The words you are searching are inside this book. To get more targeted content, please make full-text search by clicking here.
Discover the best professional documents and content resources in AnyFlip Document Base.
Search
Published by Hakim Çocuk Yayınları, 2023-10-18 15:20:08

9. Kitap Üç Portakal

32 Sayfa

ÜÇ PORTAKAL Uyarlayan ve Yazan: Fazilet ÖZEN ISBN: 978-605-9439-75-6 Resimleyen: Zlata KÖKSAL Görsel Tasarım: Turan KIZILDAĞ Baskı: NY Matbaacılık Bu kitabın her türlü yayın hakları Fikir ve Sanat Eserleri Yasası gereğince HAKİM YAYINCILIK ve BEF YAYINCILIK’a aittir. Adres: Aşağı Yahyalar Mh. İvedik Cd. No:227/A Yenimahalle/ANKARA e-mail: [email protected] Yayıncı: 0 505 773 68 92 • 0 505 853 61 65


İtalya’da hep üç portakalın hikayesi anlatılır ancak ilginç olan şu ki her yörede farklı bir şekilde anlatılır. Cenevizliler bir şekilde, Neopolitanlar başka bir şekilde, Sicilyalılar ise bambaşka kendine has şekilde anlatırlar. Biz ise bu hikayenin üç farklı anlatılışını da dinledik ve gerçekten neler olduğunu biliyoruz. Bir zamanlar bir kral ve kraliçe varmış. Sarayları, krallıkları ve hizmetlileri varmış ancak en büyük eksiklikleri çocuklarının olmamasıymış. 2


Bir gün kral demiş ki: — Bir oğlumuz olsaydı, sarayın önündeki meydana bir süs havuzu dikerdim. Havuzda sadece su değil, altın renginde zeytin yağı da akardı. Krallığın kadınları yedi yıl boyunca havuzun başına gelir oğlumun doğumunu kutlarlardı. 3


Çok zaman geçmeden kral ve kraliçenin şirin bir oğlu doğmuş. Mutlu anne baba söz verdikleri gibi saray önündeki meydana havuz dikmişler, hem de iki tane. Bir tanesinden su, diğerinden de zeytinyağı havaya yüksek bir sütun şeklinde fışkırırmış. Bir sene geçtikten sonra havuzlardan fışkıran sıvıların yükselikleri azalmaya başlamış. Oğulları büyüdükçe havuzların akışı azalıyormuş. Yedi senenin sonunda havuzlardan su ve zeytinyağı fışkırmaz olmuş. Geriye sadece damla damla sızıntılar kalmış. 4


5


Bir gün kralın oğlu oyun oynamak için havuzların olduğu meydana gitmiş. Tam da o sırada havuz başına yaşlı ve kambur bir kadın gelmiş. Yanında da sünger ve iki testi getirmiş. Sünger yardımıyla topladığı su ve zeytinyağını sırayla getirdiği testilere sıkıyormuş. 6


Testiler tam dolmak üzereyken bir anda paramparça oluvermişler. Bunun sebebi kralın oğlunun çelik çömlek oynarken topla tam da testilere isabet etmesi olmuş. Tam o anda iki havuzun akıntısı da tamamen durmuş. Bir damla bile akmaz olmuş çünkü prens tam o anda yedi yaşına basmış. Yaşlı kadın yamuk parmağı havada, kızarak cızırdayan sesi ile konuşmuş: — Beni dinle kralın oğlu. Testilerimi kırdığın için seni büyüleyeceğim. Üç tane yedi senelik hayat döneminden sonra, sen iyice büyüdüğünde seni bir üzüntü basacak. Sen üç portakallı ağacı bulana kadar bu üzüntü çok canını sıkacak. O ağacı bulup da üç portakalı kopardığında çok susamış olacaksın. İşte o zaman ne yapacaksın bakalım! Yaşlı kadın, kötü kötü gülerek uzaklaşmış. Prens ise çelik çömlek oyunu oynamaya devam etmiş ve yarım saat geçmeden bu yaşlı kadını, kırık testilerini ve büyüyü unutuvermiş. 7


Prens bu olayı yirmi bir yaşına basınca hatırlamış. Üzerine öyle bir üzüntü çökmüş ki ne av gezileri ne de ziyaret dolu balolar onu neşelendiremez olmuş. — Bu üç portakalı ben nerede bulacağım, diye düşünmüş. Bunu duyan kral ve kraliçe demiş ki: — Biz can oğlumuz için üç değil üç bin portakal gerekirse yine buluruz. Hemen prensin önünde koca bir yığın portakal belirmiş ancak oğulları üzüntüyle başını sallamış. — Hayır, bunlar o portakallar değil! İhtiyacım olan portakalların hangileri olduğunu da bilmiyorum. Bana at hazır edin de o portakalları aramaya koyulayım. Prens birçok yol geçmiş ancak aradığı portakalları bulamamış. O zaman yoldan sapıp dümdüz ilerlemeye karar vermiş. Bir pınara kadar gelmiş ve bir anda incecik bir ses duymuş: 8


