The words you are searching are inside this book. To get more targeted content, please make full-text search by clicking here.
Discover the best professional documents and content resources in AnyFlip Document Base.
Search
Published by divitkalemsitesi, 2021-01-13 08:44:12

DİVİT KALEM 3. SAYI

Yayın'3

SAYI 03 ARALIK 2020

Gamze Yüksel-Kerem Yurdusever-Berkay Karataş-Aras Altunbey- Seda Yılmaz-Şüheda Tahmaz-Muhammet Emrah Arslan-
Hüseyin Opruklu-Mustafa Genç-Aysu Özcan-Mukaddes Arzu Köklüağaç-Gözde Şahin-Murat Akkoyun-Bircan Mirza-Hüseyin
Özübek-Ceren Gülüm Şahin-Tarık Çelik-Faruk Bolkan-Sena Nur Yüceman-Hakan Bıçakcı-Dilara Mutlu-Emel Bulut-Yakup
Diker-İrem Gül Yılmaz-Merve Dalçık-Sefa Fırat-Sayha Develi-Beyza Yazıcıoğlu-Aysu Özcan-Lavinya Öz-Sabiha Küçüktuncer
-Ecem Kapusuz-Orhan Kırım-Murat Akkoyun-Aras Altunbey-Rıdvan Yıldız-Berkay Karataş-Deniz Türkmen-Öykü Özcan-
Hüseyin Opruklu-Sinan Kaya-Faruk Bolkan-Sena Nur Yüceman-Fikret Çelik-Gökhan Vural Kızılkuş-Türker Varol-İclal Özyo-
ğurtçu-Mehmet Ali Güldalı-Latihan Bozdemir-Berat Yılmaz-Hilal Şimşek-Batuhan Çağlayan-Ayşenur Yılmaz



HAKAN BIÇAKCI / RÖPÖRTAJ

Öykü Özcan

“Yola çıkarken böyle bir planım, iddiam yoktu. Genelde aklımda sadece o
dönem yazmaya çalıştığım kitap oluyor. Bu hem ilk hem de son kitabım-
mış gibi hissediyorum.”

Apartman Boşluğu, Karanlık Oda ve Boş Zaman adlı kitapları çeşitli dillere çevrilmiş dün-
yaca tanınan; ilk kitabı olan Romantik Korku (2002) ve son kitabı olan Normal Nefes Al-
maya Devam Edin (2019) ‘ e kadar yaşadığı anılar ve güncel düşünceleri ile çağdaş Türk

edebiyatı yazarı ve romacı olan Hakan Bıçakcı ile kendisi, gerçekleştirdiği veya planladığı
projeleri ve gündem hakkında bir röportaj gerçekleştirdik.

Daha önce yaptığınız bir röportajda “Asıl larımda da o dönem olduğu kadar baskın

korkulacak şey kendimiziz” demişsiniz, ken- değil Uzakdoğu sineması. Ancak yeri hep

diniz için de aynı şeyi söyleyebilir misiniz? ayrı tabii.

Kendi korkularınızdan mı oluşuyor yazıları- Mükemmeliyetçi bir insan mısınız? Fikir-
nız? Yoksa kitaplarınızdaki kurgu yaşamınız- lerinizi yazılarınıza kurgularken dü-
dan parçaları da içeriyor mu? şüncelerinizi de mükemmelleştirmeye

Onu daha çok şu maksatla söylemiştim. Baş- çalışıyor muydunuz?

kasını, ötekini korkulacak şey olarak eti- Mükemmeliyetçilik üretmenin düşmanı olabi-
ketlemek çok konforlu ve kolaycı. Biz on- lir. Ben yapmak istediklerimi çok sorguluyorum,
lar ayrımını körükleyen cinsten bir tutum. üzerine epey düşünüyorum ama kelimenin tam
Yazarken canavarların dışarıda değil, ka- anlamıyla mükemmeliyetçi değilim. Yazdıkla-
falarımızın içlerinde olduğunu hissettire- rımda kusurlar, özgün olmayan bazı noktalar
cek ve düşündürecek temaları tercih edi- olacağını baştan kabul ediyorum.
yorum. Kitaplarımdaki kurgu ise yaşamı-
mın değil zihnimin bir parçası. Mutlaka Düzenli günlük tutuyor musunuz ya da
hayatımdan bir şeyler de karışıyordur tuttuğunuz bir dönem oldu mu? Eğer
yazdıklarıma ama özünde hepsi kurgu di- tuttuysanız, ilk kitabınızın yazımını bi-
yebilirim. Zaten bana heyecan veren de tirdiğiniz gece günlüğünüze ne yazmış-
bu. Sıfırdan bir hikâye oluşturmak. Yoksa tınız?

