The words you are searching are inside this book. To get more targeted content, please make full-text search by clicking here.
Discover the best professional documents and content resources in AnyFlip Document Base.
Search
Published by Hazan dergisi, 2023-09-07 04:25:57

3_20230907_094339_0000

3_20230907_094339_0000

HAZAN SAYI 1 | EYLÜL 2023 H AZAN Edebiyat Dergisi


Genel Yayın Yönetmeni ve Editör Tasarım Hazan İmtiyaz sahibi ve yazı işleri müdürü Sosyal Medya Yönetimi 2 Murat Emir Yıldız Murat Emir Yıldız Nurmelek Meydan Nurmelek Meydan Murat Emir Yıldız


3


HAZAN


İkinci kadın olma halimden birinci kadın olma haline geçmem kolay olmuyor. Hala tam algılanamıyorum. Biz insanlar kendimizi olduk sanıyoruz ama öyle değil. Dışarıdan görünenle alakamız yok. Her birimizin içinde Dali’nin içinden adam çıkan yumurtası gibi kırılmış bir yumurta ve kabuk kırmaya, tekrar var olmaya çalışan bir biz. İşten atılanlar veya kendisini işten attıranlar... Boşananlar, çünkü başkasına yeniden aşık olanlar... İntihara meyilliler ya da yeniden başlamaya susayanlar. Herkes sonsuz olamayan ve kendisine ayrılan süre içinde sonsuz koşuyor. Koşuyor ve koşuyor. Uykumdan kendimi zorla uyandırıyorum. Bir rüya görüyordum tam, o rüyaya tutunmayayım diye çekiştire çekiştire saçlarımdan tutuyor sanki on parmak. Sırf rüyadaki o açık dehlizimi dile getirebileyim diye. Enerjileri çözmeye çalışıyorum. Doğumdan bu yana nerede bir tıkanıklık varsa onu çözme derdindeyim. Karşıma geçen her insanı bir işaret gibi görüyorum. Hepsi ya bir şeye tanıklık ediyor ya da bana bir şeyi gösteriyor. Tüm olaylar bir sembol adeta. Doğru okumaya çalışıyorum. Aradığım ve bana geri dönmeyen telefonlar benim için ölüm gibi bir şey. Bu ölümü başka bir yerde daha yaşamış olmalıyım. Ama nerede? Ben nerede oldum daha önce… Ya rüyamda tam da bunu görecektiysem. Herkes bir yerlerde ağlıyor olmalı. İstiyorum ki ağlarken yalnız hissetmesinler, çünkü o acı biz o sıkışan enerjinin bir yerinde buluşalım, o toz bulutunu dağıtalım diye. Ben bu sebeple kaderimi değiştiremiyorum, henüz. Bu sebeple senelerdir aynı şeye ağlıyor, aynı şeyleri duyuyorum, insanlardan... Bu insanlar kim kız ve sana neyi göstermeye çalışıyorlar? Ben küçükken de böyleydi. Deliler gibi annemi ararken ve öyle boşlukta bir arayış ki ne aradığımı da bulamazken ya da unuturken işte. Önemli mi ne olduğu… O zaman da birilerine tutunmaya çalışıyordum, istemeyerek. O yıllarda da içimde bir boru sızıntısı ve elektirik kaçağı vardı sanki ama kapağımı kapatıp kapatıp oyuna itekliyorlardı, beni. Oysa ki ben mecburiyetten oynuyordum. Ben oynarken belki annem görür ve gelir diye… Çok yıllar sonra anladım, annemin körlüğünün onun da kalbinin gaz kaçağından kaynaklanmasından dolayı olduğunu. Ben babamla konuşurken ansızın ağlamaya başladı, bir gün. Babamdan para istiyordum ve vermiyordu, babam. Telefonu kapadığımda annem ağlıyordu. "Olsun artık baban, yeter bu kadar yaşadığı" diyordu. Zaten o gün olmuş aslında ya, annem kalbinin o gün açıkta kaldığını anlamamış. Sevdim saçlarını. Ben anne o kızmışçasına… Benim saçlarımdan daha inceydi saçları. Annen göründüğü gibi aslan değil, daha kırılgan. Ne yapacaksın be kızım hem kendi hem onun acısını sırtlanacaksın dedim. O’nun ağlamasını kucakladım. Birden bire başlayan ağlamalar güzeldir, sıkışan bulut kümelerinden yağmur yağması gibidir. O sıkışıklığı alır. Annemin rahatlamasını bekledim. Bir tıkanıklık burada açılsın duası ile, yağmur duasına eşit. Şimdi de doğduğum yerde kendi tıkanıklıklarım açılsın duasındayım. Ne zaman buraya gelsem annesiz hissederim. Demek ki bir tekrarı var buranın hayatımda, bir şeyin izindeyim demek ki… Bekliyorum ki ağlatsınlar beni ve dağılsın bulutlar… Çünkü çok giyinmişim, birden fazla zırhlı ve birden fazla kez yaralanmış. Eciş bücüş. Kimseyi hatırlamayacak halde. Yolunu kaybetmiş. Biri de benim saçlarımı sevse… Tek isteğim o. Yaptığımız meslekler giydiğimiz kıyafet oluyor, bir zaman sonra. Her yere beleş çağrılmaya alışan basın oldum ben de. O ruh hali üstüme yapışmış vıcık vıcık. Hayat da bana beleş davransın istiyorum, yani madalyonun diğer tarafından okursak bonkör olsun istiyorum. Babamın vermediği o paralar var ya, bana istemeyi unutturuyor. Yüksek sesle isteyemiyorum hak ettiğimi… Ve ne kadar istesem o kadar hırpalıyor beni hayat. Ben de kendimi daha iyilerinin geleceğine dair avutuyorum. Ne kadar beklersem o kadar mükafatını göreceğimle. Ne kadar çalışırsam o kadar iyi olacağımla, ne kadar emek, o kadar görülür ellerim. Açıyorum avuçlarımı, sesim kısık çünkü baba gerekiyor demeyi öğrenmemişim. Çünkü dediğimde annem ağlıyor. Ben de bekliyorum bakalım kim duyacak sessiz çığlığımı diye. Böyle uyuyor, böyle uyandırılıyorum uykularımdan bir yerinde çözmek için bu döngüyü. Başka Türlü Bir Kadın Günsu Özkarar HAZAN 4


Yüzümü güldüren ve mutlu olmamı sağlayan, çok az şeyim var. Bunlarda birisi “Çarşamba” günleri. Çarşambaları sebebini bilemediğim bir mutluluğa kapılırım. Çocukluğumdan beridir, böyle bu durum. Belki de atalarım bana bağ bahçe bırakmaktansa haftanın belirli bir gününde mutlu olmayı bırakmıştır. Bilmiyorum. Diğeriyse Lila. Lila uzun boylu, sıska kemikli ama sıska olmasına rağmen sağlam yapılı, çirkin görünüşlü bir köpek. Onunla ilk olarak sokakta karşılaşmıştık. İkimizde birbirimizi umursamadan sokaktan yürüyüp geçip gitmiştik. Ama ben arkasından bakıp amma da çirkin bir köpek dediği hatırlıyorum. Onun açısından bakacak olursam da hoş bir ilk izlenim bıraktığını düşünmüyorum. Kesin bana bakıp “Hı hı su tipe bak. Annesi ve varsa kız kardeşi dışında hiçbir kadınla ilişki kurmamış. Kimseden en ufak bir sevgi görmemiş, kendisi dışında kimseye bir faydası olmayan. İlgisiz, asosyalim teki.” diye düşünmüştür. Taaa kiiii o güne kadar. O gün hiçte özel değildi. Normal bir perşembe günüydü. Havada da bir tuhaflık yoktu, biraz bulutluydu. Sadece ben normalde olduğundan biraz daha erken uyanmıştım. Tekrar uykuya da dalamamıştım. O yüzden de her gün yapmayı adet edindiğim şeyleri biraz daha erken yapmaya karar verdim. Kahvemi demledim. Hızlıca kahvaltımı hazırladım. Kahvaltımı yaparken biraz haber dinledim. Ardından yürüyüş yapmak için dışarıya attım, kendimi. Sokak çok işsizdi, benim dışımda Allah’ın hiçbir mahlukatı daha yoktu. Eski taş kaldırımlı sokakta yalnızlığın ve sessizliğin tadını çıkarıyordum ki bu sükutu sesi kadar çirkin bir köpek bozdu. Aman Allah’ım o ne kuvvetli ve acılı bir feryattı. İlkte birisi köpeğin canına kastettiğini zannettim. Ancak öyle bir durum yoktu. Köpek ulu orta yerde kendi etrafında dönüp duruyor. Ve sesi yırtılırcasına etrafa havlıyordu. Beni görünce kuyruğunu sallayarak ve havlamaya devam ederek yanıma geldi. Ne olduğunu anlayabilmek için patisini ve tüm vücudunu kontrol ettim. Herhangi bir yaralanması yoktu. Kuvvetli havlaması bir süre sonra acı bir ”hüüv hüüüvvv, inlemeye dönüştü. Sonra bana bir şey anlatmaya çalışır gibi yüzüme baktı. Koşmaya başladı, biraz gitti durdu. Yine yüzüme baktı. Onu takip etmem gerektiğini anlamıştım. Hızlıca koşturmaya başladık. Bu arada hava da bozulmaya başlamıştı. Yağmur damlaları yavaşça üstüme düşüyordu. Nefes nefese geçtiğimiz üçüncü sokağın ardından sahile çıktık. Köpek denizde belirli bir noktaya bakıp. Havlamalarını sıklaştırdı ve şiddetlendirdi. Gözlerimi o tarafa çevirdiğimde ise denizin ortasında bir duba gibi sallanmakta duran bir dubadan başka bir şey göremedim. Daha dikkatli baktığımda ise dubanın elleri olduğunu gördüm. Ve gittikçe, kıyıdan, bizden, hayattan uzaklaşıyordu. Her kritik durumda kendini düşünen, tüm olayları en ince ayrıntısına kadar düşünen ben. Bu defa hiç düşünmeden pantolonumu, cüzdanımı ve telefonumu; hiçbir şeyimi çıkarmadan attım, denize kendimi. Deniz buz gibiydi. Dişlerim birbirlerine vuruyordu. Çırpınan kişiyi tam seçemiyordum. Kadın mıydı, erkek miydi? Bilmiyorum. Sadece gittikçe zayıflayan sesini çok az duyuyordum. Tüm hızımla yüzmeye çalışıyordum. Spor Bilimlerinde okuyan kardeşimin bana öğrettiği gibi - denizin içerisindeyken avuç içinle it kendini- atıyordum kulaçlarımı. Bacaklarım bir makine gibi çalışıyordu. Suya bir girip bir çıkıyordu. Çılgına dönmüş gibiydim. Daha hızlı yüzebilmek için kafamı suya gömdüm. Hiç nefes almadan yüzüyordum. Doğru tarafa yüzdüğümden emin olmak için kafamı kaldırdığımda ise… Gözyaşlarımla yıkanan denizden çıkarken kusmak istediğim bir kızgınlık vardı, üzerimde. Daha hızlı yüzemediğim, bir canı bile kurtaramadığım için, denizin akıntısı için… Her şeyi kırıp dökmek istiyordum. Köpeğin yerine ben geçmiştim, bu defa. Hiç durmadan var gücümle bağırıyordum. O perşembe gününü hüzün ve yüreğimde bir sizi olmaksızın hatırlayamıyorum. Lila’yla böyle bir günde tanıştık. Artık o benim peşimden koşuyor. Nereye gidersem geliyor. Eve de iyice kuruldu. Yaralarımızı birlikte sarmaya çalışıyoruz. Uyumadan önce sürekli söylediğimiz bir tekerlememiz var. Hiç ağzımızdan düşürmüyoruz. “Çarşam-ba, perşem-be ne fark eder beeeee, biz birlikte hep en iyiyiz Köpekle Tanışma Hüseyin Acar HAZAN 5


