmeyi anlama imkanı veren akıl” anlamında düşünürsek ters çevrilmiş L, aklın ve akla bağlı anlamın reddini işaret eder.” Bir başka bakışla da, bu sesi olmayan bir imgedir, okunması da böylelikle olanaksız olarak görülebilir. Hatta İlhan Berk’in Türk şiirine okuması imkansız bir şiir
sunduğu bile önerilebilir. Ama burada anlamak gerekir ki İlhan Berk’in bu tarz kapalı şiirlerde ulaşmak istediği “çokanlamlılık” da tam olarak budur. Böylelikle bu tarz alternatif yorumlar ile aslında Homeros’un düşük Logos’undan İlhan Berk’in Poetika’sının argümanına yani Logos’una ulaşmış oluruz. İkinci dize ise en tatmin edici ve anlamsal kısmıdır şiirin. İkinci cümle bir noktalama kullanmaksızın yan yana sunulmuştur. Burada asıl sözsel ve anlamsal imgemizin “Deniz” olduğu okunabilir. Bu hem İskenderiye ile hem de Homeros ile çağrışır. Hatta istendiği zaman İskenderiyeli Yunan şair Kavafis’in “Şehir” şiirinin “başka denizler bulamayacaksın…” dizesine bile atıf olarak okunabilir. Burada İlhan Berk şiirin Garip’in düz, imgesiz, ve anlamı açık sanatına nazaran sözsel imgelerden kapalı bir şekilde oluştuğunu göstermiş gibidir. Bu şiiri anlamla kısıtlamadığı gibi kullandığı sözlerle de kısıtlamaz. Kapalı bir şiirde çok anlamlılığın arkasından koşar. Böylece okur burayı irdelediğinde illaki kendi okumasını kendi bulur. Son dize ise sadece sestir. Hiçbir şey ifade etmez okuyucuya. Tarık Özcan son dize için “...dilin en küçük parçası heceyi ortadan kaldırarak sese kadar ulaştığı...” yorumunu yapar. Burada not etmemiz gereken şudur ki, bu başlığa göre şiir hala İlyada ve Odysseia epik şiirlerini katı bir şiir ölçüsüyle söyleyen Homeros’un bir yazısıdır. Homeros kördür. Şiirini yazamaz, söyler. Bu epik şiirler onun için hiçbir zaman yazılarla birer görsel olamamıştır, hep sestir. İlhan Berk son dize ile bu olguyu irdeler gibidir. Bizi, şiiri olabilecek en uç noktaya yani en saf hali olan sese götürür. Ama bu ses de düşük L harfi gibi anlamsızdır. Dizilişi ve küçük-büyük harfleri anlayabildiğimiz hiçbir ölçüye benzemez. Genel tabloya baktığımızda “İskenderiye’de bir Homeros Yazısı” yapısı ve dili gereğiyle Türk şiirinde şiirin en ucuna gitmeyi başarmıştır. Bizi şiirin ilk babası sayılabilecek Homeros’a götürüp, poetikanın eskiden bugüne kadar kabul gören anlam ve dil gibi temel olguların her yanını parçalamıştır. Böylece bize yepyeni bir anlayış öne sunmasıyla kalmamış ve Türk şiirine çok farklı yerlerden bakmayı öğretmeyi hedeflemiştir. Okuyunuz. Berk, İlhan (1960) Çivi Yazısı, Varlık Çobanoğlu, Şaban (2012) “İlhan Berk’in Şiir Dilinde Sapmalar ve Deformasyon” , İstanbul Üniversitesi Apaydın, Mustafa (2015) “İlhan Berk’in ‘İskenderiye’de bir Homeros Yazısı’ Şiirine ‘Etkilenme Endişesi’ Merkezli Bir Yaklaşım”, Gelenekten Geleceğe Türk Edebiyatı , Elginkan Vakfı Karaca, Alaatin (2021) İkinci Yeni Poetikası, Dergah Berk, İlhan (1997) Poetika, Yapı Kredi Yayınları Çivi Yazısı’nın ilk basımının kapak tasarımı
Ay Üzerine bakış Dört yanım puşt zulası, Dost yüzlü, Dost gülücüklü Cıgaramdan yanar. Alnım öperler, Suskun, hayın, çıyansı. Dört yanım puşt zulası, Dönerim dönerim çıkmaz. En leylim gecede ölesim tutmuş, Etme gel, Ay karanlık… Bu dizeler şarkıda kullanılmamış fakat şiirin en önemli kısmıdır bence. Bulunduğu durumun tahlilini en ustaca yaptığı kısımdır bu şiirdeki. Ahmet Arif’in Leyla Erbil’e yazdığı bu şiirde ay motifi, alışılagelen durumdan yani sevgiliyi betimlemekten farklı olarak umut adı altında simgelenmiştir. Ayın ışığının bile söndüğünü ama kendi aşkının hala parlak olduğunu anlatan şair, oldukça farklı ve etkili bir biçimde kullanmıştır ayı. Ay motifinin edebiyatta pek yaygın kullanılan biçimi için ise Divan Şiiri ’ne göz atmamız gerekmekte: Kadem kadem gece teşrîfi Nailî o mehin Cihân cihân elem-i intizâra değmez mi Na’ili bu beyitleri ‘’Ey Na’ili!, o ay yüzlü sevgilinin, gece vakti, sana doğru adım adım gelişi Yiğit Zeytun Maviye, maviye çalar gözlerin, yangın mavisine Rüzgârda asi körsem Senden gayrısına yoksam, bozuksam Can benim, düş benim, Ellere nesi? Hadi gel, gel, Ay karanlık y… İnsanlık tarihi boyunca yüzlerce farklı anlam yüklenmiştir. Maniheizm’de insanlar aya tapmış, çeşitli mitolojilerde bereket tanrıçası olarak adlandırılmış ve Türk edebiyatında genelde sevgiliyi anlatmak için başvurulmuştur aya. Peki ya siz, siz aya bakınca ne görüyorsunuz sevgili Kozalak Dergi okuyucuları? Cem Karaca seslendirdiği bu şiir aslında Ahmet Arif’e aittir. İlk dizelerden anlayacağımız üzere bu şiir bir aşk hikayesini, sevgiliye duyulan yoğun aşkı anlatmaktadır. Şiirde genelde sade bir anlatım kullanılmış ve bu anlatım yer yer mübalağalarla desteklenmiştir. Bu denli sade yazılmış bir şiirin böyle yoğun duyguları biz okuyuculara aktarabilmesi Ahmet Arif’in kaleminin ustalığıdır. Toplumcu gerçekçi akımın etkilerini dizelerde görebildiğimiz usta kalem; ‘’Can benim, düş benim, Ellere nesi?’’ gibi dizelerle bulunduğu toplumu özetler nitelikte bir anlatıma başvurmuştur. Eğer siz de Ay Karanlık şiirini sadece Cem Karaca’nın okuduğu parçadan biliyorsanız gelin şu son dizelere beraber bakalım A
Bir kış günü yalın ayak Öksüz bir kız yarı çıplak, Kardan şişmiş ayakları, Donmuş narin kulakları, Elinde demir bir bakraç, Gözü yaşlı, karnı da aç, Su almağa gidiyorken, Bir kasırga koptu birden: Ay, köşkünden baktı ona, Dedi, mutlak üğey ana Bu yavruyu böyle bakar, Dolaştırır pınar-pınar.. Kız, bir çalı içindeydi, ‘Çalı, şunu da al gel!’ dedi. Çalı, birden oldu at, Kartal gibi açtı kanat; Gök alçaldı, at yükseldi, Kız bakraçla göke geldi.. Artık aşkı bir kenara bırakalım ve ay hakkında düşünelim. Gecenin zifiri karanlığında bize ışık olur, yol gösterir. Yorulması, bıkması yoktur; her gece çıkmaya devam eder. Her zaman pek kuvvetli değildir, kimi zaman yarımdır kimi zaman çeyrektir. Ama her zaman toparlanmasını bilir ve yeniden tamamlanır. Kimi zaman tamamen yok olur ama kısa bir süredir bu. İhtiyaç duyduğun her zaman semada görürsün onu. İşte bu gibi düşüncelerle ay umudu temsil eder geçmişten günümüze. Eski Türk ve Afrika inanışlarında bunu sık sık görebiliriz. Yazımın sonuna gelirken Ziya Gökalp’in Türk Mitolojisine ait olan Ay motifini kullandığı Öksüz Kız efsanesinden alıntı yapmak isterim. dünyalar dolusu acı çekmeye, beklemenin elemine, dünyalarca eleme değmez mi?‘’ anlamına gelmektedir. Ay Yüzlü Sevgili, kimi zaman bize parlak bir yüzü kimi zaman bize tombul bir suratı kimi zaman ise bitmeyen bir aşkı simgeler, anlatır. Kimi zaman ise imkansızı anlatmıştır bize, Ömer Hayyam, Dörtlükler’ de der ki: İki batman şarap, bir buğday ekmeği; Bir koyun budu, bir de ay yüzlü sevgili; Daha ne istenir bilmem Şu dünyada: Padişah daha iyisini bulabilir mi?
