The words you are searching are inside this book. To get more targeted content, please make full-text search by clicking here.
Discover the best professional documents and content resources in AnyFlip Document Base.
Search
Published by Kozalak Dergisi, 2023-11-27 19:50:41

Kozalak Dergisi: Kasım/Aralık 2023 Sayısı

2 Aylık Öğrenci Edebiyat Dergisi

Keywords: dergi

kozalak K A S I M / A R A L I K 2 0 2 3 Ö Ğ R E N C İ E D E B İ Y A T D E R G İ S İ SAIT FAIK KISA HİKAYELER VE ŞİİRLER KİTAP ELEŞTİRİLERİ 2. ETİK VE EDEBİYAT MUZAFFER ÖZDEMİR İLE RÖPORTAJ KADER KURBANI . .


Editörlerden asım/Aralık Sayımızda Türk hikayeciliğinin mihenk taşlarından biri olan Sait Faik’e yer verdik. Kendisi hikaye kavramına yepyeni bir soluk getirmiştir. İlk hikayelerinde tabiata verdiği yoğunluk, zamanla İstanbul ve sokaklarındaki yaşama yerini bırakmıştır. Son kitabı Alemdağ’da Var Bir Yılan ise kendi yalnızlığının manifestosu niteliktedir. Bunu daha iyi gözlemlemeniz için profil yazımızın yanı sıra dergimiz boyunca Sait Faik’ten alıntılar yaptık ve son olarak yalnızlık ve yazma temasını pekiştirici değerde olan “Çarşıya İnemem” hikayesini sizlerin yorumuna açtık. Şimdiden keyifli okumalar! Hoş geldin değerli Kozalak okuyucusu! Bizler Kimiz? Kozalak yazarları üniversite ve lise öğrencilerinden oluşuyor. Amacımız edebiyatın popülerliğinin azaldığı bu yıllarda, hem akademik hem eğlenceli yazılarımız ile edebiyatın hala uğraşmaya değer bir alan olduğunu ispat etmek. Diğer bir amacımız ise genç yazarların rahatlıkla eserlerini sergileyebileceği bir platform oluşturmaktır. Kozalak Dergisi olarak bakış dediğimiz düzyazıların yanı sıra, kısa hikaye ve şiir dallarına da son derece önem verdik. Kendimizi sadece genç yazarlar ile sınırlı da tutmadık, ayrıca genç çizerlere de yer vererek dergimize görsel sağladık. Dolayısıyla Kozalak sizlerin ve bizlerin dergisi. Neden Edebiyat Dergisi? K Diğer dergilere baktığımızda çoğunun kültür-sanat başlığı altında popüler kültür odaklı ve okuyanları genellikle eğlendirmek amaçlı yazılar verdiğini gördük. Kozalak olarak sadece edebiyat alanını kapsayan daha çok bilgilendirici yazılar ile farkımızı koymak istiyoruz. Her sayımızda belli bir yazarı konuk olarak alacak, hayatından eserlerine kadar inceleyecek ve tanıtacağız. Ayrıca, genç yazarlarımızın edebiyat hakkındaki araştırmalarına ve yorumlarına yer vereceğiz. Sonrasında ise bahsettiğimiz üzere sizden gelen şiir ve hikayeleri paylaştığınız görseller ile okuyucularımıza sunacağız Bu gayemizde okuyuşunuzu kolaylaştırmak adına bu dergiyi dört kategoriye böldük: profil, bakış, şiir ve hikaye. Bunların yanında, günümüzde popüler olan kitapları değerlendirecek ve eleştireceğiz. Ayrıca bakış bölümümüzde, farklı olarak, bambaşka ülkelerin dergilerinden çeviriler yaparak, çevirinin de bir sanat olduğunu gösterecek ve dünyadaki gündemlerden sizi uzak bırakmayacağız. Editörler Batu Atlamz & Efecan Akar


İçerik. profil Sait Faik Efecan Akar bakış Aylık Kitap Eleştirileri Eda Atalık Kader Kurbanı Eren Açıkyıldız Etik ve Edebiyat Ertuğrul Bitaraf HİSS: Müzik & Edebiyat Çağlanur Küsmenoğlu Unutkanlık Üzerine İlker Has Muzaffer Özdemir ile Röportaj Elif Sustam & Efecan Akar şiir Papatyalar ve Güller Mesec Çerçevedeki Fotoğrafa Bakıyorum Rabia Demir Ba* Bircan Çataltepe güz ağrısı saçlarımda bir sardunya konçertosu Cemre N. Karain Kimin Gazabı Bu? Baran Ateş Kayıp Puzzle Parçası Elif Gürbüz hikaye Masal Olmak Üzerine Öykü Şevval Nur Karpuzcu Süt Mısır ve Melankoli Mehmet Emin Hayta Kibritin Ucunda Mıyım? İlker Has Editörler Batu Atlamaz & Efecan Akar çizerler Baran Ateş Berk Bora Buse Işık Can Kalamata Ceren Sarıbaş Didem Öztürk Tuba Akar


“Önümüzde hayat... Her gün bir başka uykuya yatıp bir başka rüya göreceğiz. Halbuki her zaman, ağır ağır bizimle beraber akan nehir, bir göle varıyordu. Bu gölde artık biz akmıyor, dalgalanmıyorduk. Yahut bana öyle geliyordu.” Sarnıç, 1939 SAİT FAİK’TEN


SAİT FAİK ABASIYANIK profil 8 Kasım 1906’da Adapazarı’nda doğdu, asıl adı Mehmet Sait’tir. İlköğretimini Rehber-i Terakki’de tamamladı ve mezun olunca Adapazarı İdadisine geçti. 1920’de Yunan İşgali sebebiyle eğitimini yarıda bıraktı, Düzce ve Bolu gibi çeşitli illere göç etmek zorunda kaldı. 1922’de Adapazarı’na döndükten sonra idadi eğitimine devam etti ancak ailecek 1924’de İstanbul’a yerleştiler. Burada 10.sınıfa kadar İstanbul Erkek Lisesi sıralarını paylaştı, Arapça öğretmeninin sandalyesine iğne yerleştirdiği sebebiyle cezalandırıldı ve lise eğitimine Bursa Erkek Lisesi’nde devam etti. Bu lisede edebiyat ödevi olarak ilk hikayesi olan İpekli Mendil’i yazdı. 1928’de liseyi bitirdikten sonra İstanbul’a yerleşti, yüksek eğitimine İstanbul Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümünde devam etti fakat üçüncü sınıfta okulu bıraktı. Üniversite yıllarında sıkça yazmaya başladı, pek çok dergiye şiir ve öykü gönderdi. 1931 yılında babasının ısrarı üzerine İsviçre’ye iktisat okumaya gitti ve burada 15 gün dayanabildi. Şehirden bıkan Sait Faik Fransa’nın Grenoble şehrine geçtikten sonra Grenoble Üniversitesi Edebiyat Fakültesinde okudu. Orada bulunduğu sürede Avrupa’nın ünlü şehirlerinde bulundu ve yaşadı. Babası Sait Faik’in okulu bitiremeyeceğini anlayınca 1934’de İstanbul’a geri çağırdı, Sait Faik burada bir sertifika alıp Ermeni Yetim Mektebi’nde Türkçe öğretmenliğine başladı. Bu serüven uzun sürmedi, 6 ayın sonunda öğrenciler üzerinde hakimiyet kuramadığı sebebiyle yaşanan bir tartışmada sinirlendi ve istifa etti. İleride bu durumu şöyle itiraf eder “Anladım ki öğretmenlik benim harcım değildi...” 1936’da babası ona bir zahire dükkanı açtı, bu işte de başarılı olamadığı Efecan Akar 1 Biyografi 1. Özmez, O.T. (1954) Sait Faik'le Son Konuşma. Mavi Dergisi, Haziran 1954. No:20, sayfa 4. 1


bir türlü başarılı olamıyordu. Bu sebeple zamanını doldurmak için hayatının büyük bir kısmını sağda solda gezerek, kahvelerde oturarak, sinemaya giderek, meyhanelerde akşamlayarak ve Burgazada’da balıkçıların arasına karışarak geçirdi. Bir ankette yaşamayı şöyle anlatıyor: “Balık tutmak, kahvede oturmak, yanımda çok sevdiğim köpeğim, insan tanımak. Beyoğlu’nda bir aşağı bir yukarı dolaşmak, arada bir içmek, hikaye yazmak, velhasıl hiçbir şeye bağlanmadan avare gezmek bütün gün. İşte ben böyle hayattan zevk alırım; buna yaşamak derim.” Şüphesiz bu aylaklık onun tarzını oluşturan en büyük etkendir. Öykülerinde bir sahne çizer Sait Faik, bu sahne çoğu zaman İstanbul ve Adalar’dır. Size tesadüfi ya da büyük bir olayı anlatmaz; hayatın kesitlerini, insanların gündelik dertlerini, bir balıkçının denize açılması gibi sıradan olayları ele alır. Hikayeciliğini eşsiz yapan işte bu sıradanlıktır; yalın dili, hayata dair yaptığı çıkarımlar ve ünlü betimlemeleriyle en basit olay bile gözünüze kaleme dökülmeye değer gözükür. Yazdıklarında küçük anların kıymetini anlatan bir dil görülür, sanki kahvede oturmuşsunuzdur ve karşınızda size öyküler anlatan yaşlı bir adam vardır. Hikayeleri otobiyografik özellikler taşır çünkü yazar çoğu zaman İstanbul sokaklarında aylakça gezerken rastladığı olayları yazar. Öykülerde İstanbul dışına pek az çıkılır, çıkıldığı zaman da yazarın Adapazarı ve yurt dışında geçirdiği yılların etkisi vardır. Ziya Osman Saba, üstadın mekan seçimini Varlık Dergisi’nde yorumlamıştır: “Memleketin Adapazarı’ndan ötesini belki bilmezdi ama İstanbul’dan, İstanbul’un o bir avuçluk toprak parçası Burgazadacığından bile neler neler çıkarabilmişti! Görüş kabiliyetine şaşar kalırdım. Adanın kıyısına gelen soğan için dükkan kısa sürede kapanmıştır. Aynı yıl, Remzi Kitabevi ile yazarın babası maliyetin yazar tarafından üstlenilmesi konusunda anlaştı ve ilk kitabı olan “Semaver” bastırıldı. Bugünden sonra artık mesleği yazarlıktı. 1938’de babasını kaybetti, yaşamını mülklerinin geliri ve dergilerden kazandığı parayla idare ettirdi. 1940’da “Çelme” adlı hikayesinde halkı askerlikten soğuttuğu gerekçesiyle hakkında dava açıldı. Olayın etkisiyle uzun süre yazı yazmadı ve küstü, Haber-Akşam Postası’nda muhabir olarak çalıştı ama bu işe 1 ay dayanabildi. İlerleyen yıllarda yazdığı Medarı Maişet Motoru adlı kitap hükümet tarafından toplatılınca yeniden yazım hayatı yavaşladı. Bütün olanlara kırgınlığını ve yalnızlığını Lüzumsuz Adam kitabında gösterdi. 1948 yılında Sait Faik’e siroz tanısı konuldu, tedavi için 1951’de Paris’e gitti ancak yabancı bir memlekette yalnız başına öleceğinden korktuğu için burada sadece 5 gün kaldı ve tedaviyi reddetti. Son dönemleri yazarın altın yıllarıdır, o artık herkesçe tanınan ve Türk Edebiyatına yön vermiş bir kimsedir. Gittikçe nükseden hastalığı ve artan ölüm korkusu bu yıllarda kalemine de yansıdı. 1954’de çıkan “Alemdağ’da Var Bir Yılan” kitabı, yazarın değişen tarzının temsilcisi ve son kitabıdır. 12 Mayıs 1954’de yemek borusu kanaması nedeniyle hayata gözlerini yumdu. Birçok kişi Sait Faik’i ders kitaplarında, durum öyküsünün temsilcisi olarak bilir. Okuyanlar da bu çıkarıma hak verecektir fakat Sait Faik’i tek bir tarza sıkıştırmak ona haksızlık etmektir. Üstat, gençlik yıllarında olay hikayeciliğine bağlı olarak yazardı fakat zamanla, dostlarının tabiriyle doğasında yazarlık olan Sait Faik, yazdıkça kendi tarzını oluşturdu. Aylak bir hayatı vardı yazarın, biyografide bahsedildiği gibi yaptığı mesleklerde Farkı Neydi Sait Faik‘in? 2 2. Kunt B.S. (1954) Sev Azizim, Sev, Varlık Dergisi, Haziran, 407.sayı


