Moleküler Biyoloji ve Genetik Kulübü Bug B ünün ö İ ğren L cileri İ , yar M ının bilim - insa S nlarınd İ an B Z ilim-Siz’lere 6. Sayı
KÜNYE Yazarlar Yayın Danışmanı Arş. Gör. Enes BAL Dergi Sorumlusu Özgenur ÖZTÜRK Editörler Özgenur ÖZTÜRK Aysu AKTAŞ Ela ALPASLAN Hümeysa YİĞİT Nisa YÜCEL Selin Tuğsem ÜRKER Zehra YILDIRIM Sevgili BİLİM-SİZ Okuyucuları, İKÜ Moleküler Biyoloji ve Genetik Bölümü öğrencileri olarak BİLİM-SİZ dergisi 6. sayımızda hedefimiz, günlük hayatımızda karşılaştığımız hastalıkları daha iyi anlamak ve siz değerli okuyucularımıza en doğru biçimde aktarmaktır. İlk sene kurulan ufak ekibimize her geçen gün yeni arkadaşlarımızın dahil olmasıyla kocaman bir aile olduk. İlk sayımızda olduğu gibi 6. sayımızda da sizlere bilimi en basit ve anlaşılır haliyle aktarabilmeyi ümit ediyoruz. Bunun yanında oluşturduğumuz ‘SİZ’ kısmı ile de ilginizi çekebilecek bilim dışı konuları da ele aldık. Bilimin ışığında yazdığımız bu yazılar umarız ki sizlerde de bir ışık yakar ve bu yolda bizlere katılırsınız. Şu an ufak çaplı bir okul dergisi iken siz değerli okurlarla birlikte daha da büyüyüp ilerlemek ve geniş kitlelere hitap etmek istiyoruz. Yeni bilgiler öğretecek, bilginizi pekiştirecek, farklı bakış açıları kazandıracak yeni yazılarla sizlere ışık olmak istedik. Bu bilim ışığının devam etmesi için çalışmalara devam edeceğiz. Bundan sonraki sayılarda da elimizden gelenin en iyisiyle sizlere ulaşmak istiyoruz. Umarız sizler de bu maceramızı seversiniz. Siz değerli okuyucularımıza, BİLİM-SİZ ekibine; bize desteklerinden ötürü T.C. İstanbul Kültür Üniversitesi’ne ve bu süreçte yanımızda olan saygıdeğer tüm hocalarımıza minnetlerimizi ve teşekkürlerimizi sunarız. Bugünün öğrencileri yarının bilim insanlarından Bilim-Siz’lere… BİLİM-SİZ Ekibi İstanbul, 2024 ÖNSÖZ BİLİM-SİZ 2 Eylül Damla ERTEN Tuana Berfin KOÇAK İpeknur Yaprak YALÇIN Aysu AKTAŞ Eylül Selen TOK Hilal Nur ÇALIŞIR Hayrunnisa GÖDEK Hümeysa YİĞİT Zehra YILDIRIM Duru KARAKUŞ Tarık Aziz YILMAZ Kerem KIRAÇ Nisa YÜCEL Selin Tuğsem ÜRKER Ela ALPASLAN Ulu önderimiz Mustafa Kemal Atatürk, cumhuriyetin kurulmasında emeği geçen tüm Türk insanlığı ve yüce şehitlerimize ithafen…
Ey yükselen yeni nesil! İstikbal sizsiniz. Cumhuriyeti biz kurduk, onu yükseltecekveyaşatacak sizsiniz.
100. Yılı CUMHURİYETİMİZİN Kutlu Olsun Başta Ulu Önderimiz Gazi Mustafa Kemal Atatürk olmak üzere tüm kahramanlarımızı minnetle anıyoruz.
İÇİNDEKİLER Bitkisel Flavanoidler Yaşlanmayı Önlüyor Mu? Bilim İnsanları fMRI ve Yapay Zekayla Düşünce Okumayı Başardı! Epigenetik Mekanizmalar ve Çevre İlişkisi Osteoarkeoloji ve DNA Analizi Kadınların Menstürasyon Döngüsü 2023 Nobel Ödülü: mRNA Aşılarında Yeni Bir Boyut Evrimin Paleontolojik Kanıtları Bir Bitkinin Görgü Tanıklığı Vahşi Bir Çiçekten Soframızdaki Lahanaya: Yapay Seçilim D Vitamini Eksikliği Tedavisinde Genetiği Değiştirilmiş Domatesler Ahtapot Koluna Sahip Olmak Nasıl Bir Duygu? Tardrigataları Yenilmez Kılan Nedir? Cumhuriyet’in Bilim 100’ü Bulmaca Kitap Köşesi Nobel Ödülleri Film Önerileri Sahnede Hangi Oyunları İzleyeceğiz? Bir Kahraman: Henrietta Lacks
Bitkisel Flavanoidler Yaşlanmayı Önlüyor Mu? Yaşlanan hücreleri hedef almak bazı durumların ve hastalıkların tedavisinde etkin hale geldi. Bu hedef alma durumu iki farklı şekilde olabilir: Yaşlanan hücrelerin ortadan kaldırılması veya bunların salgı fenotipinin inhibisyonu. Yaşlanan hücreler önemli rol oynadığından kaldırılması, istenmeyen e.tkilere yol açabilmektedir. Bu yüzden SASP’nin modülasyonu ciltteki hücrelerin yaşlanmasına karşı koymak için çok daha güvenilir bir yöntem olarak görülebilir. SASP, hasar görmüş hücrelerin tümör hücrelerine dönüşmesini engelleyen önemli bir faktör olup karışık fizyolojik süreçlerde rol almaktadır. Peki hücresel yaşlanmanın ve yara iyileşmesinin ne gibi bağlantıları vardır? Yaşlanan hücreler, yaraların normal şekilde iyileşmesi sırasında ve kronik yaralarda görev alır. Yaşlanan hücrenin ortadan kaldırılması miyofibroblastların sayısında bir azalmaya yol açar, yaraların iyileşmesini geciktirir ve fibrozisi çoğaltır. Buna karşılık ciltteki bazı yaşlı hücreler yaranın kapanmamasını sağlayarak kronik yaralara neden olmaktadır. Bunun yanı sıra radyasyona maruz kalmış ciltte, yaşlanan hücrelerin birikimi radyasyon ülserlerinin oluşumunu desteklemektedir. Dasatinib ve quercetin gibi tedaviler ise bu ülserlerin ortadan kaldırılmasını ve iyileşme sürecini hızlandırır. Yapılan in vitro ve in vivo çalışmalar flavonoidlerin uygulanmasının birçok yararlı etkiye neden olduğunu göstermektedir. Fakat çalışma sonuçlarının güven aralıklarının az kesişmesi nedeniyle klinik öncesi bulgular klinik bulgulara dönüşmemektedir. Bu sebeple yaşa bağlı cilt yaşlanmasının tedavisinde flavonoidlerin etkisini ve güvenilirliğini doğrulayacak kesin klinik çalışmalar henüz mevcut değildir. İnsan bedeni için en uygun tedavi ve yöntemlerinin bulunması için ek çalışmalara ihtiyaç duyulmaktadır. Flavonoidlerin cilt yaşlanması üzerindeki yararlı olabilme potansiyeli dikkate alınmalı ve bu bileşiklerin doğal kaynakları olan meyve, sebze ve tahıllar yaşlanma karşıtı diyetlere entegre edilmelidir. Doğal ürünler, birçok çeşidi bulunan flavonoidlerin bir karışımından oluştuğu için deney ortamında üretilen bileşiklerden daha etkilidir. Ayrıca doğal ürünlerin içerisinde bulunan bu flavonoidler az/orta konsantrasyonda bulunduğundan doz aşımı riski olmadan güvenle kullanılabilir. Bütün bu çalışmalar ve bulgular ele alındığında hem doğal flavonoidleri hem de sentetik ve yarı sentetik bileşikleri içeren nutrasötikler ve takviye edici besinler cilt yaşlanmasını önlemede kullanılabilir. Eylül Damla ERTEN Referans: Domaszewska-Szostek A, Puzianowska-Kuźnicka M, Kuryłowicz A. Flavonoids in Skin Senescence Prevention and Treatment. Int J Mol Sci. 2021 Jun 25;22(13):6814. doi: 10.3390/ijms22136814. PMID: 34201952; PMCID: PMC8267725. 7
Beyin-bilgisayar arayüzleri, düşünce oluşturulurken beynin ağzı kontrol eden bölgesine odaklanarak çalışmaktadır. Araştırmacılar, Nature Neuroscience dergisindeki çalışmalarında invazif olmayan beyin implantları açısından dili oluşturabilen bir sistem geliştirdiklerini belirtiyorlar. Bu sistem, fMRI taramaları sırasında katılımcıların dinlediği podcastler aracılığıyla elde edilen verilerle beslenerek geliştirilmiş bir nöral dil ağı modeli olan GPT-1'e entegre edildi. Jerry Tang ,araştırmanın ilk yazarı olarak, kod çözücünün kullanıcının duyduğu şeyin ana fikrini çıkartabildiğini ifade ediyor. Ancak şahıs zamirleriyle başa çıkma konusundaki zorlukları araştırmacılar da kabul ediyor. Öte yandan fMRI taramalarının yavaşlığına rağmen kod çözücü, sözcüklerin kesin olmasa da düşüncenin gelişimini gözlemleme yeteneğiyle dikkat çekiyor. Yapılan son araştırmalarla, bilim insanları fMRI ve yapay zeka modellemeyi kullanarak insanların düşüncelerini okuma konusunda önemli bir ilerleme kaydettiler. Bu teknolojinin temel amacı; iletişim yeteneğini kaybetmiş bireylere yardım etmek olsa da ABD'li bilim insanları arasında bu gelişme, mental gizlilik konusunda soru işaretlerini beraberinde getiriyor. Endişeleri gidermek ve bu teknolojinin kullanılabilmesi için kişinin rızası olmadan saatlerce fonksiyonel manyetik rezonans taraması (fMRI) yapılması gerektiği vurgulanıyor. Bu gelişmeler, makinelerin gelecekte zihin okuma ve düşünceleri metinleştirebilme yeteneğine doğru ilerlendiğini gösteriyor. Ancak bu teknolojinin getirdiği endişeleri önlemek amacıyla yapılan testlerde, kişinin özel beyin aktivitesine göre eğitilmeyen bir kod çözücünün etkisiz hale getirilebildiği ortaya çıktı. Podcast dinlerken yapılan yedili sayma, hayvan adlandırma ve farklı hikayeler oluşturma gibi taktiklerle; katılımcılar kolayca kod çözücüyü “sabote etti”. Araştırmacılar, gelecekte beyin taramalarının şifrelerini gerçek zamanlı olarak çözebilmek ve zihinsel mahremiyeti koruyabilmek için düzenlemeler yapılması gerektiğinin çağrısında bulunuyorlar. Bu teknolojinin, insan zihninin mahremiyetini nasıl etkileyebileceği konusunda biyoetik uzmanları da endişelerini dile getiriyor. Zira bu keşif, zihinsel mahremiyetten ödün verme riskini beraberinde getirebilir. Referans: Tang, J., LeBel, A., Jain, S. et al. Semantic reconstruction of continuous language from non-invasive brain recordings. Nat Neurosci 26, 858–866 (2023). Tuana Berfin KOÇAK 8