Servet-i Sansür bakış ürk edebiyatında 1860'dan bu yana süren Doğu-Batı mücadelesinin sonucunu Batı edebiyatı lehine belirleyen son aşaması Servet-i Fünun veya diğer adıyla Edebiyat-ı Cedide’dir. Devrin ismi başlangıçta bir fen dergisi olarak yayınlanan Servet-i Fünun Dergisi ile başlamış olmasından gelir. Dergi; Nikolaidis Efendi’nin Servet isimli, İstanbul ve Anadolu’da haftalık iki kez dağıtılmak üzere yayınlanan gazetesinin ilave yayını olarak 1891’de Servet gazetesinin tercümanlarından biri olan Ahmet İhsan Tokgöz tarafından çıkarılmaya başlanır. Edebiyatta bu dönem aynı zamanda içinde bulunduğu yönetimden kaynaklı çeşitli sosyal, politik ve kültürel gelişmelerin ve çatışmaların belirgin olarak göze çarptığı fakat dönemin padişahı Abdülhamid’in getirmiş olduğu olağan üstü baskı ve sansürcülük politikalarından dolayı yazarların çeşitli lakaplara veya sembolizme sırtlarını dayadığı bir devir olarak kabul edilebilir. II. Abdülhamid kuruntulu bir fıtrata sahip, mizacında zorbalıktan çok babası Abdülmecit’in deyimiyle “melankoliyi” bulunduran bir kuyumcudur. Kuyumcu benzetmesine Elif Sustam T Yedi Meşaleciler’den Cevdet Kudret’in “Abdülhamid Döneminde Sansür I” adlı yazısında da rastlayabiliriz. Cevdet Kudret Solok, Abdülhamit’ten önce başlayan sansür ve baskılara değinmiş ve Abdülhamit’in sistem üzerinde her seferinde biraz daha oynayarak ve onu geliştirerek bir nevi kuyumcu gibi bu baskı kültürünü işlediğinden söz etmiştir. Tahta çıktıktan dört ay gibi kısa bir süre sonra Kanun-i Esasi’yi ilan ederek Mebuslar Meclisi’nin toplanmasını sağlayan padişahın bir süre sonra ikinci bir kişiliği ortaya çıktı. Osmanlı-Rus Savaşı’nı bahane ederek ve anayasadaki yetkisini kullanarak meclisi süresiz olarak tatil etti. Meclisin kapanmasıyla hızını alamayan padişah yönünü bir türlü üstünlük kuramadığı “dışarıdaki düşmanlar”ından, yönettiği topraklarda yaşayan ve onu söylemleriyle rahatsız eden aydın topluluğa çevirdi. Aradan geçen onlarca yıla rağmen hâlâ aşina olduğumuz ev baskınları, gazete kapatmak, toplantı, gösteri ve konuşmaları yasaklamak gibi pek çok otoriter uygulamasıyla gittikçe şiddetlenen bir baskı rejimi kuran Abdülhamit diktatörlük iddiasına rağmen paranoya ve korkuyla boğuşuyordu.
“burun” kelimesi yasaklı olduğundan bir çevirisinde coğrafi anlamı kastedilmiş olsa bile kelimeyi direkt kullanmaktan kaçındığından bahseder. Bunun yerine “karaların denizlere doğru ilerlemiş kısımları” der Yalçın, Pierre Loti’nin İzlanda Balıkçıları (Pêcheur d'Islande) çevirisinde. I.Meşrutiyet’in ilanından sonra II. Abdülhamid, Ahmed Midhat Efendi’den bizzat Üssi İnkılap’ı yazmasını ister. “Umumî hükmü kendisinde toplayan kanun gereklerini ilan ve ihtar etmek yerine, kendi şahsî fikir ve keyfi iradelerini emredip zorlayınca, medeniyetten istenen asıl hakikî maksat bozulmuştur. Bu hâlde fertlerin o müstebit hükümdara itaat etmemesi beşerî hürriyete uygun görülmüştür.” (Ahmed Midhat, 2004, s. 118) Bu ifadeler doğrudan padişaha yapılan bir uyarıdır. Padişahı öteleyerek halkı ön plana çıkaran ve halkın gücünü resmeden bu söylemler, Abdülhamid’e kısaca halkın özgürlüklerini muhafaza etmesi gerektiğini söyler. Müstebit hükümdar, bir diğer anlamıyla zorba veya baskıcı yönetici burada Abdülhamit’ten başkası değildir. Bu anlamda, yeni ilan edilen Meşrutiyet’e rağmen padişahın sonradan uygulayabileceği baskı politikasını öngören Ahmed Midhat Efendi’nin önceki deneyimleri önemlidir. Öyle ki Cumhuriyet Dönemi’nin en önemli ve sözünü sakınmayan yazarlarından Aziz Nesin her ne kadar ideolojik bağlamda onunla örtüşmese de Yazı Makinesi için “büyük yazar” diyecektir. Öğretmenden Açık Bir Uyarı: Müstebit Hükümdar Burun Abdülhamid’in çeşitli psikolojik sıkıntılarının yanında getirdiği fiziksel hoşnutsuzlukları da basında absürt sansürlemelere neden olmuştur. “Burun” kelimesi padişahın görece büyük burnunu ima eden yakıştırmalara konu olabileceğinden yasaklanmıştır. Dönemin ünlü yazarlarından Hüseyin Cahit Yalçın, anılarında Tahtakurusu Tahtın Kurusun! II. Abdülhamit’in elbette böceklerle de bir husumeti olacaktı. Yalnız buradaki böcekler, padişahın oluşturduğu hafiye ordusunda yer alan jurnalciler değildi. Gerçekten de böcek isimleri onda bizde olduğundan farklı anlamlar çağrıştırıyor olabilirdi elbette. “Tahtakurusu” ve “yıldız böceği” kelimeleri de yine benzer nedenlerle yasaklanmıştı. Belki de ilerleyen yaşı nedeniyle gözleri iyi görmeyen padişah, tahtakurusu kelimesini “Tahtın kurusun!” şeklinde okuduğundan veya yıldız böceğinin evi Yıldız Sarayı’nı ima ettiğini düşündüğünden vermiş olabilirdi bu sansür kararlarını. Firar Servet-i Fünun aydınları da bu dönemin başlangıcı kabul edilen 1896’dan (Tevfik Fikret’in Servet-i Fünun Dergisi başyazarlığına getirilmesi) II. Meşrutiyet’in ilanı 1908’e kadar 12 yıllık bir baskı dönemi içinde bulundular. Evvelden tanışıklıkları bulunan, orta tabakaya mensup bu aydınlar elbette öncesinde de çeşitli baskıları ve otoriter yönetim anlayışını deneyimlemişti. Bu dönemin eserlerinde buna bağlı bazı ortaklıklar görülmektedir. Servet-i Fünun sanatçıları metafizik ve sosyal temalara yer vermediler. Tanrı fikri eserlerinde yer almadı. Romantik bir atmosferle beraber sübjektif yaklaşımlar içeren eserler şairin günlük yaşamındaki basit olaylardan
ferdi duygulara, aile hayatından şairin ilgisini çeken her şeye kadar şiire soktu. Ayrıca Servet-i Fünuncular batıdan yani Fransız şiirinden yeni hayalleri edebiyata soktular. Gerçeğe karşı hayali tercih eden tutumları aslında dönemin istibdat koşullarında elimahkum bir firar arzusuydu. Firar fikri aslında batılılaşma, hürriyetçilik ve milliyetçilik fikirlerinin bir davranışı olarak seyir etmekteydi. Bu fikir, Batı’da ortaya atılan modernizm, modernite ve modernleşme kavramlarının temelindeki hürriyet idealini de besliyordu. Tipik Osmanlı bireyinin düşünüş, kavrayış ve yaşayışında kökten bir değişim fikri siyasi sıkıntıların ve sosyal içe kapanıklığın yaşandığı istibdat döneminde kendisini şiddetli bir kaçış fikrine dönüştürür. Dönemin yazarlarının en büyük ideali de yeni keşfedilen Yeni Zelanda’ya kaçmaktır. Aslında bu kaçış fikri baskıdan kendilerini soyutlama ve kendilerine dönme çabasından başka bir şey değildir. Ömrüm Işıkay Gürbüz bu fikrin ister gerçekte isterse de hayallerde var olmasının yönetime karşı bir başkaldırış olarak değerlendirilmesi gerektiğini söyler. Allahın Belası Hürriyet fikrinin önde gelen temsilcilerinden Namık Kemal içinse bu sansür ve baskı artık öyle bir düzeye gelmiştir ki açıkça bir söz söylemek bile zulüm olmuştur. İbret Gazetesinde yazdığı bir yazıda "Dalkavuğa dalkavuktur demek adabı umumiyeye, gareze marazdır demek «menafii devlete» mugayir addolundu.” Sözleriyle padişahı ve kötü giden düzeni eleştirme hakkına ket vurulmasına hücum eder. Bununla da yetinmez Vatan Şairi