Sait Faik ile ilgili yazılmış edebiyat anılarına baktığımızda; yaşarken ünlü olma şerefine erişmiş nadir bir yazar, daima çevresi dost meclisleriyle çevrili sevilen bir kişi ve maddi durumu son derece düzgün bir adam görürüz. Halbuki bu durum böyle değildir, yazar hayatı boyunca kendini yapayalnız görmüş ve yine yalnız bir şekilde ölmüştür. Asla evlenmemiş, kadınlar konusunda talihli olamamıştır. Maddi durumu iyi olsa da annesinden her hafta harçlık alıp, o harçlıkla haftayı çıkartmaya çalışırmış. Yetişkin bir adamın bahsedilen hali düşünüldüğünde, annesine yük olduğu düşüncesi elbette psikolojisini kötü etkilemiştir. Bu nedenle, edebiyatçı dostlarından kendisine iş bulmalarını istemiştir. Hatta Aziz Nesin’in çalıştığı gazeteye girmiş ve işi başaramadığı için ayrılmıştır. Tanınmıştı, ünlüydü hatta parasını yazdıklarından çıkarırdı ama dostlarına göre edebiyat konusunda özgüvenli olduğu söylenemezdi, Sait Faik’in. Ufak bir eleştiriyi kafasına takar, eseri sil baştan yazardı. Bu duruma örnek olarak Adil İzci’nin anlattığı bir anı verilebilir: “Günlerden bir gün de, “Kalinihkta” cebinde, yine Beyoğlu’nda... Söz verdiği üzere bu en yeni öyküsünü Vedat Günyol’a teslim edecek, ama önce bir kahvede bir hanım dostuna okuyor. Tersliğe bakın ki, o canım öyküyü beğenmiyor hanım dostu. Sait Baba da tortop ettiği gibi masanın altına atıveriyor. Biraz sonra da Vedat Bey’e anlatıyor olan biteni. Onun canı sıkılınca Sait Baba’nın da canı sıkılıyor. Kahveye gidiyorlar, neyse ki öykü masanın altında duruyor. Vedat Bey, öyküyü aldığı gibi basımevine yöneliyor. Yeni Ufuklar’ın Nisan 1954 tarihli sayısında yayınlıyor “Kalinihkta”yı.” kayıklarından tutun da, iskelesinin tamiri için kurulan şahmerdana, yine o iskelede fenalık geçirip son nefesini veriveren mavi gözlü hallaç babaya, kilisesine, papazına, mezarlığına, çarşısına, kahvesine, şüphesiz bütün balıkçılarına, tuttukları dülger balığına, çamlarına, çimenlerine, üstünden geçen son kuşlarına varıncaya kadar, şimdi birden hatırlayamadığım daha neler, nelerini görebilmişti!” Sait Faik’in standart bir çizgisi vardır, okuduğunuz kitaplarda konu ve dil bakımından öykünün Sait Faik’e ait olduğunu hemen anlayabilirsiniz ama üstadın son yıllarında bu tarz değişmiştir. Hastalığının getirdiği acılar ve kullandığı ağır ilaçlar nedeniyle gündelik hayattan kopan Abasıyanık, bu son dönemde yoğun bir ölüm korkusu ve depresyon içindedir. Alemdağ’da Var Bir Yılan kitabına baktığımızda, gündelik hayatın realist bir pencereden incelendiğini değil, her zamankinden farklı olarak sürrealist bir bakış açısıyla kaleme alındığını görürüz. Okuyucular bu durumu; rüya mı gerçek mi anlaşılmayan olaylardan, olaylar arası kopukluklardan, kim olduğu belli olmayan karakterlerden anlayabilir. Özellikle kitabın içindeki “Çarşıya İnemem” adlı öykü ve pek çok öyküde bahsi geçen kahraman, Panço adlı hayali arkadaşı, yazarın hastalığından dolayı çektiği yalnızlıktan içini dökmesidir. Sait Faik’in son yıllarını, yakın bir dostu olan Yaşar Nabi şöyle anlatır: “Sonunun yaklaştığını duyuyor, sık sık ölümden söz açıyordu dostlarına. Altı yıl süren alkol perhizini son aylarında birdenbire bozuşunun sebebi de bu duyguydu. Kurtuluş umudu olmadığına göre son günlerini olsun keyfince yaşamak istemişti belki. Bir gece, evimde, bir sanatçılar sohbeti sırasında kendisine korka korka uzattığım bir küçük kadeh şarabı, korka korka eline alışı hala gözümden gitmiyor.” Özel Hayatında Sait Faik 3. Sayır, Y. N. (1954) Sait Faik İçin Norlar, Varlık Dergisi, Temmuz 1954, 408. sayı 4. İzci, A. (2021) Anılarda Sait Faik, Varlık Yayınları 2 3 4


Siyasetle, ideolojilerle ilgilenmezdi. Edebiyat sohbetlerinde göz önünde olmayı sevmez, genellikle dinlemeyi severdi. İnsanları mesleklerine, sınıflarına göre değil insanlık duygularına göre sınıflandırırdı. Kendi kabuğunda yaşardı Sait Faik, toplumu gözlemlemek için onlarla yatıp kalkar, kahvelerde hayat hikayelerini dinlerdi. Halktan kopuk bir aydın ise asla değildi, bu konu hakkında Yaşar Nabi şöyle demiştir: “Çok sevdiği Ada balıkçılarının kılığına girer, kendisini yadırgayacakları için, bu küçük insanlar arasına ütülü pantolon ve kravatla karışmaktan utanırdı.” Mine Urgan’a göre Sait Faik, kılık kıyafeti ve davranışlarıyla çağdaşı olan sanatçılara hiç benzemezdi. Koltuğunun altında kitaplar taşımaz, ateşli ateşli fikirlerini savunmaz ya da kendinden söz etmezdi. Kendisini görenler Sait Faik’in yazar olduğuna zor inanırlardı ve de sıradan kıyafetleriyle bir halk adamı sanırlardı. Burgazada’da geçirdiği zamanda, ada halkı Sait bibliyografya. Faik’e deli ya da balıkçı diye takılır, dalga geçerdi. Gittiği yerlerde ciddiye alınmaz, dışlanırdı. Ada halkı, deli dediği ve değerini bilmediği Sait Faik’in ne kadar değerli olduğunu ancak yazarın cenazesinde fark edebilmiştir. Samet Ağaoğlu şöyle anlatıyor: “Yaşadığı adanın balıkçıları taa ölünceye kadar onun tanınmış bir hikayeci olduğunu bilemediler. Kahvelerine geliyordu. Deniz ve balık hikayelerini dinliyor, arada bir birkaç kelimeyle konuşuyordu. Ölen bu adalının cenazesinde bulunmak için toplanmış kalabalığı görüp söylenenleri işitince biraz şaşırarak, “Bir büyük insan olduğunu” fark etmişlerdi.” Pek çok yönüyle ele aldığımız Sait Faik, Türk edebiyatına getirdiği eşsiz durum hikayeciliği ve kendine özgün karakteriyle şüphesiz edebiyatımızın en kilit isimlerinden. Kozalak Dergisi olarak üstadı anıyor ve dergimizin ikinci sayısını ona adamaktan onur duyuyoruz. Semaver (1936) Sarnıç (1939) Şahmerdan (1940) Lüzumsuz Adam (1948) Mahalle Kahvesi (1950) Havada Bulut (1951) Kumpanya (1951) Havuz Başı (1952) Son Kuşlar (1952) Alemdağ’da Var Bir Yılan (1954) Az Şekerli (1954) Tüneldeki Çocuk (1955) Hikaye Roman Medarı Maişet Motoru (1944) Kayıp Aranıyor (1953) Okuyunuz. İzci, A. (2021) Anılarda Sait Faik, Varlık Yayınları Şiir Şimdi Sevişme Vakti (1953) Bilbil, Ş. (2021) Sait Faik Abasıyanık’ın Alemdağ’da Var Bir Yılan Kitabına Psikanalitik bir Bakış, 29 Eylül Üniversitesi 3 5 5. Urgan, M. (1998) Bir Dinozorun Anıları, Yapı Kredi Yayınları 6.Ağaoğlu, S. (2013) İlk Köşe, Yapı Kredi Yayınları 6 Naci, F. (2008) Sait Faik’in Hikayeciliği, Yapı Kredi Yayınları


“Günlerden pazartesi. Yine vapurun alt kamarasındayım. Yine hava karlı. Yine İstanbul çirkin. İstanbul mu? İstanbul çirkin şehir. Pis şehir. Hele yağmurlu günlerde. Başka günler güzel mi, değil; güzel değil. Başka günler de köprüsü balgamlıdır. Yan sokakları çamurludur, molozludur. Geceleri kusmukludur. Evler güneşe sırtını çevirmiştir. Sokaklar dardır. Esnafı gaddardır. Zengini lakayttır. İnsanlar her yerde böyle. Yaldızlı karyolalarda çift yatanlar bile tek. Yalnızlık dünyayı doldurmuş. Sevmek, bir insanı sevmekle başlar her şey. Burda her şey bir insanı sevmekle bitiyor.” Alemdağ’da Var Bir Yılan, 1954 SAİT FAİK’TEN Sait Faik Burgaz Ada’dan İstanbul’a Bakıyor


Aylık Kitap Eleştirileri bakış Yalın, "süssüz, sade" demek; tutku ise "güçlü bir coşku". Olabilecek en sade şekilde kaleme alınan bu güçlü hissiyatı okudum. Bir kadının, aşık olduğu adamın etrafında dönen dünyasını okudum. Uyanır uyanmaz, daha gözlerini açmadan aklına düştüğü sabahlarını okudum. Adamın telefonlarını bekleyişlerini, kapıda belirmesini gözleyişlerini, onunlayken yudumladığı kadehleri ve giydiği elbiseleri yıkamayışlarını okudum. Ben bir yalın tutkuyu okudum. Tüm bu romantizmden kendimi sıyırmaya çalışıp objektif bir yorum yaparsam, ana karakterimizin bakış açısını pek de sağlıklı bulmadım. Düşünce ve tavırları, yer yer saplantıya dönüşüyor, adeta kendi benliğini unutuyor ve adam için yaşıyordu. Bu bakımdan, Zweig’ın kaleme aldığı Bilinmeyen Bir Kadının Mektubu Eda Atalık Yalın Tutku, Annie Ernaux 022 Nobel Edebiyat Ödülü sahibi Annie Ernaux'nun "Yalın Tutku" kitabıyla karşılıyorum bu sefer sizleri. Fransız yazarın bu kısacık romanı, başladığınız gibi bitiyor. Hacmi küçük, etkisi büyük kitaplardan. 2


Sabahtan Akşama, Jon Fosse kıyısındaki villalardı. Daha sonra, bunun entelektüel bir yaşam sürmek olduğuna inandım. Şimdi bana öyle geliyor ki lüks aynı zamanda, bir erkeğe ya da bir kadına olan tutkuyu yaşayabilmektir." Lüks’ün tanımı yıllar içinde nasıl da değişmiş sahi, hayatın koşuşturmacasında fark edememişiz. Bir de şu cümleyi gereğinden fazla can acıtıcı buldum: "Artık hiçbir şey beklemiyorum." kitabını hatırlattı bana. Pek adil bir kıyaslama değil belki fakat bu benzerlik derecesi beni iki kitap hakkında düşünmeye itti ve Bilinmeyen Bir Kadının Mektubu’nu daha çok sevdiğim sonucuna vardım. Yalın Tutku onun yanında biraz sönük kalmış gibiydi. O yoğun duygulanımı karşı tarafa aktarmada pek başarılı değildi, sanki okuyucuyla anlatıcı arasında bir bariyer vardı. Buna rağmen Ernaux’nun gerçekçi ve cesur kalemi şans vermeye değer. Bir tane alıntı bırakıyorum: "Çocukken benim için lüks, kürk mantolar, uzun elbiseler ve deniz 023 Nobel Edebiyat Ödülü, Norveçli yazar Jon Fosse'ye gitti. Haliyle epey merak uyandıran yazarın kalemiyle ben de tanışmak istedim ve geçtiğimiz günlerde Sabahtan Akşama kitabını okudum. İsveç Akademisi tarafından "söylenemeyeni dile getiren yenilikçi oyunları ve düzyazıları" sayesinde bu ödüle layık görülmüş. Henüz üç romanı Türkçeye çevrildi. Umarım ilerleyen günlerde bu yenilikçi oyunları da okuma şansımız olur. Sabahtan akşama: Aslında doğumdan ölüme. Ana karakterimiz Johannes’in doğumu ve ölümüne dair bir novella diyebiliriz. Fosse, Johannes’in uzun yaşamını es geçerek kişinin hayatında sadece bir kere yaşayabileceği bu iki büyük olayı kaleme almış. Bana göre etkileyiciliğini yalnızca şu fikirle kazanıyor: hayatın "sabahtan akşama" kadar kısa hissettirmesi ve göz açıp kapayıncaya kadar bitmesi. Johannes, sen, ben, önemi yok. Aynı şekilde doğduk ve bir gün kalp atmayı bırakacak. 2 Yaşadığın zaman diliminde bir şeyler deneyimledin, güzel dostluklar kurdun, aşık oldun, çocukların oldu, güzel bir yaşam sürdün ama geçti ve bitti günlerin. O arada yaşananlar herkes için farklılık gösterir, Johannes için durum bu şekilde. Bilinç akışı tekniğiyle yazılan bu kitabı okurken sanki bir zihnin akışındasınız, etrafı