olup biteni süsleyerek yazmak çok sıkıcı Günkü tutma adetim hiç olmadı. Yalan olmasın,

olurdu. lise yıllarında bir dönem denedim ama alış-

Uzak doğu sinemasının size kendi eserleri- kanlığa dönüşmedi. Günlük tutmak kişinin
nize tesir edecek kadar çarpıcı gelen kendi bileceği iş ancak edebiyatta günlük tut-
özellikleri nelerdi? maya benzer üsluplardan hep uzak durmu-
şumdur. Hem yazar hem de okur olarak.
Bir dönem, özellikle 2000’lerin başında be- Önemli olan insanın duygularını kâğıda dök-

nim, dolayısıyla da yazdıklarım üzerinde mesi değildir çünkü edebiyatta, okura o duy-
etkisi büyüktü Uzakdoğu sinemasının. guları iletebilmektir. Bu başarılamıyorsa duy-
Oradaki minimal üslup, aşırılıkların ab- guların gerçek olmasının hiçbir ehemmiyeti

sürt bir sakinlikle aktarılması gibi özellik- yoktur.
leri yazdıklarımda kullandım sanki. Bu-

gün dünya sinemasında da benim yazdık-

Bugüne kadar yayınlanmış tam on dört ki- ratma, bir eser ortaya koyma çabası açısından bir

taba imza attınız. Emek isteyen, sabırlı kader ortaklığı var. Zaten beni bu romanı yazma-

ve büyük bir çalışma bu. Bundan sonra ya iten, çıkış noktalarımdan biri de buydu. Hem

planladığınız veya üzerinde çalıştığınız eğlenceli hem tedirgin edici bir ortaklık bu. Ben

projeler var mı? Arif kadar takıntılı değilim ama çok şükür. Tama-

Evet. Yola çıkarken böyle bir planım, iddiam men özgün bir şey ortaya koyma iddia olmadı hiç.

yoktu. Genelde aklımda sadece o dönem yazmaya Yepyeni bir şey yaratmaktan çok bir edebi doku-
çalıştığım kitap oluyor. Bu hem ilk hem de son yu sürdürmek gibi görüyorum yazmayı. Yazdık-
kitabımmış gibi hissediyorum. Hiç değişmedi bu larımın bir şeylere benzeyeceğini kabul ediyo-
durum. Şimdi bir roman fikri var aklımda ama rum. Öbür türlüsü Arif gibisi yani insanı parano-
yazıp tamamlamam için bir iki yıla ihtiyacım ola- yaklaştırıp delirtebilir.

cak gibi görünüyor. Bir röportajınızda “Bende her şey müzikle

Kendinizi çok sık eleştiren bir insan mısı- başladı; beni, içinde debelendiğim gün-
nız? delik hayattan çıkaran, cemiyet dışı bir
mahlûk gibi hissettiren ilk şey müzik
Evet. Kendimi, yaşamımı, yazdıklarımı hiç dur- oldu.” Demişsiniz, müziğin sizi sanata
madan değil tabii ama ara ara sorgularım. Ken- bağlanmanızda bu büyük tesiri içinde
dinden hoşnut, her yaptığının doğru olduğunu dü- bulundurduğu geniş camiayı yüceltmek,
şünen insanlardan değilim kesinlikle. Öyle olsay- kendinizden bir parça katmak istemeniz
dım hayat çok daha kolay olurdu. Bu yazarlığım- miydi? Yoksa yanlış gittiğini düşüncesi,
dan bağımsız bir durum ama sanırım, yapı mese- eleştiri, bir sitem ile mi başladı bütün
lesi. icralarınız?

Sizi yazmaya iten şeyin gözlemlenen toplumda Müzik, kafamı kaldırıp etrafıma baktıran ilk
yaşanan sorun ve eşitsizlikler epiloğunda ta- şey oldu benim için. Gündelik hayatın akı-
savvur eden haksızlık ve hakkını savunma iç- şına kapılmışken uzak açı bakmamı sağla-
güdüsü müydü? Çeşitli güncel sorunlara daya- dı bazı şeylere. Bu beni yazarlığa götüren
namayıp elinize kalemi aldığınız oldu mu? yolda önemli bir kırılmaydı sanki.

Tabii oldu. Ama bunları doğrudan değil, edebiya- Kendinizi inzivaya çektiğiniz bir döneminiz
tın filtresinden geçirerek ele almaya çalıştım hep.
oldu mu?
Öbür türlüsü fazla didaktik olacağından.
Olmadı diyeceğim ama salgının başındaki karan-
Hiç kafanızda hitap etmek istediğiniz bir okur tina döneminde zorunlu da olsa bir inziva döne-
kitlesi oldu mu? Okurun zevahirinin veya yaşı- mim oldu. Ondan önce fırsat olmamıştı. Yazmak
nın sizin için bir önemi var mı?
için uzaklara gitmeye, inzivaya çekilmeye gerek

Sanırım olmadı. Yazarken kendim gibi bir okur görenlerden değilim. Hayatın, şehrin karmaşası-

hayal edip ona yazıyorum. Gerçek bir karşılığı nın tam ortasında yazmak daha iyi geliyor bana.

olmayan bir okur bu. Öbür türlüsü yazar için Güncel konular veya siyaset gündemi hiç
çok yorucu kitap için çok tehlikeli bir yolcu- yazdığınız yazılardaki olağandışı, fan-
luk. Hiç düşünmedim okurun yaşını veya tar- tastik objelere bir ilham oldu mu?
zını. Demek ki önemli değilmiş sanki. Mühim
olan ne yapmaya çalıştığımı anlaması ve oku- Tabii mutlaka. İlham sosyal veya psikolojik
duklarından zevk alması sanırım. meselelerden geliyor sanırım. Uyku Serse-
mi’nin ilhamı kentsel dönüşüm çılgınlığıy-
Apartman Boşluğu kitabınızdaki Arif ka- dı mesela, Karanlık Oda’nın ilhamı çağın
rakteri gibi siz de hiç yazılarınızda bir insanının kendini yiyip bitirmesi durumu.
özgünlük takıntısı içinde oldunuz mu?