Derya Suları Murat Emir Yıldız Yine akşam oldu, sokaklarda Sen ki en uzaklarda, bir inci tanesi Sen ki aşılamayan yollarda, bir bıldırcın sesi Sen ki gökyüzünde bir dilek feneri Yine akşam oldu, sahillerde Karanlıkta parlayan yıldızlarla Havada bir efsun rüzgârlarla Gönlümde bir safderunlarla Geziniyorum, seninle… Yine akşam oldu, denizlerde Seninle mavilerde bir derya suları Seninle sevgilerde bir alarga Seninle kumlarda bir fırtına Yine akşam oldu, mevsimlerde İlkbahar gününde bir gül bahçesi gibi Yaz gününde bir denizin sonsuzluğu gibi Sonbahar gününde bir hazan yaprakları gibi Kış gününde bir kar tanesi gibi Geçen, akşam günlerinde geriye kalan sadece anılarımız… HAZAN 6


Deniz yumurtlayınca okyanus Sabahın ilk dalgaları, Onu öldürürmüş. Uçtuğundaysa adacıkları, kayıtsız Alçak zeminlerin, prangaları bastırır Ne çok ödeşmeler yakınlaşırmış psikolomaniye! Katran şerbetiyle yağlanan Zeytin pınarlarının devranı, Kayıplarla dövündü. Gözyaşları, sabırla çevirili O ağızların cennet mahali buncadır, Tutuluşu yenice anımsayıverdi psikolomaninin. Bir gök taşı fırlayıverdi Everestten de öte; Yani, şimdi, şimdi kavrayabildiler psikolomaniyi Ötüyor mu Öttüklerini Sandıklarınız Yasin Mert Özçelik Bir muamma ruhumu lâyenkati yakarken; Bir kuru yaprağım ben Yaşamak neme gerek? Kapalı kapılardan bilinmez âlemlere Açılan bu yollarda Yürümek neme gerek! Neme gerek ey halkım ben aç açık ölünce Arkamdan ağlamaklar Zırlamak neme gerek! Alnından öpülmemiş ve de öpülmeyecek Bir ademzadeyim ki; Teselli neme gerek! Neme Gerek Muhammet Baran Aslan HAZAN 7


Hayatım bir rüzgâr misali hızla geçiyor. Güneş, her doğduğunda zamanı eritiyor. Dağlar, her ne kadar sabit olsa da yerinde, Bulutların geçişi, faniliği fısıldıyor nefsime. Denizler ruhumda sonsuzluğu uyandırır, Hızla akan nehirler geçen zamanı barındırır, Yüzümü göklere çevirdim ben, hadsiz fezaya, Zira oradan gelir hakikat, ebediliği andırmakta. Kuşlar, uykumdan değil gafletimden uyandırır. Ağaçlar, ömrünün meyvesi nedir; diye hatırlatır. Toprak ise, üstümde misafirliğin bitmekte; diyor. Altında, “Bilen” var mı acaba; bizi neler bekliyor? zaman göz yummaz her şeyin bir yeri yani insanların değişmediği... nerdeyse inanmış olacağız öyle herkesten bahsetmek benim -gerçekliğim çok normal olanları anlatmaktan çok normal değilim kol, bacak, göğüsler bu vücudu güzel bulanlar suretime bilet aldım lüzumunu anlatmak onun öğren susmayı ve ağlamayı bir kitabın kapağını aç bir çadırın kapısını içinde olanları.... resitaller bitmiyor loş pencereli evde yaslandığın gölge kederli bir ara budayacak yüzündeki yağmuru sarı zamanlar şımarmış bulutlar için uzun suren körlüğe Doğadan Gelen İlham Mehmet Bilen Suretime Bilet Aldım Rıdvan Yıldız HAZAN 8


Zaman akarken duran bir an olmalı gidişin Dur gitme demekten fazlasını yapmalıyım Zaman akarken duran bir an olmalı gelişin Bulutların manzara sevdasını izlemeliyim Derin bir nefes sonrası sana sarılmalıyım Seninle ritim yılların verdiği alışkanlık olmalı Ömre bir mum yakıp, aydınlanmalı soframız Sana bakarken aramıza gökyüzü girmemeli Dalmalıyım uçsuz çöllere, ellerimde ellerin İlkbahar yağmurunun ıslaklığını hissetmeliyim Şu an bir şiir yazmalı, dizelerinde sen olan Okudukça boğulmalı, her yer sen olmalı Dilimden sözcükler uçtukça sana konmalı Tomurcuklar çiçek açmalı, güneş renginde Herkes susmalı ve dünya seni dinlemeli Dünya Seni Dinlemeli Haldun Öztürk Emily Yaramış Göresim Geldi tutunur efkarım göğün yüzüne ümidim niyazım senle olmaktı inanıp dayandım bir çift sözüne nasibim içinde senle solmaktı gün doğmaz üzerime eğer sen yoksan mahzun geceleri sana sakladım vuslatı düşleyen gönlüm çok noksan aşkın günahından seni akladım garip bir çobanım elimde nasır ızdırap içinde ömür yitiyor hiçlik aleminde sevdan bir asır savurgan dilimde sabır bitiyor züleyha’yım yoktur kimseye ahım bir yudum tebessüm hüzün tahtıma olmasın ömrümde artık eyvahım razıyım ezelden kara bahtım HAZAN 9


Ben hayatın bir yolcusuyum, Ufka doğru ilerleyen yolum Ve tek sen vardın umudum. Yıllarımızı birbirimize harcadık. Miladımızla ömür geçer sandık Ama gün geldi, ayrıldık. Bizimkisi aşk değildi, biliyordum. Güçlü sevgimiz bitmez diyordum. Bitti. Sen giderken ben ölüyordum. Yalandan ibaretmiş Masaldan esinlenilmiş, Acı gerçeğiyle bitmiş. Gün batımında yine kendini hatırlattın. Sızlamaya başladı açtığın yaraların, Belki iki üç defa çınlamıştır kulakların. O zamanlarda tek gözyaşımı akıtana Neler yapacağını saydın ya bana, Onları kendine yap aralıksızca. Gecelerim kabuslarla geçerken Senin rahatça yattığın yatakta Ben ağlar oldum. Mutluluğumu çaldın, Hayatımı kaydırdın. Her şeyden sonra öyle bakıp kaldın. İkimiz film gibiydik, Belki yeniden başlarız dedik. Ama bite bite eskidik. Anıların çengeline takıldım, Sahilin ortasında kaldım, Sen devam ederken Ben hep bizde sıkıştım. Şans verseydin Bir kere daha sevseydin Eskilerin hatrına özleseydin Kendini kabullenseydin Aşk bize döner miydi? Hepsi birer umuttu Ama yavaş yavaş soldu. Geriye kalansa fotoğraflarımız oldu. Bizden Bu Kadar Esra Yılmaz HAZAN 10