9


10 — Hey, kralın oğlu, dikkat et de atın benim evimi ayaklarıyla çiğnemesin! Prens etrafına bakınmış ancak kimseyi görememiş. Atın ayaklarına doğru yere bakmış, yerde çimlerin arasında bir yumurta kabuğu varmış.


Attan inip yumurta kabuğuna doğru eğilmiş. Bir de ne görsün, yumurta kabuğunun içinde bir peri varmış. Prens çok şaşırmış. — Çoktandır hiç misafirim gelmedi, bana hiç hediye getirmedi, demiş peri. Bunu duyan prens parmağındaki değerli taşlı yüzüğü çıkarıp periye kemer niyetine takmış. Sevinçle gülen peri demiş ki: — Ne aradığını biliyorum! Elmas bir anahtar bulmalısın, o anahtarla bir bahçeye gireceksin. Aradığın portakallar orada. — Bu elmas anahtarı nereden bulurum, diye sormuş prens. — Bunu benim ablam biliyor. Kestane korusunda yaşıyor kendisi. Periye teşekkür eden prens, atına binmiş. Ablası olan diğer periyi kestane korusunda bir kestane kabuğunda bulmuş. Ona da mantosundaki altın kopçayı armağan etmiş. — Teşekkür ederim, demiş peri. 11


— Artık altın bir yatağım olacak. Bunun karşılığında sana bir sır vereceğim. Elmas anahtar kristal bir kutunun içinde saklı. — Peki bu kutu nerededir? diye sormuş genç adam. — Bunu ancak ablam bilir, kendisi ceviz korusunda yaşar, demiş peri. 12


Ceviz korusuna varan prens, ceviz kabuğundan bir evde yaşayan en büyük periyi bulmuş. Kralın oğlu boynundaki altın zinciri de periye hediye etmiş. Zinciri bir dala bağlayan peri demiş ki: — Bu zincir benim salıncağım olacak. Bu cömert hediyen karşılığında sana küçük kardeşimin bilmediği bilgiyi vereceğim. Kristal kutu bir sarayda duruyor. Saray ise bir dalda duruyor. Bu dal ise üç büyük çölün ötesindedir. Sarayı tek gözlü bir bekçi korur. Şunu iyi aklında tut, bekçi uyurken tek gözü hep açıktır, uyumadığında ise kapalıdır. Git ve hiçbir şeyden korkma! 13


Prens uzun yollardan geçmiş. Üç dağ, üç çöl aşmış ve sarayın olduğu dağın eteklerine varmış. Orada attan inmiş, atını bir ağaca bağlamış ve etrafına bakınmış. Bir patika görmüş. Patikayı otlar sarmış. Belli ki uzun zamandır kimse üzerinden yürümemiş. Prens patikadan yürümeye başlamış, patika bir yılan gibi kıvrıla kıvrıla dağın tepelerine yükseliyormuş. Sonunda patika son bulmuş ve prens bir sarayın önüne gelivermiş. 14


15


Prensin önünden bir saksağan geçmiş. Prens ona sormuş: — Ey saksağan, sarayın penceresinden bir bakıver bekçi uyuyor mu? Pencereden bakan saksağan cevap vermiş: — Derin derin uyuyor bir gözü kapalı. — Hmm, saraya gitmenin sırası değil, demiş prens kendine. 16


Geceyi beklerken önünden bir yarasa geçmiş. Prens ona şöyle seslenmiş: — Sayın yarasa, bir bakıver bekçi uyuyor mu? Pencereye bakan yarasa demiş: — Yok yoook, uyumuyor bekçi, gözü direk bana bakıyordu! — İşte şimdi zamanı geldi, demiş prens ve saraya girmiş. Orada tek gözlü bekçiyi görmüş. Hemen yanında üç ayaklı masa ve üzerinde kristal bir kutu duruyormuş. Prens kutuyu açmış, elmas anahtarı almış ancak bu anahtarla nereyi açacağını bilememiş. Sarayın salonlarında dolanıp anahtarın hangi kapıya uyacağını denemeye başlamış. Bütün kilitleri denemiş ama anahtar hiçbirine uymamış. Bir tek kapı kalmış, en uzak salondaki ufak altın bir kapı. 17