Tabii. Orada yazarla karakter arasında bir şey ya-

Kendi sınırlarınızı devamlı zorlayan bir in- hikâyenin izleğine dönüştürebilme konusunda bir

san mısınız? İçerik veya her seferinde tür zirve. Onun anlatımındaki soyutluk, çoklu çağ-

görülen farklı odak noktaları ve bakış rışımlarla ilerleme hissi beni hem seyirci hem de

açılarına rağmen aynı türe bağlı kalma- yazar olarak çok etkiledi kuşkusuz. Ürpertici olanı

nız ve eserlerinizde kullandığınız üslubu- olağandışı unsurları kullanmadan, tamamen gün-

nuzun birbirine benzerlik göstermesi delik ayrıntıların içinden çıkarması da örnek aldı-

okurlar tarafından eleştiri almanıza ne- ğım bir üslup.

den oluyor mu? Kitaplarınız hakkında Özellikle son zamanlarda görülen birbirinin
hiç unutamadığınız bir eleştiriye maruz replikası binlerce kitap, içerik ve üslup bakı-
kaldınız mı? mından özensiz, biteviye yazılmış yazılar bütün

Sürekli yenilik peşinde değilim yazarken. Belli ülkeyi sarmış durumda, özentiliğin tesiri gözle-

başlı, takıntılı temalarım var. Genelde onlar etra- nen birçok yazı gün yüzünde artık. Sizce bun-

fında dönüyor yazdıklarım. Sadece Doğa Tari- lar edebiyatın son çırpınışları mı, yoksa büyük

hi’nde farklı bir deneme yaptım. Onun dışında farklılıkların yaşanacağı yeni bir minvalde mi

yazdıklarım uzaktan bakınca çok benziyor. Tabii yürüyor bu gidişat?

ayrıntılara gi- Bahsettiğiniz
rersek farklılaş- tarzda kitaplar
tıkları epey ko- her dönem ol-
nu da var. Hiç muştur. Olmalı
unutamadığım da belki. Ro-
bir eleştiri ha- manın ölümü
tırlamıyorum. elli yılda bir

Doğduğunuz ilan ediliyor

çevrenin de bir 50’li yıllardan

katkısı oldu beri. Okur sa-

mu sanata yısı azalsa da

olan ilginize? edebiyat yolu-

Çocukluğunuz na devam ede-

ve gençliğiniz- cek bence.

de sanat ile uğ- Hikâye temel

raştığınız dö- ihtiyaç çünkü.
nemlerden bahseder misiniz?
Sanat alanında yapılan güncel eleştirilerde mu-
Sanatla ve kitaplarla içli dışı bir çevrede büyüdü- cize kavramının bile sıradanlaştırıldığı bir dö-

ğümü söyleyemem. Lise yıllarında kendi kendime, nemde olduğumuz yorumlarına katılıyor mu-
el yordamıyla girdim bu yola. Lisede, üniversitede sunuz?
karşıma çıkan bazı arkadaşlarımın önemi büyük
konuda. Bu eleştiriye rastlamamıştım. Ben mucizelere kar-
şı mesafeliyim genel olarak.

Kitaplarınıza da ilham verdiğini söylediği- Son olarak, aynı zamanda çeşitli dergilerde ya-
niz David Lynch filmlerine olan hayran- zılar yazmış biri olarak Divit Kalem Dergisi’ne
lığınızdan yola çıkarak, bir filmi eleştire- vermek istediğiniz bir mesajınız var mı?
cek olsanız filmin epiloğundaki şaşırtıcı
Çok zor bir dönemde dergicilik yapıyorsunuz.
içeriklerinden çok gidişatındaki akıl al-
Size bol şans ve kolaylık diliyorum.
maz detayları daha çok beğendiğinizi

söyleyebilir miyiz? Peki David Lynch ya- Bizimle röportaj yapma teklifimizi kabul
zılarınızda nasıl bir değişiklik yaşattı? ettiğiniz için çok teşekkür ederiz.

David Lynch rüya daha doğrusu kâbus mantığını Ben teşekkür ederim ilginize.

MÜNZEVI DERGISI/ RÖPÖRTAJ

Kısa bir zaman diliminde çokça ilgi görmüş bir dergi olan Münzevi Edebiyat ve Sanat der-
gisinin kurucusu olan Dilara Mutlu ile yayın hayatı ve güncel edebi icralar ile ilgili bir rö-
portaj gerçekleştirdik. Kendisinden bizimle bu röportajı mümkün kıldığı için teşekkür ede-
riz.