Son yıllarda şizofreni üzerinde yapılan genetik çalışmalarda, psikiyatrik bozuklukla ilgili önemli roller oynayabilecek birçok gen tespit edilmiştir. 45 ülkeden yüzlerce araştırmacının katıldığı çalışmada şizofreni olan ve olmayan insanların DNA’ları analiz edilerek bu sağlık durumunun altında yatan faktörler araştırılmıştır. Çevresel faktörler psikiyatrik bozukluklar için en güçlü risk faktörleri arasında görülmektedir. Bu çevresel risk faktörlerinin yerleşmesine öncülük etmede epigenetik mekanizmalar ön plana çıkarılmıştır. Psikiyatrik bozukluklara yol açan mekanizmaların daha iyi anlaşılması, önlenmesi ve bazı gerekli stratejilerin geliştirilmesi açısından son derece önemlidir. Çevre, özellikle stresi yaşanan travmalara, hastalıklara doğru yönlendirebilecek epigenetik modifikasyonlar şeklinde ömür boyu sürecek değişikliklere yol açabilir. Epigenetik durum çevre koşulları, radyasyona maruz kalma, hastalıklar gibi çeşitli etkilerle değişebilir ve geri dönüşümlüdür. Epigenetik anlayışımızdaki son gelişmeler epigenetik değişikliklerin de nöro gelişimde önemli bir rol oynadığını ortaya koymuştur. Epidemiyolojik çalışmalar; gebelik esnasında strese maruz kalmanın şizofreni, hiperaktivite bozukluğu ve dikkat eksikliğine yol açtığını ortaya koymuştur. Ailenin yaşadığı stres deneyimi hamilelik sırasında doğrudan veya germ hücreleri ile yavrulara aktarılabilir. Anne bakımı, doğum öncesi beslenme, alkole bağımlılık gibi süreçler epigenetik faktörler ile etkileşime girebilir ve bu durum psikolojik bozukluklar ile nörogelişimsel bozukluklara yol açabilir. Bu durumlarda özellikle deneyim ve çevrenin bu riski son derece ilerleteceği yapılan çalışmalar ile ortaya konulmuştur. Referans: Binder EB. Umwelt und Epigenetik [Environment and epigenetics]. Nervenarzt. 2019 Feb;90(2):107-113. German. doi: 10.1007/s00115-018-0657-3. PMID: 30643952. EPİGENETİK MEKANİZMALAR VE ÇEVRE İLİŞKİSİ İpeknur Yaprak YALÇIN 9
İnsan Osteoarkeolojisi İnsan osteoarkeolojisi, arkeolojik alanlardan çıkarılan insan iskeletlerinin bilimsel çalışmasıdır. Bize geçmişteki insanların sağlığı, yaşam tarzı, diyeti, ölüm oranı ve fiziği hakkında bilgi verebilir. Ayrıca insanların genetik ilişkilerine ve hareketlerine de ışık tutabilir. İnsan osteoarkeologların kullandığı teknikler görsel muayeneden kemik ve diş ölçümüne, kimyasal ve fiziksel analizlere kadar uzanır. Araştırma, hem geçmişimizle ilgili yeni bilgiler ortaya çıkarmak için insan iskelet kalıntılarının incelenmesine hem de insan kalıntılarının incelenmesine yönelik yöntemlerin geliştirilmesine odaklanmaktadır. Araştırmalar, biyomoleküler tekniklerin (kararlı izotop ve DNA analizleri) yanı sıra kalıntıların görsel ve ölçüm çalışmalarını da içerir. OSTEOARKEOLOJİ VE DNA ANALİZİ Selçuklu Hükümdarlarının DNA'ları kullanılarak heykelleri oluşturuldu Anadolu Selçuklu Devleti'nin tarihine ışık tutan 2017'de başlayan ve 6 aşamada tamamlanan bu projede; hanedan türbesinden çıkarılan kemik kalıntılarının DNA ve anatomi analizi yapılarak 12'si sultan olmak üzere toplam 17 hanedan üyesinin yüz ve beden görünümü ortaya çıkarılarak heykelleri yapıldı. 10
Bilimsel sonuçlara göre 12 hükümdar, 1 hanedan büyüğü, 1 melik, hanedana mensup 2 kadın ve 1 kız çocuğuna ait naaşların tomografi sonuçlarıyla elde edilen 3D flament kafatası kopyaları üzerine, doku kalınlıkları hesaplanarak yüz kasları yerleştirilip fiziksel karakter yüklemesi elde edildi. Bir sonraki aşamada ise kaslandırma ve dokulandırma yapılarak kalıplara alınan silikon dökümlere saç, sakal, kaş ve bıyık eklemesi yapıldı. Kafatasları ve yüzleri oluşturuldu Projenin ilk aşamasında çıkarılan kalıntılarla, beden bütünlüğü tamamlanan naaşların tomografisi çekildi. Kafataslarından ve dişlerden alınan sürüntüler, İstanbul Adli Tıp Kurumu Biyokimya İhtisas Dairesine gönderildi. Elde edilen DNA ve anatomik özelliklerine göre hanedan üyelerinin kafatasları ve yüzleri oluşturuldu. Referans : Hagelberg E, Sykes B, Hedges R. Ancient bone DNA amplified. Nature. 1989 Nov 30;342(6249):485. doi: 10.1038/342485a0. PMID: 2586623. AYSU AKTAŞ Kıyafetler ise dönemin kumaşları, özel koleksiyonlardan ve müzelerden alınan örnekler doğrultusunda tarihi verilere en uygun olarak raporlama, iplik analizleri ile renk ve dokusuna kadar araştırıldı. Minyatürler ve tarihi veriler dikkate alınarak kıyafetler önce tasarlandı ve her bir hanedan üyesine uygun olacak şekilde özel olarak diktirildi. Tarihi veriler, minyatürler, özel koleksiyonlar ve müzelerdeki mevcut örneklerden yola çıkılarak dönemin aksesuarları, takıları, silahları ve diğer malzemeler uzman kişilere özel olarak imal ettirildi. 11
Kadınların Menstürasyon Döngüsü: Hormonal Değişimler ve Duygu Durumları Kadınların her ay geçirdiği menstürasyon döngüsü bedensel bir rutindir. Aslında vücudunun olası bir hamilelik için kendisini hazırlama durumudur. Eğer gebelik oluşmazsa ortalama 28 gün süren döngü başlar. Ergenlikten menopoza kadar süren bu döngü 30-35 yıl boyunca sürer. Aylık periyot (mensturasyon) döngüsü 4 evreden oluşur; foliküler faz, yumurtlama, luteal faz ve menstüral kanama. Menstüral döngüyü ortalama 28 gün olarak kabul edersek ilk 14 gün folikül evresi olarak geçer. Peki bu evrede hangi hormonun değişimi kadınları nasıl etkiliyor? Folikül evresi menstüral döngünün ilk aşamasıdır. Hipofiz bezinden salgılanan FSH hormonu evreyi başlatır. Bu hormon folikül denilen küçük keseleri üretmeyi sağlar. Diğer evrelere göre östrojen ve testesteron hormonunun artması sayesinde daha mutlu ve olumlamaların çoğunlukta olduğu evredir. 14.gün yumurtlama evresi olarak geçer. LH hormonun yumurtlamayı tetiklemeye başladığı zamandır. Bu evrede kadınlarda cinsel istek artışı, tahammülsüzlük, ağrı eşiğinin düşmesi ve kişinin kendisini daha çekici bulması gibi unsurların meydana geldiği evredir. Luteal faz adet döneminden hemen önceki dönemdir. Progesteron hormonundaki artış yüzünden kadınlar kendilerini daha huysuz, stresli, anksiyete ve depresyona meyilli bir halde bulurlar. PMS (premenstürel sendrom) yani adet öncesi gerginlik de bu dönemde ortaya çıkar. Sadece duygusal değil fiziksel anlamda da kadınları etkiler; göğüslerde hassasiyet, aşırı yemek yeme isteği, yorgunluk ve vücut şişmesi gibi etkileri vardır. Son olarak menstüral kanama başlar. Endometrium bir döllenme olmadığı için kanar ve dökülür, bunun beraberinde kanla vücuttan atılmasıyla adet kanaması başlar. Ortalama 5-7 gün süren bu evrede dipte olan östrojen artmaya başlar. PMS dönemindeki vücut şişkinliği iner vücut kendini döngünün başına hazırlar. Her ne kadar vücut kendini düzeltmeye çalışsa da ağrıların oldukça yoğun olduğu ve kadınların kendini yorgun hissettiği dönemdir. Sonuç olarak kadınlar bir ay içerisinde duygusal olarak dalgalanmalar, fiziksel olarak da istenmeyen durumlar yaşıyor. Tabii bu durumlar döngünün doğal sonuçları, bazı hormonların gereğinden fazla salgılanıp salgılanmaması döngüyü bozup bazı hastalıkları (polikistik over, adenomyozis, miyom vb) beraberinde getirebiliyor. Referans: Ojezele MO, Eduviere AT, Adedapo EA, Wool TK. Mood Swing during Menstruation: Confounding Factors and Drug Use. Ethiop J Health Sci. 2022 Jul;32(4):681-688. doi: 10.4314/ejhs.v32i4.3. PMID: 35950064; PMCID: PMC9341030. Eylül Selen TOK 12