tarayan gözlerin ardındasınız. Bir düşünce geçiyor sinir uçlarınızdan, sonra bir başka düşünce kopup geliyor uzaklardan. Hani rüyalarda yaşananların genelde mantıklı bir açıklaması olmaz ya, bir an bir yerde, diğer an başka yerde olursunuz, yanınızdaki insanlar birden yok olur veya bir sürü insan belirir yanı başınızda. İşte tam olarak böyle bir anlatım mevcut kitapta. Bu tekniğin getirdiği akışkanlık, nokta işaretini minimuma indiriyor ve anlatım çoğunlukla virgüllerle sağlanıyor. Kitaptan şöyle bir örnek vereyim: “Johannes ayakta durmuş tepelere, çayırlara, kayalıklara, evlere bakıyordu, iskeleye, kıyı şamandırasına bağlı kendi küçük kayığına, iskeledeki ambarlara bakıyordu, yol boyunca uzanan evleri, kulübeleri gördü, bütün bunlar karşısında yoğun duygulara on zamanlarda adından sıkça söz ettiren Ayfer Tunç'un kalemiyle sonunda ben de tanıştım. Kuru Kız, yazarın Mart 2023'te yayınlanan en güncel romanı. Kuru Kız’ın da yer aldığı Can Çağdaş dizisi, Can Yayınları’nın daha çok günümüz yazarlarını keşfetmek amacıyla kurulan kapıldı, çünkü çayırlar ve geri kalanlar, bildiği ne varsa, onun bu dünyadaki yeriydi, onundu hepsi, (...)” Bilinç akışında anlatım genelde zorlayıcı olur, karmaşıktır ve anlaşılma ihtiyacı pek gütmez fakat söz konusu kitapta durum böyle değildi. Çünkü kanımca pek derinlikli olmayan, her şeyiyle yüzeysel bir metindi. Alışılmışın dışında bir üslubu var Fosse'nin; fakat ne yazık ki, beni içine çeken bir okuma olmadı. Bir eksiklik, tatmin olamadığım bir şeyler vardı kitapta. Sanıyorum ki dilinin basitliği ve doyurucu olmayışı, felsefi alt metnini önemsizleştirdi. Bir potansiyel harcanmış gibi hissediyorum bu kitap hakkında. Eğer şans verirseniz umarım benden daha çok seversiniz. Kuru Kız, Ayfer Tunç bir kolu. Genelde bu dizideki kitaplar oldukça hoşuma gidiyor fakat bu kitap için aynı şeyi söyleyemeyeceğim. Yine de kitabı "iyi" ya da "kötü" diye etiketlendirmek yanlış olur. İyi ve kötünün arasında, ortalarda bir yerde seyreden bir okuma süreciydi kendi adıma. Kitabın girizgahı şöyle: "Ushuaia, Arjantin’in Tierra del Fuego — Ateş Toprakları eyaletinin başkentidir. Dünyanın sonundaki şehirdir." Yani Tunç, bizi dünyanın sonundaki şehre, "Fin del Mundo"ya, götürüyor. Bir sayfa boyunca bu şehir hakkındaki ilginç bilgileri okuyor, bir yandan da diğer sayfadaki Latin Amerika haritasına göz atıyorsunuz. Büyülüyor sizi, dünyanın öbür ucu hakkında bir kitap okuyacağım diye heyecanlanıyorsunuz. Arka kapak yazısı da sadece bu şehir hakkında çünkü. Yirmi sayfa boyunca ana karakterimizin buradaki yaşamı anlatılırken ve hatta 21. yüzyıl romanı olduğunu pandemiyi de işleyerek sezdirirken S S


Melankolik bir roman. Bu tarz metinleri okumayı seviyorum fakat her olay ve duygu yerinde ve dozunda anlatıldığında seviyorum. Aşırısı bunalım hissettiriyor ve bu kitap da aşırılığın kurbanı olmuş maalesef. Üzücü olaylar silsilesi, sanıyorum ki vurucu olsun diye, tekrar ve tekrar alakasız yerlerde karşınıza çıkıyordu. Üstelik bu olaylar, hiç samimi hissettirmeyen, ruhsuz kelime kalıplarıyla kaleme alınmıştı. Vurucu cümleler yok değildi fakat eğreti duran cümleler onların etkisini unutturdu. Bunun dışında, kısa sürede tüketebileceğiniz bir kitap, basit kelime seçimleriyle yalın bir üslubu var. Büyük beklentilerle başladığım Kuru Kız maalesef benim beklentilerimin altında kalan bir roman oldu. Umuyorum ki, siz benden daha çok seversiniz. Bahsettiğim o cesareti yaratabilecek güzel bir alıntı bırakıp kaçıyorum: "Git, yeter ki git. Canlan, yaşa.” -ki pandeminin kitaplarda yer etmesi hala gerçek dışı hissettiriyor- birden rüya bitiyor ve isimsiz kadın karakterimizin, Arjantin’in bu kentine gelmeden önceki hayatını okumaya başlıyoruz. Kitap da aslında onun önceki hayatı üzerine kurulu. Kitabımız, kentsel dönüşüme girmeye aday bir kenar mahallede geçiyor. Komşu teyzelerin ve aile faktörünün kızlar ve kadınlar üzerinde sözünün geçtiği bir yer burası. Ana karakterin, insanı içine çeken ve oradan çıkmasına izin vermeyen bu dipsiz çukurda kendi özünü keşfediş, daha doğrusu inşa ediş hikayesi. Hayatında büyük değişikliklere gitmek isteyen ve o adımı atabilmek için ufak bir cesarete ihtiyaç duyanlara bu kitabın bir itici güç olacağını düşünüyorum fakat dediğim gibi beni tatmin etmeyen birçok noktası vardı. Jon Fosse Annie Ernaux Ayfer Tunç


Kader Kurbanı bakış eçmiş, şu an ve gelecek. Hayatımızın bu uzayan ipliğini bir elimizle tutup çektikçe oluşan parça bize yeterli mi? Bunun ne zaman başladığına, nasıl geçtiğine ve ne zaman biteceğine kim karar veriyor? Kader, özünde çok basit bir terim. Başımıza gelmiş ve gelecek olan her şey önceden belirlenmiş ve bizim kontrolümüzün dışında olması. Peki neden böyle bir düşünceye bağlılık duyma ihtiyacı duyuyoruz? Mitolojide kader kavramı devamlı olarak karşımıza çıkan bir unsur: İnsanlar , tanrıların aksine - ölüme ve bunun getirdiği acıya mahkum. Ruhları bedenlerinden ayrıldığında ve yeraltına çekildiğinde de akıllarından geçen tek sözcük: “Neden?”. Bir önceki yazımda edebiyatın insanları caydırmak ve yönlendirmek için kullanılmasından bahsetmiştim. Bu yazıda ise yine benzer bir durumla karşı karşıyayız. Tarihten bu Eren Açıkyıldız G yana, kaderin kişileştirilmesi insanların işaret edebilecekleri yeni bir figür oluşmasını sağladı: “Eşim, kardeşim, sevdiğim neden öldü?” “Elinden gelecek bir şey yoktu, ”Kader”miş demek ki.” Bu tarz diyaloglar insanların hüznü ve nefreti için bir odak noktası görevini görüyordu, böylece de duygularını yok edebiliyorlardı. Bu kişileştirme tabii ki ilerledikçe destanlarda da yer almaya başladı. Epik kahramanların maceraları trajik sonlarla bitince bunun gerekçesi her zaman kadere bağlanırdı. Ki şu noktada, baştaki iplik benzetmesini kullanmanın ana sebebine geliyoruz: Yunan Mitolojisi kaderi (Yunanca Moirai) üçe bölüyordu, (1) Clotho: Bir faninin ömrünü temsil eden ipliği ören kişi, (2) Lachesis: Bu ipliğin uzunluğunu ve bu şekilde faninin ne kadar


yaygınlaşıyor, ama neden? Benim düşüncem şu açıkçası: Ne zaman doğduğumuzu ve bebeklik dönemimizin nasıl geçtiğini seçemiyoruz. Fakat eninde sonunda irademiz yerine oturuyor ve kendimizi yabancı ve sonsuz imkanlarla dolu bir ortamda buluyoruz. Bu noktada bize düşen ne? Geri kalanını kozmik kardeşlere bırakıp beyaz bayrağı kaldırmak mı? Aşık olmak, yas tutmak, bunların hepsi hayatın bir parçası. Bu noktaya bizi getiren de biziz, tabii ki de şans bir faktör ama bize olanları ilahi bir kuvvete ittirmek ve ötekileştirmek ne yarar sağlıyor? Bana kalırsa insanlık, kaderinin iplerini alabilecek bir noktada artık. Mitoloji insanlara anlamadıkları bir dünyayı tanıtmak için kullanılan bir araçtı ancak bilimin gelişmesi ve bilim evrenin sırlarını gittikçe açığa çıkardıkça bu oluşumlara duyulan ihtiyaç yok oldu. Kader de dahil olmak üzere. Tabii ki, bu fikre kendimizi vermek daha acısız gelen bir yol olabilir ama sağlıklı olduğunu düşünmüyorum. Sizi mutlu edebilecek ve hayatta yükseltebilecek en iyi kişi sizsiniz, bunu asla unutmayın. yaşayacağını ölçen kişi ve son olarak (3) Atropos: Ölçüldükten sonra faninin ölme zamanı geldiğinde ipi kesen kişi. Bu üç kardeş birlikte bütün insanlığı ellerinde tutan kuvvetlerdi. Yargıları mutlak ve değiştirilemezdi. Birlikte bir çok farklı kahramanın sonunu deklere eden bu üçlü, asla kötü veya iyi amelleri olan varlıklar olmadılar. Ne kadar yargılansalar veya suçlansalar da sadece vazifelerini yerine getirdiler. Bu nokta kaderin neredeyse bütün gösterimlerinde ortak olan bir özellik: “Adillik”. Kader ayrım yapan bir güç değil, ne kadar aksine inanmak istiyor olabilsek de. Bunu kabullendikten sonra geri kalanını getirmek de kolaylaşıyor, kaderin herkese eşit davrandığını ve bizim yapabileceğimiz bir şey olmadığı inancına teslim olmak rahatlatıcı gelebilir, ki o yüzden halen etkili bir akımdır. Ama bu, günümüzde reddedilen bir tutum, bulunduğumuz dönem geçmişe göre çok daha bireysel ve hırslı bir zaman. Her insanın kendi kaderini kendi belirlediği düşüncesi gittikçe Moirai (Kaderler) Gösteren İkinci Yüzyıl Mozaiği, Paphos, Kıbrıs


Etik ve Edebiyat bakış debiyat ve felsefe Sokrates öncesi filozoflardan günümüze el ele gelmiş, birbirlerine yardımını esirgememiş, insanın kendisini ve yaşadığı doğayı anlamasına ve anlamlandırmasına yardımcı olmuş iki disiplindir. Parmenides felsefesini üç bölüme ayırdığını, hekzagon yapılı şiiriyle anlatmıştır. Platon eserlerinde, Sokrates’in başrolü çektiği teatral yapıtlar oluşturmuştur. Hobbes’un Leviathan’ı, Berkley’nin Üç Diyalog’u ve Nietzsche’nin Zerdüşt’ü edebiyatın ve felsefenin koyun koyuna yattığı birçok örnekten yalnızca birkaçıdır. Yüzümüzü edebiyata dönecek olursak; kendimize felsefi düşünceye bürünmüş karakterler, kafaları felsefi bakımdan zorlayan ve düşündüren hikayeler bulmamız zor değildir. Örneğin Dostoyevski’nin Raskolnikov karakteri, Kafka’nın Dönüşüm hikayesi ile beraber Ertuğrul Bitaraf E akla gelen pek çoklardan birkaçıdır diyebiliriz. Felsefe ve edebiyatın iç içe olması pek tabii bir durumdur. Peki bu iç içelikten daha ileri gidebilir miyiz? Hatta bir edebi eser ile ahlak felsefesi oluşturmak mümkün müdür? Bu sorular ahlak filozoflarını ikiye bölmüştür. Kimisi Martha Nussbaum gibi, bazı edebi eserler aynı zamanda ahlak felsefesi ürünüdür derken; kimisi de Paul Voice gibi, ahlak felsefesinin edebiyattan ayrılan bir araştırma sahası olduğunu belirtmiştir. Nussbaum şöyle diyor: “Geleneksel ahlak felsefesinin banal anlatımı, ifade gücü eksikliği çeker.” O yüzdendir ki, Nussbaum edebiyatı öne çıkarmıştır. Paul ise “Why Literature Cannot be Moral Philosophy” (Edebiyat Neden Ahlak Felsefesi Olamaz) adlı makalesinde Nussbaum’u hedef almış, ek olarak ahlak felsefesinin ayrı bir araştırma alanı ve metotları olduğunu vurgulamış, 1 1