Öncelikle kendinizi tanıtmanız ve yayın kuru- tık ve tasarımcı arayışına girdik. Pandemi
lundaki görevinizi belirtmeniz ile başlayalım.
Öncelikle bizimle röportaj yaptığınız için sürecindeyken bir ay içerisinde yani 2020

Münzevi Sanat Ailesi olarak teşekkür yılının Nisan ayında ilk sayımızı yayınla-

ederiz. Ben Dilara mutlu Münzevi Sanat dık basılı olarak. Hala üç kişi olarak de-

Dergisi'nin kurucusuyum. Şuan hala der- vam ediyoruz dergi hayatımıza. Tabi her

ginin genel yayın yönetmenliğini ve çoğu sayıda bize danışmanlık yapan yardımcı

zaman editörlüğünü üstleniyorum. olan çok kıymetli hocalarımız var. Bura-

“Münzevi” kısa zaman içerisinde çok çabuk dan Yağmur Arabacı'ya da teşekkür edi-
ilgi görmüş bir dergi, sizce bunun sebebi ne-
dir? İnsanların edebiyat dergileri takibi ko- yorum destekleri için.
nusunda alışkanlıklarını doğru yorumlama- Derginizin felsefesi ve kafanızdaki hedef kitle,
nız mı, yoksa dergi içeriğindeki samimiyetiniz vizyonu hakkında biraz bahsedebilir misiniz?

Daha önce de söylediğim gibi biz edebi-

mi sizce edebiyat çevresinin daha çok dikkati- yat dünyasının içerisinde erişilebilir ve

ni çekiyor? dostane bir dergi olmak arzusundayız. Po-
Münzevi Sanat Dergisi olarak bu yola
püler veya akademik bir dergi olma kay-
başladığımızda kendimize ilkeler oluştur-
gımız yok. Edebiyat dünyasında var ol-
duk. Dergimizin popülerlikten ve akade-
mak isteyen, yazmak isteyen insanlara
mik dergilerden farklı bir soluğu olsun
(tabiki edebi değer taşıyan eserlerden
istedik. Her insana ve her kesime hitap
bahsediyorum) açılan bir kapı olmak
edebilecek, sıcak samimi bir dergi oldu-
amacımız. Bu insanlarla yürümek ve aynı
ğumuzu düşünüyorum. Görüyorum ki
şekilde emek vermek, sancı çekmek ben-
okuyucularımız ve yazarlarımız da bizim-
ce gönül bağıdır.
le hemfikir. Bu yolda insanlara beraber Münzevi dergisini yayına sürmeden daha ön-
omuz omuza yürümek bizim için büyük ce bu konuda gerçekleştirdiğiniz projeleriniz
var mı? Bize bu çalışmalarınızdan bahsedebi-
bir onurdur. lir misiniz?
Münzevi Sanat Dergisi doğmadan önce,
Derginizin kuruluşu, ekibinizin oluşum süre-
cinden bize bahsedebilir misiniz? birtakım dergilerde yazarlık yaptım. Ken-
Münzevi Sanat Dergisi'nin kuruluşu çok
dime ait bir blogum da vardı fakat dergi-
ani oldu açıkçası, edebiyat dünyası için
ciliğin içerisine çok fazla girmek isteme-
bir şeyler başarma arzumuz vardı önce-
miştim o zaman. Şimdi sadece kendi der-
sinde de ama bütçemiz yoktu, öğrenciy-
gimde yazıyorum. Başka dergilerde yaz-
dik. Şuan hala ortağım olan kişi bana der-
maya da vaktim olmuyor açıkçası.
giyi çıkarmam için büyük fırsat sundu,

kendisine çok teşekkür ederim. Sonrasın-

da Mart ayında derginin planmasını yap-

Sizin de gördüğünüz üzere son dönemde çı- Yayın hayatınıza ülkedeki güncel edebiyatı
kan kitap ve yazar sayısı oldukça fazla olma- geliştirmek ve edebiyata olan ilginizin icraata
sına rağmen birbirinin replikası duran bin- geçtiği zamanlarda diğer edebiyatseverlerle
lerce kitap yazılmaya ve yayımlanmaya de- iletişime geçmek miydi? Yoksa bir başkaldırı,
vam ediyor. Sizce bunlar artık edebiyatın son eleştiri ile mi başladı her şey?
çırpınışları mı? Yoksa daha büyük bir yenili- Asıl amacım kendim gibi duygularını ifa-
ğe, üsluba doğru mu gidiyor gidişat?
Güzel bir noktaya değindiniz. Ama benim de edebilecek, gelişip başarılı hale gelebi-

hala umudum var. Bizim dönemimizdeki lecek insanlara yardımcı olmaktı. Bu in-

Türk edebiyatı ve yazarları sırtlarını po- sanlar için özellikle de gençler için güzel