EVRİMİN PALEONTOLOJİK KANITLARI İngiliz biyolog ve doğa bilimcisi Charles Darwin, 1856 yılında Türlerin Kökeni kitabını yayımladı. HMS Beagle gemisiyle 1831'den 1836'ya kadar yaptığı beş yıllık yolculuk Darwin'i seçkin bir jeolog haline getirdi. Yolculuk sırasında topladığı yaban hayatının ve fosillerin coğrafi dağılımı karşısında şaşkına dönen Darwin, ayrıntılı araştırmalara başladı. Günümüzde yaşayan türlerin, geçmişte yaşamış ortak köklerden değişikliğe uğrayarak meydana geldiğine değindi. Zamanın kalıplarının dışına çıkarak türlerin değişmeyen sabit şeyler olmadığını daha önce mevcut olan türlerin, zamanla değişikliğe uğramasıyla evrimleştiğini açıkladı. Darwin türlerin kökeni kitabında, fosil kayıtlar üzerinde yapılmış çalışmalara dayanarak “Yeni türler karasal ve su ortamında birbirini izleyerek yavaş yavaş ortaya çıkmıştır. Lylell, üçüncü zamana ait çeşitli tabakalarda bulunan kanıtlar karşısında tersini savunmanın güç olduğunu her yıl çeşitli tabakalarda fosiller bulundukça aradaki boşluklarında olduğunu, ortadan kalkmış olanlarla mevcut olanları karşılaştırarak değiştirmenin zamanla olduğunu gösterdi…Farklı cinsleri ve sınıflara ait türler aynı hız ve aynı derecede değişikliğe uğramıştır… Her türün değişkenliği başka türlerinkinden bağımsızdır genel bir kural olarak bir grup en yüksek düzeye erişinceye kadar tedrici bir artış gösterir sonra yine yavaş yavaş bir gerileme başlar…” yorumunu yaptı. Charles Darwin; günümüze kadar paleontoloji alanında yapılan çalışmalarında, fosil seriler arasında görülen boşlukların doldurulmasında büyük önem teşkil eder. Elde edilen bilgi birikiminin ışığı altında Darwin’in evrim kuramını tartışmak gerekir. Paleontolojiden elde edilen verilere dayanarak jeolojik zamanlar içinde çok sayıda küçük değişikliklerin birikimi ile türlerde bir değişimin olup olmadığının, eğer bir değişme söz konusu ise basit yapılardan daha karmaşık yapılara doğru gidiş olup olmadığını, bazı türlerin ortadan kalkmasının yenilerinin ortaya çıkmasında evrimsel açıdan birbirine uzak olan grupların aynı ortam koşullarını yaşaması sonucu benzer morfolojik görünümlerin ortaya çıkıp çıkmadığı tartışılabilir. Darwin en önemli gözlemlerini Galapagos Adaları’nda yaptı. Bu adalarda yaşayan bitki ve hayvan türleri, en yakın kıta olan Güney Amerika’daki bazı bitki ve hayvan türlerine çok benziyordu. Ayrıca ana kıtada bulunan bitki ve hayvan türlerinin pek çoğu da bu adalarda bulunmuyordu. Darwin, Galapagos Adası’ndaki ispinoz türlerinden etkilenmiş ve gözlemleri sonucunda adadaki ispinoz türlerinin gagalarındaki farklılığın ‘‘çevreye uyum’’ sağlama sürecinden kaynaklandığını da söylemiştir. 13
Darwin’in dikkatini çeken bir diğer şey ise adada bulunan devasa büyüklükteki kaktüsler oldu. Bu kaktüsler, Galapagos Kaplumbağaları için önemli bir besin kaynağıydı. Darwin, bu dev kaplumbağaları gözlemlemeye başladı. Gözlemleri sonucunda Darwin, farklı adalarda yaşayan dev kaplumbağalar arasında farklılıklar olduğunu gördü. Volkanik ve kurak alanda yaşayan kaplumbağalar, çöl koşullarında daha rahat hareket edebilmek için yüksek kabuklara ve düz sırtlara sahiptir. Yeşil ve nemli alanda yaşayanlar ise ormanlık alanda daha rahat hareket edebilmek için basık kabuklara ve yuvarlak sırtlara sahiptir.Darwin, bu gözlemlerinden yola çıkarak aynı türden hayvanların farklı çevre koşullarında farklı özellikler geliştirmesinin evrimin bir sonucu olduğunu öne sürmüştür. Bu bulguların dışında, evrimin en önemli kanıtlarından biri de fosil kayıtlardır. Fosiller, geçmişte yaşamış organizmaların kalıntıları veya izlerine verilen addır. Fosil kayıtları; yaşamın, çok eski zamanlardan beri var olduğunu ve sürekli bir değişim içinde olduğunu gösterir. Fosil kayıtlarında, günümüzde yaşayan organizmalara benzeyen fosillerin yanı sıra günümüzde yaşayan hiçbir organizmaya benzemeyen fosiller de bulunur. Bu fosiller, geçmişte yaşamış organizmaların, günümüzde yaşayan organizmalardan çok farklı olduğunu gösterir. Homolog yapılar, farklı türlerde bulunan ve benzer işlevleri yerine getiren yapılardır. Örneğin; memelilerin ön ayakları, kuşların kanatları ve köpekbalıklarının yüzgeçleri homolog yapılardır. Bu yapılar, farklı türlerin ortak bir atadan evrimleştiğinin kanıtı olarak kabul edilir Vestigial yapılar, işlevini yitirmiş veya azalmış olan yapılardır. Örneğin; insan kulağındaki kulak kiri bezleri, insan kuyruğu kemiği ve insan vücudundaki kuyruk sokumu kemikleri vestigial yapılardır. Bu yapılar, farklı türlerin ortak bir atadan evrimleştiğinin ve bazı özelliklerinin zamanla kaybolduğunun kanıtı olarak kabul edilir. DNA, canlı organizmaların hücrelerinde bulunan genetik materyaldir. DNA'daki benzerlikler, farklı türlerin ortak bir atadan evrimleştiğinin kanıtı olarak kabul edilir. DNA analizleri; insanların, şempanzelerin ve gorillerin DNA'larının %98'e kadar benzer olduğunu göstermiş olup bu benzerlik insanların, şempanzelerin ve gorillerin ortak bir atadan evrimleştiğinin güçlü bir kanıtıdır. Sonuç olarak evrim, çok eski zamanlardan beri yaşamın var olduğunu, sürekli bir değişim içinde olduğunu gösteren bilimsel bir teoridir ve evrimin gerçekleştiğini gösteren birçok kanıt vardır. Bu kanıtlar, evrim teorisinin temelini oluşturur. Hayrunnisa GÖDEK Referans: Michael J. Benton, David A. T. Harper, Introduction to Paleobiology and the Fossil Record, 2, Baskı ( John Wiley & Sons, 2020; 656. 14
2023 NOBEL ÖDÜLÜ: mRNA Aşılarında Yeni Bir Boyut Katalin Karikó ve Drew Weissman, ‘‘COVID-19’a karşı etkili mRNA aşılarının geliştirilmesine olanak sağlayan nükleozit baz modifikasyonları’’ konusundaki keşifleri sayesinde bu yılın Fizyoloji ve/veya Tıp alanındaki Nobel Ödülü’nün sahibi oldular. COVID-19, SARS-Cov-2 virüsü sebebiyle 2020’nin erken dönemlerinde başlayan ve dünya genelinde şu ana kadar 7 milyona yakın insanın ölümüne sebep olan pandemik bir hastalıktır. Global olarak insan sağlığı için ciddi bir tehdittir. Pandemi sırasında bu tehditle başa çıkmak adına aşılama, salgının yayılmasını kontrol altına almak ve dolayısıyla hayat kurtarma ile nüfusun sağlığını koruma yönünde en etkili ve ekonomik müdahaledir. Aşılama, belirli bir patojene karşı aktif immün yanıtın oluşturulmasını indükler. Öldürülmüş ya da zayıflatılmış virüslere dayalı aşılar, kızamık ve sarı humma gibi çeşitli hastalıklarla mücadelede kullanılması açısından köklü bir geçmişe sahiptir. Son yıllardaki gelişmelerle bütün bir virüs yerine viral bileşenlere dayalı aşılar geliştirilmiştir. Hepatit B virüsü gibi patojenlere karşı genellikle virüsün yüzeyinde bulunan proteinleri kodlayan viral genom parçaları ile virüsü bloke eden antikorların oluşumunu uyarmak için uygulanan aşılar bu grup içerisindedir. Benzer şekilde viral genom parçaları patojen etkisi olmayan bir taşıyıcı virüse, bir ‘‘vektöre’’ yerleştirilip bireylere aktarılabilir. Bu yöntem Ebola virüsüne karşı aşılarda kullanılmaktadır. Tüm virüs, protein ve vektör tabanlı aşıların üretimi büyük ölçüde hücre kültürü gerektirmektedir. Bu durum, pandemilerde ve salgınlarda hızlı aşı üretimini sınırlandırır. COVID-19 gibi hastalıklarda kullanılan mRNA aşısı, kısa geliştirme döngüsü, kolay endüstrileştirme, basit üretim süreci, yeni varyantlara yanıt oluşturma esnekliği ve daha iyi immünite sağlama kapasitesi gibi önemli uygulama avantajları nedeniyle sağlık alanında son zamanlarda sıkça başvurulan aşı tipidir. Hücrelerde DNA’dan transkribe olan genetik bilgi, translasyon için kalıp olarak kullanılan mRNA üzerine aktarılır. Hücre kültürüne gerek duyulmadan in vitro transkripsiyon adıyla 1980’lerde geliştirilen bir yöntem ile mRNA’nın aşı ve terapötik amaçlar için kullanımına giden yol açılmıştır. Fakat in vitro transkribe edilen mRNA, stabil olmayan bir yapıdadır. Hücreye iletilmesi zordur, mRNA’yı kapsüllemek adına karmaşık taşıyıcı lipit sistemlerinin geliştirilmesi gerekmektedir. Buna ilave olarak in vitro olarak üretilen mRNA, inflamatuar reaksiyonlara neden olmaktadır. Bu nedenle başlangıçta hastalık tedavilerinde mRNA teknolojisinin kullanımı nadiren tercih edilmekteydi. 15
Baz modifikasyonlarının hem inflamatuar yanıtı azaltması hem de protein üretimini arttırması hakkındaki keşifleri sayesinde Karikó ve Weissman, mRNA’nın klinik uygulamalarına giden yolda önemli engelleri ortadan kaldırmıştır. Bu gelişmeler ile mRNA aşılarına olan ilgi son derece artmış ve COVID-19 salgınında birincil başvurulan teröpatik yöntem olmuştur. Karikó ve Weissman’ın bu önemli buluşları bilim dünyası tarafından Nobel’e layık görülmüştür. Katalin Karikó ve Drew Weissman, dendritik hücrelerin in vitro transkribe edilen mRNA’yı yabancı bir madde olarak tanıdığını ve onların aktivasyonu ile inflamatuar sinyal moleküllerinin salınmasına yol açtığını fark etmiştir. Bu durum memeli hücrelerinden gelen mRNA’ya göre in vitro transkribe edilen mRNA’nın farklı bir hücresel yanıt oluşturduğunu göstermiştir. Karikó ve Weissman, memeli hücrelerinden gelen RNA’nın bazlarının sıkça kimyasal olarak değiştirildiğini fakat in vitro transkribe edilen mRNA’nın aksi şekilde herhangi bir değişikliğe uğramadığını göstermişlerdir. Bazlarında benzersiz kimyasal modifikasyonlara sahip farklı mRNA varyantları üreten bu iki bilim insanı, ürettikleri bu mRNA’lar ile dendritik hücreleri muamele ettiler. Baz modifikasyonları mRNA’ya dahil edildiğinde, inflamatuar yanıtın neredeyse tamamen ortadan kalktığını gözlemlediler. Bu çalışmayı 2005 yılında yani COVID-19 pandemisinden 15 yıl önce yayımladılar. İlerleyen yıllarda (2008 ve 2010’da) yayımlanan çalışmalarında Karikó ve Weissman, baz