Film Tadında Sohbet Figen Karaman "Aaaa yeter ama artık Sevim! Bitmek üzere zaten, odaklanabilir misin biraz?" "Merak etme Merve, takip ediyorum. Sadece bir şey düşünüyordum. Bu sahne size de tanıdık gelmedi mi?" "Geçen sene yine üçümüz beraber The Sound of Magic dizisini izlemiştik. Anımsadınız mı? Orada da liseli genç kız, kendi çocukluk halini teselli edebilmişti. Tabii ki her şey ıssız lunaparktaki gizemli sihirbaz sayesinde olmuştu." "Nasıl unuturum Nesrin? Çok büyüleyici bir diziydi. Etkisinden uzun süre çıkamamıştım." "Hatta haftalar boyunca 'Annara Sumanara' diye ortalıklarda dolaşmıştın." "Çok komik Sevim!.. Sen de dilin dönmese bile dizideki şarkıları dilinden hiç düşürmüyordun." "Atışmayı bırakın da filmi bitirelim artık. Zaten hava çok sıcak, bunaldım odanın içinde." "Haklısın, bu aralar güneş çarpması yüzünden dışarı çıkmak bile zor." "Nesrin, telefonun yine sessizde galiba. Annen arıyor, merak etmiş olmalı." "Şimdi açmasam olur. Ne de olsa sizinle birlikte 'Suzume no Tojimari' yi izleyeceğimi biliyordu. Akşam kuzenlerim geleceği için bugün eve erken dönmem gerekiyor." "Tamamdır kızlar, devam ettiriyorum filmi." "Eeee filmin sonuna gelmişiz çoktan, kısa kesitler kalmış sadece." "O halde Makoto Shinkai'nin yeni filmi hakkında yorumları alalım." "Bence Your Name filmindeki gibi müzikleri, sinematografisi, senaryosu çok iyiydi. Beklentiyi karşıladığını düşünüyorum." "İki filmde de bir veya birden çok doğa olayının insanlar üzerindeki yıpratıcı etkisine dikkat çekilmiş. Deprem, meteor düşmesi yüzünden yok olan veya terk edilen yerleşim yerleri söz konusuydu. Bunlar dışında başrol karakterler hiç tanımadığı insanların hayatlarını kurtarabilmek için kendilerini tehlikeye atıyorlardı. Hem de bunu hiç kimse bilmese bile... Cesurca davranıyorlar ve kimseden bir ödül beklemiyorlardı." "O kadar önemli bir noktayı vurguladın ki Sevim ne desem bilemiyorum. Hiç tanımadığımız insanlar için iyilik yapabilmek gerçekten çok kıymetli. Bu, bana Nazım Hikmet’in 'Yaşamaya Dair' şiirindeki şu dizeleri hatırlatır her zaman: 'İnsanlar için ölebileceksin, hem de yüzünü bile görmediğin insanlar için, hem de hiç kimse seni buna zorlamamışken.' O şiiri biliyorsunuz değil mi?" "Ortaokul sıralarında otururken sınıfın en şairâne sesinden duymuştum, ilk kez. Bazen dayanmak zor olduğunda, yaşama sevincinin ne olduğunu o şiirle tekrar hatırlatırım, kendime." "Ben de pamuk yüzlü dedemin dizlerinde, taş fırından gelen taze pide kokusu ve kuş cıvıltıları eşliğinde uyandığım çocukluk günlerimden bilirim. Dedemle el ele kiraz bahçesine giderken hep o şiir dilimizden dökülüverirdi." "Ya ama ben size kıyamam ki... Dedeni ve çocukluğunu çok özlemişsindir Sevim. Umarım buraya taşındıktan sonra çokzor günler geçirmemişsindir, Merve. Sizinle zaman geçirirken Angela Nanetti’nin kitaplarında yaşarmış gibi hissediyorum. Ben ikinizi de, dostluğunuzu da çok seviyorum. İyi ki birbirimizi bulmuşuz. Gelin kollarıma, sarılalım!" "Aman! Biz de yorumlarımızı paylaşalım dedik, konuyu yine nereye getirdik! Ağlaşmayı bırakın hadi! Bu arada, siz olsaydınız çocukluk halinizi teselli etmek için neler söylerdiniz? O sahne gerçekten de etkileyiciydi. İçimden birden bu soru geçti." HAZAN 11


Çocukluk, ilk yaralarımızı aldığımız, ara ara hüzünlenerek albüm fotoğraflarından baktığımız, yaramazlıklarımızı ebeveynlerimizden tekrar tekrar dinlemek istediğimiz, zamanlardır. Herkesin muhakkak çocukluk yaraları vardır. O yaraları tedavi etmezsek ömür boyu bir sarkaç gibi sürekli kanatır dururuz. Düşüncelerimizi, o yaralar karşısında aldığımız tavır belirler ve nihayetinde kendi benliğimiz oluşur. Bunları çocukken bilmezdim. Korkularımı öyle bir saklardım ki bir yığın oluştururdum içimde, onun altında ezilirdim. Bu yüzden ben de teselli sözcükleri duymak isterdim. Endişelerin gelip geçici olduğunu, daima ilerlemesini ve sevdiği şeylerin peşinden gitmesini söylerdim." "Sevim’e katılıyorum. Ben de her şeyin gelip geçici olduğunu; endişe, korku, üzüntü, öfke gibi duygulardan ziyade güzel olan duyguları hissetmesinin iyi olacağını söylerdim. Yağmurların da yağması gerektiğini fakat sonunda muhteşem bir gökkuşağı manzarası ile karşılaşabileceğini dile getirirdim." "Ben de ona bir kez olsun sarılabilmek, yüreğini parça parça eden cam kırıklıklarını temizlemek isterdim. Eğer dayanabilmesi güç geliyorsa hissettiklerini yazmasını, kitapların en güvenilir dost olduğunu, birini özlediğinde gökyüzüne bakmasını söylerdim." "Kızlar, gerçekten iyi ki varsınız! Gözyaşlarımı tutamıyorum şu an. Sanki çocukluk halime bunları söylemiş gibi oldum. Rahatlatıcıydı, güven ve sevgi doluydu. Başımızdan farklı olaylar geçse bile aynı şeyleri hissetmemiz mucize değil mi? Sizi gerçekten çok seviyorum." "Biz de seni çok seviyoruz Sevim. Bu dostluğumuzu olabildiğince uzun bir süre boyunca sürdürelim ve birbirimize destek olalım." "Çok doğru söyledin Nesrin, bunu yapacağımıza söz veriyoruz. Hepimiz birimiz, birimiz hepimiz için!.." "Hadi kızlar, burayı toparlayalım bir an önce. Evden beklerler sonra. Bu film etkinliği ve tatlı sohbet için teşekkürler... İyi geldi." "Hepimizin eline, diline, gönlüne sağlık... Bunu en kısa zamanda yine yapalım. Sevim geliyor musun? Benim şimdi çıkmam gerek." "Evet, beraber çıkalım. Anahtarım çantamda, teyzemin kaplarını da aldım. Hazırım!" "Görüşürüz kızlar, dikkatlice gidin. Neyse ki güneş ışınları da zararlı değil şimdi, içim rahat." "Görüşürüz Merve, kendine iyi bak!" "Hemen hemen her gün şunları sıklıkla duyarız: Günaydın, iyi akşamlar, iyi günler, iyi geceler, afiyet olsun, hoş geldin, görüşürüz, kendine iyi bak, teşekkür ederim... Sürekli kullanıldıkları için kulağa basit gibi gelseler de aslında çok sihirlidirler. Ancak kime, en son ne zaman söyleyebileceğimizi kestiremeyiz bile. Hayat işte... Neyse babam birazdan evde olur, herhalde. Yorucu bir gün geçirmiştir, en sevdiği yemeği yapsam keyfi yerine gelir." HAZAN 12


Ben diyeyim üç, yok sen deyiver beş sene evvelki Bafra'daki günlerim, ayrı bir güzeldi. Geniş düşüncelerle geçerken dar sokaklarını, Her kim olsa hisseder üstünde ihtiyar nazarlarını. O ihtiyarlar ki her biri bir ayrı alemdir. Kimisi anlatır, seni gülümsetir, kimisi anlatır, hüzünlendirir. Bafra'nın ihtiyarları, efendim, Anlatmakla bitmez. Bafra çay ocağında çay içen, başka yerde çay da beğenmez. Hele sona çayı, Soba çayı dedikleri, Bafra'da ayrı bir güzel, bu çay dedikleri. Yine bir gece soba çayı, aklıma gelmişken, çıkıverdim evden, şafak henüz batmışken. Çay ocağı bahçesinde birkaç tabure ve küçük bir masa, buralarda çayla sigara içmek sanki yasa. Yan masada orta yaşlı bir adam ve bunak bir ihtiyarı, konuşurlarken işittim, sözleri ne tam ne de yarı. İhtiyar belli ki eski bir dostum, Cenazesinden gelmiş, orta yaşlı adamı da kendine yoldaş eylemiş. İhtiyar söver, diğer adam dinler gibi kafa şallar. Söze karışmayayım diyorum, Yoksa ihtiyar bize de bir küfür sallar. Ama duramadım tabi, atladım hemen söze: "Kaç yaşına gelmişsiniz, ölünün ardından sövmek yakışır mı size!" İhtiyar dedi: "Sövmek mi?" Biz kötüye söveriz, İçen adam da kötü olmaz. Biz Rıza'yı severiz." İyi Adam Kerim Öztürk HAZAN 13