püleriteye, tanınma kaygısına ve takipçi ve öğretici bir kapı olduğumuzu düşünü-

sayılarına yaslıyorlar. Sosyal medya bu yorum. Çünkü artık başkaldırılar bile bir

konuda bizlere hem destek oldu hem de yanlışı günyüzüne çıkarıp düzeltmek üze-

alaşağı etti. İnsanların başarısı sanat gü- rine değil sadece yermek ve kötülemek
zelliğiyle değil, takipçi sayıları ile ölçülür
üzerine kurulmuş bir sistem olmaya baş-
oldu. Ama yine de sanata, edebiyata, şiire ladı. Bunun dışında insanlığa, kadına,

gönülden bağlı olan insanlar var. Ve çok hayvana, çocuklara yani bütün dünya can-

güzel işler başarıyorlar. Bu insanlar her lısına zarar veren her şeye başkaldırmak

hepimizin boynunun borcudur.
ne kadar çetrefilli olsa da aşk yolunda Son olarak, bugüne kadar çıkarmış olduğu-
ilerledikçe, bataklık içinden filizleneceği- nuz altı adet dergi boyunca edindiğiniz tecrü-
mize şüphem yok. belerinizden bizlere iletmek istedikleriniz var
Derginizin bir sonraki ayın konusuna veya mı? Son zamanlarda çıkan yeni hevesli dergi
kapak görseline karar verme aşamasında dik- kuruluşlarına neler tavsiye edersiniz?
kat edilen faktörler nelerdir? Sanat işi kimi zaman bencilce bir iştir.

Kapak seçiminde hem gelen içeriklerin Yani her insan yaptığı işin iyi olduğuna

yoğunluğuna hem de kendi özgün fikirle- inanır ve beğenilmediği zaman ya kırılır

rimize dayanıyoruz. Tepki verilmesi gere- vazgeçer yada sizi kötüler. Her birimiz

ken toplumsal problemler varsa dergi ola- yazmaya başladığımızda şaheser yarata-

rak başkaldırmaktan çekinmiyoruz. "Bir rak başlamadık. Çok okumak, çok yaz-

insan bir insana elbet yeterdi." diyoruz. mak ve inanmak bu oluşumun ana temeli-

Yayın hayatınız boyunca hiç unutamadığınız dir. Bir dergi bir kitap çıkarmak da öyle.
eleştirilere maruz kaldınız mı? Eğer gerçekten bu işte yeteneğiniz ve tut-
kunuz varsa yolun sonunda elbet ışığı gö-
Elbette. Edebi çevre her zaman masum rürsünüz. Ama naçizane fikrim doğru za-
olmuyor. Hiç unutmam 2. Sayımızdı, o manı bulmak. Bizlerin ruhu gereği yazdı-
sayıda sevgili Şükrü ERBAŞ ile Ahmet ğımız her yazının, çizdiğimiz her resmin
Telli'yi ağırlamıştık dergide. Çok sevgili daha iyisini yapacağımıza inanıyoruz.
Ahmet Telli'nin bilinen bir şiirini kendi Evet bu bir noktada doğru ama daha iyisi-
izniyle yayınladık ve röportaj sözü aldık. ni yapacağım derken zamanı kaçırıp eli-
Şiiri öylece yayınlamamız birtakım insan- mizde bir hiçle kalabiliriz. O yüzden ken-
ları rahatsız etmiş olacak ki ilk eleştiri dinize inanın ve bir dergi çıkarmak isti-
yazısını yazmış. O zaman gençtik, toy- yorsanız çıkarın, sergi açmak istiyorsanız
duk, üzüldük. Şimdi gülüyoruz. açın. Her dönüşüm insanın kendisine
Sizi diğer kültür, sanat ve edebiyat dergilerin- inanmasıyla başlar. Ve her şey kendisinde
den ayıran özelliğiniz nedir? son bulur.
Sanıyorum ki samimi, içten ve erişilebilir
olmamız. Teknik yanını soracak olursanız

hakikaten derginin her şeyiyle ince ince Bizlerle röportaj yapma teklifini kabul ettiği-
ve özenle ilgileniyoruz. Bu da bizim öz- niz için sonsuz teşekkürlerimizle…
gün ve yeniliğe açık bir dergi olmamızı -Asıl ben teşekkür ediyorum. Başarılarınızın de-
sağlıyor. vamını dilerim. İnancınız daim olsun.

ŞIIRIMSI SIZI

Şüheda Tahmaz

Kilden hislerimi deler geçer merak
Bastırılmış duruyor kokuşmuş çökelek
Delirmek istemem ama defosuz bu gök
İçerimden boşalıyor harfiyat çömlek çömlek
Ruhumun hışırtısı çökmekte olan geceden

İlacım zırvalıktan ibaret yarından
Yüreğimin kayboluşu dünlerdeki vedalardan

Yollarım çıkmak istiyor tabelalardan
Haritasız aşıyorum tepeleri

Eylül tedirgin bakıyor kapımın ardından
Yine de içim alıyor merhabaları

Dolanmış ipleri ellerimde uçurtmanın
Kurtuluşum inandığım turnalardan

Hissimi uyandırmaya bir fısıltın yeter
Gölgen en ferah nefes yer

Ne iduğü belirsiz bir şiir koşarak geliyor gözle-
rinden..