Edebiyatın bir teori oluşturma tasası olmadığından ahlak felsefesi oluşturamayacağını Ahmet Cevizci’nin tanımı aracılığıyla ediniyoruz. Böylece tanımlarını yaptığımız terimler sayesinde edebiyatın tek başına bir etik araştırması yapamayacağını gözler önüne sermiş oluyorum. Ancak edebiyatın yapabildiği bir şey var; bize ahlaklıyı sezdirmek, imgelemek ve bunu canlı bir şekilde ortaya koymak. O yüzdendir ki, bir edebiyat eseri hem etik değerlere değinen (teori oluşturmadan) hem de sanatını ortaya koyan bir yazı olabilir. Hem etik hem de edebi çerçeveden incelenebilir hatta kimi etik teorilerine sebep verebilir ancak edebiyatın bir etik araştırması yaptığını söylemek düpedüz bir saçmalık olur. Ki bunu söylediğimiz zaman, edebiyatın artık sanatsal bir değeri olan yani yaratıcı bir yazı olmaktan çıktığını göreceğiz. Bunun tam karşıtını etik bazlı yazılar için de söyleyebiliriz, ki bu da doğru bir çıkarım olacaktır. Bizim koyduğumuz sınırlar en sonunda bir anlam ifade etmeyecek olup, isteyen istediği tarafa geçebildiği gibi isteyen de istediği tarafta kalabilir. Demek istediğim, bir kişi teorisini sanatsal değeri olan yaratıcı bir yazıyla yazamaz mı? Bu kişiye dur demek kimsenin hakkı değildir ama hangi gruba alacağız bu yazıyı, nasıl halledeceğiz bu paradoksu? İşte bu da felsefenin kategori sorunu. ardından Nussbaum’a karşı çıkmıştır. Bu yazıda da kendi perspektifimden konuyu inceleyeceğim. Öncelikle sorumlu olduğumuz inceleme görevini yerine getirebilmek adına, edebiyatın ve ahlak felsefesinin ne anlamlara geldiklerini açıklamaya çalışalım. Edebiyatın ne olduğu ve ne anlama geldiği bu yazının konusu olmadığından uzun uzadıya edebiyat tanımlaması yapma gereği görmüyorum. Sizlere bu tanımı yapabilmek için birkaç kitap ve sözlük karıştırdım ve sonunda karşıma M. David’in edebiyat tanımı çıktı. David şöyle tanımlıyor edebiyatı: “Edebiyat sanatsal bir değeri olan yaratıcı bir yazıdır.” Bu tanımı seçmemin nedeni diğer tanımların her türlü edebiyat ürününü kapsamıyor olması, kapsıyor olsa bile tanımın sadelikten uzak olması sebebiyledir. Sıra geldi ahlak felsefesi tanımına. Ancak belirtmeliyim ki, ahlak felsefesinin tanımı edebiyatın tanımı kadar zorlayıcı. O yüzden, izninizle, birkaç felsefe sözlüğüne başvuracağım. Bedia Akarsu, Felsefe Terimleri Sözlüğü adlı kitabında etik kavramını şöyle açıklıyor: “Ahlak felsefesi. Ahlaksal olanın özünü ve temellerini araştıran bilim, insanın kişisel ve toplumsal yaşamındaki ahlaksal davranışlarıyla ilgili sorunları ele alıp inceleyen felsefe dalı.” Fark ettiyseniz Akarsu, etik tanımında ahlak felsefesini bilim olarak nitelemiş. Bu demek oluyor ki ahlak felsefesi bir sanat aracılığıyla değil, yalnız bilimsel araştırmalarla ortaya çıkar. Ahmet Cevizci, Felsefe Sözlüğü kitabında, etik tanımına cevap olarak: “Felsefenin değerle ilgili boyutunu oluşturan bir temel disiplin olarak, doğru ve yanlışın teorisi; olması gerekenle ilkeleri ele alıp tartışan felsefe disiplini.” Simon Blackburn’ün ünlü felsefe sözlüğünde de Cevizci’ye benzer bir tanım görüyoruz. Cevizci’nin tanımına baktığımızda “doğru ve yanlışın teorisi” dediğini görmekteyiz. Okuyunuz. [3] Akarsu, B. (2002) Felsefe Terimleri Sözlüğü, İnkilap Yayınları, İstanbul, 2002. [2] Davids M (1983) Undersdtanding Literature. Michigan: Michigan press. [1] Voice, P. (1994) Theoria: A Journal of Social and Political Theory, No. 83/84, Progress, Modernity and Marxism , pp. 123-134 [4] Blackburn, S. (1996) The Oxford Dictionary of Philosophy, Oxford University Press [5] Cevizci, A. (2011) Felsefe Sözlüğü, Say Yayınları 2 3 4 5


HİSS: Müzik & Edebiyat bakış üzik… Sanatların en ruha dokunanı. Birçok türe sahip olmasına karşın, kimi zaman sözler kimi zamansa melodiler alır götürür sizi, siz nereye isterseniz. Otobüsün penceresinden dışarıyı izlerken kendinizi bir anda bir dağın zirvesinde bulabilirsiniz ya da bir parmaklığın ardında hapsolmuş bir şekilde. Müzik sayesinde yön verirsiniz ruhunuza. Bulunduğunuz mekandan, zamandan veyahut andan uzaklaşırsınız ancak geri dönmek şartıyla. Ölümden farkı da budur. Ah, bir de gideceğiniz yeri, müzisyenle beraber seçmeniz de bir diğer farktır elbette. Ben en çok yazarları ve müzisyenleri severim onların hislerini anlayabildiğim için. Belki de hislerimiz karşılaştığı için hayat çizgimizde. Soracaksınız muhakkak “Nasıl hissedebiliriz?” diye. Size söylemem gereken şudur ki, bu hisleri anlama işi müzisyenlerde kolay olduğu kadar Çağlanur Küsmenoğlu M yazarlarda da çetindir. Yazar, kendi hayal alemini kurar ve kendi yarattığı karakterlerle evcilik oynamaya başlar. Biz sıradan insanlarsa oturup izlemek yerine okuruz. Bu esnada Kral Arthur ile tanışırız, Hamlet ile sohbet ederiz hatta Ömer ile içimizdeki şeytanı keşfederiz ama bazen de Dokuzuncu Hariciye Koğuşu’ndaki isimsiz kahraman gibi karakterler çıkar karşımıza. Sadece hikayesini okuruz, sadece yaşadıklarını biliriz ve sadece hislerini anlarız lakin ismi gibi hislerin sahibi de sır gibi saklıdır. Ne bir mahlası vardır ne de kimlerden olduğu. En azından biz öyle zannederiz. Sevgili yazarımız Peyami Safa ismini bahşetmeden kendi hikayesini ve hislerini karakterinin kaderi olarak örmüştür, ki çoğu yazarımız bunu yapar aslında. Lakin bazıları açık seçik bunu gösterirken bazıları da kendinden feyz aldıklarını ekler karakterine ve karakterinin kaderini kendi kaderinden farklı


nice anlar ve hisler. Johannes’i şahsen tanımama rağmen hayatı sevinçleriyle ve üzüntüleriyle kabul etmeyi başardığını hissedebiliyorum. Kimi zaman sözler ele verir onları, kimi zaman melodiler. Bundan mütevellit daha kolaydır müzisyenleri anlamak. Hissetmek için tek ihtiyacınız olan yaşamak. Bir de dinlemek tabii ki. Hissedin. Mutluluğu da sevinci de aşkı da hatta üzüntüyü de, acıyı da, öfkeyi de ne kadar duygu varsa hepsini işte. İnsan sevince değil de hissedince güzel. Hisleri paylaşınca ve o hislerde kesişebilince daha da güzel, en bir güzel. yazmayı tercih eder. Tıpkı sevdiğine kavuşamadığı için tüm romanlarını mutlu sonla bitiren Jane Austen gibi. İşte bu yüzdendir ki, yazarların hislerini anlamak oldukça çetindir. “Bu okuduğum kahraman, yazar mı yazarın kendi hisleri mi yoksa hayali bir kahraman ve hayali hisler mi?” diye ufak bir şüphe her daim var olacaktır biz sevgili okuyucularda ama emin olduğum tek bir şey var. O da yazarın hislerini biz bilmesek de emin olmasak da tatmış olabileceğimiz ihtimali. Belki de “Daha o gün anlamıştım Feride, ben ömrümce seninle sınanacaktım. Çünkü insan daima en sevdiğiyle sınanır…” diyen kişi Kamuran değil de Reşat Nuri’dir. O ve eğer varsa Feridesi dışında kim bilebilir ki bunu? İş yazarlara geldiğinde sorular ve ihtimaller ne kadar çoğalırsa, müzisyenlerde bu durum tam tersidir. Pop, Caz, Anadolu Rock ve binlercesinde söz yazarının veya bestecisinin hislerini rahatlıkla anlayabilirsiniz. Farz-ı misal, Neşet Ertaş’ın “Tatlı Dillim Güler Yüzlüm Ey Ceylan Gözlüm / Gönlüm Hep Seni Arıyor Neredesin Sen” mısralarından hislerini hissedebilir hatta görebilirsiniz. Elbette ki şunu diyebilirsiniz: “Sözler zaten anlaşılmak için değil midir?” Haklısınız ama benim de haklı olduğum kaçınılmaz bir hakikat. Klasik müziği düşünün mesela. Johannes Bornlof, Gavin Luke, Magnus Ludvigsson ya da “Kemanı ağlatan adam” olarak bilinen Farid Farjad. Yaptıkları bestelerde hiçbir söz yok. Var olan tek şey melodi. Söz olmamasına rağmen Johannes Bornlof’un “The Joys and Sorrows Of Life” isimli eserini dinlerken zihninizden birçok anı ve kalbinizden birçok his geçer. İlk arkadaş edindiğiniz an, kardeşinizin doğumu, istediğiniz üniversiteye gidebileceğinizi öğrendiğiniz o zaman, aşık olduğunuz insanın da size aşık olduğunu hissettiğiniz o vakit, annenizi/babanızı kaybettiğinizdeki keder ve daha


Unutmak Üzerine bakış r. Murat Kemaloğlu, bir arkadaşımızın evine gittiğimiz zaman eğer orayı çok sever ve ayrılmak istemezsek muhakkak bir şeyler unutacağımızı söylüyor. Bilinçaltımız bizi oraya yeniden götürmek isteyecekmiş. En sonda da soruyor Dr. Keremoğlu: “Sizin için önemli eşyaları bıraktığınız yerler nereler?” Soruyla karşılaştığım ilk andan itibaren evin bir hissiyat, ait olduğum ya da ait olduğumu düşündüğüm yerlerden birisi olduğunu; fiziksel olarak gittiğim, oturduğum ve sohbet ettiğim bir evden ziyade ruhsal olarak çok sevdiğim ve yerleştiğim herhangi bir insan olduğunu fark ettim. Peki önemli eşyalarım nelerdi? Ben unutamadığım evlerde neyimi bırakmıştım? İlker Has D Mutlaka son bir konuşmaya ihtiyacımız olduğunu her insan pek çok kez bilinçaltına hapsetmiştir. Son bir konuşma yapmak için gittiğimiz evde unuttuğumuz eşya ise konuşmasını yapacağımız konu olacak elbette. Fakat sonrası, bu beni daha çok düşündürüyor. Her yaptığımız konuşma sonrası bilinçaltı listemize bir yeni eşya daha eklenecek mi, yaşanmadan bilinmese de bana biraz eklenebilir gibi geldi. Bu konuyu yazmaya başladığım andan itibaren uzun bir süre üzerine düşündüm. Bu süre zarfında mevcut travmalarımla senkronizasyon başarılı bir şekilde tamamlanmıştı. O her yerde duyduğumuz “Aynı tadı bulamayacaksınız, çünkü siz…” cümlelerini de bu işin içine katınca farklı bir bakış açısı elde etmiştim.