Bugün yine satır satır şiir yazdım. Kendimi satırlara teslim ettim. Öylece durgun durgun sessiz kaldım. Gözlerim takıldı aniden gözlerine. Yaşadığım herşeyden bir parça. Ve zihnimde, Ve fikrimde, Ve kimini yüreğimde haps ettim. Belkide herşeyin vaktiydi. Bana bakıp tebessüm ettiğindi. Hiç bakmamış,hiç görmemiş gözlerindi. Gönlümü viran eden gidişindi. Ve hercai sevgililer gibi Gecenin sessizliğinden, Yağmurun güzelliğinden, Görünürdü bir gizli örtü gibi. Umudum olsun gülüşlerin. Gel bana,sen bensin Papatya’nın yaptığı dansları seviyorum senle, Ve kuşlar kadar özgür, bulutları. Dokunmayın yaralarıma! Dumanlı dağların ardından sevdama. Son noktayı koyuyorum yüreğime. Susup öylece kalbime değsin... Kalbime Değsin Rojin Aktaş Fedakârlık neydi? Biri için her şeyini Ortaya koymak mı? Bu muydu fedakârlık? Sadece elinde olanı değil, Maddi ve manevi Her şeyini bırakmak mıydı? Bu muydu fedakârlık?Elindekini fazlasını vermek, Olmasa bile her şeyini verebileceğine İnanmak mıydı? Bu muydu fedakârlık? Biri için hayatını feda etmek, En büyük fedakârlık Değil miydi? Bu değil miydi fedakârlık? Bu vatan, bayrak uğruna Can veren askerler Fedakâr değil mi? En büyük fedakârlık bu değil mi? Bir annenin çocuğu için Canını feda etmesi Fedakârlık değil mi? Bu değil miydi fedakârlık? Biri için her şeyini Karşılığını beklemeden verebilmek Değil miydi fedakârlık? Fedakârlık Esin Görgülü HAZAN 14


Bir varmış, bir yokmuş. Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, pireler berber iken ben annemin beşiğini sallar iken sessizliğin bir bulut gibi etrafı sardığı o zamanlarda çok yakışıklı bir prens ve güzelliği ile herkesi büyüleyen o harika kokulu çiçekleri bile kendine hayran bırakan birde prenses varmış. Prenses çiçekleri çok severmiş ve kocaman göz alıcı bir çiçek bahçesi varmış. Bütün çiçekler varmış O bahçede o kadar muazzam o kadar harika bir bahçeymiş. Prens ve prensesin yaşadığı bu ülkeye kelebekler ülkesi derlermiş ama kimse neden kelebekler ülkesinde tek bir kelebeğin bile olmadığını bilmezmiş. Sadece Kelebek Cadısı diye bir kadının olduğunu bilirlermiş ama yıllardır o kadını ne gören nede duyan olmuş. Prens ve prenses bu gizemi öğrenmeye can atıyorlarmış fakat aileleri buna tepki gösteriyormuş. Çünkü bu gizemi öğrenmek isteyen ve öğrenmeye çalışan çok olmuş ama bir daha o kişilerden haber alınamamış. Aileleri de çocuklarının başına bir şey gelmesinden çok korktukları için buna tepki göstermiş. Bir gün Prens ailesine karşı çıkıp bu gizemi çözeceğini bütün kelebekleri bulacağını söylemiş ama ailesi çok sinirlenmiş bu kapıdan çıkarsan bir daha dönemezsin demiş. Prens bunu dinlememiş ve eyşalarını alıp büyülü kelebek vadisine gitmek üzere yola koyulmuş. Prenses ise aynı merak içinde, içi içini yiyormuş. Ailesine çiçekler diyarına gidip çiçek alacağını söyleyerek kelebeğin gizemini çözmeye koyulmuş. Ve oda prens gibi kelebek vadisine gitmek için çoktan yola çıkmış ve yolda giderken düşünmüş kocaman bir çiçek bahçem var ve tek bir kelebek bile yok diye söylenmiş. Ve ikisi de çok uzun bir yolun ardından dinlenmeye karar vermişler. Prens bir ağacın altında otururken bir kağıt bulmuş, İçinde bir kelebek resmi varmış. Kelebeğin kanatlarında bir prensesi andıran desenler varmış. Prens çok şaşırmış ve uyumuş. Rüyasında çiçek bahçesi olan harika bir prenses görmüş ve elinde bir bebek varmış. Prenses ise bir su kenarına oturmuş çok kuşkuluymuş ve birde ne görsün altın gibi bir balık, balığın pulları yokmuş. deta üzerinde yakışıklı bir prensi andıran resim varmış ve balığın yanında birde küçük yavrusu varmış. Neler oluyordu? İkisi de çok şaşırmıştı, bu bir mesaj olabilirdi. Hemen tekrar yola koyuldular. Bu gece her yer çok ıssızdı, prenses çok korkuyordu ve ailesine yalan söylemişti. Ailesinin onu merak ettiğini düşünerek daha da çok korkuyordu. Ve çok karanlıktı her yer, göz gözü görmüyordu. Sadece ay ışığı vardı ve ikisi de arkasından bir ses duydu. Arkalarını dönmeleriyle birbirlerine çarpıp korkudan çığlık attılar ve o an her yer bembeyaz oldu. O kadar aydınlık oldu ki hava, prens ve prenses birbirlerini görünce aşık oldu. Başlarından geçen bu olayları birbirlerine anlattılar. İkisi de aynı amaçla yola çıktıklarını belirterek mutlu oldular. Ve birbirlerine o kadar çok aşık olmuşlar ki evlenmeye karar vermişler. Kelebekler ülkesine ise bir daha dönememişler. Kelebekler vadisinde evlenmişler ve bir bebekleri olmuş. Bu bebek o kadar güzelmiş ki annesi ve babası adını Kelebek koymuş ve bir kahin getirip bebeğin geleceğine baktırmışlar. Kahin o kadar çok şaşırmış ki dili tutulmuş adeta iki üç saat boyunca ağzını bıçak açmamış donmuş resmen. Uzun bir sürenin ardından kahin konuşmaya başlamış bu bebek çok özel bir bebek demiş. Kelebek Perisi Zeynep Songur HAZAN 15


Sırtında iki kanadı var büyüyünce uçabilecek demiş şu an çok küçük ama bebek büyüdükçe kanatları da büyüyecek ve bütün kelebekleri bu bebek kurtaracak demiş. Prens ve Prenses bu duydukları karşısında şaşkına dönmüşler çünkü bebek büyüyünce kanatlarıda büyürse biz Ne yaparız ya ona zarar vermek isteyenler olursa diye düşünmüşler. Kelebek 7 yaşına gelmiş kanatları o kadar güzel ve göz alıcı olmuş ki ailesi ona zarar gelmesinden çok korkuyormuş. Onu kocaman bir ağaç gövdesinde saklıyorlarmış. Kelebeğe ailesi her şeyi anlatmış ve kelebek bu durumu duyunca şaşırmış. Bütün kelebekleri ben mi kurtaracağım diyerek şaşkına dönmüş ama ben daha uçamıyorum. Nasıl kurtaracağım ki diye sormuş. Kelebek uçmayı bilmiyormuş çok denemesine rağmen uçamıyormuş. Ama kelebekleri de kurtarması gerekmiş. Kelebeğin bir gün kanatlarından bir ışık çıkmaya başlamış. O ışık uzaklara doğru ilerlemiş, kelebek ise takip etmeye başlamış. Ailesi dikkatli olması gerektiğini söylemiş. O ışığı takip ede ede değişik bir yere gelmiş. Koskocaman bir fanus ve içi harika ışıltılarla kaplı ve içerisi kelebek dolu, Kelebek buna çok şaşırmış milyonlarca kelebek varmış ama hepsi yerde bitkin halde ve ölmek üzerelermiş. Kelebek hemen buna bir çare bulmam gerek diyerek o fanusa doğru ilerlemiş. Fanusa dokununca bütün fanus erimiş. Ve bir cadının bağırdığını duymuş; işte sen kelebek perisi uçabilmemin ve bu ülkeye egemen olmamın tek yolu sensin kanatlarındaki tozu alınca bende artık uçabileceğim ve harika bir güzelliğe sahip olacağım diye kahkahalar atmış. Kelebek ise yerdeki kelebeklerin halini görünce buna dur demesi gerektiğini düşünüp cadıya cevap vermiş; buna asla izin vermeyeceğim, bütün kelebekleri de kurtaracağım. Seni ise sonsuz bir karanlığa hapsedeceğim demiş. Cadı öfkelenmiş ve kelebeğe asasıyla sihirli buz topları göndermeye başlamış. Kelebek uçamıyormuş ve bu işini oldukça zorlaştırıyormuş. Cadı kahkaha atmış, tekrar; sen daha uçamıyorsun birde beni yok mu edeceksin diye gülmeye devam etmiş. Kelebek çok hırslanmış ama bir türlü uçamamış cadı asası ve bütün kelebeklerin kanatlarındaki sihir tozu ile kocaman sihirli buz topu yapıp kelebeğe fırlattı. Ve biranda kelebek uçarak kanatları ile bir kalkan yapıp o topu cadıya fırlattı, evet başardı. Cadı sonsuz bir karanlığa doğru yok oldu fakat kelebekler çok kötü haldeydİ. O an yalvardı bu kelebeklerin yaşaması için kanatlarımdan bile vazgeçerim. Yeterki kelebekler tekrar kelebekler ülkesine dönüp mutlu olsunlar, deyip ağlamaya başladı. Gözyaşları aktıkça bütün kelebekler uyanmaya başladı. Bir yağmur gibi adeta yağdı, kelebeklerin üstüne gözyaşları. Ve baktı ki kanatları yok, çok korkmuştu ve şaşırmıştı. Bir an gökyüzünde bir parlaklık oldu ve bütün kelebekler uçtu. Sen görevini başarıyla yerine getirdin, seninle gurur duyuyoruz. Kelebek Perisi dedi kelebekler. Prens, prenses ve Kelebek tekrar kelebekler ülkesine döndüler. Prens ve prenses ailesine her şeyi anlattılar, mutlu mesut harika bir hayat sürdüler. Her masalın harika bir mutlu son ile bittiği gibi bu masalın farklı bir yanı vardı. Mutlu sonsuzluk… HAZAN 16