BENDE

M. Emrullah Halitbeyoğlu

“Çoktur cihanda gerçi senin mübtelalarun
Ben bende gibi sevmedi bir mübtela seni”
Mihri Hatun

Dilbendimi doladım boynuna ol sanemin
Sen mi benim bendemsin yoksa ben miyim senin

Şũr u Zülfikar gerek benden âzâd olmakçün
Düşmeni sanemdir ki elinde ol Hayder'in

HIRSIZ

Tarık Çelik
Gecelerdir duyduğu uğursuz patırtılar
yine başladı. Hemen kulağını yatak dı ve çocuğun suratına birkaç yumruk daha indir-
odasının kapısına yapıştırıp sesleri di. Parmaklarını çocuğun ağzına gözlerine daldır-
dinlemeye koyuldu. Evin içerisinde dı. “Sus!” dedi. “Yetti! Tek bir şey dahi çalama-
yacaksın artık benden!” Komodinden bir hışımla

patır patır ayak sesleri geziniyordu. Antreden kaptığı gümüş, soğuk metali çıkardı. Kılıcımsı,

mutfağa girdi bu sesler, sonra salona geçti, yeni- bir bakıma petrus haçına benzeyen bir bıçaktı bu.

den antrede ileri geri gidip gelmeye başladı, şim- İyice kavradı sapından. Sinirden ve iktidar haz-

di yan odadaydı. Tüm bu sesler öfke ve korku zından tüm şuurunu yitirmişti şimdi. Bıçağın ucu

halinde yakıcı bir sıvıya dönüşüp tüm hücrelerin- karanlıkta bir an için parıldayıp söndü. Çok kısa

de dolaştı. Ağzından kurşun gibi bir “Pis hırsız!”; sürdü bu. Bıçaklı elini havaya kaldırdığı anda sol

fısıltısı koptu. Patırtı yan odadan da çıktı. Bir omzuna balyoz gibi bir tekme indi. Çocuğun te-

müddet antrede öylece durdu. Sonra birden fark pesinden sertçe kenara savruldu. Bıçağın yerdeki

edildiğini anlamış gibi daire kapısına yöneldi ve şangırtısını işitti. Birden tepesine karabasan gibi

hızlıca dışarı çıktı. Dış kapının şangırtısı onu deli kendisinin iki katı bir adam çöktü. Adamın elin-

etti. Hızlı bir refleksle, aynalı komodinin çekme- de deminki bıçak vardı. Herifin altında şaşkınlık-

celerinden birini açıp eline soğuk bir metal geçir- la çırpınmaya çalıştı. “Bırak beni bırak, hırsız

di. “Hırsız!” diye haykırdı bu kez tüm gücüyle. kaçıyor!...” Bu sırada, sahiden de çocuğun patır-

“Yetti artık, bu sondu, öldüreceğim seni!” He- tıları sokağın köşesini dönüp karanlıkta çoktan

men dışarı fırladı. Patırtılar hala kat merdivenle- kaybolup gitmişti. Bir yumruk indirip “Hırsız!”

rindeydi. Fark edildiklerini anladıklarında gürül- dedi sertçe adam. “Yeter, tek bir şey dahi çala-

tüyle aşağı doğru kaçmaya başladılar. O da he- mayacaksın artık benden!” Petrus haçını karanlık

men peşinden koştu. Sokak boyu koştular. Gece- gökyüzünde havaya doğru kaldırdı. Yerdeki, da-

nin tüm ayazı ciğerlerini deliyordu. Tüm zihni ha önce bu soğuk metali hiç görmemişti. Bıçağın

donmuştu. Duygusuz, otomat bir kararlılıkla hızı- ucu; tepesinde, gökyüzünün bir parçası gibi, bir-

nı artırarak hedefine odaklandı ve ona her saniye yıldız gibi parıldayıp söndü. Saniyeler sonra

biraz daha yaklaştı. Lambaların altında bir aydın- adam onu göğsünün tam ortasına sapladı. Gözleri

lığa bir karanlığa gömülüyorlardı. Nihayet bu pa- kocaman açıldı, tüm nefesi kesildi ve çarçabuk

tırtıların, kendisinin yarısı kadar ufak bir çocuğa öldü.