ve başka bir şiirinde Abdülhamid için direkt “Allah’ın belası” sıfatını kullanır. “… Rus aldı payitahtı, hâlâ o tahta âşık Mülkü bitirdi gitti bir saltanat hevâsı. Mahvoldu mülkü millet, kahroldu şânü şevket Halâ yerinde kâim o Allah'ın belâsı…” Halk Bütün Canına... Tıpkı Abdülhamid gibi küçük yaşta annesini kaybetmiş olan, Recaizade Mahmud Ekrem’in en parlak öğrencilerinden Tevfik Fikret dönemin baskıcı yönetiminden usanıp bir süre inzivaya çekildi. Yeşil Yurt şiirinde sıla ütopyası ve firar fikrini açıkça görebildiğimiz şair Batılılaşma savunucusu ve inkılapçı şair 1908 yılında inziva dönemi bittikten sonra ölümüne kadar hürriyetçi şiirler kaleme aldı. Geleneğe, kalıplaşmış düşünce biçimlerine ve statükoculuğa olan şiddetli muhalif tavrıyla Fikret şüphesiz döneminin önde gelen entelektüellerindendir. İlk dönemlerinde üslup yönünden hâlâ şahsileşmemiş bir imge dünyasına sahip olan Fikret’in Abdülhamid’i öven Sitayişname isimli eserinde padişahı göklere sığdıramadığını görürüz. Gölgesinden Korkan Ödlek Dönemin bağımsız şairlerinden ve Ümmetçilik politikasının sıkı destekçilerinden Mehmet Akif Ersoy da şiirlerinde Abdülhamid’e karşı sert eleştirileriyle karşımıza çıkmıştır. Birinci Safahat’ındaki şu mısralar: “Gölgesinden bile korkup bağıran bir ödlek, 33 yıl bizi korkuttu ‘Şeriat!'” Akif’in halifeliğe verdiği manayı daha iyi anlamamızı sağlar. Onun lügatında karşılığı halk hükümdarlığıdır. Yazdığı mısralarla Abdülhamid’i “Gölgesinden korkan bir ödleğe” benzetir ve yürüttüğü politikalara şiddetle muhalefet eder.
Tevfik Fikret kaleminin sivri ucunu saraya çevirir. Hüseyin Cahit Yalçın Edebi Hatıralar adlı eserinde Fikret’in konuşma arasında coşkuyla ortaya attığı dizelerinden hatırladığı birkaçını şöyle yazmıştır: “Bir hamlede birden içerek bin fıçı müshil Ey şah-ı cihan, halk bütün canına .....sın.” Bu dizeler Fikret’in Abdülhamid karşıtlığının adeta vücut bulmuş hareketli birer imzasıdır. Sonuç olarak II. Abdülhamid dönemi gerek baskıcı politikaların sosyal ve edebi hayatı etkilemesiyle gerek de toplumun aydın kesiminin kendi içine çekilerek Batı dünyasının getirdiği hürriyet, modernizm gibi kavramları ferdi kaçış fikirlerine katmasıyla kendi içinde katmanlı ve hayali bir yapı oluşturmasına sebep olmuştur. Yazarlar fikirlerini açıkça ifade etmekten kaçınmışlar ve bu durum edebiyatta sosyal sorunlardan uzak marazi bir hassasiyeti doğurmuştur. .“Nedir bu feyz-i meserret ki ruha sâridir Nedir bu neş'e ki ayn-ı zülâl-i câridir Bu feyz ü neş'eye bâis o zıll-ı Bâridir Ki sâyesinde gönüller berî mesâibden Duâ-yı devlet ü ikbâlidir vecâibden Bugün safâsı cihânın taşar cihanlardan Bugün sürûr-ı sitâyiş bütün lisanlardan Bu gündüzün hele seyret ne şanlıdır gecesi Evet subh-ı bahârîden de anlıdır gecesi Eyâ veliyyüniam dâdkârımız sensin Yegâne melce-i vâlâ- tebârımız sensin Medâr-ı muhteşem-i iftihârımız sensin Senin vücuduna muhtacız ey veliyyüniam İlelebet sana densin Halife-i ‘âlem” Abdülhamid için Alemin Halifesi lakabını kullanan Fikret bu şiirinde kaleminin ustalığını ve kıvrak zekasını konuşturarak doğrudan olmasa da dolaylı bir anlatımla padişahı eleştirdiği de kimileri için doğru kabul edilebilir. Zira 1896 yılından sonra Okuyunuz. Andı, F. (2007) “Saray Karşısında Tevfik Fikret.”, İ.Ü. Edebiyat Fakültesi Türk Dili Ve Edebiyatı Dergisi Boyar, E. (2006) “The Press and the Palace: The TwoWay Relationship between Abdülhamid II and the Press, 1876-1908”, Bulletin of the School of Oriental and African Studies, University of London, 69(3), 417–432 Yosmaoğlu, I. K. (2003) “Chasing the Printed Word: Press Censorship in the Ottoman Empire, 1876-1913.” The Turkish Studies Association Journal, 27(1/2), 15– 49
Yaratıcılık ve Başarıya Dair bakış im bilir kaç satır yazı yazdım... Backspace tuşunu aşındıracak kadar da sildim. Boş sayfaya o kadar çok baktım ki gözlerimi kapattığımda karanlıkta uçuşan noktalar görmeye başladım ve hala bu yazıya nasıl başlayacağıma bir türlü karar veremiyorum. İhtiyacım olan şey birkaç ilham perisi ve biraz yaratıcılık... İşte tam da şu anda ne hakkında yazacağımı buldum. Yaratıcılığı konu alacağım. Hepimiz bir şeyleri başarmak için çabalıyoruz. Bence başarının en büyük kaynağı yaratıcılıktır ve bu hepimizin içinde vardır. Bundan 20 sene sonrasının mesleklerinin henüz ismi bile yokken böyle bir gelecekte başarılı olmamızı sağlayacak anahtar, hayatımızı belki de dünyayı değiştirebilecek, dönüşümü sağlayacak şeydir, yaratıcılık. Bu konuda biraz araştırma yaptım. The Creative Brain isimli bir belgesel izledim ve farklı alanlarda başarılı insanların ilham kaynaklarını incelemeye ve onlardan ilham almaya karar verdim. Dolaylı yoldan size de ilham olabileceğini düşündüm. Bu Kayra Gürkan K sanki biraz Inception oldu. O kadar başarıdan bahsetmişken, bence ele alınması gereken ilk konu başarısızlık. Önümüzdeki en büyük engel kesinlikle başarısız olmaktan korkmak. Tabii ki başarısızlık çok kötü bir his ve bu yüzden bundan kaçıyoruz ama şöyle bir şey de var ki başarı, önceki hatalarımızın küllerinden doğuyor. Başarısızlıkların küllerinden doğmuş olan ve hepimizin tanıdığı bir isim var. Bu kişi Game of Thrones'un yaratıcısı D.B Weiss. O bu durumu şöyle aktarıyor: "Uzun yıllar durmaksızın başarısız oldum. Hayatımın temelinde başarısızlık var. GOT'un ilk bölümünün yayınlandığı tarihten mezuniyet tarihimi çıkarırsanız başarısızlık kat sayımı elde edersiniz.” Mesela birisi bir şey yazıyor ve kendi içine siniyor hatta uğruna savaşlar verebileceği bir yazı olduğunu düşünüyor. Aradan zaman geçiyor ve tekrar okuduğunda: “Çok boktan. Kim yazdı
uyarıyor. Yeni olan ise heyecanlı ve bir şeyleri tetikleyen durumlar oluyor. Bu arada ille de baştan bir şey yaratmak önemli değil. Mesela Michael Chabon fikirleri etraftan almaktan asla korkmayan ödüllü bir yazar. Atıyorum "kaotik bir tarihi dönemde düzenlerini korumaya çalışan üst, orta sınıfa mensup bir ailenin romanını yazmak istiyorum" dediğin anda önüne bu konuda yazılmış en iyi 30 kitap çıkıveriyor. Olması gereken şey "Nasıl Tolstoy'dan daha iyi yazarım, farkımı nasıl ortaya koyarım?" yerine öncekilerin çalışmalarının benim tecrübelerimi ve yaptığım şeyi şekillendirmesine izin vermek. Sonuçta hayat tecrübelerin, tarzın, benliğin tamamıyla farklı. Bunlardan daha farklı olarak hayal etmek, duygularla, yaşanmışlıklarla hareket etmek, bastırdığın hislerin ortaya çıkmasını sağlamak, insanları şaşırtmak için kötüyü denemek bile yaratıcı gücü ortaya çıkarır. Kötü dediğim ise örnek vermek gerekirse tamamıyla detone seslerden oluşan bir şarkı ile bile başarıyı yakalayabiliriz. Hayal kurarak, seçenekleri çoğaltarak, direncin az olduğu yolu bırakıp risk alarak, başarısızlıklardan yılmadan insan olmanın avantajlarını kullanabilirsiniz. bunu? Doğru evet ben yazdım.” diyor. Buna rağmen pes etmemiş olması da