Hazırız kalbimizle Hazırız eşsiz bir senfoniye. Duysun sesimizi kuşlar, Eşlik etsinler nağmemize! Duysun yapraklar, Ritim tutsunlar sallanarak! Duysun nehirler, Coşsunlar, çağlasınlar! Yerin derinliklerinde uyuyan tohumlar Uyansın ezgimizle! Yarıp toprağı güneşi selamlasınlar: "Merhaba!" "Merhaba!" Güneş parlasın gökyüzünde Ve ısınsın yeryüzü. Bir güneş de içimizde parlasın. Kalplerimizi ısıtan... Hazırız Fatma Hayrünnisa Çil Hazan mevsimi çoktan geçti şimdi hasat zamanı, son demlerinde toplamaya başladım kuruyan ekinlerin sararmış hüznünü. Geçmiş hasadı ayırmadan kaldırdım, kime sorsam hata dedi ama biçtiğim ektiğimdi hüzün zamanı Hüzün Zamanı Ahmet Rıfat İlhan mevsimidir ağır aksak bir aşkın donarken yanmanın. ıslanmanın yağmur altında akıtmanın, sicim gibi göz yaşlarını ve için için ağlamanın mevsimidir bu mevsim sonbahardır belki de son bahardır Son Bahar Bayram Ali HAZAN 17


Vatan değince aklınıza gelen ilk şey üzerinde yaşadığınız toprak parçası, memleketimizdir Bir gazi kızı olarak senelerce gazi psikolojisi ile büyüyüp bu günlere geldik Babam kucağında şehit düşen arkadaşlarını anlatırdı. Kulaklarımdan silinmeyen Onbaşı mesut şöyle söyler: Çavuşun rüyamda yarın şehit olacağımı gördüm. Hüseyin çavuş yapma mesut böyle şeyler söyleme der. Ertesi gün Kıbrıs gazi savaşında mesut Onbaşı şarapnel parçası isabet edip şehit olmuştur Babam hastalanana kadar acısının bu kadar derin olduğunu anlamamıştım. Vatan millet sevgisini bir gazi ile aynı evi paylaştığınızda daha iyi anlayabilirsiniz. Resmi bayramlarda giyilen kıyafetler takılan roketler size değer katar, O gazi senin babandır, onun gözlerindeki heyecanı vatan sevgisini bayram sevincini görür Türk bayrağına tekrar aşık olursun. Vatan millet değince aslında benim aklıma gelen ilk şey Kıbrıs Gazisi komando Hüseyin Şahadet şerbeti içen onbaşı mesut gelir Onbaşı Mesut Bedia Öcal Maviliklere oltasını atmaya görsün güneş kör bir bıçak saplanır kalbimin orta yerine martı olasım gelir balık olasım gelir ya da geçip bir vapurun ahşap dümenine bir deniz perisinin düşlerine düşeş düşesim gelir İyot kokusudur bizi çeken düşler denizine yanıktır içimiz en az dışımız kadar yılgınız bıkkınız dalyanlarına çarpmaktan hayat hengamesinin terlese bari göğün göğsü yağsa rahmet diye üzerimize gözyaşıdır balıkların her gün yeni ağlardan süzülen ve biz sınırlandırılmış sevinçlerimizle yetinen yorgun durgun dururuz daima bir acı söz okunun dokunuşu bile yetiyor sinemize bu yüzdendir sızmışız akmışız biz de bu esrikler denizine İyot Kokusu Mehmet Şirin Aydemir HAZAN 18


Hangi tenha sokakta kaybettim seni Bulamıyorum şimdi geri Hani bir adım uzaktık birbirimize Aramıza girmiş dünyalar da ne Bir adım olmuş bin adım Söyle neredesin Söyle ki geleyim yanına Bir görsen ne hâldeyim Yolları kapamışlar gelemiyorum Gelemedikçe uzuyor yollar Yol bilmem iz bilmem Nasıl geleyim sana Şimdi çok uzaksın bana Işık yılları girmiş aramıza Benim gücüm yetmez bu kadarına Söyle neredesin Neredesin Melodi Ben bu gün ilk defa ata bindim Ben bu gün ilk defa bir canlıyı içimde hissettim Başını okşadım , yelelerini taradım Yuları boynundan çıkardım Eyerini söktüm attım bütün yükleri yüzünden Salı verdim… bütün hisleri üzerinden Ben bugün ilk defa ata bindim Ben bugün ilk defa sevildiğimi hissettim karlı bir gündü , san ki üşümüştü ısıttım onu , ısındım onunla Gözlerine baktım, uzaklara daldım Toynaklarından çıkan ses ile Bin yıllık bir serüvende kaldım . Ben bugün ilk defa ata bindim Ben bugün ilk defa dosluğu onda öğrendim Karlı Bir Gün At'ı Yusuf Cançelik HAZAN 19


Bekletme dostumu ey gönül! Şimdi dost, şimdi yara vaktidir. Şimdi yar, şimdi yara vaktidir, Şimdi yaren, şimdi vuslat vaktidir. Hazan vaktindeyiz ey gönül! Bir gül için bülbül, Ferhat İçin Şirin Aslı için Keremin vaktidir Yoldaş için yolun vaktidir. Bekleyen beklediğine ermiş, Erenler her vuslat varmış. Vuslat dediğim kavuşmaktan öte… Sevince her seven, Ya da her yaren, Kendi içinde birdir. Ve her seven dilsizdir. Aşkını her söyleyen şüphelidir. Aşk dediğin dilsiz, Sevgi dediğin sessiz yaşanır, Ve gözler her gece yastıkta boşalır Ya damla olup ak benden, Ya gölge olup çık benden, Ya söz olup git benden, Ya da kalp misali at ben de her gün yeniden… Sözler kalbin aynası, Aklı olanın faydası, Fani dünyanın kaygısı, Ne gariptir insanoğlu… İnsan dediğin pis bir çamur, Bir omurga birkaç kemik, Bir de kalpte az bir yara, Yara seninse yar ben miyim? Vefasız bir dostta düşmekte hünerli miyim? Yaren dediğin yarın, Dost dediğin kara günde, Yar dediğin yarasından bellidir. Aklı fikri ziyanda Gezmez her bir yanda Ya sahici bir gönül vuslatında, Ya da artık her yaraya ELVEDA… Şüpheli Sevdalar Şüpheli Sevdalar Zehra Şahin HAZAN 20


Başımı otobüsün camına dayamış, hızla geriye akıp yiten sarı ovalar ve onların ardındaki koyu yeşil dağlara bakıyordum. Gözümü bir dağa tuttursam da bir saniye içinde kaybediyor, hemen bir sonrakine geçiyordum. Onları arkamda bırakmaktan hoşlanmıyorum. Güneş batmak üzereydi. Çorak, kuru, sarı ovalar koyu bir bira denizi gibi görünüyordu. Her nereye gidersem gideyim; eğer o uçsuz bucaksız sarı topraklara ve bulutlara sarınmış yemyeşil dağlara doğru gitmiyorsam, o yolculuk benim için iyi değildi. Anlam veremiyordum, içimden bir parçayı bırakarak, her seferinde üzülerek onların yitmesini izlemeyi aklım almıyordu. İstemediğimiz yerlere gidiyorduk. Ne istediğimi düşündüm. İstediklerim ve yaptıklarım arasında müthiş bir uyumsuzluk, dev bir uçurum vardı. Artık hayata karşı çok net cevaplarım yoktu, biraz hırpalanmış, değişmiş ve sanırım bozulmuştum. Ama bilemesem de ne istediğime dair bir şeyler hissedebiliyorum. Ya istekleri erteleyen ya da öbür dünya yanılsamasına bırakan ahmak, hissiz, kendini hiçe sayan insanlardan biri olmayacaktım daha fazla. Kaybedenler olarak, cesur olduğumuzda kaybetmekten korkmamız ne saçma şeydi. Ne kaybedecektik ki? Koltuğumdan aniden kalktım. Şoförün yanında durmuş, karton bardaktan şerbet gibi üçü bir arada’sını içen muavine doğru yürümeye başladım, dar koridorda. Mızmızlanan bebeğine dişlerini sıkarak: “Sus artık Allah’ın cezası” diyen anneyle göz göze gelmemeye çalıştım. Muavin, beni fark edince anlam arayan gözlerini üzerime dikti, hafifçe çatılan kaşları sadece anlamsızlık değil aynı zamanda kızgınlık belirtisiydi. Neden hareket halindeyken onlara doğru gelen bir yolcu vardı ki? Tepemdeki kırmızı düğmeye bassam muavin gelecekti zaten. Muhtemelen ya çok sıkıştığım için ya da kusmak için, durmamızı isteyeceğimi sanıyordur. Ama hayır, ben aklından geçenleri tahmin ediyor, olsam da o benimkileri asla edemezdi. Saniyeler içinde, bunları düşünürken yanına vardım. Camdan yansıyan son güneş ışınları yüzünden suratım buruşmuştu. “Hayırdır?” dedi, kaşları daha da çatılmıştı. Daha resmi, düzgün bir soru sormasını beklerdim. Arkadaş değildik, para vermem karşılığında beni bir yerden bir yere götüren bir aracın çalışanıydı. “Ben burada ineceğim,” dedim. Aptal gibi ağzı açıldı. Gayri ihtiyari kafasını camdan tarafa çevirip manzaraya baktı. Dağlar hala hızla akıyordu ve buna katlanamıyordum. Tekrar bana döndü. “Nasıl burada ineceksin?” “Telefonla konuştum şimdi, planım değişti beni buradan alacaklar arabayla,” dedim. Laf anlatmaya uğraşamazdım, diyalogu savuşturmak için bu tür kolaylaştırıcı yalanları hep söylerim. Kaldı ki kafamdakileri izah etmemin pek de ihtimali yoktu zira ben de ne yaptığımı tam bilmiyor, hayvan gibi iç güdülerimle hareket ediyordum. “Abi buradan kim alacak seni?” diye sordu. Yüzündeki ciddiyet, yerini tamamen saf bir ifadeye bırakmıştı, şimdi. Alt dudağı çenesine kadar düştü. Kafasını kaşıyıp: “Aslında anayolda durmak da yasak ama tamam madem…” dedi. Biraz duraksadı. “Bagajınız da var mıydı?” İlk önce senli benli konuşurken şimdi ise siz’e dönmüştü. Ciddiyetim, kararlılığım ve burada Otobüsten İnen Bilge Cem Alan HAZAN 21