ait olduğunu gördü. Koşmaya devam etti. Daha

hızlı, daha hızlı ve daha hızlı koştu. Yine karanlı-

ğa gömüldükleri bir vakit çocuğa yetişti ve arka-

sından bir tekme savurdu. Tüm dengesini yitiren

çocuk ileri doğru yuvarlanıverdi. Hemen çocu-

ğun tepesine çöktü ve avuçlarını ve parmaklarını

boynuna doladı. Tüm öfkesi, korkusu ve yorgun-

luğu ona şimdi vahşi bir haz veriyordu. Adrena-

lin doldu. Birkaç kez çocuğun başını havaya kal-

dırıp yere çarptı. “Hırsız!” dedi tükürür gibi. “Pis

hırsız! Boşalt çabuk ceplerini!” Uyurgezer gibi

bir hali olan çocuk birden ayıldı. Tiz çığlıklar ha-

linde “Bırak beni bırak, hırsız değilim ben, çal-

madım hiçbir şey, benim evim orası, bırak bı-

rak!” Bu sırada yeniden bir öfke patlaması yaşa-

IYILIK MÜCIZESI

İyiliğin mucizelerine inanır Emel Bulut
mısınız?
Çok eşyası olmadığı için yer- ken gözleri parıldıyordu. Ba-
Nermin teyze, mahallemize leşmeleri kısa sürmüştü. Fakat bam “Allah yüreği güzel insan-
taşındığı sıralarda henüz on dört yaşın- evde bizim dikkatimizi çeken lardan razı olsun” diyerek daha
da bir çocuktum. Okuldan eve geliyor- tek şey çeşit çeşit, renk renk bir manalı hale getirmişti duru-
dum; hayal meyal hatırlıyorum o anları. örgü iplerinin olmasıydı. Öyle mu. İşte o gün çok daha iyi an-
Aslında dikkatimi çeken ilk şey Nermin çok seçenek vardı ki sanırsınız lamıştım şahane bir aileye sa-
teyzeden çok kızıl saçları ve kocaman Nermin teyze bu işten para ka- hip olduğumu.
kulaklığı bağıra bağıra şarkı söyleyen zanıyordu. Annemin yumaklara Maalesef ki mahalle ahalisi,
kızı Asya olmuştu. Benden bir ya da iki bakışını Asya fark etmiş olacak yeni komşularımıza bizim ka-
yaş büyük olduğunu düşünerek, o gün ki “annemin vazgeçilmezleri” dar samimi yaklaşmıyorlardı.
öylece yanlarından sessizce eve geçip diye söze başladı. Meğer bu Bilirsiniz herkesin birbirini ta-
gittim. işten para kazanmaktan daha nıdığı küçük kasabalarda insan-
kayda değer bir işe yarıyormuş lar her şeye hâkim olma konu-
Akşam yemeğinde babam, anneme yeni bu iplikler. Nermin teyze her sunda pek bir isteklidirler. Öyle
komşularımızdan bahsediyordu. Bir kızı okul dönemlerinde örüp örüp ki bunu alelade yapmakta hiç
varmış başkada kimsesi yokmuş, kadın biriktirdiği kazakları soğuk bir sakınca görmezler. Nermin
şarkıcıymış bizim İsmail daha önce bir memleketlerin köy okullarına teyzenin kocasının gerçekte var
gazinoda görmüş; hayırlara vesile olsun yardım kampanyası dâhilinde olup olmadığı, ne iş yaptığı,
diyordu. O akşam, aslını soracak olur- gönderiyormuş. Annemi gör- gazinoda çalışmış olup olmadı-
sanız babamın endişesini tam olarak an- meliydiniz, nemlenen gözleriy- ğının doğruluğu,
lamlandıramamıştım. Fakat sonrasında le, derinden etkilendiğini öyle
gelişen olaylar, kaygısını haklı kılar ni- güzel ifade ediyordu ki. Ertesi
telikteydi. gün akşam yemeğinde annem,
babama bu olaydan bahseder-
Ne zaman mahalleye yeni biri taşınsa,
hele ki memur statüsünde falan ise; pas-
taların, böreklerin, hoş geldiniz ziyaret-
lerinin ardı arkası kesilmezdi. Fakat bu
defa ters giden bir şeylerin olduğu apa-
çık belliydi. Çünkü Nermin teyzelerin
evlerinin kapısında mahalleden tanıdık
kimseye denk gelmemiştim. Normalde
hiç böyle şeylere hevesli olmayan an-
nem ilk defa “hadi kızım belki yeni
komşumuzun yardıma ihtiyacı vardır”
diyerek şaşırtmıştı beni. İlk ziyaretimizi
o gün annemle birlikte gerçekleştirmiş-
tik. Nermin teyze öyle mutlu olmuştu ki
sanki yıllardır sıcak bir sohbete hasret-
miş gibiydi. Kızı Asya’nın doğru söyle-
mek gerekirse farklı bir tarzı olsa da
özünde mükemmel bir kişiliğe sahip
olduğu her tavrından belli oluyordu.