modifikasyonları içeren mRNA ’nın hücrelere verilmesinin, modifiye edilmemiş mRNA ’ya göre protein üretimini belirgin şekilde arttırdığını keşfetmiştir. Bu etkinin, protein üretimini düzenleyen bir enzimin azalmış aktivasyonu nedeniyle oluştuğunu ortaya koydular. Hilal Nur ÇALIŞIR Referans: The Nobel Prize in Physiology or Medicine 2023. (n.d.). NobelPrize.org. Fang, E., Liu, X., Li, M. et al. Advances in COVID-19 mRNA vaccine development. Sig Transduct Target Ther 7, 94 (2022). Karikó, K., Buckstein, M., Ni, H., & Weissman, D. (2005). Suppression of RNA recognition by Toll-like receptors: the impact of nucleoside modification and the evolutionary origin of RNA. Immunity, 23(2), 165–175. Karikó, K., Muramatsu, H., Welsh, F. A., Ludwig, J., Kato, H., Akira, S., & Weissman, D. (2008). Incorporation of pseudouridine into mRNA yields superior nonimmunogenic vector with increased translational capacity and biological stability. Molecular therapy : the journal of the American Society of Gene Therapy, 16(11), 1833–1840. Anderson, B. R., Muramatsu, H., Nallagatla, S. R., Bevilacqua, P. C., Sansing, L. H., Weissman, D., & Karikó, K. (2010). Incorporation of pseudouridine into mRNA enhances translation by diminishing PKR activation. Nucleic acids research, 38(17), 5884–5892. 16
BİR BİTKİNİN GÖRGÜ TANIKLIĞI HÜMEYSA YİĞİT Bitki DNA’sı ile Çözülen İlk Cinayet! Bitkiler, dünya üzerinde yaşayan en eski ve en çeşitli canlı gruplarından biridir. Dünya üzerinde yaşam için gerekli olan oksijeni üretir, gıda sağlar ve çevreyi korur. Bitkilerin bu özellikleri pek çok konuda bize yardımcı olduğu gibi, botanik alanında da etkili bir şekilde kullanılmaktadır. Bugün bitkilerin bir suçu çözmede bize nasıl yardımcı olduğunu öğreneceğiz. 3 Mayıs 1992’de Phoenix, Arizona’da bir motosikletçinin ıssız bir bölgede bir kadın cesedine rastlamasıyla başladı. Dehşete düşen adam hemen polise haber verdi. İlk izlenime göre kadın dövülmüş, bağlanmış ve boğularak öldürülmüştü. Kurbanın vücudunda, boynuna kadar çekilmiş kolsuz bluz dışında hiçbir giysi yoktu. Boynuna, kurbana ait olduğu düşünülen ve muhtemelen onu boğmak için kullanılmış bir tişört sarılıydı. Kurbanın el ve ayak bileklerinde görülen bağlama işlemi ise kadının kendi ayakkabı bağcıkları kullanılarak yapılmıştı; fakat bu bağlar gevşek duruyordu. Yani kadın savunmasız ve çırılçıplak bir halde bu araziye bırakılmıştı. Bunun üzerine polisler tecavüze uğramış olabileceğini düşündüler. Etrafa baktılar ve ilk kanıt niteliği taşıyan bir çağrı kayıt cihazı buldular. Olay yerinde delillerin toplanmasının ardından ceset, otopsi ve mağdur kimlik tespiti için Adli Tıp'a gönderildi. Yapılan analizler sonucu bir parmak izi ile eşleşme bulundu. Kurban, 30 yaşındaki iki çocuklu bekar bir anne Denise Johnson’dı. Denise Johnson Denise, Phoenix’te doğup büyümüştü. Yanlış kişilerle tanışmanın ve yanlış tercihlerin kurbanı olmuştu. Uyuşturucu ve alkol bağımlısıydı, sokaklarda yaşıyordu. Uyuşturucu satıcılığı ve hırsızlık yaparak geçiniyordu. Denise, iş yeri olarak genellikle kamyon duraklarını seçiyordu. Kamyon şoförleri ile uyuşturucu takasına giriyordu. Denise'in hayatı göz önüne alındığında, onu bulunduğu yere götürebilecek çok çeşitli senaryolar vardı. Şüpheliyi bulmak için çalışmalar başladı. Önce olay yerinde bulunan çağrı cihazı incelendi ve cihazın kamyon şoförü olan Mark Bogan'a ait olduğunu buldular. Sorguya çağrılan Mark Bogan iddiaları reddetti. 17
“Denise ile ilk kez 3 Mart gecesi karşılaştım. İşten eve dönerken bir telefon konuşması için yol kenarında durduğum zaman Denise aracıma doğru yaklaştı, eyaletler arası bir yolculuk yapması gerektiğini ve ona yardımcı olup olamayacağımı sordu. Ben de kendisini araca aldım ve yola birlikte devam etmeye başladık. Bir süre sonra kendisi bana cinsel ilişki teklifinde bulundu ve ben de kabul ettim. Bunun için aracı kenara çektim ve cinsel beraberlik gerçekleşti. Bu beraberlikten sonra onu araçtan indirmem gerektiğini ve yola tek başına devam etmesi gerektiğini söyledim; fakat bunları dedikten sonra Denise, cüzdanım dahil birkaç parça eşyamı çalmaya çalıştı. Biraz boğuşmanın ardından Denise araçtan indi ve uzaklaştı. Bu onu ilk ve son görüşüm oldu .” Çağrı cihazına gelince, Bogan müfettişlere bucihazın kaybolduğunu ancak bunu sabah fark ettiğini söyledi. Bir yere düşürdüğünü sandı ve çağrı cihazı şirketini arayarak onu kaybettiğini bildirdi. Mark Bogan Palo Verde Ağacı Otopsi sonucunda, Denise'in tırnaklarında herhangi bir doku veya kan örneği bulunamadı. Denise’nin boğularak öldürülmeden önce kokain aldığı raporlara geçti. Uyuşturucu kullanımı ölümden önce baygın vaziyette olduğunu, bu nedenle karşı koyamadığını da kanıtlıyor. Vücudunda ne kan, ne yabancı kıl, ne de tükürük vardı. Bu veriler doğrultusunda tecavüze uğramamıştır ibaresi raporda yer aldı. Bogan'ı suçla ilişkilendirecek hiçbir şey de yoktu. Bu noktaya gelindiğinde artık araştırılacak ne bir ipucu ne de bir şüpheli kalmıştı. Cinayet bürosundan dedektif Charles Norton, gözden kaçırmış olabilecekleri bir ipucu veya kanıtı yakalamak için cinayet mahalline tekrar gitti, inceleme sırasında Palo Verde ağacının alçak dallarından birinde yeni oluşmuş, taze bir aşınma fark etti. Bölgenin insan faaliyeti açısından oldukça düşük ve terk edilmiş bir şekilde olması ile birlikte, oluşmuş bu aşınma dedektifin aklında soru işaretleri yarattı. Ağaçtaki aşınmanın cinayetle ilişkili olması yüksek ihtimaldi. Charles Norton katile bir adım daha yaklaşabilme ihtimalini göz önünde bulundurarak ağaçtan birkaç tohum örneği topladı. Mark Bogan'ın kamyonu da kanıt açısından kapsamlı bir şekilde testlerden geçirilmişti. Kamyonda, Bogan'ı ya da kamyonu suç ile ilişkilendirebilecek hiçbir kan, meni, tükürük, parmak izi gibi kanıt niteliği taşıyan verilere ulaşılamadı. Denise Johnson'ın bir kamyon yolculuğuna çıktığını gösteren gözle görülür bir kanıt da yoktu. Ancak polis, aracın arkasında Palo Verde ağacından iki tohum kabuğu buldu, fotoğraflandı ve kanıt olarak saklandı. 18
Bu nedenle Arizona Üniversitesi’ndeki bitki genetikçisi Dr. Timothy Helentjaris’e ulaştılar. Helentjaris, bu tohum kabuklarını karşılaştırmak için Rastgele Çoğaltılmış Polimorfik DNA (RAPD) tekniğinden yararlandı. Bu teknik insan DNA’sını analiz etmede ve eşleştirmede kullanılan RFLP testinden farklıdır. Bu teknik, bir PCR türü olup, belirli bir DNA bölgesinin birçok kopyasını yapmak için kullanılan yaygın bir yöntemdir. Bu metot ile milyonlarca veya milyarlarca kopya birkaç saat içerisinde elde edilebilir. RAPD tekniğinde çoğaltılacak DNA parçaları rastgele seçilir, yani önceden belirlenmiş bir DNA bölgesi yoktur. Bu nedenle bu teknik nükleotid dizi bilgisine bakılmaksızın polimorfizmin -iki veya daha fazla farklı fenotipin aynı tür popülasyonunda bulunması durumu- belirlenmesini sağlar. Ayrıca RAPD tekniği genom dizisi hakkında herhangi bir ön bilgi, yüksek saflıktaki DNA’dan büyük bir miktar veya radyoaktif kimyasallar gerektirmez. Bunların yanında, bu yöntem düşük maliyetli ve hızlıca uygulanabilen bir metottur. DR. BİLL MANLY Bu vaka ile bitki DNA’larının da insan DNA’ları gibi benzersiz olduğu tüm bilim insanları tarafından kabul edildi. Bu nedenle bitki DNA’larının araştırmalarda kanıt olarak kabul edilmesine izin verildi ve Denise Johnson vakası da bir bitki DNA’sının geçerli adli kanıt olarak kayıtlara girdiği ilk vaka oldu. Dr. Helentjaris, bu teknikten yararlanarak olay yerinden alınmış tohum kabuklarının DNA’sı ile Bogan’ın kamyonunda bulunan bitki tohumlarının DNA’sının aynı olduğunu kanıtladı. Ama daha önce bitki DNA'sı mahkemede delil olarak kullanılmadığından, savcının tüm Palo Verde ağaçlarının farklı bir DNA profiline sahip olduğunu ve Bogan'ın kamyonundaki tohumların orada tamamen tesadüf eseri olamayacağını da kanıtlaması gerekiyordu. Arizona'daki yüz Palo Verde ağacından örnekler toplandı ve Dr. Helentjaris’e gönderildi. Örneklerin alındığı yüz Palo Verde ağacı birbirinden farklı DNA’ya sahipti ve kamyondaki bitki tohumlarının DNA’sı sadece olay yerindeki Palo Verde ağacından alınan örnekle eşleşti. Bu durumda, Mark Bogan, Denise Johnson’ı öldürmekten suçlu bulundu. Bogan, şartlı tahliye ihtimali olmadan ömür boyu hapis cezasına çarptırıldı. Bu ipucu Mark Bogan’ın katil olduğunu hala kanıtlamıyordu; çünkü Palo Verde, Arizona’nın yoğun sıcağına dayanabilen birkaç ağaçtan biriydi; dolayısıyla bu ağaçlar her yerde görülebiliyordu. Bu yüzden dedektifler olayı çözmek için kamyonda bulunun tohumlar ile olay yerinde bulunan tohumların aynı ağaçtan mı farklı ağaçlardan mı geldiğini analiz etmek zorundaydı. UNUTMAYIN! BİTKİLER SUÇ MAHALİNDE SAKLI OLAN HİKAYELERİ ANLATABİLİR. Hümeysa YİĞİT Referans: Bite-Size History. Plant Dna Used For The First Time To Solve A Murder. (1 Ağustos 2018) 19