inecek olmam, benden sebebini anlayamadığı biçimde, biraz çekinmesine sebep olmuştu, sanırım. İnsanlar anlam veremediği şeylerden çekiniyor. Bavulum vardı. “Yok,” dedim. Şoförün yanına doğru gitti. İki tarafımdaki birkaç yolcu da konuşmamıza şahit olmuş, onlar da beni anlam arar gibi süzmeye başlamışlardı. Meraklanmışlardı. Meraklı millettik ama işe yarar konularda değil. Muavin, şoförün yanına diz çöktü, kulağına fısıldadı. Öylece ayakta onlara bakıyordum. Şoförün memnuniyetsiz, garipseyen gözleriyle aynadan birkaç saniye bakıştık. Ne dediğini anlayamadım ama söylendi, dudağı kıpırdamıştı. Sanırım bana küfür etti, canı sağ olsun. Artık canımı kimse sıkamazdı. Otobüs vites düşürdü, ‘tısss’ sesi ve hafif bir sarsıntıyla durdu. Bu kararı alırken hiç düşünmedim, sonucunu, ne yapacağımı bilmiyordum. “Buyurun,” dedi muavin eliyle ön kapıyı gösterip. “Teşekkürler,” diye gülümseyip yanağını sevdim. Ağzı açık bakakaldı. Keyfim yerine gelmişti. İndiğim anda, otobüs sanki bana homurdanır gibi sesler çıkararak hareketlendi. Hemen dağılan seyrek bir toz bulutu eşliğinde git gide küçüldü. Arkasından baktım, bu sefer yitip giden şey beni gülümsetmişti. Ellerimi iki yana açtım, hafif esintiyi ve toprak kokusunu kucaklamak için bu hareketi yaptım. Önümde deniz gibi uzanan bir buğday tarlası vardı. Yürüdüm. Müthiş bir hışırtı çıkarıyorlardı. Belime kadar geliyordu, sarı filizler. Filmlerde ve fotoğraflarda çok görmüştüm, buğday tarlasında dolaşan insanları. Ama bu yaşıma kadar hiç yapmamıştım, ne saçma. O kadar güzelmiş ki... ‘Hoş geldin’ der gibi yavaşça avuçlarımı okşadı, her biri. Sırnaşık bir kedi gibi sevgiyle bacaklarıma sürtündüler. Selamlaştık binlercesiyle, beni adetâ kucaklamışlardı. Gözlerim dolu, bir yandan yürüyüp saf gibi gülümsüyordum. Nasıl bunu daha önce yapmamışım, diye geçirdim; ya yapamadan ölseydim? Ama tatlı bir dertti bu; yapmıştım işte. Artık dokunmaktan hoşlanmadığım, içinde bulunmaktan kaygılandığım, yürümekten haz etmediğim, bakmaktan, duymaktan kaçındığım her şeyi geride bırakmıştım. İçimde uzun zamandır hissetmediğim türden bir heyecan dalgası vardı. Sanki yeniden doğmuş gibi hissediyordum. Yürüdüm. Rüzgarın dans edercesine binlerce buğday başağının birbirine çarpması, müthiş bir senfoniydi. Güneşin dağlarla kesiştiği yere dek gidecektim. Çocukluğumda hissettiğim ve anlatılamayacak kadar mucizevi olan o duyguların benzerlerini bunca zaman sonra tekrar hissetmeye başlamak, müthiş bir heyecan yaratmıştı. Dağlara doğru koşarcasına, coşkuyla yürüyorum. Tarlanın yarısına varmıştım, neredeyse. Ne yapacağımı bilmiyordum. Kafamdan düşünceler çok hızlı, birbirine çarpışarak geçiyordu. Bu da kafamı karıştırıyordu. Ölmezdim ya, bir şeyler yerdim, doğada başta bir mağaraya sığınır, ardından ağaç ev yapardım. Hem kışa daha vardı, bu zamana kadar burada nasıl yaşayacağımı tecrübe edip öğrenmiş olurdum. Şehirdeki hayatım buradakinden daha zor ve korkunçtu, bunu neden başaramayayım ki? Koşmaya başladım. Koştum, koştum, çığlık atarak ve hiç yorulmadan. Güneş batmadan o dağlara ulaşacaktım." HAZAN 22


noktayla başlıyorum işbu şiire. ayrılıkla değil, b aşka bir aşkla biter aşklar. diyorum. diyorsun ya da. buradan, alabama bataklığınd a gördüm seni adlı şiirin 56. dizesine geçiyoru m. şiirin konusu kısaca şu: sabahtan uğradım ben bir fidana türü karacaoğlan güzellemelerin e siyâhî ve bluesvâri bir gönderme. umut yalım yazdığı için de metin özünde epey yapay ve zo rlama duruyor. 56'ya geçecektim ancak sözü u zatınca metin ilerlemiş; bu yüzden de, şiire 79. dizesinden katılabiliyorum anca. şöyle ki; ....... alkım gövdeli salkım salkım söğütler deği yor suya. sonsuz bir kuyuya dönüyor değdiği yerler. ala saçlı alabama kızı k ızma bana senden evvel sevdiğimçin birini. inan, bilmiyor dum seni ya da var olduğnu anlamamıştım se nin daha. tenini, tinini, canını, etini ve mevcûdiyetini algılayabilseydim; severdim seni herkeslerden evvel. ancak, ben de, bir ırgat çocuğuyum. algılarım pamuğu n rengi ve iğnesi kadar. umut yalım, burada; di ken yerine iğne diyor çünkü kendisi özenti bir b urjuva. pamuğun doğasını bilmeden üfürüyor b u şiiri. neyse... zaten, bu şiiri bırakıp kadıköyde var bir köpenkbalıngı'nın 154. dizesine geçiş y apıyoruz. veeee... yaptık bile. şöyle ki; ...... milyarlaca metreküp suda, zerre kanı seze n köpenkbalıngı gibi, bulurum seni bunca insa n arasında. ister ağla - gözlerini sakla, ister sa ç rengini değiştir - kamufle ol bukelamunca sa klan; yine de bulurum seni. eni, boyu, ağırlığı n e olursa olsun sevdâmın her ân bulurum seni diye taşıyorum yanımda taşır gibi bir organ nâkli iht imâlini........ bu metni de, burada bırakıyorum. ve son olara k kent çeperindeki câmîilerde neden aydınlat malar florasan adlı metnin son iki dizesine uğr ayıp işbu şiiri sonlandıracağım. bu son metin ö zünde, toplumsal bir şiir. ancak kavramsal bir yol seçilmiş anlatımda. bundandır ki, kapalı bir yanı var. demin de, dediğim gibi son iki dize; ..... . .... localarda, kıldığı kadar değil kaldığı ka dar sevâp işliyor mümîn. eller duâ ya değil; ga rsona sipâriş verir ya da hesâp ist er gibi gars ondan kalkıyor havaya. Alabama Bataklığındaki Florasan Gözlü Köpen kbalıngı'nın Şiirinin Şiiri Umut Yalım HAZAN 23


Kosova'da olup da bir ecdadımızın türbesini ziyaret etmek, tarif edilemez. İçimde hafif bir burukluk ve bolca minnetle, dedemiz 1. Murad’ın türbesini ziyaret ettik. "Sultan I. Murad Türbesi" veya "Meşhed-i Hüdavendigâr", Kosova'nın Priştine-Mitroviça yolu üzerinde yer alan türbedir. Priştine'ye 6 km mesafededir. Yapı, Kosova’daki en eski Osmanlı mimarî eseridir. 14. yüzyılda inşa edilmiştir. Bugünki bina, 14. yüzyılda kurulan binanın aslı değildir. Birçok tahribat ve onarımdan geçmiştir. Yöre halkınca bölgede Türklük ve Müslümanlığın simgesi olarak kabul görür." Araçlardan indiğimiz gibi sanki Kosova'da değil de kendi topraklarımızda bizi kardeşlerimiz karşılıyor gibi oldu. TİKA buradaki, daha sonradan Sultan Abdülhamid Han’ın yaptırdığı selamlık bölümünü ve türbenin bakımını üstlenmiş. Oradaki görevli arkadaşlar, tüm samimiyetiyle bizi karşılayıp bilgilendirdiler. Müze olarak da kullanılan bu bölüm, eminim ziyaret edenleri çok duygulandıracaktır. Gerek o tarihte savaşların anlatımı ve fotoğraflar ile belgeleri, gerekse o dönemde kullanılan kıyafetlerden tutun da sizi farklı bir ruh haline sokacaktır. Ama en özeli ve insanı en çok etkileyeni şüphesiz Sultan 1. Murad’ın o mübarek duasıdır. "Allah'ım, Efendim, Mevlâm, bunca defa katında duamı kabul ederek beni mahrum eylemedin. Yine benim duamı kabul eyle. Bir yağmur vererek bu karanlığı ve tozu kaldır, dünyayı nurlu kıl, ta ki kâfir ordusunu gözümle görerek karşı karşıya cenk edelim. Ey Allah'ım, mülk ve kul senindir, sen kime istersen verirsin. Ben de bir naçiz, aciz kulunum. Benim fikrimi ve sırlarımı sen bilirsin. Benim gayem, mülk ve mal değildir. Buraya kul, cariye için gelmedim. Hemen, halis ve muhlis senin rızanı isterim. Ya Rabb, beni bu Müslümanlara kurban eyle, tek bu müminleri kâfir elinde mağlup ederek helak eyleme. Ey Allah'ım, bunca nüfusun katline beni sebep eyleme. Bunları mansur ve muzaffer eyle. Bunlar için ben canımı kurban ederim, tek sen kabul eyle. İslam askerleri için ruhumu teslime razıyım, tek bu müminlerin ölümünü bana gösterme. Allah'ım, beni civarında misafir ederek, benim ruhumu, müminlerin ruhuna feda kıl, beni ilk gazi kıldın, bugünü son şehitlik günü kıl." Benim Gözümle Gezelim 1. Murat Türbesi Kosova Özden Coşar HAZAN 24