takdire şayan. Adamın da benim takdirime çok ihtiyacı vardı sanki... Neyse işte. Star Wars ya da Jurassic Park izlediğinizi varsayıyorum. Bahsedeceğim kişi bu filmlerdeki canavarları yaratan animatör Phil Tipett. Tipett, küçük bir odaya ne kadar “ıvır zıvır” olarak nitelendirebileceğimiz şey varsa toplamış. Raflar, masalar her taraf küçük figürlerle, oyuncaklarla hatta çöp diyebileceğimiz rastgele şeylerle dolu. Ayrıca şöyle bir defter var ki; gazetelerden, dergilerden ve kitaplardan kestiği resimleri yapıştırarak bir kolaj hazırlamış. Odada vakit geçiriyor, defterleri karıştırıyor ve bu malzemeleri bir araya getirerek "BULDUM" hissine kolayca ulaşabiliyor. Algıladıklarını parçalayıp işine yarayacak olanları bir araya getirme yöntemi. Oldukça zekice... Belgeselde kendime yakın gördüğüm, bölünmüş bir kişi de ilgimi çekti. Bu kişi Nathan Myhrvold. Google'da arattığım da isminin altında "yazar" yazıyor. Ancak bu kadarla sınırlı değil. Bu adam Microsoft'un eski teknoloji baş sorumlusu. Yemek kitabı yazıyor, nükleer reaktör icat etmiş… bir yandan da dinozorlar ve asteroitler üzerine çalışmalar yapıyor. Anlayacağınız o ki Nathan kendini çok sayıda farklı tesirle çevrelemiş. Çevresindeki insanlar da böyle olduğu için yaratıcılığının sınırı yok. Tamamen farklı bağlamlarda olan konuları birleştirip fikir alabiliyor. Algıladıkların ne kadar zengin ve kapsamlıysa doğal olarak beyninin kullanabileceği şeyler de artıyor. Elis için ise yaratıcılığın yöntemi yeniyi denemek. Elis'i biliyorsunuzdur. Şarkıcı, söz yazarı ve bu kadarla sınırlı değil, şu an tamamen farklı bir şeye yönelmiş; şeflik! Güvenli ortamından çıkarak yaratıcılığı sağlıyor. Sonuçta eski ve alışıldık şeyler beynimizi giderek az
Ölüme İhanet bakış lüm, karşıtı Yaşam ile birlikte insanlığın kavradığı ilk konseptlerdir. İnsanlar çok hızlı bir şekilde aile veya kabilelerindeki insanların sayısızca farklı nedenden dolayı ebediyen yok olabildiğini fark etmişti. Bu kaybettiklerini anabilmek için günümüzde de sürdürülen defin geleneklerinin temellerini attılar. Ölüleri gömmek, yakmak veya denize bırakmak; hepsi kökenlerini Cilalı Taş Devri’nde bulabilen ritüeller ancak bu seremoniler evrim geçirdikçe insanlarda alternatif bir his oluşmaya başladı: Korku. İnsanlar gömdükleri kişilerin geri gelmesi endişesi ile tanıştı ve buna karşın halklar arasında yeni söylentiler oluştu: Hortlaklar. Kökenini "Ölümden Dönmüş" anlamına gelen undead kelimesinden alan bu terim birçok halk efsanesini kapsayan bir konsept. Geçmişten bu Eren Açıkyıldız Ö yana her bir yandan farklı kültürler Hortlaklarla ilgili kendi varyasyonlarını ve bunu karşı çözümlerini üretmiştir: Ruhların yer altından çıkmasını önlemek için cesetlerine taş bağlayan Yunanlar veya şeytani güçlerin ölüleri ele geçirmesini önlemek için cesetlerin kafalarını kesen Orta Doğu kültürleri olsun her toplum aynı ortak çözüm için çabaladı: Ölülerin ölü kaldığından emin olmak. Bu endişelerin ve karşısında oluşturulan çözümlerin yaygınlaşmasındaki en büyük etmen de tahmin edilebileceği gibi edebiyattır. O dönemlerde çoğunlukla sözel bir formatta aktarılan bu destanlar kulaktan kulağa gittikçe değişip birbirinden farklılaştı. Bununla beraber yeni Hortlak türleri ve onlarla ilgili söylentiler oluştu: Vampirler, Zombiler, Hayaletler.
Edebiyat özünde bir imge veya bir düşünce iletmek için kullanılan bir araç. Hortlakların iletmek istediği imge de günümüze kadar insanlığın hassasiyetini ve faniliğini göstermektir. Şu anda ise durum biraz daha farklı, bulunduğumuz çağa yaklaştıkça kökenlerini batıl inançlardan alan ve canavarlaştırılan bu varlıklar artık daha insani bir perspektiften yansıtılıyor. Vampirler artık bütün ruhani değerlerin üstüne tüküren, gururlu, zalim ve şeytani varlıklar değiller. Artık onlar da kendi şahsi problemlerine ve bazı inançlara sahip. Ölümsüzlük ve bağımlılık gibi konseptlerin insan mantalitesinde sahip olabileceği etkileri göstermek için kullanıyorlar. “Eğer tanıdığım herkesin ölümüne şahit olup hepsinden daha uzun süre yaşamaya mahkum olsam nasıl hissederdim?”,” Yaşamamı sürdürmek için başkalarına zarar vermem gerekiyorsa bu beni bir canavar yapar mı?” yazarların gerçekten hem kendilerine hem de okuyucularına sorduğu sorular haline geldi ve genel olarak bu durum iyi bir sonuç olarak görülebilir. Bu tür unsurların oturmuş tiplemelerden çıkması ve yeni temaların işlenmesinde kullanılması da edebiyatta çeşitliliği ve yeniliği geliştirebilecek bir etkiye sahip. Edebiyatı bir zombi, bir vampir veya başka bir hortlak gibi göremeyiz. Edebiyat olduğu yerde sayan ve tarihte kilitli kalmış bir format değildir. Eskileri okuyup ders alan ve o sentezleri kendi eserlerine uyarlayan yeni yazarlar çıktıkça da olmayacaktır. Bu çatışmada bize düşen de, en azından bana göre, geçmişte yazılmış olan kültüre sahip çıkmak, gerektiği yerde saygı duymak, gerektiği yerde de gömüp geride bırakabilmek olur. Ölüm korkulacak bir şey değil, bunu bildiğimiz sürece yazdığımız eserler hem sanatsal olarak hem de biz insanlar üzerinde büyük yankılar getirebilir. Ve son olarak eserlerimiz, biz ölümlülerin aksine ölümsüzleşebilir. Hepsi birbirlerinin türevi olan ve aynı kökenden çıkan unsurlardır. Aralarındaki farklılıklar ise temsil ettikleri temalardan başka bir şey değil. Vampirler ölüme gurur ile arkanızı dönmeyi, Hayaletler takıntılarından dolayı biz ölümlülerin dünyasını terk edememeyi temsil eder. Bu unsurların ana amacı da anlatılan kişilere bir nasihat olmaktır. Korku dolu hikayeleri anlatan ozanların isteği insanları bu duygulardan caydırmak ve korku salmaktı ki gerçekten de işe yaradı. Bu hikayeleri duyan halk cesetlerden daha da korkmaya başladı. Bu hikayelerin korku yayma konusunda efektif olduğunu fark edince de yeni bir kitle bu akımdan yararlanmaya karar verdi: Dini gruplar. Düşünün, Yunan Mitolojisinde Ölüm Diyarı’nın tanrıları olan Hades ve Persephone'ye karşı gelmenin ve saygı duymamanın kötü sonuçlandığını anlatan kaç tane destan var? Kral Sisyphus'un tanrıları kandırdığı ve ölümden kaçtığı için için cezalandırılması, Ozan Orpheus'un Hades'in kurallarına uymadığı için eşini kurtaramaması: bunların hepsi tanrılara sadakati arttırmak için anlatılan hikayelerdi ve zaman ilerledikçe farklı dinler tarafından da uyarlanmış bir stratejiydi. Daha yakın bir örnek olarak Dracula'yı ele alalım mesela: Dracula kitabında kendini ölümsüzleştirerek Tanrı'yı kınamış ve Şeytan’a kucak açmış bir karakter olarak gösterilir. Rakibi olan avcı Van Helsing ise yanında kutsanmış su ve haçlar taşıyan bir din adamıdır özünde. En basit ve duygusuz birer unsur olan zombiler bile onları popülariteye sürükleyen filmlerde dini sembolizm ile gösterildi, George Romero'nun Ölülerin Şafağı filminin en büyük sloganı niye "Cehennem'de yer kalmayınca ölüler yeryüzüne adım atacak"tı sizce?