beni yeniden götürdü. İlk olarak o eve vardığımdaki sokak değişmiş olacaktır. Mutlaka orada yeni evler, yeni hayatlar kendini gösterecektir. Vardığım evin komşuları değişmiş olabilir. Güçlendirme çalışmaları bile yapılmış olabilir. Evden içeri girdiğim zaman mutlaka dikkatimi ilk olarak mobilyaların değişmiş yerleri çekecektir. Burada, farkındalığımı o evin içerisindeki farklılıklara yöneltmek istedim. Çünkü her insanın bir ev olabileceğini düşündüğüm zaman kendimi; odalı, pencereli bir yapı olarak dönüştürdüğüm evin içinde ve dışındaki değişikliklerle başkalarıyla karşılaştırdım. Bu değişimler bende var ise her insanda da olabilecektir. Yani unuttuğum eşyayı bulmak için gittiğim ev, değişen eşyalarla birlikte çoktan beni çöpe atmış olabilecektir. Bu farkındalık ise, bana ya da siz okuyucuya birkaç düşünceyi rüzgâr esintisi gibi suratımıza çarptıracaktır. Aslında bilinçaltımın beni götürdüğü ev bir insan gibiydi. Ya da başkasına göre odaları, pencereleri olan, duvarlarla örülü fiziksel bir yapıydı. Belki de bundan ziyade orada bıraktığım eşyalar ile ise geçmiş yıllarımdan kalan bir evi değil, yalnızca o evin eşyalarını özlüyorumdur. Yani ben evin bana hissettirdiklerini; özel olduğumu, o evin önemli parçası olduğumu, o evin içerisindeki neşemi, başarımı ve tutkumu yeniden görmek için o eve yeniden dönüyorsam, yalnızca o evdeki eşyalarım için dönüyorumdur, o ev için değil. Belki de o ev içerisinde yaratılan benliğimi yeniden bulmak adına dönüyorumdur. Fakat doğruyu söylemek gerekirse, yine de, kendime bir yerde şu soruları yöneltiyorum; o evi mi, yoksa eşyalarımı mı, yoksa yaratılan benliğimi mi özlüyorum? Bu sorunun cevabı da elbette verilecektir. Varsayalım ki bilinçaltım eşya unuttuğum eve Çizim, Buse Işık


Muzaffer Özdemir ile Röportaj bakış oru: Sizinle henüz tanışmamış olan genç okuyucularımız için biraz kendinizden, yaşamınızdan ve kişisel hikayenizden bahsedebilir misiniz? Muzaffer Özdemir: Dünyayı dolaştım. Kültür Bakanlığında çalıştım. 20 tane enstrüman çalıyorum. Yurt dışında Anadolu’yu ve ülkemi temsil ediyorum, sıkça davetler alıyorum böyle hareketli bir hayatım var sürekli dolaştım yani. Hem müzikal hem yazın alanında o kadar çok sayıda projeye imza attım ve orijinal şeyler ürettim ki bunları anlatmakla bitmez gibi. Neler yaptım nasıl ürettim gibi süreçleri bir kitap yapmıştık o bile eksik kaldı. 25 kitabım yayımlandı bugüne kadar, daha çok şair olarak biliniyorum: bir sürü antolojide yazılarım yayımlandı, bir uluslararası ödülüm var şiir dalında, roman yazdım, deneme Elif Sustam & Efecan Akar S yazdım ama şiir öne çıktı. Bunlara ek olarak, ülkemiz ve dünyamızda müzisyen olarak tanındım çünkü daha avantajlı bir dal, pek çok sahne alarak adımı yaydım kültür bakanlığında çalıştım. Fakat son 5 yıldır konserlerimi azalttım ve yazılarıma odaklandım. Şu an Burgazada’da ”Yazar Muzaffer Özdemir” olmaya odaklanıyorum. Kendi yarattığım bir şiir tarzı ve icat ettiğim sözcükler var mesela “Güzeltmek” şiirlerimde kullandığım fiillerden biri. Şiiri ve hayatı güzeltmeye çalışıyorum. Soru: O kadar ülke gezdiniz, sonsuza kadar kalacak olsaydınız nereyi seçerdiniz? Muzaffer Özdemir: Burgazada. Tabii bunun cevabı İstanbul ama o çarpık kentleşen İstanbul değil, Yokluğum Yokluğunuza Armağan Olsun


Soru: Parantez’in bir yazısında Fikret Tuncer sizi “Şiiri kayıran şair” olarak tanımlıyor. Bu söyleme katılıyor musunuz? Şiir sizin için ne anlama geliyor? Muzaffer Özdemir: Çocukluğumda o şiiri yazana kadar şiir beni kayırmıştı, kayırmak koruyup kollamak ve savunmak anlamına geliyor bu cümlede. Yazmaya başlarken de, kendimi şiirde bulurken de şiire yakışır şiirler yazmaya özen gösterdim. Onu da başardıktan sonra, şiiri ben kayırmaya başladım. Şiirle karşılıklı birbirimizi savunarak, birbirimizin gülümsemesini besleyerek buralara geldik. Şöyle de diyebilirim, şiirimle karşılıklı bir aşk yaşıyoruz. Tabii sazımla ilişkim bir başka biz onunla evli gibiyiz, aşk olsa da olmasa da biz onunla boşanamıyoruz. Hani evliler çocukların hatırı için devam eder ya, saz ve ben de işin hatırı ve emeği için devam ediyoruz. Soru: Ada hayatı sizi nasıl bir yazma sürecine sürüklüyor, nasıl yazma alışkanlıklarınız var? Muzaffer Özdemir: Çok ilginç ama yazmak için hayatımda hiç plan program yapmadım, bunu ne şiir yazarken ne de roman yazarken yaptım. Hep kendi halimdeyimdir, kendimi rahat bırakırım, bunu günlük hayatımda da yaparım. Şiiri, yemeği, arkadaşlarımı rahat bırakırım; hayatım böyledir. Tüm kitaplarımda da bu yolu izledim ama bütün bunları kolaylaştıran ve onurlaştıran iki şey yaptım. Bunlardan bir tanesi: Hayatım boyunca gezdim dolaştım mesela Türkiye’yi köy köy bilmesem de kasaba kasaba her yerini dolaşmışımdır ve görmüşümdür. İkinci olarak her türlü edebi ürünü ayırmadan, polisiye türünü hiç sevmediğimi eklemeliyim, okudum. Bütün bunlar yolumu açıyordu, mızrağımı yani kalemimi kolay kullanmamı sağlıyor, kısacası bunlar ile besleniyordum adlı kitabımda, İstanbul’un kötü yanlarını eleştirdim, bir dizemde İstanbul için “Taş ormanları” sıfatını kullanmayı tercih ettim daha fazlasını kitabımda inceleyebilirsiniz. Bir sanatçı olarak İstanbul’u sanatın ve kültürün başkenti olarak düşünüyorum. Adanın da bir avantajı var, doğal bir yerdesin, sessiz ve sakin böylece uzaktan sakince gündemi takip edebilirsin. Soru: İlk şiirlerinizi henüz çocuk denilebilecek yaşta yayımlamışsınız. Sizi yazmaya iten neydi? İlk şiirinizi yazma deneyiminizi anlatabilir misiniz? Muzaffer Özdemir: Beni hiçbir şey yazmaya itmedi ama ben yazsın diye kalemi ittim. O ilk şiirimi yazmaya yakın olduğum zamanlardaki birikimim beni itmiş olabilir. 12-13 yaşındaydım ilkokuldaydım ama dedemin kitaplarından Yunus Emreler, Pir Sultanlar, Karacaoğlanları okuyarak besleniyordum. Aralıksız şiir okuyordum o yaşlarımda, bir şeyin itmesi değil de bir şeyin içinde bulmaktır kendini bu. Okumayı öğrendiğimden beri okuyorum, Malatya’nın Erguvan ilçesinde doğdum o yörede halk müziği, türkü dediğimiz müzikal çalışmalar çok canlıdır. Akarsular hiç durmadan nasıl akıyorsa orada da türküler hiç durmadan akar günlük yaşamda, o da beslemiş olabilir beni. İlk şiirimin hikayesi ise şöyle: Ders çalışıyordum ve karşı yamaçtaki bir evin masmavi kapısı, baharın yeşilliğinde parlıyordu ve ben de gittim o kapıyı yazdım. Bu şiirim, o yılların en popülerlerinden Sanat Emeği dergisinde yayımlandı. Sanat Emeği için Ortadoğu’da çıkan en iyi sanat dergisi deniliyordu zamanında. Bu ilk şiirim, çocuk olmama rağmen pek çok şiir antolojisine alındı.


Soru: Sizi etkileyen şairler kimdir? Muzaffer Özdemir: Herkesin mutlaka etkilendiği Nazım Hikmet tabii ki ama beni dünyada en çok etkileyen ise Mayakovski’dir. Soru: Burada bizi çok güzel bir atmosfer karşıladı. Sait Faik’in neden Burgazada için “vatan” dediğini bir kez daha anlamış olduk. Sizin Burgazada’yla aranızdaki ilişki nedir? Muzaffer Özdemir: Soruyu sorarken adanın güzelliğinden bahsederek başladınız, siz bugün İstanbul’dan geldiğiniz için ada size güzel geliyordur. Ama Ankara’dan İstanbul’dan farklı bir yer değil, burada tek bir fark var diğer eksiklikler kirlilikler hep aynı. Buranın tek farkı da insanların elinde olan bir şey değil, insanların elinde olsaydı burayı da kirletirlerdi. Burada trafik yok, araba gürültüsü yok ve en önemlisi egzoz zehri yok. Onun dışında her şey kentle aynı; yani sevgisizlik, şefkatsizlik, duyarsızlık aynı. Hiçbir şey farklı değil içinde insan olduğu sürece. İnsan her yerde aynıdır, insan kirli bir varlık genel olarak, doğal olarak gittiği yeri de kirletiyor. En çok sessizliği seviyorum, adanın kışını seviyorum sokaklarda insan olmuyor, temiz oluyor. O tenhalığı ve sakinliği çok seviyorum. Adada bir günüm şöyle geçiyor: Daha çok kapalı yaşayan bir insanım, hep kitaplarla baş başa yaşıyorum, pek az arkadaşım oldu hayatım boyunca, çünkü insanların beni kitaplar kadar beslediğine inanmıyorum. Dostluğumu ve sohbetimi kitaplarla yapıyorum buna seçilmiş yalnızlık diyorlar ben de böyle biriyim gündelik hayatımda. Enstrümanlarım yanımda, kendi kendime çalıp söylüyorum, çalışmalar yapıyorum hep sanatla iç içeyim, böylece kendimi geliştiriyorum. Yalnız sanatçının değil, yaşayan her insanın kendisini geliştirmesi gerektiğine inanıyorum. 15 yıldır adadayım, Soru: Bütün bunlar bir anda mı gelişiyor:? O ders çalışırken bir anda kapıyı izleyip şiir yazdığınız gibi? Muzaffer Özdemir: Evet bir anda gelişiyor. Her şair farklı yol izliyordur, kendi taktikleri ve çalışma şekilleri vardır. Ben hayatımda bir kez bile oturup şu şiiri yazayım demedim, hep şiir bana kendini yazdırmıştır. Benim en çok sevilen şiirlerimden biri: şaka olsun diye kaleme aldığım, kısa sürede yazdığım bir şiirdi ama çok sevildi. Hatta o şiir üzerine irdeleme yazıları yazıldı halbuki ben onu şaka olsun diye yazmıştım. Şair ve şiir yazan insan çizgisini çizmek lazım çünkü her şiir yazan insan şair değildir, ama her şairin yazdığı şiirdir. Herhalde ben şairimdir ne yazsam şiir oluyor çünkü roman yazdım millet şiir sandı. Birkaç gazetede dönem dönem köşe yazarlığı yaptım. Eş dost arıyordu, bugün gazetede çıkan şiirin okudum diyorlardı, ne yazsam şiir oluyordu yani. Soru: Bir şair olarak kendinizi hangi edebi akıma yakın hissediyorsunuz? Bize tarzınız hakkında ipuçları verir misiniz? Muzaffer Özdemir: Bir tarzım olsun diye kendime yol çizmedim, kendimi rahat bırakıyordum hep. Ya da beğendiğim bir tarzı takip edeyim diye bir çabam olmadı. Genel olarak toplumsal ve sosyal içerikli şiirler yazdım. Yazarken Nazım Hikmet tarzında iyi bir şiir yazayım dediğim olmuştur, bakayım nasıl oluyor diye Orhan Veli, Cahit Sıtkı gibi yazayım dediğim olmuştur. Ama kurgu ve ses açısında farklıyım çünkü şiir vokal bir şeydir, kendi melodisi vardır yoksa düz metin olur, o melodi ve ezgiyi sağlamak açısından tamamen kendi tarzımı izledim.