15 Haziran 1389'da meydana gelen Kosova Savaşı'nda Osmanlılar büyük bir zafer kazandılar. Sırp Prensi Lazar da bu savaşta ölmüştü. Düşmanın bozguna uğrayıp kaçmasından sonra, 1. Murad harp sahasını dolaşmaya başladı. Zafer için Allah'a şükrediyordu. Bu sırada savaşta yaralanmış olan Sırp despotunun damadı Miloş Obiliç, Müslüman olacağını ve önemli bilgiler vereceğini söyleyerek, hükümdarın yanına geldi. Bir hançer ile Murad Hüdavendigâr'a saldıran Miloş Obiliç, hükümdarı yaralayarak attan düşürdü. Saldırgan, hükümdarın etrafındaki adamlar tarafından hemen öldürüldü. Birinci Murad'ın yaralandığı yerde bir çadır kurularak hükümdar tedavi altına alındı. Ancak yarası ağırdı. Hayatından ümit kesildiği için büyük oğlu Yıldırım Bayezid çağrıldı. Sultanın şehit olmasından sonra Yıldırım hükümdar ilan edildi. Bu hadiseden sonra Osmanlı hükümdarlarının huzuruna çıkacak yabancıların, devlet görevlileri tarafından iki koluna girilmek suretiyle padişahın eteğini öpmelerine izin verildi. Bu bölümden sonra türbenin olduğu yere doğru gittik ve orada da bir tarihe tanıklık ettik. Tatlımı tatlı bir teyze bizi karşıladı. Teyze oradaki türbedar ailedenmiş ve bugün o türbede kalan son türbedardı. Türbedarlık bu vefalı, çok özel meslekte insanı çok düşündürüyor. Bir ömrü bir hayatı, o türbede yatan zat ile birlikte geçirmek çok özel ve değerli. Onun o kutsal göreve olan titizliği ve o minnet duygusu görülmeye değer. Dedemiz 1. Murad’ın iç organlarının olduğu türbeyi ziyaret edip asırlık dut ağacını gördükten sonra türbedar teyzemizin de elini öptük. Ve hep dediğimiz gibi bu vatan kolay elde edilmedi, Allah atalarımızdan razı olsun, diyerek yolumuza devam ettik. Yolunuz da ömrünüz de güzelliğe çıksın…" HAZAN 25


Hançer yüklü umutsuz ırmak Gürül gürül akıyordu hayalinde Koca bir hiçliğin peşinden koşarken gönlü Gecenin karanlığında yıldızı gülümserdi Gülümserken Yorgun düştü yıldızı Işığını da alıp gitti Onu bıraktı öylece Kaydı apansız meçhule Boşluğun çaresiz ikliminde Biçare dolaşıyor kimsesizce Bazen üşüyor Bazen yanıyor Çoğu zaman yaşla karışık yârini anıyor Ayaz vuruyor dallarına Çiçekleri de şaşkın Kararsız çokça yaşkın Açılmamış bilinmezlik vuruyor Üzgün ağaçların ortasında Oradan oraya savruluyor saçları Esiyorken umutsuzluk rüzgarı Paramparça şimdi gönül ormanı Yalnızlığı almış başını gelirken Nice sevdalara veda etti ruhunda Olsa da olur Olmasa da olur derken Halini bilmezdi Zinhâr kapalıydı nasihatlara Bıkmıştı seslerin vasatlığından Hiçbir şeyden çekmemişti aslında Akıl verenlerden çektiği kadar Ölüyor aşkın koynunda yavaş yavaş Sönüyor koca bir alev Alevi de söndü küle döndü Griler kaldı elinde Gri tozdan başka Kalmamışken hiçbir şeyi Alışamamışken Aşksız yaşamak Umurunda bile değildi Yaşarken kaybetmenin ağırlığını Omuzunda koca bir yük Bataklığın içinde naif davranıyordu kahır Düşerken toprağın koynuna Sorular birikintisinde boğulurken Soruyor dünyaya Yorgun şair nerede Kayıp kelimelerin şiiri nerede Umutsuz Irmak Elizya Alminya HAZAN 26


Siliyorum kafamdaki bütün bilgileri Kitaplar , kitaplar içerisine dalıyorum. Bana şevk veren o ilhamları Ben kendi elllerimle donattım. Yazıyordum satırlara bütün kalemlerimi Sözler, sözler içerisine düşüyordum. Yolumu güzelleştiren dizeler ile Ben kendi sayfamı açtım. Sözü bir şiir gibi yapmak Anlatmak ve hep anlatmak Ve bir ses yankılanıyor uzaktan Şiir durdurulmuş bir film gibi... İlham Ahmet Yasin Demir Neden Dilara Atasoy Sana olan aşkımla, Sana olan nefretim arasında, İnce bir çizgi üzerinde, Dengemi kurmaya ve yürümeye çalışıyorum. Ama bu imkânsız... Çünkü sana olan aşkım, Her zaman her şeyin üzerinde oluyor. ‘Neden?’ diye soruyorum bazen. Neden sen? Ve yine ‘Neden?’ diye soruyorum bazen. Neden bu, bu kadar acıtıyor? HAZAN 27


Yol, kimi zaman masallarla bezenir. Tıpkı uykunun düşlerle bezendiği gibi; ama menzile ulaşıldığında gözleri açmak gerekir." - Amin Maalouf "Hep birlikte bir yolculuğa çıkalım. Yol, yaşadığımız andan bizleri ötelere taşıyan, aşması gereken patika, uzaklara götüren menzildir. Yol, yolda olmak, yol yürümek, yoldaş ve yolculuk gibi günlük hayatımızda kullandığımız sözcükler bütünüdür. Peki, nedir bu yol? Hepimiz hayatımızda birçok yol ve yollardan geçiyoruz. Hiçbirimizin durup düşünmeye vakti de niyeti de yok. Haz ve hız çağının ruhuna kapılıp, hangi yola gittiğimizi önemsemeden yaşıyoruz… Halbuki yol, bizim hangi durakta durmamızı gösteren pusuladır. Yolda olmak yetmiyor, kimi zaman da durmalı, soluklanıp tefekkür dehlizine dalmalıyız. Çokça okuduğum Mustafa Kutlu'ya iyi bir hikaye nasıl yazılır diye sorulduğunda, ‘’Ağacın dalına bir kuş kondu.’’ yerine ‘’Ihlamur ağacına bülbül kondu.’’ diye yazılmalı diyor. Bu gördüğümüz ve hissettiğimiz anı daha iyi kavramamızı, hayattaki incelikleri görmemizi sağlıyor. Acizane fikrim yolda böyledir. Kişi neyi talep ederse karşısına o çıkar. Bizlerin yolu nereye varıyor? Evliya Çelebi'nin gördüğü bir rüya sonucunda gittiği uzun bir yolculuğa mı, Simurg'un her gittiği yolda konuştuğu kuşlardan öğrendiği hakikate mi, Yunus Emre'nin Hakk'ı aradığı yolculuğa mı, Mevla'nın aşk yolculuğuna mı; Küçük Prens'in hayal yolculuğuna mı, hangisi bizim yolculuğumuz? Belki de en güzel yolculuk kendi içimize doğrudur. Ömer Hayyam, ‘’Herkes gönlünce bir yol arıyor kendine. Ama bir gün bir ses haykıracak göklerden; Herkesin yolu kendine varır, ama başka yerde.’’ Devamlı yol halinde olalım. Bazen alıp başımı gitmek istiyorum, deriz. Gittiğimiz yolun önemi yoktur, o an. Hayalini kurduğumuz gidilesi yollar. Nereye, ne zaman olursa yalnızca gitmek. Hesap etmeden, arkana bakmadan gitmek. Hayatımızdaki o sarp yolu, o eşiği geçebilmek. Geçtikten sonra da işte yolun sonu nasıl olursa olsun, ‘yoldayım’ diyebilmek. Yol uzun, vaktimiz dar. Dünyada yaşarken kısa yoldan gelen şeylerin peşine düşmeyelim, hayrı ve bereketi azaltmayalım. Yoldayken yorulalım, kalbimizdeki endişeleri yavaşlatalım. Unutmayalım hikayemiz bizi yaratan tarafından yazıldı, olması gerekenden de fazla yük yüklemeyelim omuzlarımıza. Esasında yolun hakkını verelim. Yüzümüzü yola doğru çevirelim. ‘Bu yol nereye gider?’ demeden yaşayalım. Yola çıkmaktan üşenmeyelim, cesaret edemediğimiz sürece yolun sonuna varabilmek mümkün değil. Biraz da bunu bilelim. Kapının önünde beklemeyelim. Bir adım atalım da o eşiği geçelim." Sarp Yol Havva Başduvar HAZAN 28