Yapay seçilim, doğa tarafından değil insanlar tarafından belli bir amaç doğrultusunda organizmaların belirli özelliklere sahip olması ve bu özelliklerin nesilden nesile aktarılması için yapılan çalışmalar bütünüdür. Bu yazıda organizmalardan bitkiyi ele alacağız. Bitki seçiliminde amaç, meyve ve sebzelerde ürünlerin daha verimli ve kullanılabilir olmasını sağlamak; süs bitkilerinde ise belirli renk ve biçimlere sahip olmalarını sağlamaktır. Peki yapay seçilim dediğimiz çalışmalar nasıl ortaya çıktı? 19. yüzyılda Darwin’in açıkladığı yapay seçilim, aslında açıklanmadan önce de on binlerce yıl boyunca insanlar tarafından fark edilmeden kullanılan bir evrim mekanizmasıydı. Charles Darwin’in keşfinin temelinde yatan düşünce: Tür, seçilen özellikleri daha çok yansıtacak ve elenen özellikleri ise daha az yansıtacak şekilde nesilden nesile değişmesiydi. Özellikle bu seçme ve elemeler; bir türde sadece bir özellik değil, birçok özellik üzerinde yapılırsa ve yeterli süre uygulaması verilirse tür, atasından çok farklı bir canlıya dönüşebilirdi. Kısaca seçilen ve elenen özellikler sebebiyle meydana gelen ufak değişimler ile zamanla türün soy hattı içerisinde birikerek onu baştan sona değiştirebilir hatta yeni türler yaratabilirdi. 21. yüzyıl modern evrimsel biyolojisinin terminolojisine göre Darwin’in buluşu “Mikroevrim, uzun vadede makroevrimi yaratır” olarak açıklanabilir. VAHŞİ BİR ÇİÇEKTEN, SOFRAMIZDAKİ LAHANAYA: YAPAY SEÇİLİM 20
Yapay seçilimin amacını ve yapılırken nelerin dikkate alınarak yapıldığını artık biliyoruz. Birde yapay seçilime moleküler düzeyde bakalım! Yapay seçilim moleküler düzeyde CAULIFLOWER isimli genin farklılaşması sonucu ortaya çıkar diyebiliriz. Fakat evrimleşen türlerde bulanan diğer bir gen olan APETALA1, CAULIFLOWER’a göre daha baskın bir gen olduğu için CAULIFLOWER geni fenotipte etkisini gösteremez. Bazı cinslerde ise baskınlık olayı tam tersi işler ve tür farklı genin özelliğini taşıdığı için diğerine göre değişiktir. Böylece evrimleşme gerçekleşir. Ancak şu unutulmamalıdır ki tek bir gendeki mutasyon yeni bir tür ortaya çıkarmaya yeterli değildir. Yeni bir tür ortaya konulması için yapay olarak mutasyonlar seçilmeli; sıralı, düzenli, toplu bir mutasyon ortaya çıkmalıdır. Yani seçilen özellikteki genlerin sürekli olarak yapay biçimde seçilip kontrol altına alınmasıyla günümüzdeki çeşitli besinler ve sanayi ürünleri ortaya çıkmaktadır. Şimdi ise bilim insanlarının yapay seçilim ile yaptığı, sofralarımıza ulaşan bahçelerimizi süsleyen ürünlerin eski hallerini ve günümüzdeki hallerini sayfamızda bulunan resimlerden inceleyelim! Referans: Lin X, Fang C, Liu B, Kong F. Natural variation and artificial selection of photoperiodic flowering genes and their applications in crop adaptation. aBIOTECH. 2021 Jun 2;2(2):156-169. doi: 10.1007/s42994-021-00039-0. PMID: 36304754; PMCID: PMC9590489. Zehra YILDIRIM 21
D vitamini, vücutta pek çok hayati fonksiyonu yerine getiren yağda çözünebilen bir vitamin olarak bilinir. Ancak, besinlerde sınırlı miktarda bulunan bu vitamin, büyük ölçüde insan derisinin güneşin UVB ışınlarına maruz kalmasıyla sentezlenir. Bu sentez sürecinde, öncelikle deri hücrelerinde bulunan 7-dehidrokolesterolün UVB ışınlarıyla etkileşimi sonucunda pre-vitamin D oluşur ve ardından kolekalsiferole (pro-vitamin D) dönüşür. Pro-vitamin D, karaciğerde inaktif D3 vitamini olan kalsidiol ve böbrekte aktif D3 vitamini olan kalsitriole çevrilir. İnsanlar için D vitamini kaynakları, deriden sentezlenen kolekalsiferol ve besinlerle alınan ergokalsiferoldür. Ancak, D vitamini genellikle besinlerde az miktarlarda bulunurken yağlı balıklarda diğer besinlere göre bir miktar daha fazla bulunmaktadır. Normal koşullarda D vitamininin %90-95'i, güneş ışınlarının etkisiyle deride sentezlenir. Uzmanlar; kas-iskelet sistemi sağlığı için D vitamini düzeylerinin en az 30 ng/mL olması gerektiğini belirtirken kalsediyol değerinin 20 ng/mL'nin altında olması D vitamini eksikliği, 21-29 ng/mL arasında olması ise D vitamini yetersizliği olarak tanımlıyor. D vitamini eksikliği ve yetersizliği, küresel bir sağlık sorunu olup 1 milyardan fazla çocuk ve yetişkini etkiliyor. Preeklampsi, kanser, tip 2 diyabet, otoimmün hastalıklar, kalp-damar hastalıkları ve nörolojik hastalıklar gibi birçok akut ve kronik hastalıkla ilişkilendirilmektedir. D VİTAMİNİ EKSİKLİĞİ TEDAVİSİNDE GENETİĞİ DEĞİŞTİRİLMİŞ DOMATESLER Özellikle güneş ışığına doğrudan maruz kalamayanlar, siyahi bireyler, hamileler, obez bireyler, çocuklar ve yetişkinler D vitamini eksikliği açısından yüksek risk altındadır. 23 Mayıs 2022 tarihinde Nature Plants dergisinde yayınlanan bir araştırmaya göre, bilim insanları genetik düzenleme yöntemiyle domatesleri D vitamini açısından zenginleştirmeyi başardılar. 22
Araştırmacılar, normal şartlarda olgun domateslerde bulunmayan 7-DHC molekülünü, CRISPR-Cas 9 gen teknoloğu kullanarak değiştirdiler. Bu sayede, domateslerin yaprak ve meyvelerinde bulunan 7-DHC miktarında önemli bir artış elde ettiler. D3 vitaminin aktive olabilmesi için domatesleri UVB ışığına maruz bıraktıktan sonra oluşturulan domateslerdeki D vitamini miktarı, iki orta boy yumurta veya 28 gram ton balığının içeriğinde bulunan D vitamini miktarı ile eşdeğerdi. Genetik düzenleme ile elde edilen domateslerin yenilebilir yeşil yapraklarının gram başına 600 mikrogram pro-vitamini D3 içerdiği belirtilirken, bu miktarın yetişkinler için önerilen günlük alım miktarından 60 kat daha fazla olduğu ifade edildi. Uzmanlar; bu genetik düzenleme tekniğinin sadece domateslerle sınırlı kalmayabileceğini aynı yöntemin biber, kırmızı biber, patates ve patlıcan gibi değerli bitkilerde de işe yarayabileceğini düşünmektedir. Domateslerin genetik düzenlenmesinin bitki büyümesini, gelişmesini veya verimini olumsuz etkilemediğine dikkat çeken araştırma ekibi; domateslerin İngiltere'de kullanımına başlanmasıyla dünya genelindeki D vitamini eksikliği sorununa çözüm olabileceğini öne sürdü. Genetik düzenleme ile besinlerin besin değerini arttırma konusundaki bu ilerleme, gelecekte daha geniş çaplı sağlık sorunlarına karşı etkili çözümler sunabileceği düşüncesini akıllara getirmektedir. Duru KARAKUŞ Referans: J. L3, et al. (2022). Biofortified Tomatoes Provide A New Route To Vitamin D Sufficiency. Nature Plants, sf: 1-6. dot: 10.1038/s41477-022-01154-6 23
AHTAPOT KOLUNA SAHİP OLMAK NASIL BİR DUYGU? Ahtapotların el becerileri ve zekaları, robotik alanında çalışan bilim insanlarına ilham veren bir kaynak olmuştur. Araştırmacılar, ahtapotları incelemeye devam ettikçe bu canlıların hareket yetenekleri ve zeka düzeyi karşısında hayranlık duymaktadırlar. Beihang Üniversitesi'nden araştırmacı Li Wen'e göre, ahtapotların hareketlerinin serbestlik derecelerini ayarlamaları, geleneksel robotlardan tamamen farklı bir yaklaşımı temsil etmektedir. Araştırma ekibi, ahtapotların kollarını açıp geçmekte olan avlarını yakalamak için kullandığı ‘’bükülme yayılma’’ hareketlerini yakından inceledi. Bu bükülme hareketi kolun en tabanından başlayarak dalga şeklinde uca doğru ilerler. Ahtapotlar, avlanacak balığın ya da başka bir canlının etrafına sarılarak vantuzlarını bağlar böylece avlarının ağzına gelirken kıpırdamasını engellerler. Bu teknik sayesinde avların kaçmasını da engellemiş olurlar. Wen ve ekibini bu çalışmalara iten en büyük davranış, ahtapotların hareketlerinin ve avlarını yakalayış biçimlerinin çok zarif görülmesindendir. Ahtapotların kolları, beyinlerinden neredeyse bağımsız çalışır. Ahtapotlar üzerinde yapılan farklı bir çalışmada da kolların hareketi için beyinden gelen sinyal mekanizmalarının çok az olduğu yönündedir. Ahtapotların bu özelliklerinin taklit edilebilmesi için bükülme ve yayılma hareketlerinin matematiksel olarak modellenmesi gerekiyordu. Üzerine çalışılan robotik dokunaç modeli beş bölümden oluşuyor. Bu model, oda sıcaklığında sıvı halde bulunan metalden yapılmış tellerin gömüldüğü yumuşak silikondan oluşmaktadır. Kullanılan silikon çipler ile ahtapotların