Suçluluk/Utanç Kültürü: Eskiden Şimdiye bakış lasik Filoloji üzerine makalelerimden birinin kaynakçasını okurken, Suçluluk ve Utanç kültürleri gibi tuhaf bir kavramla karşılaştım. Temel fikri şu doğrultudaydı: Utanç kültürü olarak adlandırılan bir kültürde doğan bir insan, bir eylemin ahlakını belirlemek için dış algıyı kullanır. Öte yandan, suçluluk kültürü içinde doğan bir insan, bir eylemin ahlakına karar vermek için içselleştirilmiş bir ahlaki pusulaya güvenir. Bu ayrımla ilk kez karşılaştığım okumanın amacı açısından, Yunan kahramanlar çağı, Suçluluk kültürünün başlangıcıydı. Utanç temelli bir ahlaki sistemden suçluluk temelli bir ahlaki sisteme doğru olan bu evrim, Hristiyanlığı ve Batı fikrini diğerlerinden farklı, uyumlu bir kültürel varlık ve Antik Yunan’ın manevi mirasçısı olarak şekillendiren bir etik sistemin başlangıcıydı Hiç şaşırtıcı olmayan bir şekilde bu fikir, oldukça kutuplaştırıcı olmakla beraber, son yetmiş yılda önemli miktarda tepkiye ilham verdi. Eleştirmenler bunu, Japon kültürünün önyargı ve Manuel de los Reyes K Kaya Takmaz’ın Çevirisiyle taraflılıklarla dolu geniş bir genellemesi, Japonların utanç kavramının yanlış anlaşılması olarak adlandırdı. Bu nedenle, bu ayrımın akademik çevrelerde gerçekte ne kadar geçerli olduğunu keşfetmekle beraber, bu ayrımın sonuçlarına ilişkin (doğru veya yanlış) yorumları araştırmak amacıyla hem klasik filolojideki hem de diğer disiplinlerdeki literatürü gözden geçirerek bu konuyu araştırmanın faydalı olacağına karar verdim. Okuyucuya, derlediklerimin veciz bir özetini aktarmayı umuyorum. İkinci Dünya Savaşı’nın sonunda, başta ABD Savaş Enformasyon Bürosu tarafından görevlendirilen ABD’li sosyolog Ruth Benedict, Japonya’ya kültürel bir bakış açısı getirmeyi hedefleyen geniş bir çalışma olan Krizantem ve Kılıç’ı yayınladı. Bu kitapta en çok tartışılan konu, yazarın ABD ve Japon kültürü arasındaki farkları tartışmak için kullandığı suçluluk ve utanç kültürleri arasındaki ayrım olmuştur. Yukarıda belirtildiği gibi, temel ayrım dışsal (utanç) veya içsel (suçluluk) ahlaki pusulada yatmaktadır.
sonra suçluluğun keşfedilmesini- belgeleyen bir metinsel tarih parçası olduğunu öne sürecek kadar ileri gidiyor (Akhilleus’un Şarkısı’nın herhangi bir hayranın ilgisini çekebilecek bir okuma). Fakat, suçluluğun Hristiyanlık tarafından benimsenip yayılmadan önce Antik Yunan’da başladığı iması, Avrupa’yı doğrudan Antik Yunan’dan gelen ayrı bir kültürel bölge olarak tasvir ediyor. Okuyucunun bu konudaki düşüncelerine kendilerine bırakıyorum. Bu, bizi utanç ve suçluluk kavramıyla ilgili daha fazla soruna götürür. Doğruluğu ne olursa olsun, insanları kültürlere ayırmak bize tam olarak ne kazandırıyor? Suçluluk ve utanç kültürlerinin nüanslardan arındırılmış bir şekilde yorumlandırılması, Avrupa’nın üstünlüğünü savunmak için kolayca bir silah haline getirilebilir. Dahası, akademisyenler, Benedict’in kitabının en sonda Japonlardan kendi kültürlerine “bir antropolog olarak” tarafsız bir şekilde bakmalarını istediğini fark etti. Bu, bazılarının Ruth Benedict’i “kültürü, temel bir yaşam biçiminden, arzu edilen amaçlara yönlendirilecek araçsal bir potansiyele” dönüştürmekle suçlamasına sebep oldu. İlginç olan şu ki, aynı suçlama, kültürel çalışmalar alanında çalışan bilim adamlarının çoğuna karşı da kullanılabilir. Bu, bir Japon’un, eylemlerinin ahlaki değerine karar verirken, topluluğunun fikrinin daha büyük bir etkiye sahip olduğunu göreceği anlamına gelir. Oysa suçluluk kültüründen (geleneksel olarak Hristiyan kültürlerinden) gelen biri, eylemlerinin ahlaki değerine karar vermede içsel bilincin daha ağır bastığını görecektir. Böylece bunun neden bu kadar tartışmalara yol açtığını anlamak kolay oluyor. Bu, neredeyse, “batıda” doğmayan herkesin bilinçten yoksun olduğunu ima ediyor. Burada, Ruth Benedict’in çalışmalarına daha yakından incelendiğinde, utanç kültürünün suçluluk duygusundan aciz bir insanı ima etmediğini, yalnızca sosyal algıyı ahlakın temel itici gücü olarak önerdiğini belirtmek isterim. Aynı şekilde suçluluk kültürü de utançtan arınmış değildir. E.R Dodds, The Greeks and The Irrational (Yunanlar ve İrrasyonel) adlı kitabında, Ruth Benedict’in Suçluluk ve Utanç toplumları kavramını klasik filolojinin incelenmesine uyguluyor. Dodds, Homeros’un İlyada ve Odisseia’da bahsettiği kahramanlar çağının, yüzyıllar boyunca yavaş yavaş Suçluluk toplumuna dönüşen bir Utanç toplumu olduğu teorisini ortaya attı. Dodds, Homerik kahramanların utanç verici bir toplumda yaşadıklarını, çünkü onlara göre, temiz bir bilinç beklentisinin aksine, Yunan yoldaşları arasında iyi bir itibara sahip olmaktan daha muhteşem bir ödül olmadığını öne sürüyor. Bu, eylemlerinin ahlaki değerinin içlerinde değil, toplulukla birlikte belirledikleri anlamına geliyordu. Bu gelişme, diğerlerinin yanı sıra Homeros, Hesiodos ve Euripides’in dini tutumlarına ilişkin metinsel kanıtları kullanarak Dodds tarafından ufak ufak haritalandırılıyordu. Başka bir akademisyen olan James Arieti, İlyada’nın Akhilleus’un gerçek kahramanlık eylemini -Patroklos’un ölümünden Okuyunuz. J. Arieti (2005) Philosophy in the Ancient World E.R. Dodds (1951) The Greeks and the Irrational R. Benedict (1946) The Chrysanthemum and the Sword M. Miller (2011) The Song of Achilles
Sen varken kötü diye bir şey bilmiyorduk Mutsuzluklar, bu karalar yaşamada yoktu Sensiz karanlığın çizgisine koymuşlar umudu Sensiz esenliğimizin üstünü çizmişler Nicedir bir pencereden deniz güzel değil Nicedir ışımayan insanlığımız sensizliğimizden. Sen gel bizi yeni vakitlere çıkar. Aşk Aşk, Galile Denizi, 1958 İlhan Berk’ten