Anahtar bu kapının kilidine “cuk“ diye oturmuş ve kapı zorlanmadan açılmış. Prens kendini bir bahçede buluvermiş. Bahçenin tam ortasında portakal ağacı varmış ve ağaçta yetişen sadece üç portakal. Portakallar büyük ve mis kokuluymuş, kabukları altınsı bir şekilde parlıyormuş. Portakalları koparıp mantosuna saklayan prens oradan hemen uzaklaşmış. Tam prens dağdan inip atına atladığında, tek gözlü bekçi gözünü kapatıp uyanmış. Elmas anahtarın olmadığını gördüğünde çok geçmiş çünkü üç portakalı da yanına alan prens çoktan uzaklaşmış. 18


19


20


Dağı aşan prens, çöle geldiğinde hava çok sıcakmış. Masmavi gökyüzünde tek bir bulut bile yokmuş. Sımsıcak hava güneşte kızmış kumun üstünde süzülüp duruyormuş. Prens çok susadığını hissetmiş. O kadar susamış ki sudan başka bir şey düşünemez olmuş. ‘’Benim mis gibi üç portakalım var! Birini yesem susuzluğumu gideririm,’’ diye düşünmüş kendi kendine. Portakalın kabuğuna hafif bir kesik attığı anda portakal yarılmış ve içinden çok güzel bir kız çıkmış. — Bana su ver, diye yavaş bir sesle inlemiş. Prens ne yapacağını bilememiş, kendisi de susuzluktan ölmek üzereymiş. 21


— Su, su… diyerek sıcak kumlara düşen kız ölüvermiş. Böyle olmasına üzülen prens yoluna devam etmiş. Arkasına dönüp baktığında kızın düştüğü yerde portakal koruluğunun büyüdüğünü görüp şaşırmış ancak geri dönememiş. Kısa bir süre sonra çöl bitmiş ve prens ormana yaklaşmış. Çimlik alanda neşeli bir su akıntısı şırıldıyormuş. Prens suya atılmış doyasıya içmiş, atına da içirmiş. Sonra da genişçe bir kestane ağacının gölgesinde dinlenmek için uzanmış. Acaba bu altınsı kabuğun altında neler gizli? Dayanamayıp portakala bıçağını değdirmiş. Portakal yarılmış, içinden ilk portakalın içinden çıkandan da güzel bir kız çıkmış. — Bana su ver, demiş kız. — Bu akıntının suyu temiz ve berrak, demiş prens. 22


Su akıntısına eğilen kız bir anda bütün suyu içmiş, dibindeki toprak bile kupkuru kalmış. — Su, su! diye tekrar inlemiş kız, çimlere düşüp ölmüş. 23


Prens, bu duruma çok üzülmüş. ‘’Üçüncü portakaldan çıkacak olan kızın susuzluğunu gidermeden ağızıma tek damla su bile almayacağım,’’ diye karar almış. Atına binip biraz ilerleyen prens arkasına dönüp baktığında ne görsün! Kızın öldüğü yerde gür portakal ağaçları büyümüş, içlerinden suyu dolup taşan bir çay akıyormuş. 24


Prens bu sefer de geri dönmemiş. Son portakalı sıkı sıkı tutarak ilerlemiş. Yolda sıcaktan ve susuzluktan çok yorulmuş ancak dayanmış Kraliyetinin sınırından geçen nehre varmış. Nehir başında en olgun ve mis kokulu son portakalını da kesmiş. Portakalın kabuğu çiçek yaprakları gibi açılmış ve içinden görülmemiş güzellikte bir kız çıkmış. Prens bu kızdan gözünü ayıramamış. Yüzü bir portakal çiçeğinden daha narin, gözleri portakal yaprağından daha yeşil, saçları ise portakal kabuğundan daha altınmış. Kızı elinden tutup nehre götürmüş. Kız eğilip su içmeye başlamış ancak nehir geniş ve derinmiş. Kız ne kadar içerse içsin su hiç azalmamış. Sonunda kız başını kaldırıp prense gülümsemiş. — Hayatımı kurtardığın için teşekkür ederim. Ben portakal ağaçlarının kralının kızıyım. Altın portakal zindanımda seni ne kadar çok bekledim bilemezsin. Kız kardeşlerim de çok beklemişlerdi. — Zavallı kardeşlerin! Ölümlerinden ben sorumluyum, demiş prens. 25