kollarındaki sinir sistemlerinin taklidi elektronik ağ ile oluşturuyor. Robotun dokunaç bölümü vantuzlar ile sıcaklık sensörleri ile donatılmıştır. Bu sistem, operatör parmağının ince hareketlerinden çok daha fazlasını algılayabilen bir eldiven modeli ve dokunaçlarda kablosuz bir şekilde çalışabilen bir üniteyi içermektedir. Aynı zamanda, elin ve koldaki eğim, yuvarlanma hareketi ve hız ayarı gibi çeşitli faktörleri algılamak için tasarlanmıştır. Bu özellikler, gerçek bir ahtapotun kolu gibi, sistem uzunluğunun 1.5 katına kadar genişleyebilme özelliği ile birleştirilmiştir. Bu robotun dokunaç kısmının operatör ile etkileşimi için duyusal bir unsur eklenmiştir. Eldivenin iç yüzeyine, kullanıcının parmağı ile bağlantılı olan üç vantuz yerleştirilmiştir. Bu vantuzlar, dokunaç kısmının emme etkisini algılar ve operatör, robotik vantuzların bir avı ne zaman tuttuğunu doğrudan hissedebilir. Dokunaç modelleri üzerinde yapılan testler, bu sistemin plastik bir yapıya sahip olan avı yakalayabildiğini ve su içinde de etkili bir şekilde çalışabildiğini göstermiştir. Bu tasarım, gerçek ahtapotların avlarını yakalamak için kullandıkları emme yeteneklerini taklit etmeye odaklanarak özgün ve işlevsel bir yapıya sahiptir. Robot bilimi araştırmacılarından David Howard ahtapotların bedensel zekalarına ulaşılmasının robotik için önemli bir hedef olduğunu söylemektedir. Bu çalışmalar ışığında robotik alanında çalışan birçok bilim insanı gelecek için bu modellemenin umut verici olduğunu belirtmiştir. Bu teknolojinin deniz araştırmalarından, gastrointestinal sisteme kadar hatta yapay organların incelenmesi için endoskoplar gibi birçok biyomedikal teknolojiye kadar her alanda kullanılabilecek bir teknoloji olduğu düşünülmektedir. Tarık Aziz Yılmaz Referans: Nogrady B. How does it feel to have an octopus arm? This robo-tentacle lets people find out. Nature. 2023 Dec;624(7990):19-20. doi: 10.1038/d41586-023-03759-z. PMID: 38030765. 24
TARDRİGATALARI YENİLMEZ KILAN NEDİR? Yaygın olarak su aygırları olarak bilinen tardigratlar, yarım milimetreden daha küçük olup tüm tardigratların toplam sekiz adet kısa bacağı bulunmaktadır. Bacaklarının kısa oluşu bu canlılara yavaş ve kısıtlı hareket sağlarken aynı zamanda işlevlerinin de azalmasını sağlamaktadır. Wyoming Üniversitesi’nde bir grup araştırmacı, su ayısı olarak bilinen tradigradların askıda kalma ve kuraklık gibi zorlu koşullara dayanıklıklarını sağlayan mekanizmaları hakkında çalışmalar yapmaktadır. Moleküler Biyolog Thomas Boothby ve ekip arkadaşları, şekerin bir formu olan trehaloz şekerinin üretimi ile suyun olmadığı ortamda tardigradların hayatta kalabilmesi için nasıl bir protein ektileşimleri olduğunu buldular. Bu canlılar tamamen kurumaya, termodinamik yasalarına göre en düşük sıcaklıların üzerine yani tüm moleküllerin hareketlerinin durduğu -458 Fahrenheit dereceye kadar donmaya ve oldukça yüksek derecelere kadar ısıtılmaya (300 Fahrenheit derecenin üzeri) karşı oldukça dirençli canlılardır. Bu özellikleri tradgradların uzay boşluğunda bile hayatta kalmalarına olanak sağlamaktadır. Su aygırlarının kuruma özelliklerini kullanarak hayatta kalma becerilerini inceleyen son araştırmalar, bu türün diğer kriyojenik organizmalardan farklı özelliklere sahip olduğunu ortaya koymaktadır. Bilim insanları daha önceki çalışmalarda, tardigradların kuruma evresinde hayatta kalmak için trehaloz şekerini üretmediklerini düşünüyorlardı fakat Boothby ve ekip arkadaşları diğer organizmalardan farklı olarak düşük seviyelerde bu şekeri ürettiklerini keşfettiler. Aynı zamanda bu araştırma doğrultusunda trehazol şekerinin CAHS D olarak isimlendirilen ve tardigratlara özgül olan protein ile sinerjik etkileşimde çalıştıklarını da keşfettiler. Referans: Nguyen, K., KC, S., Gonzalez, T. et al. Trehalose and tardigrade CAHS proteins work synergistically to promote desiccation tolerance. Commun Biol 5, 1046 (2022). https://doi.org/10.1038/s42003-022- 04015-2 Yapılan tüm araştırmaların sonucunda Boothby ve ekip arkadaşları bu keşiflerin toplumsal ve küresel sağlık sorunlarında çözüm olarak kullanılabileceğini öngörmektedirler. Örneğin su kıtlığı durumunda bu özelliklerden yararlanılabileceği söylenmektedir. Bu çalışmalarında tardigratların metabolik özelliklerinin, çeşitli farmosötiklerin stabilizasyonunu ve zorlu koşulların tolere edilebilmesi için geliştirilebilecek mühendislik ürünlerinde önemli bir etken olarak kullanılabileceği düşünmektedir. Boothby ve arkadaşları bu çalışmanın bulguları ile sinerjik koruyucuların kombinasyonlarının geliştirilebileceği ve astobiyoloji alanında çığır açabileceğini düşünmektedir. Kerem KIRAÇ 25
SİZ
CUMHURİYETİMİZ’İN BİLİM 100'Ü Prof. Dr. Gazi YAŞARGİL Gazi Yaşargil, 6 Temmuz 1925 yılında Diyarbakır'ın Lice ilçesinde dünyaya geldi. Tıp eğitimini Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi'nde tamamlayan Yaşargil, 1953 yılında İsviçre'ye giderek Zürih Üniversitesi'nde beyin cerrahisi uzmanlığı eğitimine başladı. Yaşargil, Zürih'te geçirdiği yıllarda mikroskopik cerrahi tekniklerini geliştirdi ve beyin tümörlerinin, anevrizmaların ve damar anomalilerinin cerrahi tedavisinde devrim yarattı. 1965 yılında Zürih Üniversitesi'nde profesör olan Yaşargil, 1985 yılında Türkiye'ye dönerek Yeditepe Üniversitesi'nde beyin cerrahisi çalışmalarını sürdürdü. Yaşargil, kariyeri boyunca yüzlerce başarılı ameliyat gerçekleştirdi ve beyin cerrahisinin gelişmesine önemli katkılarda bulundu. 1980 yılında Nobel Fizyoloji veya Tıp Ödülü'ne aday gösterilen Yaşargil, 1984 yılında Amerika Birleşik Devletleri'ndeki Amerikan Cerrahlar Birliği tarafından "Yüzyılın Beyin Cerrahı" seçildi. Yaşargil, beyin cerrahisinin yanı sıra eğitim ve araştırma alanlarında da önemli çalışmalar yürüttü. 1967 yılında "Microneurosurgery" adlı derginin kurucu editörü olan Yaşargil, aynı zamanda "International Journal of Neurosurgery" ve "World Neurosurgery" adlı dergilerin de editörlüğünü yaptı. Yaşargil, 2013 yılında vefat etti. Ancak, beyin cerrahisi alanındaki çalışmaları ve başarıları sayesinde, dünyanın dört bir yanındaki beyin cerrahlarına ilham vermeye devam ediyor. Remziye Hisar, 1902 yılında Üsküp'te dünyaya geldi. Babası, dönemin tanınmış eğitimcilerinden Ahmet Hamdi Hisar'dı. 1920 yılında Darülfünun'un Fen Fakültesi'ne kimya bölümüne girdi. 1923 yılında mezun olan Hisar, dönemin şartlarında bir kadın için oldukça zor olan bir kariyere adım attı. 1924 yılında Sorbonne Üniversitesi'nde kimya alanında doktora yapmaya hak kazandı. Doktora eğitimi sırasında Marie Curie ve Pierre Curie gibi ünlü bilim insanlarının öğrencisi olma şansı yakaladı.1933 yılında Türkiye'ye döndü. İstanbul Üniversitesi'nde kimya ve fizik dersleri vermeye başladı. 1942-1947 yılları arasında İstanbul Üniversitesi Eczacılık Okulu Analitik Kimya ve Toksikoloji kürsüsünü yönetti. 1947 yılında ise İstanbul Teknik Üniversitesi Maden Fakültesi Kimya Kürsüsü'ne atandı. Remziye Hisar, kariyeri boyunca kimya alanında önemli çalışmalar yürüttü. 1933 yılında "Bazı Mangan Bileşiklerinin Kimyasal Özellikleri Üzerine Araştırmalar" adlı doktora tezini tamamladı. Bu tez, Türkiye'de bir kadın tarafından yazılan ilk doktora tezi olma özelliğini taşıyor. Kimya alanındaki çalışmalarıyla birçok ödüle layık görüldü. 1955 yılında Fransa'da "Officiel d'Academie" nişanını kazandı. 1959 yılında ise profesör unvanını aldı. Remziye Hisar, 1992 yılında İstanbul'da hayatını kaybetti. Ancak, Türkiye'nin ilk kadın kimyageri olarak yaptığı çalışmalar ve öncülüğü sayesinde, bilim dünyasında önemli bir yer edindi. Prof. Dr. Remziye HİSAR 27