Soru: Günümüz edebiyat ortamı hakkında ne düşünüyorsunuz? Muzaffer Özdemir: Her ülkede, her dönemde sanatı; yalnız şiiri değil, sinemasını da şiirini de, resmi de halkın yaşam biçimi ve toplumsal olaylar etkiliyor belirliyor. O nedenle genel olarak ülkemizdeki kültürel çöküş, geleneksel değerlerin kayıplara uğraması, yeni şeylerin gün yüzüne çıkmıyor olması ya da çıkamayışı gibi bir çok etkenden dolayı günümüz şiirimiz oldukça yoksun, oldukça tökezleyen bir durumda. Şöyle anlatayım günümüz şiirini; tek tek yazan gençler olduğunu biliyorum ama bir bakıyorsun eski kuşaklar gibi göremiyorsun 60 70 80 dönemlerindeki gibi. O zamanlar; onar onar büyük şair çıkmış, sinemacı çıkmış ve döneme yön vermiş. Şimdi bakıyorsun tek tek çıkan kimse yok. Nedeni şu: toprak, zemin elverişsiz olunca orada bağ bahçe bitmiyor, orada en fazla ot bitiyor. Bu çok acı bir şey, şöyle bir örnek vereyim: 1978’de bir tornacı çırağı, ustası onu çok üzdüğü için onur meselesi yapmış ve o çocuk kendini boğaz köprüsünden atmıştı, düşünün bir çocuk 13-14 yaşlarında! Onunla ilgili ülkemizdeki hemen hemen her şair ve öykücü yazılar yazdı, bir sineması dönmediği kaldı. Şimdi bir maden çöküyor, 300-400 kişi ölüyor onun bir şiiri yazılmıyor, hikayesi yazılmıyor, felaketin sineması çekilmiyor en kötüsü ise bunun ağıtını yakacak bir ozan bile yok. Onlarca şehrimiz yerle bir oluyor, on binlerce insan susuz kalıyor bir tane ağıt bile yakılmadığını görüyoruz. Günümüze baktığımızda Filistin’de masum bir halk soykırıma uğruyor, bütün gezegende sevginin vicdanın çürüdüğünü söylüyorum. Dünyanın hiçbir yerinde söylemler dışında bir protesto yok, ağlamak da bir protestodur ama ağlayan da yok. Bu yüzden, son kitabımın ismini “Yokluğum adanın benim yazım hayatıma fazla bir etkisi yok, enstrümanlarımın ve kitaplarımın faydası var. Ama Sait Faik öyleymiş çünkü üstat sokağı yazıyor, sahili, kahveyi yazıyor onun için bir zorunluluk; adada dolaşmak, gezmek. Ben ise bulutları ve gökyüzünü yazıyorum, dediğim gibi her yazarın tarzı farklıdır. Soru: Sait Faik Abasıyanık hakkında neler söylemek istersiniz? Muzaffer Özdemir: Üstadın büyük bir öykücü olduğuna inanıyorum. Çocukluğumdan beri okumuşumdur ama 3 4 yıl önce daha iyi anlamak için tekrar bütün olarak okudum, büyük bir üstattır kendisi. Kendisi hakkında üzücü bir şey söyleyeyim. Türkiye’nin her tarafında olan, sanatçıya karşı toplumun duruşu ve duyarsızlığı Sait Faik’e de yansımış. Hayatı boyunca kendisine adanın delisi ve balıkçı gibi isimler takıp dalga geçmişler. Sait Faik’in içerik olarak bir Maupassant ya da Orhan Kemal gibi çok çeşitlilik içeren bir yelpazesi yok. Sanki sadece adayı ve İstanbul’u yazmış bir Sait Faik var karşımızda. Üstadın öykümü geliştireyim, bir mesaj vereyim gibi bir çabası da yok. Onun hikayesi her anda ve mekanda var mesela kediyle martı aynı tastan su içiyor, Sait Faik bunu öyküleştirir öyle bir yazar. Burada adadayken en çok misafir olan dostlarından biri Orhan Veli’dir, bir gün yine geldiğinde haydi sahile inelim demişler. Orhan’a diyor: “Şu anda şiir yazsan neyi en iyi yazarsın ?” Orhan bakıyor balıklara, güvercinlere, denize ve martılara ama bulamıyor. İleride de bir balıkçı başı önüne düşmüş oturuyor, elinde sigarasıyla. Sait de Veli’yi dürtüp “Bak bak yazılacak hikaye orada diyor.”


Soru: Kozalak Dergisi okuyucularına eklemek istediğiniz son bir şey var mı? Muzaffer Özdemir: Eklemeyi hiç sevmem ne yapacaksan başından sonuna kadar götüreceksin asla eklemeyeceksin hayatta. Yokluğunuza Armağan Olsun” koydum. Günümüz dergilerinin ise içi boşaldı, ben açıkçası Varlık’ı on yıllarca hayran olarak takip ettim şimdi ise her aldığımda çok üzülüyorum bomboş diye, sevdiğim bir dergi Milliyet Sanat şu anda. Eskiden ise Sanat Emeği dergisine hayrandım, birçok görkemli ismin olduğu. Sadece şiirle sınırlı değildi; sinema, heykel, resme kadar bir sürü isim vardı. Soru: “Şiir öldü.” gibi alışılagelmiş söylemlere katılıyor musunuz? Muzaffer Özdemir: 1980’lerde de çok konuşulan bir şeydi. Can Yücel “Şiir yenilmez, şiir yol değiştirir.” demiştir durum için. Ben de çok severim ve kullanırım bu söylem karşısında. Soru: Gençlere hayat için tavsiyeleriniz nedir? Muzaffer Özdemir: Gençlerin durmaksızın donanımlarını arttırması lazım, bir birey olabilmeleri için zamanlarını iyi değerlendirmeleri lazım. Çünkü bugün edindiği bir donanımı hayatı boyunca kullanmış olacak ama 50 yaşında kullanacağı şeyi 10 yıl kullanacak belki de. O yüzden zamana saygı gösterip şimdiden kendinizi donatmanız lazım. Bunların en başında 1-2 dil öğrenmek ve bunları ana dil gibi konuşuyor olmak olmalı. Burgazada’ya giderseniz Muzaffer Özdemir’in eşsiz sohbetine doymadan ayrılmayın.


Sana koşuyorum bir vapurun içinde Ölmemek, delirmemek için. Yaşamak; bütün adetlerden uzak Yaşamak.... Hayır değil, değil sıcak Dudakların hatırası; Değil saçlarının kokusu Hiçbiri değil. Dünyada büyük fırtınaların koptuğu böyle günlerde Ben onsuz edemem. Eli elimin içinde olmalı, Gözlerine bakmalıyım, Sesini işitmeliyim. Beraber yemek yemeliyiz Ara sıra gülmeliyiz. Yapamam onsuz edemem. Bana su, bana ekmek, bana zehir; Bana tad, bana uyku Gibi gelen çirkin kızım. Sensiz edemem. O ve Ben Şimdi Sevişme Vakti, 1953 SAİT FAİK’TEN


Sonbahar tembelliğini sırtlamış, düşen damlalar Güneş doğmadan henüz minibüsümün camına Süzülüyorlar usul usul Dans edercesine tutuyorlar ritim, Sözgelimi kulağıma gelen fısıltılara. Onlar süzüldükçe anımsıyorum seni, Anlatmadığım saf hislerini, ışıldar gözlerini uzun uzun. Şans vermek ihanet midir kendime, dedim. Sevemez mi, lalem söyle, bir insan mantığıyla? Bilemem gaybı ama sen de boş değilsin sanki Diye sayıklarken ben Papatyalar uçuşuyor arkanda, Gelmiş mevsimi yine umut avcılarının, Getirmiş yanında ufak bir hüzün. Papatyalar ve Güller


Goncalar, nilüferler önümdeyken seni istedim. Papatyalar üzülmesin istedim, karanfiller eğilmeden Bükmeden başlarını, toprağın olursam, toprağım olursan Ne koparılır papatya Ne de solar gülün Yağmurlar yağsa, seller aksa ha bin birim ha bir birim Yapraklarımızdan kenetlendikten sonra Toprağın olursam, toprağım olursan Sararsa da papatya Sendelese de gül, ağlamayın, gülün. Bulutların, karların ardından yeniden doğar güneşim; Papatya bembeyaz olur bir anda, topallamaz artık gül. Işığı da ısısı da Toprağı da suyu da Gülüdür çünkü, papatyanın Ve papatyasıdır, çoktan gülün. Uçuşana dek bir kasırgada Kenetli yaprakları ayrılmadan Ayırmaz yine ölüm Mesec


Şiir


Çerçevede ki fotoğrafa bakıyorum Yıkılmış şehre, kaybolmuş insanlara Bir ressamın resmine bakıyorum Yerdeki yıldızlara, gökteki ruhlara. Bir sessiz kaptanın gemisine bakıyorum Fırtına ve dalgalara esir düşmüşler Bir öğretmenin öğrencisine bakıyorum Dalgın ve solgun bu öğrencilere. Uçan kırmızı bir balona bakıyorum Arkasında göz yaşları bırakan balona Koca bir yalnızlığa bakıyorum Sessizce koca bir boşluğa adeta. İşte aynanın karşısında ki o kişiye bakıyorum Bir çift göze ve aklından geçen o düşüncelere İşte o karanlıkta kalmış kalbime akıyorum Çiçekleri solmuş, hiçbir şey hissetmeyen kalbe... Kendimi İzliyorum Rabia Demir


Şiir Zemheri bahçemde. Kara kulaklı kediler, kırmızı kuyruklu köpekler. Gözyaşlarında toprak kokusu, Saçlarının arasında küflenmiş bahar. Ben hiç uyumadım annemin göğsünde. Gözyaşlarım güneşle kuruyor, Çiçeklerim soluyor yokluğunla. Ciğerlerinde onca yara Hangi derdini sığdırayım omzuma? Kara kulaklı, kırmızı kuyruklu, mor yanaklı kaplumbağa, Hatrında mı, uyanınca nasıl gülmüştük doyasıya? Beni senden öte kimse bilmiyor, Öğreniyorum acıyla. kimse gülmüyor, koca bir dilim karpuzu fare gibi ısırmama. Ba*


Kara kulaklı kedinin tırmaladığı yeşil begonvil. Başka dağlar kavuşuyor toprağa, Oğullarının gözyaşlarıyla. Gidersen, güneşi nasıl getireceğim soframa? Seni bekliyorum deniz*deki son umutla. Turnasız türküler, ağlayan keklikler. Nasıl korkardım dut ağacına keçi gibi çıktığında. Sığındım, Beni Onca bahar Sensiz bırakan Allah’a. Kara kulaklı canavar, Ağaçları koparan rüzgar, Dağları yıkan yağmur, Anneleri ağlatan haykırış, Babasız kalan çocuklar, Yaşanmayan anılar, Yarada kalanlar… küçücük bir çiçeğim toprağında. Bir bilsen nasıl aciz, Bir bilsen nasıl güçlüyüm aynı toprakta. Beni bu cehennemde, Beni bu yaşımda, Beni gözyaşımla, Bilmediğim sokaklarda Sensiz bırakma. Bircan Çataltepe


Şiir güz ağrısı saçlarımda bir sardunya konçertosu intihara beş kala sardunyalar alır gibi barut yüklü bahçelerden kendimi doğuruyorum ve imgelemde döllenen simyası şiirimin şakaklarımda sancılanan bir urgan oluyor her şafak, bir çocuk duruyor kuytusunda o urganın her şafak bir kadın duruyor kuytusunda. bir isyân! bazan urganın kendisi olduğumu bile anlamıyorum neden, diyorum özellikle eylül üstleri neden beni duyan göz, beni gören kulak beni hisseden bir akıl vahyolunmaz ilâhlığıma neden tufanımda bir gemi, bir nuh yankı bulmaz? Çizim, Buse Işık


bir tanrısızlığın kuytusunda peygambermişim gibi çoğul yalnızlıkları tebliğliyorum kimse bilmiyor tenimde kurutulmuş güvercinleri her şafak, boynumda bir çocuk ağlıyor. çarmıhında buğulanmış bir kentin intihar bana beş kalıyor barut alıyorum bir gün sardunya yüklü bahçelerden urgan doğuruyorum ve çarmıhımda döllenen kimyası kelimenin saçlarımda çığlıklanmış isâ’yı andırıyor. oysa anlamıyorum ne ben meryem’e benziyorum ne annem tanrı’ya. her şafak uçurumlarımda bir isyân anbean çığlıklanmaktan yoruluyor Cemre N. Karain