— Ancak onlar ölmedi, demiş kız. — Onlar birer portakal koruluğuna dönüştü, görmedin mi? Yorgun yolculara gölge verip susuzluğunu giderecekler. Kardeşlerim artık hiç bir zaman insana dönüşemeyecekler. — Peki sen? Beni terk etmeyeceksin değil mi? diye korku ve umutla sormuş prens. — Eğer beni hep seversen asla terk etmem, demiş portakal prensesi. Prens elini kılıcına dayayarak, portakal ağaçlarının prensesinden başka kimse ile evlenmeyeceğine söz vermiş. Prensesi önüne alarak ata atlamış ve sarayına doğru yol almışlar. Sarayın parlak kuleleri görünmeye başladığında prens atı durdurup prensese beklemesini rica etmiş. — Beni burada bekle, yanına altın at arabasıyla döneceğim ve sana ipek elbise ile ayakkabı getireceğim. — Ne altın at arabası ne de elbise isterim. Beni yalnız bırakma yeter. 26


27


O sırada bahçede gezinen hizmetçi kız suda çok güzel bir yansıma görmüş. “Ne kadar güzelmiş“, demiş. Güneşe bakmak için kafasını yukarı kaldıran hizmetçi kız dalda oturan prensesi farketmiş. O anda, suda gördüğü yansımanın kendisine ait olmadığını anlamış. 28


— Hey sen! Ne yapıyorsun orada, kimsin? diye kızgınlıkla seslenmiş. — Ben kralın oğlunun geliniyim ve gelip beni almasını bekliyorum, demiş prenses. ‘’Hayatımın en önemli fırsatını yakaladım galiba’’ diye sinsice düşünmüş hizmetçi kız. — Prensin kim için geleceği hiç de belli olmaz, diyen hizmetçi kız ağacı var gücüyle sallamaya başlamış. Zavallı prenses ağaçtan düşmemek için olabildiğince sıkı tutunuyormuş ancak hizmetçi kız her seferinde ağacı daha çok sarsıyormuş. Sonunda gücü yetmeyip yere düşen prenses bir anda altın kabuklu portakala dönüşmüş. Hizmetçi kız, portakalı kaptığı gibi prensesin az önce oturduğu ağacın dalına tırmanmış. Tam dala oturmuşken prens altı beyaz atın çektiği ve altından yapılmış arabayla ağaca yanaşmış. Hizmetçi kız, prensin kendisini indirmesini bile beklemeden aceleyle yere atlamış. Karşısında çirkin bir kız görünce prens şaşkınlıkla geri geri adım atmış. 29


Kız hızlıca konuşmuş: — Prensim, merak etme bütün bunlar yakında geçer. Gözüme kıymık kaçtı, dalda oturmaktan bacağım çok uyuştu! Düğünden sonra olduğumdan daha güzel olacağım. Kızı alıp saraya götürmekten başka çaresi yokmuş çünkü kılıcı üzerine söz vermiş. Kral babası ve kraliçe annesi oğlunun getirdiği kızı görünce hüzünlenmişler. Bu kız için dünyanın öbür ucuna gitmeye değer miydi? Bir söz verildiyse yerine getirilmeliymiş. Hızlıca düğün hazırlıklarına başlamışlar. Akşam olduğunda saray ışıl ışıl parlıyormuş. Masalar ziyafet bolluğu ile dolup taşıyormuş, misafirler birbirinden süslüymüş. Tek hüzünlü oturan prensin kendisiymiş. Üstüne öyle bir hüzün çökmüş ki hiç elinde o üç portakalı tutmamış gibiymiş. Yemek zamanı geldiğinde masanın en başında genç gelin ve damat oturmuşlar. Hizmetçiler misafirlere çeşit çeşit yemekler içecekler servis ediyorlarmış. 30


Gelin her yemekten tadıyormuş ancak her lokma bağazına takılıyormuş. Çok susamış ancak ne kadar içerse içsin susuzluğu gitmiyormuş. O anda portakalı hatırlayan kız onu yemeye karar vermiş. Bir anda elinden kayan portakal masada yuvarlanmaya ve narin bir sesle konuşmaya başlamış. Masada bir yalancı oturuyor. Gerçek prenses ise şu anda bu masadadır. 31


Misafirler şaşkınlıkla nefeslerini tutmuşlar. Yalancı gelin, bembeyaz kesilmiş. Portakal yuvarlanarak prensin önüne gelmiş ve bir anda çiçek gibi açılıvermiş. İçinden muhteşem güzellikteki portakal ağacı prensesi çıkmış. Prens, gerçek prensesi elinden tutup annesi ile babasına doğru götürmüş. — İşte benim gerçek prensesim. Sinsi yalancı hizmetçi kızı saraydan kovmuşlar. Prens ve portakalların prensesi ise düğünlerini yapıp mutlu bir hayat yaşamışlar. 32


Click to View FlipBook Version