Prof. Dr. Aziz Sancar, 8 Eylül 1946 tarihinde Mardin'in Savur ilçesinde doğdu. İlk ve orta öğrenimini Mardin'de tamamladıktan sonra, 1963 yılında İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi'ne girdi. 1969 yılında tıp doktoru unvanını aldıktan sonra, aynı yıl ABD’ye giderek Dallas'taki Texas Üniversitesinde moleküler biyoloji alanında doktora eğitimine başladı. 1973 yılında doktora eğitimini tamamlayan Sancar, 1974 yılında ABD'nin North Carolina eyaletinde bulunan Duke Üniversitesinde araştırma görevlisi olarak çalışmaya başladı. 1977 yılında Duke Üniversitesinde doçent, 1984 yılında ise profesör oldu. Sancar, hücrelerin hasar gören DNA'ları nasıl onardığını ve genetik bilgisini koruduğunu haritalandıran araştırmalarıyla tanınmaktadır. Bu araştırmaları sayesinde 2015 yılında Paul Modrich ve Tomas Lindahl ile birlikte Nobel Kimya Ödülü'ne layık görüldü. Sancar, Nobel Kimya Ödülü'nü kazanan ilk Türk bilim insanı oldu. Prof. Dr. Aziz SANCAR Prof. Dr. Dilhan Eryurt,1926 yılında İzmir'de doğdu. İlk ve orta öğrenimini İzmir'de tamamladıktan sonra 1946 yılında İstanbul Üniversitesi Fen Fakültesi Fizik Bölümü'ne girdi. 1950 yılında fizik bölümünden mezun olduktan sonra aynı yıl astrofizik alanında yüksek lisans eğitimine başladı. 1953 yılında yüksek lisans eğitimini tamamlayan Eryurt, aynı yıl astrofizik alanında doktora eğitimine başladı. 1956 yılında doktora eğitimini tamamlayan Eryurt, Türkiye'nin ilk astrofizik doktoralı bilim insanı oldu. Doktora eğitiminin ardından 1956- 1957 yılları arasında ABD'de Michigan Üniversitesinde astrofizik alanında araştırmacı olarak çalıştı. 1957 yılında Türkiye'ye dönen Eryurt, Ankara Üniversitesi Fen Fakültesi'nde astrofizik alanında öğretim üyesi olarak göreve başladı. 1961-1973 yılları arasında NASA'da görev alarak bu kurumdaki ilk Türk bilim insanı olan Eryurt, ODTÜ'de astrofizik anabilim dalını kurmuş ve 1988-1993 yıllarında ODTÜ Fen Fakültesi Dekanı olarak görev yapmıştır. Eryurt'un araştırmaları, Güneş'in ve yıldızların evrimi alanındaki çalışmalara katkıda bulunmuştur. Eryurt ve ekibi, Güneş'in ve yıldızların çekirdeklerinde gerçekleşen nükleer füzyon reaksiyonlarını incelemiştir. Bu çalışmalar sayesinde Güneş'in ve yıldızların enerji kaynağını ve nasıl evrimleştiklerini daha iyi anlaşılmaya başlandı. Prof. Dr. Dilhan ERYURT Ord.Prof.Dr. Cahit ARF Cahit Arf, 11 Ekim 1910 tarihinde Selanik'te doğdu. İlk ve orta öğrenimini Selanik'te tamamladıktan sonra, 1928 yılında İstanbul Dârülfünûnu'nun Matematik-Fizik Fakültesi'ne girdi. 1932 yılında mezun olduktan sonra aynı yıl Fransa'ya giderek Grenoble Üniversitesinde yüksek lisans ve doktora eğitimine başladı. 1934 yılında yüksek lisans eğitimini tamamlayan Arf, 1938 yılında doktora eğitimini tamamladı. Doktora tezinde, cebirsel sayılar teorisinde önemli bir yer tutan "Arf Halkaları" ve "Arf Kapanışları" kavramlarını ortaya koydu. Bu kavramlar, daha sonra birçok matematikçi tarafından geliştirildi ve cebirsel sayılar teorisinin temel kavramlarından biri haline geldi. Arf, 1938 yılında Türkiye'ye döndükten sonra İstanbul Üniversitesinde matematik profesörü olarak göreve başladı. 1962 yılında Ordinaryüs Profesör unvanını aldı. İstanbul Üniversitesi'nde matematik alanındaki çalışmalarını sürdürürken aynı zamanda Türk Matematik Derneği'nin başkanlığını da yaptı. Arf, 1948 yılında İnönü Ödülü'nü, 1950 yılında Fransız Bilimler Akademisi'nin "Lalande Ödülü"nü, 1974 yılında Türk Dil Kurumunun "Türkçenin Şerefli Hizmet Ödülü"nü kazandı.26 Aralık 1997 tarihinde İstanbul'da hayatını kaybetti. Arf'ın anısına, 2001 yılında Türkiye Cumhuriyeti Merkez Bankası tarafından bir pul bastırıldı. HÜMEYSA YİĞİT 28
YUKARIDAN AŞAĞIYA SOLDAN SAĞA 1. Belirli bir bölgede yaşayan aynı türe ait bireylerin oluşturduğu topluluk. 3. Vücuda giren yabancı maddeleri (antijen) yok etmek için vücudun ürettiği savunma maddesi. 4. Yeşil bitkilerin, güneş enerjisi ve klorofil pigmenti yardımıyla karbondioksit ve su'dan besin maddelerinin üretilmesi. 5. DNA molekülünün ortalama 1500 nükleotidden oluşmuş canlının kalıtsal özelliklerinden herhangi birini taşıyan parçası. 8. Bakteri sitoplazmasında bulunan ve kromozom gibi davranan DNA'lar. 9. Proteinlerin yapıtaşıdır. Amino grubu ile bir karboksil grubu taşıyan bileşiklerdir. 10. Alyuvar, fagositoz yapan, antikor üreten, renksiz kan hücresi 11. Hücre zarından doğrudan geçemeyecek kadar büyük moleküllü sıvı maddelerin hücre içine alınması. 2. Bitkilerin yapraklarından damlalar halinde su atılması. 6. Hücre içinde belirli bir görevi yapmak üzere özelleşmiş zarla çevrili yapılar. 7. DNA'nın kendini eşlemesi 12. Bir organizmanın içinde yaşadığı ortamla madde alışverişi yaparak, kendi iç ortamını belli sınırlar arasında dengede tutması. Nisa YÜCEL 1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12 29
29 Şubat 2024, 20.30 Fişekhane İkinci Sahne 24 Şubat 2024, 21.00 House of Performance 7 Şubat 2024, 20.30 Fişekhane Ana Sahne 3 Şubat 2024, 20.30 Beylikdüzü Atatürk Kültür ve Sanat Merkez sahnede hangi oyunları izleyeceğiz? Sizler için derlediğimiz, her biri heyecan uyandıran ve sahnede izlemek için sabırsızlandığımız bu oyunlara gelin birlikte bakalım. YAN ROL DEATHTRAP VAN GOGH BİR DELİNİN HATIRA DEFTERİ 30
TATAVLADA SON DANS AMADEUS PROFESYONEL KEL DİVA 22 Şubat 2024, 20.30 Caddebostan Kültür Merkezi 12 Şubat 2024, 20.30 Zorlu PSM 27 Şubat 2024, 20.30 Caddebostan Kültür Merkezi 26 Şubat 2024, 20.30 Ataköy Yunus Emre KM 31
NOBEL ÖDÜLLERİ Katalin Karikó ve Drew Weissman 2023 Nobel Fizyoloji veya Tıp Ödülü, mRNA aşılarının geliştirilmesini sağlayan bilim insanları Katalin Karikó ve Drew Weissman'a verilmişti. Karikó ve Weissman; nükleosid baz modifikasyonlarına ilişkin yaptıkları keşiflerle COVID-19 pandemisinde kullanılan mRNA aşılarının geliştirilmesine olanak sağlamıştı. Karikó ve Weissman, mRNA'nın bağışıklık sistemince yabancı madde olarak algılandığını ve istenmeyen reaksiyona neden olduğunu fark etmişlerdi. Bu keşfin üzerine giden Karikó ve Weissman, aşılar açısından çığır açan modifikasyonlar yaptı ve istenmeyen reaksiyonların meydana gelmediği varyantları buldu. Svante Pääbo 2022 Nobel Fizyoloji veya Tıp Ödülü, soyu tükenmiş homininlerin genomları ve insan evrimi ile ilgili keşif yapan evrimsel antropolog Svante Pääbo'ya verildi. Pääbo, 40 bin yıllık bir kemik parçasından modern insanın soyu tükenmiş akrabası Neanderthallerin DNA dizilimini ortaya çıkartmış ve daha önce bilinmeyen bir hominin olan Denisovan'ı keşfetmişti. Pääbo'nun çalışmaları insanın yaklaşık 70 bin yıl önce gerçekleşen Afrika'dan göçünün ardından günümüzde soyu tükenmiş bu homininler ile Homo sapiens arasında gen transferi olduğunu ortaya koydu. Artem Pataputyan ve David Julius 2021 Nobel Fizyoloji veya Tıp Ödülü, dokunma ve sıcaklıktan sorumlu hücresel reseptörleri keşfeden moleküler biyolog ve nörolog Artem Pataputyan ve David Julius’a verildi. Komite tarafından yapılan basın açıklamasında, iki bilim insanının somatosensoriyel sistem konusundaki çalışmaları dolayısıyla bu ödülü kazandığı duyuruldu. Julius ve Pataputyan'ın "doğanın en büyük gizemini" çözdükleri kaydedilerek ikilinin PIEZ01 ve PIEZ 02 isimli dokunma reseptörleri ile TRPV1 isimli sıcaklık reseptörlerini keşfettiği belirtildi. İkili; kapsaisin, mentol ve sıcaklığı saptayan TRPV1 ve TRPM8 reseptörlerinin karakterizasyonu dahil ağrı hissi ve ısının moleküler mekanizmaları üzerindeki çalışmalarıyla da tanınmaktadır. N O B E L Ö D Ü L L E Rİ Ela ALPASLAN 32
for interior design KİTAP KÖŞESİ Gen. İnsanoğlunu inşa eden, onu tanımlayan kaynak kod. Sahip olduğumuz en insani şey. Ve onu anlamaktan ona yön verebilmeye geçtiğimiz bugünlerde, türümüzün belki de verip vereceği en büyük bilgelik sınavının konusu.Tüm Hastalıkların Şahı’yla Pulitzer kazanan Siddhartha Mukherjee, kendi ailesindeki şizofreni geçmişinden yola çıkarak bizleri bilim tarihinin en güçlü ve tehlikeli fikirlerden birinin doğuşu, gelişimi ve geleceği üstüne muazzam bir yolculuğa çıkarıyor. Mendel’in bezelyeleri ile filizlenen bir fikrin Darwin’le birlikte yeşermesi, Nazilerin elinde tehlikeli bir silaha dönüşüp ırk ve kimlik tartışmalarının başköşesine yerleşmesi, ardından modern genetik, insan genomu haritası ve o büyük soru: Eğer genetikle oynamak, çocuklarımızın yazgılarını ve kimliklerini belirlemek mümkünse insan olmak ne anlama gelir? Genetik bilimin ahlaki labirentinde yolumuzu nasıl çizeceğiz?Kraliyet Akademisi Bilim Kitabı Ödülü ve Wellcome Kitap Ödülü Finalisti olan GEN – Hayli Kişisel Bir Hikâye, genetiğin sadece bir laboratuvar bilimi değil, yarınımızın kaçınılmaz bir parçası olduğunu su götürmez biçimde ortaya koyan, olağanüstü bir kitap. E GEN: HAYLİ KİŞİSEL BİR HİKÂYE SIDDHARTHA MUKHERJEE ÖLÜM TOHUMLARI F. WILLIAM ENDGAHL Eski ABD Dışişleri Bakanı Henry Kissenger'in 'Yiyeceği kontrol edersen insanları kontrol edersin.' sözünün Amerikan küçük sosyo-politik elit tarafından tüm dünya insanlarının akıbetini değiştirebileceğinin hikâyesi. Engdahl, titizlikle genetiği değiştirilmiş organizmalar konusunu her yönüyle okuyucunun gözleri önüne seriyor. Kalıtımın değiştirilmesinin arkasındaki karanlık oyunlar; bilim laboratuarlarından büyük şirketlerin yönetim kuruluna, hükümetteki kilit mevkilerden devlet başkanlarına dek uzanıyor. Günümüzdeki gelişmelerin arkasındaki nedenleri anlamak isteyen, dünya barışı ve sosyal adalete inanan herkesin okuması gereken uykudan uyandıran kitap. 33