Şiir
Soluksuz esen rüzgarı karşında, Bilmediğin nedenle yaşamak, Belirsiz imtihan, gerçek mi aşk, Kaderimse eğer yağmur altı dans. Yaprakları dökülen ağaçlar gibi, Hep yeşermeyi beklemeklen, Tabiatın bitmez döngüsünden, İnişli çıkışlı geçmekte şu hayatlar. Keşke olmasaydın etten, kemikten, Bi’ışık huzmesi kadar parlak, sessiz, O zaman hiç ölür müydük senle biz, Kayıbım en derinlerinde zihnimin. Tek vücutta taşıdığım iki benlik, Söyle, hangisini seversin? Yağmur Altı Dans Baran Ateş
Şiir
Sakınırken eski hayaletlerin pençesinden Bir garında Ankara’nın, son bir selam verdim. Elveda dedim mantığıma, sarı küskün ışıklar altında Üfledim geçmişin tozlu raflarını Issız vücuduma söz geçiremedim sisin şehrinde Ve buldum soluğu bir pavyon otelinde. Yüzümde izi kalmış iğrenç makyajın, Çınlıyor camı devrilmiş şişelerin Kulağımda silinmeyen bir musiki, Duyulur her şey bu pavyon otelinde Saklayamaz ince duvarlar şehvetin sesini Bir misafirdir artık başkent ayazı Hiçbir yatak evimde hissettirmeyecek beni Gözlerime balıklar dolacak maviyi özlediğimde Anlamı bile kalmayacak arkada bıraktıklarımın Bir gece yolcu olursan pavyon oteline, Pişman olursun kaygılarını terk ettiğine. Pavyon Oteli Can Kalamata
Şiir “A memory full of sea”,Tuba Akar
Sokakta kimsesiz bir lir ah o memleket sesleri Bir kadının gülüşü, o mermer evlere benzer derlerdi. Kadın tanımaz bir keşişim artık ben ve de sürgünüm evimden Saint Antoine mumlarını söndürüyor Karanlık sarmış zeytinleri ve memleketimi Nuhun gemisindeyim ben mümkün değil kavuşabilmek Tahta parçasında esir bir karınca Yüzü soluk denizci kürekleri Helen evleri gibi beyazdır elleri Kirke adasının bir sakiniyim Asice bin yıllarımı, yüz yıllarımı veririm Sensizliğin denizinde derya kuzuları bile kaçkın Gözlerimiz ise küskün ve dalgın Tayfanın ağzında o türküler eksik Bendeniz limansız bir kaptan Alabora olurken sadece baharları ve evini özleyen. Kalamata Can Kalamata
Şiir
O gemiden iniyoruz hepimiz Nehirde sallanan ışıklara elveda Bahisler açılıyor sarhoş kafalara Oraya Buraya Şuraya Aman kim takar Kimse daha az önce geçen Nero’nun fahişeli gemisinin farkında değil Gece evet gece Ama burada diyorum ki aranan şey gece Işıklar sönmeli üfleyin yanan tüm mumları! “Aman efendim” neymiş “kilise uyumaz” Ey sen Paskalya’da neredeydin? Nehrin kara sularını sadece köprü ışıkları süslüyor Yağmuru görmüyoruz Tenimizde karıncalar dolaşıyor Ve ben Feth-i Şehr kararı alıyorum Herkes arkamda ne hissediyor bilmiyorum İşte neo-klasik bir antika müzesi İşte post-modern bir polis departmanı İşte gotik bir meclis binası Şaraplar dudaklardan sek geçiyor İşte sarıkafa arkamdan koşuyor Nerosal Ömer Sakızlı
70.000 aşk ve 90.000.000 dize: Ünlü şair İlhan Berk burda yatıyor! N'olur yolcu, sevaptır, sakın üşenme, Yukardaki sayıya bir sıfır da sen ekle. Adı İlhan Berk Olan Şiir Mezartaşı Çiçekleri Nurullah Ataç çeliştirmen Tahir Alangu soruşturman Cevdet Kudret deriştirmen Suut Kemal çekiştirmen Mehmet Kaplan uyuşturman …. İlhan Berk eleştirmen CEMAL SÜREYA’DAN
hikaye FOTOĞRAFA AŞIK OLMAK zerinden hisler akan, bulanık bir şekilde adaların gözüktüğü fotoğraf, içerisinde ne anlamlar ne derin yaralar taşıyordur, kim bilir kaç senede gelmiştir bu hale, kaç sigara dumanı çekmiştir, kaç insan görmüştür onu ve kaçı fark etmiştir? Senden benden yaşlıdır burası, kaç kuş pisliği, kaç yağmur damlası düşmüştür, ne kadar yaşamıştır ki yüzüyle sırtı birbirine karışıp bu kadar şeffaf olmuştur. Tek bir İlker Has Ü
fotoğraf karesi, tek bir fotoğraf ya! Tek bir tanesi bulunduğumuz yerden bizi alıp en uzak, en ıssız ve amansız arazilere götürebilir miydi? Fotoğrafı çektiğim andan itibaren bende nasıl bu denli derin yaralara sebebiyet verebilirdi? Hayatım bir fotoğraf karesine göre nasıl da bu kadar değişebilirdi? Bir fotoğrafa aşık oldum, hem de bir daha asla görmek istemeyeceğim ama kendisini de her zaman yanımda taşıdığım ve geceleyin çıkartıp baktığım bir fotoğrafa gönlümü kaptırdım. Eşsiz güzelliğine doyamıyorum. Bilmediğim birisini özlüyorum, daha önce hiç duymadığım ve adını bilmediğim birini özlüyorum. Gece fotoğrafına bakabilecek kadar çok, ona şiirler okuyacak kadar, akşam çayında karşıma oturtup sohbet edebilecek kadar çok. Oturup uzun uzun bakıyorum, sadece anlamak istiyorum, onu bu hâle neler, kimler getirmişti? Böyle bir güzelliği neden benden başka kimse fark edememişti, en çok da bunu merak ediyorum. Hayatta en çok istediğin şey ne olurdu deseler, ilk vereceğim cevap bu pencerenin konuşması olurdu. Kaç bahar görmüş, kaç insan gezmiş, kaç yağmur geçirmişti bu pencere. Bu pencere benim olsa onu en güzel perdelerle süsler, en güzel çiçeklerle donatır ve en derin duygularla severim oysa halen en derin duygularımı ona bahşediyorum ya... Üzerindeki küçük küçük noktaları siğillere, alt tarafın siyahlaşmasını da çok içtiğine yoruyorum. Üzerince onlarca kişinin izi var. Olsun, seni yine de seviyorum. Hiçbir zaman gelmeyeceğini bildiğim halde bana o bulanık gözüken manzarayı anlatacaksın diye bekliyorum. Seni karşıma alıp oturtmak hayallerimi sıralamak istiyorum. Seninle karşılaşmaktan korkmama rağmen ölesiye özlüyorum. Seni küçük bir şiire sığdıracağım, ne kadar sevsem de yok etmek zorundayım. Yüreğime, kilitli kapıların ardına göndermeliyim. Gecenin karanlığında ağlayan bir kedi, Mutlu olmuştu bir nevi, Hani, nerede onun sevindireni?