Şiir Çizim, Baran Ateş & Ceren Sarıbaş


Soğuk, sessiz bir otel gecesi, Artık ne desem kifayetsiz ama, Çöken bilinmezlik boşluğu, Umudu karanlığın ay ışığında. Yoktu cevabı bu kitaplarda, İnanmadı önce kızılına kaosun, Baktığı insanlar hakikatten, Sessiz bi' geceden bile yoksun. Ruhsuzca yakarlar birbirlerini, Balkona çıktı o gece sokak kedisi, Karnı kesik, yumuldu gözleri, Ertesi günün haberi, serbest katili. Varolsaydı o beyaz bahçen, Bir parçası olurdu bu insanlar, Hayatı kucaklarlardı belki, Belki de geceleri daha sakindir. İşe giderdi bihaber genç kız, Bulutların örttü ışığını ayın, Açtı zincirini şeytanın. Kimin Gazabı Bu Baran Ateş


Şiir Çizim, Tuba Akar


Birlikte buralardan kaçıp gittiğimiz şehirleri ve seni düşünüyorum. Birbirimize kayıtsız ve şartsız bağlıydık, İkimiz seninle yürüyen devrimdik. Sana şiirler okurken dolan nemli gözlerini özlüyorum. İzmir, İstanbul, sen, ben. “Sadece gel ve yanımda ol.” Dediğini hatırlıyorum. Bir de sendeki beni düşünüyorum. Bu hüzün kokan bakışların arkasındaki gitme isteği çok tanıdık sevgilim. Biz hep eksiğiz. Trajediyle dolu bedbaht gençliğim buna şahit. Sen benim kayıp puzzle parçamdın. 'Senden' ve 'bizden' çok uzakta bile olsam, içimde senden bir parça taşımanın huzurunu yaşıyordum. Köprünün altındaki yerimizde bana yalvarıyorsun “sonsuza kadar birlikte olalım.” İçimde ikimize ait bir can gitti ve ben bir daha eskisi gibi bir kadın olamadım. Bu sahip olduğumuz acı bizi önce öldürdü ve sonra da yaşamaya mecbur bıraktı. Maalesef hayattayım, çarpan hasta bir kalbe sahibim yalnızım, sensizim, üşüyorum. Kayıp Puzzle Parçası Elif Gürbüz


Yitik Ufuk Binlerce top kumaşa yazdım sıkıntımı Şimdi bir dünyada giden gemide ellerim Pis bir denizde Bir demiryolu bir çayır bir gökyüzü hava almaya çıkmış görüyorum Ben geçerken bir evin penceresinde bir dal çiçekleniyor Bir kadın soyunuyor göğsünü tüylerini en olmadık yerlerini görüyorum Görüyorum bir çocuğun gözlerinin içinde denizler inip kalkıyor işte yeniden dünyadayız, dünyada bayağılıklarla pisliklerle yan yana dünyadayız Bir sudaki balıklara bakıyor balıklara gözlerimizi çıkarıp veriyoruz Bizim verilmeyecek hiçbir şeyimiz yok Aynı yerden bir kadını öpüyor aynı yerden bir denizi seyrediyoruz Bir daha seninleyim seninle yaşanmayacak sıkıntılar sevgiler Cezayir mahalleleri Sicilyalı gökyüzleri yok anlıyorum Gemiler geçiyor uzaklardan kimse inip bineyim demiyor, kimse görünmüyor, kimse görmüyorum Yitik bir ufukta Bağırıyorum bağırıyorum. Sait Faik İLHAN BERK’TEN Galile Denizi, 1958


hikaye Masal Olmak Arzusunda Bir Öykü u bir öykü... Bir masala dönüşme umuduyla amansız bir rüyanın içinde yanıp tutuşan sıradan bir öykü. Bu bir hayat. Yıldızları toplanmış, ay ışığına muhtaç karanlık bir gökyüzünün sarıp sarmaladığı bir topraktan yeşermek uğruna, sesini duyurmak adına bağıran bir sıradan hayat. Bir hayat ki hikâyesini anlatacak kimsesi olmayan, görünmez, sakin ve unutulmaya mahkûm. Yalnızlığın avuçlarından güneşi Şevval Nur Karpuzcu B "Can I be free as a bluebird? In the open sky I'll fly high To be free from my fears is the only wish that I have..." - Lola Marsh, Bluebird


selamlayan, veryansınlarda kendisini eskitmiş, tozlanmış ve yıpranmış gecenin hemen ardından gün ışığını bekleyen, acılar uykusundan henüz uyanmış hayat. Hayat, evvelinde hüznün arkadaşı, acının anası, umutsuzluğun kardeşi, esaretin eviydi. Evvelinde boğardı beni, kırardı kapılarımı dünyaya açılan, koparırdı iplerimi beni kendine bağlayan, yakardı gözlerimi ve soldurup tenimi ölümü bekleyen bir aciz bedene dönüştürmeye çalışırdı beni. Yegâne hedefini beni yıkmak olarak seçer, dur durak bilmeksizin bir hırsla çabalardı. Hâlbuki şimdi durgun. Dingin bir tavır takındı çehresine, gülümsememi istiyor. Tebessümler filizlensin yüzümde, kahkahalar duyulsun benden, arzusu bu. Zira tanışıklığımız var artık. Birbirimizin tesiri altındayız. O beni etkiliyor, ben onu. Dost olmak üzereyiz gibi hissetmekteyim. Ona, sarılmak nedir ve bir insana nasıl sarılırsın onu öğretiyorum. O da bana güveni anlatıyor. O bana sarılıyor şimdi, ben de ona güveniyorum. Eskiden ellerim düşerdi hep, tutunacak bir şey bulamaz, yokuş aşağı yuvarlanırdım. Şimdi ellerim sıcacık, ellerim hayat dolu, gözlerim parlak ve sesim umut, gökyüzüm çiçek, saçlarım hayal, yeryüzüm neşe kokuyor. Acımasız bir nefret güdümünün ardından insanın kapısını çalan yorgunluğu aşmaktayız ikimiz de; küslüğümüz, düşmanlığımız bitti. Zorluklar sona ermese dahi yaşamak bir kolaylaştı sanki. Yaşamak adına, hayat hayaller hediye ediyor adıma. Kendi hayallerini benimle paylaşmak arzusunda tutuşuyor. Sıradan hayat beni öylesine içten kucaklıyor ki insanlara ulaşabiliyorum artık. Yalnızlık çukuru ayaklarımın altında, ufak ve toprağa karışmış, fark etmeksizin güzel bir tuvale bulaşmış önemsiz bir nokta gibi görünüyor. Görmek istemedikçe kimsenin bakışına değmeyen bir detay gibi yeryüzünde. Tüm korkularımsa o çukurun içinde birbirlerini kemiriyorlar. Ben ise bir mavi kuş misali, masmavi, ve bulutların bile bana engel olmamak adına yolumdan çekildikleri gökyüzünde, yükseklere uçuyorum. Hayat beni kendine bağlayarak beni özgür kılıyor aslında. Mavi kuş gibi özgürlüğü kanatlarımda taşırken korkulardan kurtulup gökyüzüne uyum sağlamak istercesine yükseliyorum şimdi. Ve hayat, en sonunda masala dönüşüyor...


hikaye Süt Mısırı & Melankoli üneş, dünyaya en yakın pozisyonunu almış, ‘’Dur lan şurada top oynayan oğlanların ağzına sıçayım’’ der gibi tepemizi oksijen tüpüyle deliyordu sanki. İki sokak ötedeki boş arsanın kenarına tır şoförü Ökkeş Dayı’nın koyduğu çıkma benzin deposunun üzerine oturmuş, iki mahalle arasındaki rekabetin en şiddetli sahnesini izliyordum. Aşağı mahalle ile bizim mahalle iki haftada bir, her cumartesi kolasına maç yapar, maçın hangi saatte ve nerede yapılacağına da mahallenin yetkili abisi, federasyon başkanı Bakkal Ahmet Abi karar verirdi. Ahmet Abi’nin bakkal dükkânı iki mahalle arasında sınır vazifesi görür, iki mahalle arasında çıkacak en ufak gerginlikte Ahmet Abi devreye girerek olayı tatlıya bağlardı. Mehmet Emin Hayta G Çizim, Didem Öztürk


Bugün oynanan maçta da herhangi bir gerginlik çıkabilir endişesiyle dükkânını yaşlı babasına bırakmış, maçı izlemeye gelmişti. Çünkü bugün oynanan mahalle maçı yaz tatili öncesi son maçtı ve tam anlamıyla El Classico’ydu. Ahmet abi maçtan önce ‘’Top mu kale mi?’’ törenini yapmış, ‘’5’te devre 10’da biter’’ diyerek raconu kesmiş şimdi de yanımda oturmuş maçı izliyordu. Bizim mahalle maça kötü başlamış ancak ikinci yarıda biraz toparlanmıştı. Cengâver abimin insanüstü performansıyla 8-3 aleyhimize olan skoru 8-8’e getirmeyi başarmıştık. Maç tam da lehimize dönmüştü ki Arapoğlu Fırını’nın oradan gelen ‘’Lan Feyziiiii’’ çığlığı top sahasının üzerine kâbus gibi çöktü. Bağıran, bizim takımın kalecisi Kara Feyzi’nin babasıydı. Feyzi’nin babası yumurta topuk, kösele taban ayakkabısını yere vura vura top sahasına doğru yürürken, Kara Feyzi ışık hızıyla babasının geldiği yönün tersine koşmaya başladı. Feyzi’nin babası, Feyzi’yi sokakta hemen her gördüğünde arkadaşlarının ortasında eşek sudan gelinceye kadar dövmeyi gelenek edinmiş, İyi Kötü Çirkin filmindeki kötü ve çirkinin bir vücutta can bulmuş hâliydi. Feyzi’nin maraton koşusuna çıkmasıyla bizim kale boş kaldı. Aşağı mahallenin oyuncularının yüzündeki sevinç ifadesini en son Tsubasa’nın takımındaki kaleci Wakabayaşi sakatlandığında karşı takımın suratında görmüştüm. Feyzi’nin lakabı normalde Kara Panter’di. Çok uzun olduğu için biz Kara Feyzi diyorduk süt gibi çocuğa. ‘’Kara’’ lakabı Feyzi ile ne kadar alakasız ise ‘’Panter’’ lakabı o kadar yakışıyordu. Mahallemizin gördüğü en iyi kaleciydi. Hatta yanılmıyorsam Ahmet Abi Feyzi’yi tam iki kere halı saha maçına götürmüştü. Bu, mahallede kimsenin erişemediği bir kariyer noktasıydı. Feyzi’den boşalan kaleye kimin geçeceği ise şu anda tüm yurdun ve dış temsilciliklerin en büyük problemiydi. Feyzi’nin yokluğu maçın sonucunu açıkça belli eden bir gelişmeydi. Feyzi’nin babasının çığlığı, rakip takımın galip gelmesi ile eş anlamlıydı. Babası sanki rakip tribünden ‘’Goooolll!’’ diye haykırarak sol elini yumruk yapıp sağ avuç içiyle yumruğunun üstüne şaplak vurarak ‘’Koyduk mu lan?’’ işareti yapan amigoydu. Yanımda oturan Ahmet Abi’nin bana dönerek: ‘’Hadi Çağlar, geç kaleye’’ demesiyle beni ensemden tutup benzin deposundan aşağı ittirmesi bir oldu. Kaleye yani bir taş ile ağaç arasındaki boşluğa doğru yürürken, ayaklarımın titremesini hissediyordum. Tribünlere dönüp baktığımda Ahmet abinin bana destek amaçlı alkış tuttuğunu gördüm. Gerçi maçı izleyen bir tek o var gibi görünüyordu. Bu olayla daha da gaza gelerek elimi göğsüme götürerek selamladım Ahmet Abi’yi. Daha sonra abim ‘’Kes lan şovu’’ deyip enseme