Sadece canlılar mı ölür, peki ya kitaplar? Kitapların da bir ruhu yok mudur? Kitap sektörünün ve yayıncılığın zor günler geçirdiği günümüzde, acilen bir şeyler yapılmazsa eğer kitaplar ölecek ve kültür büyük bir darbe görecektir. Kitapların ölmesi demek, toplumun hafızasının ölmesi demektir; ki bu da ciddi bir zihin krizi yaratır. Bizler sadece iklim krizi ve küresel salgınlar değil, farkına varamasak da zihin krizleri ve teknolojik salgınlar da yaşarız. Kitapsız kalan bir milletin hayat damarları yavaş yavaş kurur ve fikir yakıtıyla aydınlanamayan beyinler gün geçtikçe karanlıklarda boğulmaya başlar. Buna ben ‘’modern cehalet’’ adını veriyorum. Bizler kitaplardan uzaklaşıp modern çağın cahilleri hâline gelirsek eğer, geçmişle bağlarımız kopar; kültürel mirasımız ve geleneklerimiz yok olmaya başlar, düşünce ve bilinç eksenimiz ise gittikçe daralır. Diyeceksiniz ki -e kitap ve yapay zekâ- kitapların yerini alabilir. Sizce gerçekten alabilir mi? Ruhu olmayan bir makina, beynimizi tek başına tatmin etmeye ve çalıştırmaya yetebilir mi? Dikkat etmezsek eğer bizler de dijital insanlar hâline gelip robotlaşacağız ve robotlardan hiçbir farkımız kalmayacak. Empati ve duygu yoksunu bir toplum olmak ise ileride ciddi suçlar ve tehlikeler doğurabilir. Dikkat ediniz, teknoloji gelişiyor ama insanlar bir türlü mutlu olamayıp antidepresanlara başvuruyor. Tüm bu nedenlerle teknolojiden uzak mı kalacağız? Elbette hayır. Teknoloji baş döndürücü bir hızla ilerlerken dikkat etmemiz gereken en önemli şey, beynimizi ve geleceğimizi teknolojiye ve yapay zekâya esir etmemektir. Bizler, bilinçli bir şekilde geleceğe hazır olmalı, beynimizin kontrolünü ele almalıyız. Beynimizi esir edersek sadece elimizdekileri değil, geleceğimizi de kaybetmiş oluruz. Kitap okumak işte bu yüzden bir hobi değil, aksine hayatidir. Kitaplar ki beynimizin egzersizi, ruhumuzun serüveni, duygularımızın düşüncelerle kesiştiği yerdir. Paranın yarattığı maneviyatsız, teknolojik insan sizce mutlu olabilir mi? Diyeceksiniz ki, paramız yok okuyamıyoruz. Kitap okumak istiyoruz ama gerekli bütçeyi ayıramadığımızı düşünüyorsanız, kütüphanelerden yararlanabilir, arkadaşlarınızla kitap değişimleri yapabilirsiniz. Yeter ki kitapları terk etmeyin ve bu gösterişli dünyadan kendinizi mahrum etmeyin. Bizler tüm bu sorunların aslında farkındayız ama sadece sitem edip yazmakla yetiniyoruz; bir türlü eyleme geçemiyoruz. Oysa atılan küçük adımlar ve kıvılcımlar, gayretlerimizi birleştirirsek eğer güçlü sonuçlar doğurabilir. Kitap alamayanlara hediye etmek, dışarıda kahveye verilecek olan parayla en azından ayda bir de olsa kitap almak vb. buna benzer tedbirlerle önemli adımlar atmamız mümkündür. Küçük adımlar ileride çok daha büyük adımlara neden olabilir. Unutmayalım ki insan komplike bir varlıktır ve beden, ruh, zihin doyumu olmadan sadece yapay aletlerle tamamlanamaz. Dijital araçların uzun süre kullanımı da üstelik sağlık sorunlarına neden olup düşünce sürecini sekteye uğratabilir. Editörler sektör değiştirirse, yayınevleri kapanırsa kitapsız bir dünyada nasıl yaşanabilir hiç düşündük mü? Kitapları yaşatmazsak, kaybedince değerini çok daha iyi anlarız ama işte o zaman da iş işten geçmiş olur. Kitaplarımızı raflarda süs olarak tutarsak onlardaki ruhun farkına varamayız. Oysa onların da bir ruhu vardır. Onlarla konuşalım, kahramanlarımızla gülüp ağlayalım, hatta onlarla tartışalım. Düşünürlerin düşünceleri üzerinde düşünüp gerekirse tezlerini kendi tezlerimizle çürütelim; yeter ki üretmesini bilelim. Kitap eleştirisi yapamıyor, yazarlarını araştırmıyorsak kitapları anladığımızı sanarız, ama aslında okumalarımız çok yüzeysel olur. Genelde ikinci okumalarda ayrıntıları keşfederiz. Tek bir okuma bile yetmezken, bir kez okuyup geçmemeliyiz. Kitaplar Ölmesin Gaye Dilek Gezer HAZAN 29


Kitapların o düşünsel, hissi ve hayal hazzına erenler gerçek okurlardır ve onlar bir toplulukta hemen fark edilirler, çünkü kitaplar zihni, zekâyı ve dili geliştirir; hayalgücü ve empati kurmak da dahil olmak üzere insana bir sürü yetenek kazandırır ve bu özellikler insanı kalabalıkta bile seçtirir ve fark yaratır. Gerçek okur olmamız için ilk adım kitaba dokunmaktır, çünkü kitaba dokunmak onu hissetmektir. Kitaplara dokunun ve onları sevin. Sevdiklerinize kitaplar hediye edin. Birlikte bir kitabı paylaşmak, fikirlerden fikir yakalamak, akıldan akıl yaratmaktır. Kitaplar özgürlüktür ve sanal dünyaya asla esir edilmemelidir. Kitaplardan kastetmiş olduğumuz şey elbette ki titizlikle seçilenlerdir. Özellikle de iyi eserleri popüler kültüre ve dijital çağa kurban etmemeli ve onlara sahip çıkmalıyız. Çokluk yokluk doğurur, bilirim. Çokluk içinde yok olmamanın yolu ise ün yerine kitabı ve okuru sevmekten geçer. Herkes bu sektöre adım atıp yazar olmaya çalışıyor, çünkü bu sektör temel bir sektör olması gerekirken, ne yazık ki sadece popüler bir sektördür. Kitap çıkartmayı şöhret aracı olarak görenler, ünlü olmak için attıkları hızlı adımların aynısını ne yazık ki bu sektörü geliştirmek için atmamaktadır. Oysa yayıncılık sektörüne yapılacak hizmet, yazarın kendisine ve hatta topluma ve kültüre de fayda sağlayacaktır. Bu gibi nedenlerle suçu tümüyle alım gücümüze ve bütçemize atmak doğru değildir, çünkü bizler toplum olarak kitabın gerçek değerinin farkında bile değiliz. Bunun farkına varmış olsaydık, zararlı alışkanlıklarımızın yerini sadece kitaplar alabilirdi. Okumak kelime kökü itibariyle de (ok: sözcüğü) yol ve yön gösteren, hedefi olan bir eylemdir. Bilinçtir, bilimdir, yaşatılması gereken bir süreçtir. Sadece dijital kitaplara bel bağlarsak, düşünce sürecimizi sınırlayıp zamanla yok edebiliriz. Bu da gelecekte çok daha büyük tehlikeler doğurur, çünkü beynimizi teknolojiye esir edersek bu durum ileride ciddi güvenlik risklerine de yol açacaktır. Kitap para kazanma aracı da değildir, o bir misyondur, vizyondur, eğitimin ve toplumun geleceğinin garantisi, en güçlü aracı ve etiğidir. Kitaplara bu denli bencilce ve sığ perspektiften bakar da bütüncül ve derinlikli düşünmezsek kitaplar ölmeye devam edecektir. Kitaplar önce bilgisizlikten sonra ilgisizlik ve sonra da sevgisizlikten ölürler. Sevmek, terk etmemektir sadık dostlarımızı, kültüre ve tarihe ihanet etmemektir. Onca insanın birikimine, donanımına, araştırmasına, emeğine sadık kalmaktır. Kitap bir ağacın çocuğu, doğanın koynundaki bilgi tomurcuğudur. Kitaplar basılı şekilde değil de dijital olursa, ağaçlar kesilmez ve doğaya katkı sağlanır diyenleriniz olabilir, ama şunu biliniz ki -ağaç kesmeden de kağıt üretmek- mümkündür. Nasıl mı? Onu da ‘’ağaç kesmeden kağıt üretmek mümkün’’ adındaki projemle ayrıntılı bir şekilde gündeme getirip, farkındalık yaratmaya çalışacağım. O hâlde -kitaplar ölmesin, fikirler ve eserler silinmesin- parolasıyla çıktığım bu yolda, hem bu projeme hem de doğaya katkı sağlayacağını düşündüğüm projeme destek veriniz ki güçlü bir sinerjiyle sağlam köprüler kurup geleceğimizi koruyabilelim. Tüm bu önemli noktalardan hareketle ve çok daha güçlü bir sesle diyoruz ki: ‘’Kitaplar ölmesin, fikirler ve eserler silinmesin.’’ Yolu kitaptan geçen herkesle bir gün bir yerlerde görüşmemiz ve sinerji yaratmamız dileğiyle... Haydi katılın bize, kitap ve doğa sevgisiyle el ele, gayece." HAZAN 30


HAZAN


Click to View FlipBook Version