hikaye KATELANKA CİNİ özümü hafiften araladığımda odanın sadece sokak lambasından sızan ışıklarla hafifçe aydınlandığını gördüm. Güneş daha doğmamıştı, zaten doğsa da gökyüzündeki kara bulutlardan sıyrılıp yüzünü göstermekte zorlanırdı. Alarmın çalmasına henüz 1 saat 26 dakika vardı. Alarmdan daha erken uyanınca kendimi tuhaf bir şekilde iyi hissediyorum.Bunları düşünürken tekrar dalmam çok da uzun sürmedi. Mehmet Emin Hayta G
07:30 alarmı çalmaya başlayınca 07:20 alarmını kaçırdığımı anladım. Normalde ilk alarm çaldığında bir kez erteleyerek ayılma süresi olarak kendime 10 dakika hak tanırdım. Geç kaldığımı anlayıp yataktan hemen kalktım. ''Sabah kalkınca sıcak sıcak giyerim.'' diye kaloriferin üzerine bıraktığım çoraplarım ile termal taytımı giydim. Bazen köydeki amcam termal tayt giydiğimi bilse ne düşünürdü diye merak ederim. Sonra da dünyanın en merak edilmemesi gereken şeyini düşündüğüm için kendime kızarım. Nasıl geldiğimi hatırlamadığım bir otobüs durağında beklediğim esnada, mahalleden tek arkadaşım olan Gandalf'ın esneyerek ve ağır adımlarla bana doğru geldiğini gördüm. Gandalf, bizim mahallede dolaşan sahipsiz bir köpek. Ona Gandalf diyorum çünkü o kadar yaşlı ki gerçek anlamda beyaz sakalları var. Pazar günleri hariç hemen her gün aynı saatte onunla burada buluşuyoruz. Durakta bekleyenlerin tedirgin olmaması adına birkaç metre uzaklaştım. Yine hangi pastaneden aldığımı hatırlamadığım peynirli poğaçanın en peynirli tarafını onunla paylaştığımda, her zamanki gibi, teşekkür mahiyetinde bana kuyruğunu salladı. Kendimi “faydalı” biri olarak hissettiğim tek an Gandalf ile yaptığımız bu paylaşım süreçleri olabilirdi. Gandalf ile olan ilişkimi daha ileri boyuta taşıyabilmek için tozlu başını hızlıca okşadım. Bu sırada 1995 model Iveco’nun ışık hızıyla durağa doğru yaklaştığını gördüm. Gandalf’a “Görüşürüz” dedikten sonra durağa doğru yöneldim. Ben daha durağa varamadan Iveco’nun, yerdeki çamurlu suyun nerdeyse tamamını Gandalf’ın üzerine sıçrattığını fark ettim. Bazı otobüs şoförlerinin silahlı terör örgütü üyeliğinden yargılanması gerekiyor. Hayvan öylesine şok olmuştu ki korkudan çevrede tek güvendiği varlık olan benim yanıma doğru koşmaya başladı. Otobüse benimle beraber binme şansı yoktu elbette. Yanıma iyice sokulduğu anda yeniden başını okşadım ve daha fazla peşimden gelmemesi gerektiği anlatmak için kafasına avuç içimle geldiği yöne doğru baskı uyguladım. Ne demek istediğimi anlamıştı. Keşke Iveco’yu Hasan Abi değil de Gandalf kullanıyor olsaydı. Dünya daha yaşanabilir bir yer olurdu. Gandalf bu hareketimle olduğu yerde durdu ancak tüm ıslak köpeklerin geleneksel titreme hareketini yapmasına engel olamadım. Hayvan üzerindeki bütün çamuru, suyu, kötülüğü, nefreti, anlayışsızlığı, çirkinliği öyle bir savurdu ki ben dahil durakta bekleyen herkesin özene bezene giydiği kıyafetler resmen mahvoldu. Olanların sorumluluğunu almam gerektiği düşüncesiyle “Affedersiniz” demeye kalmadan bir kargaşanın ortasında buldum kendimi. “Bu hayvana sen yüz veriyorsun!”, “Olacak iş değil üstüm başım berbat oldu”, “Allah belanı versin senin”, “Hayvanla hayvan oluyorsun”, “Belediyenin bunları zehirlemesi lazım…”. Hangi cümleyi kimin söylediğini seçemedim doğal olarak. Beyaz yakalı plaza kızı sesi vardı, akşama kadar dükkânın önünde oturup kalça büyüten bol Katelanka Cini
kumaş pantolonlu esnaf sesi vardı, sabahın köründe otobüse binerek nereye gittiğini kimsenin bilmediği emekli dayı sesi vardı. Hâlbuki düşünce yoksunu şoför Hasan, hayvanı ıslatmasaydı tüm bunlar yaşanmayacaktı ve tabii ki kimse olaya bu yönüyle bakmadı. Olanca bir mahcubiyet ile otobüse en son binmek adına kenara çekildim. Herkes binince hızlıca Gandalf’a bir göz attım. Utanmış gibiydi ve esasında utanması gereken milföy hamuru kılıklı Hasan’dı. Dolmuşa bindiğim an içerideki esans kokusu karşıladı beni. O an gözüm bir buçuk aydır ortalıkta görünmeyen Hacı Amca’yı aradı. En son konuşmamızda umreye gideceğini söylemişti. ''Hacı Amca bana şu el üstüne sürülen kokulardan getirmeyi unutma.'' diye tembihlemiştim onu. Göz göze geldiğimiz an elini hafifçe kaldırarak selamladı beni. Daha sonra cebinden küçük esanslardan birini çıkardı. Aramızda birkaç metre olmasına rağmen almam için bana doğru uzattı. Biraz önce yaşanan gerginliği hiçe sayarak, dolmuş içi insan parkurunu geçip esansıma ulaştım. Genel olarak bedava her şeyi sevsem de esansların yeri benim için ayrıdır. Hatta bazen kendime takılırım, ''Sen hacı yağı düşkünüsün.'' diye. Bilmem ne Towers’ın bilmem kaçıncı katındaki iş yerime her günkü negatifliğimle nihayet vardım. Her sabah nereden aldığını bilmediğim enerjisiyle sağa sola gülücük dağıtan ibrik suratlı Kadir de buradaymış: -Günaydın Kadir. Sendeki bu enerjiyi sınır ilçelerine dağıtsak kaçak elektrik sorununu çözeriz. -Anlamadım abi. -Neyse, yok bir şey. Evet, yediden yetmişe herkesin ezip bıraktığı patron paspası Şerif, sana da günaydın. Çaya sövgüsünü katarak katran kıvamına getiren çaycı hanım, sana da koca bir günaydın. Sahi ne oldu kredi çekip altın satın alma işine? Köyden de arsa falan alacaktın. Neyse günaydın bakalım. Aha! Sümsük Veli de gelmiş, erkenden başlamış işe. Sen olmasan kime yıkardık ayak işlerimizi? Sana da günaydın, günaydın, günaydın, yemin ederim günaydın. Dünyanın en ağır küfrü bile sırıtılarak söylenilen ''günaydın'' kadar sinirimi bozamaz galiba. Hayır, yani belki ben uyanmadım belki gözü açık uyuyabilen biriyim. Cenırılmenijır, portföy, strateji, brief, fidbek, konsolide… ve daha onlarca Fransızca kökenli kelimenin arasında mesainin bitmesini sabırla bekledim. Buradaki kimsenin Fransa’nın haritadaki yerini dahi bilmediğine yemin edebilirim.
Nihayet para karşılığında hayatımın 10 saatini sattığım günün sonuna geldik. Her mesai bitiminde yanıma sokularak ''Beni eve bıraksana ya.'' diyen Tahsin'i aradı gözlerim. Biraz ilerleyince Tahsin'in bir arabanın sağ koltuğundan gülümseyerek bana baktığını fark ettim. Biraz ona doğru yaklaşınca Tahsin, ''Çağlar ben artık arkadaşla gideceğim. Sen tek gidebilirsin.'' dedi. Hava soğuduğu ve arabası olan birini kafaladığı için artık bana ve motoruma tenezzül etmiyordu. “Zaten ben de motorla gelmemiştim.” dedim. Bu durumdan memnun olduğum için onları, yolcu edilen misafirlere el sallayan ev sahibi çocuğu neşesiyle bay bay yaparak uğurladım. Normalde belki de kırılmam gereken bu olayda, sorumluluğum azaldığı için biraz rahatlamıştım. Çalıştığım bilmem ne towers ile evimin arası yaklaşık 1 saatlik yürüme mesafesiydi ancak zaman sınırlamam olmadığı için eve yürüyerek gitmeye karar verdim. “Bu insanlar nereye gidiyor anasını satayım. Herkes bir yerlere gidiyor. Kimi yürüyerek, kimi arabayla, kimi tramvayla… nereye gidiyor bu insanlar?” diye düşünerek yolu yarıladım. Eve ve Gandalf’ın durağına yaklaştıkça aklıma sabah olanlar geldi. Eve geçmeden önce markete uğradım. Her zamanki gibi konserve barbunya, 1,5 litrelik su ve 1 ekmek alarak kasaya doğru ilerledim. Liseyi yeni bitirip iyi bir üniversiteye yerleşemeyen kasiyer Gönül beni görünce yine lafa tutmaya çalıştı. ''Ya Çağlar abi sen her gün barbunya mı yiyorsun?'' Gönül'ün boşboğaz konuşmalarına alışık olduğum için hiç oralı olmayarak aldığım ürünlere bir paket de 5'li sakız ekledim. Nedense son zamanlarda çevremle iletişimimi minimuma indirmiştim. Hatta mecbur olmadıkça insanların birbirleriyle iletişime geçmesini gereksiz bulmaya başlamıştım. Her ne kadar bunları aklımdan geçirsem de kasadan ayrılırken Gönül'e ''Kolay gelsin.'' demeyi ihmal etmedim. Eve varıncaya kadar gözlerim Gandalf’ı aradı. Bir müddet durakta otobüs bekler gibi bekledim. Ancak yoktu. Kolay kolay hiçbir şey için endişe etmem ancak Gandalf’ı göremediğim için küçük çaplı bir endişe krizi yaşadım. Eve gidip konserve barbunyamı afiyetle yedikten sonra zilin iğrenç sesiyle irkildim. Alışkın olmadığım için zil sesi bende ürpertiye neden oluyor. ''Nolur misafir falan gelmiş olmasın ya!'' diye minik bir dua gönderdim kozmosa. Kapıyı açtığımda karşı komşunun uzattığı sütlaç kâsesiyle karşılaştım. Bu an,