şaplatarak kaleye geçmem için bir nevi ivme kazandırmış oldu. Tökezleyerek ve elimde olmayan bir hızla sonunda kaleye geçtim. Kaleye geçtikten bir süre sonra sıcaktan o kadar bunaldım ki; doblo kasa amcaların piknik oturuşlarını taklit eder gibi sırtımı ağaca yaslayarak çömeldim. Gelen güneş ışınlarından rahatsız olup elimle de gözlerime gölge düşürüyordum. Aradan bir müddet geçtikten sonra takım arkadaşlarımın ‘’Lan topu neden tutmuyorsun?’’ serzenişleriyle kendime geldim. Sıcağa aldırmadan hâlâ kendilerini bu denli maça vermelerine şaşırsam da abimin ‘’Hadi beyler atan kazanacak, ona göre oynayın’’ demesiyle skorun 9-9’ a geldiğini anlamıştım. Bütün takım hep bir ağızdan ‘’Haaaöööğğ!’’ diye bağırarak motive oldu. ‘’Haaaöööğğ!’’ diye motive olan ilk insan topluluğu bizim takımdı galiba. Maç sonu yaklaşırken rakip takımın forveti Vedat topu sürerek üzerime doğru gelmeye başladı. Bizimkilerin sıcaktan beyinleri yanmış bir şekilde dilleri dışarıda ‘’Hehhehheh’’ gibi sesler çıkararak rakip forveti yakalamaya çalışıyorlardı. Bizim takımın oyuncularını bir grup hayvansever görse mahallede ‘’LÜTFEN HERKES KAPISININ ÖNÜNEN BİR TAS SU BIRAKSIN!’’ pankartlarıyla eylem yaparlardı. Ama Gattuso Kemal aralarından sıyrılarak, Seyit Onbaşı ruhuyla son gücüyle bir anda Vedat’a yetişti. Beraber siyam ikizleri gibi yapışık hâlde üzerime doğru gelmeye başlamışlardı ki Gattuso Kemal, Vedat’ı omuz darbesiyle yere serdi. Kemal, Vedat’ı yere düşürdüğünden bihaber şekilde o gazla alt sokağı turlayıp tekrar oyun alanına döndü. ‘’Ee beyler maç bitti mi?’’ diyerek katıldı aramıza. O sırada oyun durmuş pozisyonun penaltı olup olmadığına karar vermesi için gözler Bakkal Ahmet Abi’ye dönmüştü. Ahmet Abi’nin gözleri ise karşıda, evlerinin balkonunda olup biteni izleyen, mahallemizin okumuş kızı, bol akneli Merve’deydi. Merve göz ucuyla hayali penaltı noktasını işaret ederek Ahmet Abi’ye ‘’Penaltıyı ver’’ emrini iletmişti. Merve rakip takımda olan Çapır Bilal’in (motorlara anormal ilgisinden dolayı bu lakabı almış) ablasıydı. Ahmet Abi, Merve’ye aşık olduğu için Çapır Bilal aleyhine bir karar vermesi imkânsız gibiydi. Merve resmen mahallede şike baronu konumuna gelmişti. Kısa bir sessizlik… ‘’Penaltı!’’ Aşk gibi duygusal bir insanoğlu zaafı her emeği mahvettiği gibi bizim de ortaya koyduğumuz mücadeleyi boşa çıkaracaktı. Topun başına kendinden emin bir şekilde Vedat geçti. Gerile gerile kendi


kalelerine kadar giderek kalecileri ile çarpıştı. Aralarında bir müddet duygusal bakışma oldu. Kalecileri, Vedat’a nişanlısını askere göndermeye hazırlanan kız gibi sarılarak iyi dileklerde bulundu. Vedat iyice hızını almış bir şekilde topa doğru koşmaya başladı. Geldi, geldi, geldi… Topa öyle abandı ki hamle yapma şansım olmamıştı. Neyse ki hamle yapmamı gerektiren bir vuruş da yapamamıştı. Ama topu suratıma isabet ettirmeyi başarmıştı. Top önce suratıma sonra direğe yani solumdaki dut ağacına çarpıp hızını kaybetmiş şekilde sekerek kucağıma doğru geliyordu. Bu esnada etrafımı komple beyaz görmeye başlamıştım, sonsuz bir beyazlık. Vedat, abim, Çapır Bilal, Merve, Ahmet Abi bu beyazlık içinde kaybolmuştu. Görüntüsünü seçebildiğim tek şey toptu. Topu ellerimin arasına aldığımda ‘’Çağlarrrr’’ diye bağıran abimin sesini duydum. Suratıma top çarptığı için korku çığlığı attığını düşünürken, ‘’Çabuk at lan topu!’’ diyerek beni ters köşe yaptı. Bir nevi Vedat’ın yapamadığını. Topu sesin geldiği noktaya, beyazlığa doğru var gücümle fırlattım. Aradan 5-10 saniye geçtikten sonra bizim takımın sevinç nidaları yükselmeye başladı. Ve kısa süre sonra garip bir şekilde ben de havaya yükselip daha sonra bir grup insanın elleriyle oluşturduğu intihar minderine(başka bir ismi olması kuvvetle muhtemel) düşüyordum. Gözlerim eski yetisini yavaştan kazanmaya başladığında beyazlık yerini maviliğe bırakıyordu. Birkaç bulut gördükten sonra gördüğüm şeyin gökyüzü olduğunu anladım. Sanki UEFA kupasını kazandıran teknik direktör olmuşum gibi bizimkiler beni havaya atarak kutsuyorlardı. Galiba o an hayatımda kendimle en gurur duyduğum andı. Aşırı hoşuma giden ‘’el üstünde tutma merasimi’’, ‘’Süüüttt mısııırrr’’ bağırışıyla son buldu. Bir anda asfaltla öpüşme pozisyonunda kaldım. Mısırcı sokağa girince beni kutsayanların çoğu annelerine koşup ‘’Anaaa bana mısır all’’ diye yalvarmaya başlamışlardı. Bu tarz sert duygusal geçişleri hayatım boyunca trajikomik bir biçimde yaşadım. Yani en mutlu anlarımda havalara çıkarak sonrasında köylü çocuklar tarafından taşlanıp düşürülen drone gibi yere çakıldım.


hikaye Kibritin Ucunda Mıyım? er zaman ki gibi sıradan bir güne uyanmıştım. Kaderin bana getireceklerini yarı hazır yarı da “Aaa! Demek başıma bunlar da gelecekti?!” şaşkınlığıyla bekliyordum. Gökten üç elma düşse, biri diğer ikisinden farklı olacaksa o en tatlısı olur ve kesin başıma o tatlı elma düşerdi, şansımı biliyordum. O gün bu şansa inancım tamdı. Eğer ekşi elma düşerse de onun vereceği tat ve sağlık, yine bana özel olacak inancıyla günümü geçirmeye hazırdım. Gün ağarmış, gözlerim perdelerini yeni açmıştı. Her gün başımı ağrıtan o dertler henüz sabahın ilk ışıklarında kapıma dayanmışlardı. Perdelerin arasından geçebilen gün ışınları, İlker Has H Çizim, Didem Öztürk


odanın içerisinde uçuşan toz tanelerini izletiyordu. Yatağımda daha fazla uzanıp dursam, toz tanelerinin sayısını öğreneceğim telaşı beni ele geçirmeden önce yatağımdan kalkmış, kısa bir hazırlanıştan sonra yürüyüş için parkın yolunu tutmuştum. İçi boş bir kafanın yürüyüşünü tamamladıktan sonra elime telefonu aldığım an elmalardan ilkinin düştüğünü gördüm. Akşama gidilecek hediye bir tiyatro bileti ve biletin üstünde bir başlık; Kibritin Ucunda. Murat Mahmutyazıcıoğlu’nun kaleminden Kayhan Berkin’in yönetmenliğinde ve Rıza Kocaoğlu’nun tek başına performans sergilediği o tiyatro oyunu; Kibritin Ucunda. Aslında tiyatronun konusundan bihaber izlemeye gittiğim de bu oyunun adının bana neler çağrıştırabileceğini düşündüm. Yüksek ihtimalle oyundan bir parça da kendimi görebileceğimdir diye düşünüyordum. Tabii eğer insan dertlerini bir kenara itmeden düşünür ise oyunun başrolünde bile kendisini görecekti. Üç koltukluk hediye biletlerimden bir tanesini zor bela doldurabilmiş, diğeri için bir sahip bulamamıştım. Her birinde farklı bir anı olan kıyafetlerimden turuncu olanını üzerime geçirip tiyatro oyununu izlemeye gittim. Vardığımda koltukların neredeyse tamamı boştu. D9-D10- D11 bunlar bizim için ayrılmış koltuklardı. Ne vardı ki iki kişi olmamızın daha iyi olabileceğini düşündüm. Üç koltuk ve önüme oturabilecek cüsseli bir insan varsayımına göre yer değiştirebileceğim bir boş koltuğum vardı. İşte kafama düşen ikinci elmam buydu. Yuvarlak bir alanın karşısında oturup; sahneyi, tek başına duran tekerlekli döner sandalyeyi ve saatimi kontrol edip durdum. Oyun saati yaklaştıkça seyirciler boş koltukları dolduruyordu. Dikkatimizi iki adam çekti. Önce en ön sıralardan geçtiler. Birbirleriyle bir şeyler konuştular. İçlerinden şapkalı olan seyircilerden biriyle selamlaştı. Adam en ön koltuğa oturmak yerine birkaç koltuk denedi. O da benim gibi sahneyi en güzel yerden görmeyi istiyordu, bu o kadar belliydi ki gelip tam önüme oturmayı tercih etti, C10. İşte şimdi görüş açım net bir şekilde kapanıyor, rahat görebilmek için başımı sağa eğmem gerekiyordu. Yaşadığım bu şaşkınlıktan sonra adamın şapkasında duran detaya gözümü iliştirdim;


“Deus ex machina” Bu Latince cümleyi bir yerden hatırlıyordum. Aklıma gelen düşünceleri toparlayamadan ışıklar kapanmıştı, bazı seyirciler önlere doğru gelmiş, ben de bir sağımdaki koltuğa geçmiştim. Bu izleyicinin bir yönetmen olabileceğini düşünmüştük ama neden koltuklara oturup izleyebileceğini beraber geldiğim arkadaşımla konuşamamıştık. Tek başıma bunun da oyunu geliştirmek için bir yöntem olabileceğini, oyunu izlerken aklıma not edecektim. Bunun bir üçüncü elma olabileceğinden habersiz, sessizliğe katılarak oyuna döndüm. Kerem, otuzlu yaşlarda bir plaza çalışanı. Bir eşinin yanında bir babasının karşısında, bir işine gidiyor bir de annesine geliyor. Kafasında binbir düşünce, taksiye biniyor ama aklı başka bir yerde. Gaipten birkaç ses çalınıyor kulağına, bir geçmişine dönüyor, bir çocukluğuna bir anda geleceğe bakıyor. Kaygılar, aşklar derken anksiyete krizlerini izliyor gibi oluyor insan. Elbette ki izleyicide çağrıştırdığı birkaç düşünce olabilir diyorum, daha cümlemi bitirmeden Rıza Kocaoğlu’nun canlandırdığı Kerem adıyla, sanıyla bir de yetmez gibi hayatıyla, yaşadıklarıyla bir de üstüne üstün travmalarıyla bana dönüşüyor. Sahnede oyuncu beni oynuyor, yazar beni anlatmış. İçine çekiyor sahne beni, kibritin ucundaymışım da buraya gelene kadar haberim yokmuş. Birisi başıma gelenleri yıllar sonra sahneye koymuş. Bu etkilenme, vücudumda elektromanyetik bir şok bıraktıktan sonra görsel olarak beni sahneye odaklasa da aklımdaki düşüncelerimin kapısını çoktan çalmaya başlamıştı. Görsel şölen tamamlanmıştı, yavaş yavaş sahneyi terk edenlerin arasında bir süre daha oturmuş, yönetmene sorabileceğim birkaç soruyu düşünüyor ama bir türlü cesaret edemiyordum. Daha sonra aklıma yine o Latince kelimeler geldi. “Deus ex machina” Önümdeki adamın şapkasının arkasında yazan bu sihir tadı veren sözcüklerin anlamı, makineden tanrı anlamına geliyordu. Bunun üzerine biraz daha düşündüğüm de vardığım sonuçlar tanrısal bir bakış açısıyla oynanabilecek bir oyunu aklıma getirmişti. Antik Yunan


döneminin tiyatro yazarlarının kullanımına kadar dayanıyordu. Sözlük anlamında tamamını okuyamadan salonu terk ettiğim bir tanım vardı: “Hikâyenin gidişi öyle karmaşık, içinden çıkılamaz bir hâl alır ki, artık yazarın üretebileceği ilginç bir çözüm kalmaz…” C10. Burada oturan insan, oyunun yönetmeniydi. Başıma düşen üçüncü elma buydu. Şapkasının bana bakan yüzünde oyuna ait büyük bir spoiler saklıydı. Bu spoiler aynı zamanda hayatımın gidişatıyla ilgili bile olabilirdi. Sonuçta sahnedeki yalnızca Kerem değildi. Aynı zamanda orada ben vardım. Kerem’in yaşadıkları ve yaşadıklarına baktığı bakış açıları birbirimize benzemekle kalmıyor, bana da yeni bakış açıları katıyordu. 19 Eylül akşamı saat 19.00 sularında bir tiyatro oyununu izlemekle kalmamış aynı zamanda gelecekten bir anı yaşamış gibiydim. Kibritin Ucunda oluşumun en net tanımı buydu.


Click to View FlipBook Version