KİTAP KÖŞESİ İNSAN NEYLE YAŞAR? LEV N. TOLSTOY Nasıl iyi insan olunur sorusuna, insan doğasındaki iyilikle kötülüğü, bencillikle paylaşımcılığı irdeleyerek herkese rehber olacak bir yanıt verir: Sevgi. Soğuk bir kış günü sokakta tuhaf bir adama rastlayan yoksul ayakkabı ustası Semyon, kim olduğunu ve nereden geldiğini açıklamayı reddeden adama yardım ederken kendisinin ve ailesinin kaderini değiştirecek bir seçim yaptığının farkında olmasa da insanı insan yapan nitelikleri yücelterek yeni bir ahlak anlayışını ortaya koyar. KADINLAR ÜLKESİ CHARLOTTE PERKİNS GİLMAN Charlotte Perkins Gilman yaşadığı dönemin önde gelen hümanistlerinden ve kadın hakları savunucularından biri olmasının yanında feminist edebiyatın en önemli erken dönem temsilcilerindendir. Yazıldıktan yaklaşık 65 sene sonra kitap formatında yayımlanabilen Kadınlar Ülkesi ise feminist ütopyanın ilk örneklerinden. Birinci Dünya Savaşı’nın arifesinde üç Amerikalı erkek; pek fazla insanın bulunmadığı ücra bir yerde, tamamen kadınlardan oluşan bir topluluğa denk gelir. Gözlerine inanamayan kâşifler bu topraklarda erkeklerin de olması gerektiğine dair inançlarıyla araştırmalarına başlar. Çok geçmeden bu gizemli ülke ile ilgili gerçekler bir bir açığa çıksa da misafirlerin merakı giderilmenin aksine daha da artar ve Kadınlar Ülkesi’nin yönetim biçiminden inançlarına, kültüründen ekonomisine ve hatta anneliğe kadar pek çok konuda bilgi sahibi olmaya ve toplumsal cinsiyet rollerini sorgulamaya başlarlar. Toplumsal roller cinsiyete göre belirlenebilir mi? Kadınlık ve erkeklik değişmez kavramlar mıdır? Kadınlar Ülkesi, ataerkilliğe verilmiş nüktedan bir yanıttır. HÜMEYSA YİĞİT 34
Henrietta Lacks, 1951'de rahminde hissettiği bir yumru nedeniyle yalnızca siyahilerin bakıldığı Jonh Hopkins Hastanesi’ne gider ve hikayesi bu şekilde başlar. Gittiği hastanedeki jinekolog doktor Howard Jones, Henrietta’nın kitlesinden -Henrietta’dan herhangi resmi onay olmaksızın- parça alır ve teşhis için patoloji laboratuvarına gönderir. Henrietta’nın biyopsi sonucunda “1. Evre Serviks Epidermal Karsinoma” hastası olduğu öğrenilir. Henrietta kanama şikayetiyle Hopkins’e başvurduğunda tesadüfen Jones ve patronu Richard Wesley TeLinde, rahim ağzı kanserinin ne olduğunu ve nasıl tedavi edilebileceği hakkında ülke çapında hararetli bir tartışmanın içerisindeydi. TeLinde’nin o zamanlar kanıtlamaya çalıştığı bir hipotez vardı; yayılma özelliği olmayan kanserlerde HENRIETTA LACKS BİR KAHRAMAN: Yayılma özelliği olmayan hücrelere tedavi uygulanmasının gereksiz olduğunu savunan bilim insanlarına karşın kendi hipotezini kanıtlamaya John Hopkins Hastanesi’nde son on yılda yayılmış türde kanser teşhis edilmiş hastalarının tıbbi kayıtlarını ve biyopsilerini inceleyerek başladı. Teşhis olarak yayılım göstermeyen kanser konulmuş hastaların %62 oranında olduğunu ortaya çıkardı. Bu veriler doğrultusunda TeLinde, normal olan ve iki farklı kanser türüne ait rahim ağzı dokularında yaşayan örnekler geliştirmenin bir yolunu bulabilirse -bu daha önce hiç yapılmamış bir şeydi- olası durumları birbirleriyle karşılaştırabileceğini düşündü. Bu amaçla Hopkins’teki doku kültürü araştırmalarının başındaki George Gey’i aradı. Gey ve eşi Margaret, orijinal bir hücreden sürekli çoğalan, ölümsüz, kendini durmaksızın yenileyen ve insandan olmak kaydıyla her hangi bir dokudan kökenli, ilk ölümsüz insan hücresi hattını geliştirmeye karalıydı. Henrietta’nın ve diğer kanser hastalarının hücreleri çalışmalarda kullanılmak üzere Gey’in laboratuvarına geçti. Gey’e verilen onca hücre arasından Henrietta’nın kanser hücreleri (Gey bu hücrelere ‘HeLa’ adını verdi.), kültür ortamında uzun süre yaşayan ve seri şekilde hızlı çoğalan ilk hücre şeklinde kayıtlara geçti. Bir bilim insanı ‘’Bu döneme kadar kültürlenmiş tüm HeLa hücreleri bir teraziye konulsaydı 50 milyon tondan daha fazla ölçüm elde edilirdi.’’ diye ekliyor. tümör yayılım özelliği kazanabilme riski olduğu bilinmesine rağmen tedavi uygulanmalıydı? 35
George Gey, bu hücrelerin kullanılarak kanser tedavisinin bulunabilmesi adına, dünyanın her bir yanındaki kanser araştırması yapan bilim insanlarına bu hücreleri göndermeye başladı. Canlı hücreleri posta yoluyla göndermek o dönemde imkansız olarak adlandırılsa da Henrietta’nın hücreleri bu taşınmada bozulmaya uğramadan ulaşmayı başardı. İnsan deneylerinin önünü kullanılabilirliği ile açması, kısa sürede kültürlenebilmesi, fareler yerine kullanılabilir olması ve ekonomik olarak uygun olması Henrietta’nın hücrelerinin bu kadar kıymetli olmasının sebepleri arasındadır. Bu sebepler HeLa hücrelerine talebi ciddi ölçüde arttırdı. HeLa hücrelerine talep o kadar fazlaydı ki haftada trilyonlarca HeLa hücresinin üretileceği bir fabrika kuruldu. Fabrikanın kurulma amaçlarından bir diğeri ise o dönemin önemli sorunu olan çocuk felcinin önünü kesmekti. HeLa cells from ‘Tebubio’s Blog ‘ HeLa hücreleri, yeni bir alan olan insan genetiği alanını da ilerletecek olan araştırmalarda kullanılmaya başlanmıştı. 1953'e kadar araştırmacılar uzun zamandır insan hücrelerinin kırk sekiz kromozom olduğunu düşünüyordu, fakat kromozomlar kümelenmiş morfolojide bulunduklarından tam bir sayım yapılması mümkün olmuyordu. 1953'te Teksas’ta bir genetik araştırmacısı, kazara Henrietta’nın hücrelerini ile farklı hücreleri yanlış bir solüsyon ile karıştırdı. Hücrelerin içindeki kromozomlar kütlece arttı ve yayıldı. Bilim insanları ilk kez her bir kromozomu net bir şekilde görebildiler. Kaza ile ortaya çıkan bu buluş, İsveç ve İspanya’daki araştırmacıların normal insan hücrelerinin yalnızca kırk altı kromozom taşıdığını keşfetmelerine imkan sağlayacak birçok gelişmenin ilki oldu. Henrietta 1951'de öldü. Dünya onu HeLa hücreleri olarak tanıyor. Ailesinin sağlık sigortasını karşılamaya gücü olmayan ve zorluk ile hastaneye ulaşmış olan bu kadın, tıbbi bir devrimin ve milyon dolarlık sanayi devrinin başlangıcı oldu. Bu döneme kadar HeLa hücreleri; uzaydaki yerçekimsiz yaşamın etkileri üzerine yapılan çalışmalardan, çocuk felci tedavileri, COVİD-19 aşılarının geliştirilmesi, lösemi, AİDS ve kanser çalışmalarına kadar birçok alanda tıbbi buluşlara katkıda bulundu. Zehra YILDIRIM Referans: Rebecca Skloot, Henrietta Lacks’in Ölümsüz Yaşamı, Baskı (İstanbul: Eksik Parça Yayınları, 2020 Mart 36
FİLM ÖNERİLERİ FİLM ÖNERİLERİ Max ve Elena rüya gibi bir hayat sürerler ancak sigorta onlardan ödeyemeyecekleri bir tazminat talep edince her şey bir gecede değişir. Bu borcu ödemek için Elena'nın varlığının 40 yılını ödemesi gerekir. Birlikte geleceklerinden mahrum kalan Elena ve kocası Max, hayatlarının mahvolduğunu görür. AEON için çalışan Max, Elena'ya yıllarını geri vermek için savaşmaya karar verir ama hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktır. Amerikalı siyahilerin eşitlik mücadelesi verdiği 1960'lı yıllarda, Afrika kökenli piyanist Don Shirley (Mahershala Ali) Güney eyaletlerinde bir turneye çıkmıştır. Ona bu tur boyunca bar fedaisi Tony Lip (Viggo Mortensen) şoförlük yapacak, gittiği her yerde ona eşlik edecektir. Afrika kökenlilerle ilgili birçok önyargısı olan, eğitimsiz ve şiddete meyilli, ancak iyi kalpli ve yürekli Tony ile karşılaştığı bütün ayrımcı tavırlara rağmen şiddetin hiçbir sorunu çözmeyeceğine yürekten inanmış Don arasında sıcak bir dostluk kurulacak, birlikte mücadele edip birlikte yeni şeyler öğreneceklerdir. Dr. Will Caster; büyük buluşlar yapmış, önemli bir yapay zeka projesini yürüten bir bilim insanıdır ve bu nedenle teknoloji karşıtı birtakım radikal grupların tepkisini çekmektedir. Nihayetinde bu kişilerin istedikleri teknolojik yardımı yapmadığı için bir terörist grubun saldırısına uğrar ve cinayete kurban gider. Kendisi gibi bilim adamı olan eşi Evelyn, Will'in beynini gelişmiş bir süper-bilgisayara entegre eder. Will'in bedeni ölmüştür ama beyni eşiyle yeniden iletişime geçer. Dahası, Will bağlı olduğu bilgisayardan internet aracılığı ile tüm dünyayı yaklaşan terörist tehlikeye karşı uyarmaya başlar. Terörist grup Will'in hala hayatta olduğunu fark edince süperbilgisayarı yok etmek için harekete geçer. Hümeysa YİĞİT 37
4. Sayı 5. Sayı Eski Sayılarımız 1.Sayı 2. Sayı 3. Sayı