evrenin bana olumlu olarak geri dönüş yaptığı nadir anlardan olduğu için kâseyi sırıtarak aldım. Nazmiye teyze benim bekâr olduğumu bildiğinden kapımı haftada en az bir defa bu niyetle çalardı. Ayaküstü çocuklarının onu hiç ziyaret etmediğinden yakınır ve beni çocuğu yerine koyduğunu belirtirdi. Ben ise onu değil, sadece tatlılarını önemsiyordum. Her ne kadar sıkılsam da onu sonuna kadar dinleyip, çocuklarını kötüleyerek bir sonraki tatlı için zemin hazırlardım. Saçma sapan bir günün sonunda yatağımda cenin pozisyonuna geçerek tatlı bir uykuya hazırlanıyordum. Genelde “Neden hemen dalamıyorum ki?” diye her gece kendime kızar, o kızgınlığın son evrelerinde yavaştan zihnim kapanır ve uyurum. Sıradan zihin kapatma merasimi olacakken; geceyi ürkütücü hâle getiren bir ses geldi arkamdan ''Korkma benim!''. Rüyada olduğumu düşünerek tekrar uyumaya yeltendiğimde aynı ses tonu bu kez desibelini daha da yükselterek ''Çağlar hadi uyan, daha çok işim var.'' dedi. Bu rüya falan değildi ve ben bu ses tonunu ilk kez duyuyordum. Korkudan vücudum titremeye başladığından masumca anlam vermeye çalışıyordum olanlara. Dizlerimi karnıma doğru daha da yaklaştırdım. Korunmak amacıyla üzerimdeki pikeyi başımdan aşırdım. Hiçbir ses duymayınca arkamı döndüm ama hâlâ kafamı açığa çıkarmamıştım. Pikeyi hafiften aralayarak odada göz gezdirdim. Hiçbir şey göremeyince biraz cesaretlenerek yatağımda doğruldum. Bilgisayar masasının üstünden yine aynı ses ''Sonunda uyanabildin ya!'' diye sitem dolu bir cümle sarf etti. Daha sonra mouse pad üzerinde, bir kuşun parmağı büyüklüğünde, yeşilimsi bir yaratık olduğunu fark ettim. Vücut ısım daha da arttı, konuşmak istesem de ağzımdan tek kelime çıkmadı. Sanki yeşilimsi yaratık, beni daha da zor durumda bırakmamak için ekstra herhangi bir şey yapmıyordu. Şoktan hafifçe çıkarken konuşmak için cesaretimi topladım: -Abi pardon da sen kimsin ya da nesin? -Ben Katelanka ciniyim. Katelanka cini mi? Bu isim bana neden yabancı gelmedi diye düşünürken zor olsa da anımsadım. Katelanka cini, nenemin benim de içinde bulunduğum torunlarını etrafına toplayarak anlattığı hikâyedeki cindi. Bu cin, iyi insanları en çaresiz zamanlarında ziyaret edip onlara üç dilek hakkı sunarmış. Ama ben iyi biri değilim ki diye düşünsem de oraya hiç takılmadım. Üç dilek mevzusu, korkuyu törpüleyerek yerine heyecan duygusunu yeşertiyordu. ''Demek nenemin anlattığı hikâye doğruymuş.'' dedim içimden. Biraz önce abi diye hitap ettiğim için toparlamaya çalıştım ''Hoş geldiniz Katelanka Bey''.
Uzandığı yerden doğruldu ''Gözünü seveyim bana bey diye hitap etme Çağlar, kasılıyorum.''. Cinin kullandığı üslup beni daha da rahatlatıyordu. Neden geldiğini sordum. ''Konuyu uzatmaya hiç gerek yok. İşlerim var ve sen hikâyeyi biliyorsun. Bir dilek hakkın var Çağlar, dile benden ne dilersen!'' . ''Bir mi? Ama nenem hep üç dilek hakkı olarak anlatırdı.'' diye ufak bir serzenişte bulundum. Katelanka kaşlarını çattı ''Hikâyede veya filmde değiliz lan. Hem üç dilek hakkı çok klişe ve ben klişelerden hoşlanmıyorum.'' Cinin vermiş olduğu gereksiz bilgiye takılmayıp bir dilek hakkını kabullenmek zorunda kaldım. ''Peki bu gece karar vermek zorunda mıyım? Çok ani oldu, ne isteyeceğimi bilmiyorum.'' dedim. Katelanka biraz düşündü ''O zaman sana biraz zaman tanıyorum Çağlar, sana birkaç saat müsaade. Şimdi Samanyolu’na çıkıp etrafı izleyeceğim.'' Cindeki eylemsel lüks beni kıskandırmıştı. Samanyolu’ndan etrafı izlemek... ''Tamam ama ya gelmezsen?'' dedim. Katelanka başını ''Hey tanrım ya!'' diyerek salladı ve ortadan kayboldu. Hayatımın monotonluğundan şikâyet ediyordum lakin bu denli garip bir gece de aklımın ucundan geçmiyordu. Gördüklerimin gerçek olduğuna şüphe yoktu ancak aklım bir türlü kabullenemiyordu. Rüya görmüş olabilirdim, beynim bana oyun oynuyor olabilirdi. Ya da gördüklerim gerçekti ve dilediğim herhangi bir şeyin gerçek olması için Katelanka’dan istemem yeterliydi. Ne isteyeceğime karar vermek için çok kısa bir sürem vardı. Loş odamdaki komodinin üstünde duran sigara paketine uzandım. İçinden bir dal sigara alıp, ağzıma götürürken gözüm çakmağımı arıyordu. Elimi komodinin üzerinde gezdirirken aniden o aynı ses geldi: -Ağhh lan dikkat etsene! -Abi noluyor ya? -Oğlum belimi kırıyordun! -Abi pardon da sen neden erken geldin? Birkaç saat demiştin. -Gitmedim ki ben, şurada tenhada bekliyordum. Üşendim. Git gel şimdi dünyanın işi. Şaşırmıştım: -Abi siz ışık hızıyla hareket ediyorsunuz. Yanlış mı biliyorum? Cüretkarlığım cini birazcık kızdırmış olabilirdi: -Doğru biliyorsun koç! Doğru biliyorsun da gideceğim yer kaç ışık yılı onu biliyor musun peki? -Aa! Haklısın abi. Ee nasıl yapalım? -Düşün sen, ben beklerim. Sıkıntı değil. Tuvalet nerede?
-Nasıl abi? -Şaka şaka düşün hadi. Katelanka’nın bu mütevazi tavrı beni şaşırtmıştı. Koskoca(!) cin komodinin üzerinden ayaklarını sarkıtarak oturmuş, benim karar vermemi bekliyordu. Söze girdim: -Abi ben aslında kararımı yıllar önce vermiştim. Seni de daha fazla bekletmek istemem açıkçası. Katelanka şaşkınlığını gizleyemedi: -Vay be! Neymiş dileğin peki? -Ölmek istiyorum. Çirkin mi çirkin, tiz bir ses tonuyla istemsizce kahkaha attı. -Abi nedir komik olan? Ölümden daha ciddi mesele mi var? Aniden küçük yüzünün sertleştiğini gördüm. -Oğlum! Ölmek elbette komik değil ama böyle dilek mi olur? İnsan zaten kendi elinde olan bir şeyi neden dilek olarak söyler ki? -Abi öyle değil ya! -Nasıl peki? -Abi ölmek kolay. Araya girdi: -Ne demek ölmek kolay? Sen ölünce nereye gideceğini biliyor musun Çağlar Efendi? -Abi umurumda değil. Gerçekten de değildi. -Eee neymiş mesele peki? -Abi benim kimsem yok. Kimseden bir beklentim de yok. Kimsenin benden beklediği bir şey de yok. Yani esasında hal böyle olunca ben de yokum. Yani var oluşumun bir anlamı yok. İnsanın varlığının anlamı olmalı değil mi? Cinin yüzü daha da ciddileşti: -Kitabın ortasından konuşuyorsun ha! Devam et. -Abi dalga geçme de bak şöyle yapalım. Ölmek zaten dilek olamaz. Bu yüzden sen onu sayma. -Eee dinliyorum. -Hayatta benden tek beklentisi olan varlık Gandalf. -Şu köpek?
Katelanka’nın Gandalf’ı biliyor olmasına şaşırmış olmama şaşırdım bir an. Adam cindi sonuçta. Bilmesi normaldi. -Evet abi. İşte o hayvanın sanıyorum ki benden başka seveni yok. Aynı bana benziyor. O yüzden ben ölürsem tek umursayacak olan Gandalf olacak. Senden ricam beni kopyalaman. Cin, benim gibi vasat birinden böyle parlak bir fikir beklemiyor olacak ki: -Vay, sürprizlerle dolusun Çağlar! -Abi dalga geçmesene. Neyse benim kopyam Gandalf’la ilgilenecek. O ölene kadar ona eşlik edecek zaten hayvan yaşlı. Sonra ne yaparsa yapsın umurumda değil. Ben ise belki de ilk kez varacağım yeri bilmeden bir yolculuğa çıkacağım. Hiç olmadığı kadar kararlı bir ses tonuyla: -Emin misin Çağlar? -Hiç olmadığım kadar… Katelanka minicik ellerini üç kez ve yavaşça birbirine vurdu. Şak, şak, şak… Sonrası zifiri karanlık.