Asya’nın tarzı yani kısacası bir ailenin özeline gi- yük saldırı değil miydi?

ren her şey onları daha yakından ilgilendiriyordu. Nermin teyze hiç tanımadığı kocası ile yirmi yaşın-
Bu sebepten kendi aralarında yaptıkları dedikodular da ailesi tarafından evlendirilmiş ve eşini kötü bir
kulaktan kulağa usulsüz konuşmalar halinde sürüp
gidiyordu. Fakat ne yazık ki insanların bir sınırı hastalıktan yedi yıl sonra kaybetmiş. Gencecik ya-
yoktu. Hatta bir gece şangırdayan camlar bunun en şında kızı Asya ile tek başına kalmış. Üstelik kim-
sede sahip çıkmamış. Yinede yaşadığı tüm kötü
iğrenç göstergesiydi. Kasabanın gençlerinin sergi-
ledikleri tavır Nermin teyze ve kızını tedirgin eder- muamelelere karşın hem kendini hem de kızını çok
ken; kadınların ve adamların bakışları onları sü- güzel yetiştirmiş bir anne.

rekli rahatsız edecek cinstendi. Neden böyleydi? Mahallenin, yaptıkları haksızlıklara rağmen Annem
Neden insanlar başkalarının hayatlarına müdahale ve Babam bir kez olsun Nermin teyze ve kızına
etmede kendilerini bu denli özgür buluyorlardı? kapılarını kapatmadılar. Aksine onlar için ellerin-
Nermin teyze sanki bu durumları devamlı yaşarmış den gelen her türlü desteği sağladılar.

gibi, sütliman bir tavır sergiliyor; müdahalesizce Şimdi aradan geçen on iki sene sonrasın da ben çi-

fırtınanın geçmesini bekliyordu. Kimsenin onu sa- çeği burnunda bir öğretmen Asya da başarı merdi-

rıp sarmalamasını beklemese de gözlerindeki yal- venlerini emin adımlarla çıkan bir hukukçu.

varış, aslında anlayış arzusunun en masum şekliydi. Annem ile Nermin teyze örgü işlerini büyütmüş

kasabanın en güzel yerinde şirin mi şirin bir dük-

İnsanların bilmek istedikleri tam olarak neydi veya- kan sahibi olmuşlardı. Üstelik yardım derneklerinin
hut da bunları bilmek onların hangi işlerini kolay- sayılı değer birer üyeleri ve mahallenin imrenerek
laştıracaktı? Kadın olmak zaten zor iken hele ki bir baktıkları kadınları haline gelmişlerdi.Bunun ya-
kız çocuğu ile yalnız kalmak belki de hepsinden nında ben ve annem birer kız kardeşe sahip olmuş-
daha zordu. İnsanların önyargıları ve bir çırpıda tuk.

sırtınıza yüklediği hükümleri vardı. Peki, bir kadın Şimdi düşünüyorum da “iyilik” insanların hayatla-

tek başına hayatta kalma mücadelesi verirken; sü- rını sihirli değnek değmişçesine değiştiren en ger-

rekli olarak yargılanması benliğine yapılmış en bü- çek mucizeydi.

ILERISI ÖLMAYAN

Öner Fırat Tarakçı

Bakir bir ilhamın yarım kalmış şafakta işemeler plastik beyinlerden

Melankolilere bürünmesi, beni de kundaklaması Yalan bir gerçek üretmek hastalığından muzdari-

Kozmosun henüz doğmamış bebekleri gibi bim.

Yıldızlarla bezemesi Daha kaç tane, daha kaç alternatif boşluklar

Acımtırak kahvelerin sabah atışmalarına gebe Uykuya benzer bir şeyler uykuya

Veya büyük işlerin bir kıraathanede geçmesi Bir iş yapan, varoluşa imrenmiş bir hiç

dünya atmosferinde. Meskeni; durdurak bilmeyen zihinlerin içinde

Sığınacak evler yok, kaçılacak zihinler ve kapatı- Üretilen bir durağanlık çorbası, karman-çorman
lacak televizyonlar meşru.

Elektronik bir buhranın tam ortasında yapay kan

KIŞ ÜYKÜSÜ FILMINE ELEŞTIREL BIR BAKIŞ

Gamze Yüksel

Kış Uykusu, Türkiye-Fransa-Almanya ortak yapı- Nihal’in düzenlediği yardım kampanyalarıyla en
mı Nuri Bilge Ceylan filmidir. Bu yazıyla Nuri ufak bir ilgisi olmamasına rağmen, kendine gelen
Bilge Ceylan’ın 2014 Cannes Film Festivali’nde okuyucu mektubunda yer alan övgüleri duyurabil-
(tam 32 yıl sonra Yılmaz Güney’in ardından) Al- mek için bir anda yardımsever oluverir. Üstelik
tın Palmiye ödülüne layık görülen Kış Uykusu fil- oldukça edebi bir dille yazılmış ve büyük bölümü
minin ahlak felsefesi açısından analizi yapılacak- Aydın’a methiyeler düzmekte olan mektubun ha-
tır. kiki varlığı da şaibelidir.

Nuri Bilge Ceylan, Türkiyeli bir aydının tipolojisi- Aydın, Garip Köyü’nden gelen yardım talebiyle

ni Aydın karakteriyle ortaya koyuyor. Aydın; 25 yazılan mektuptan Nihal ile kasabanın seçkinlerin-

yıl tiyatro yapmış, sonrasında baba topraklarına den Suavi’ye bahsederken kendini yüceltme arzu-

yerleşip işlettiği otelde genç karısı ve eşinden ay- sunu hissettirir. Mektupta Aydın Bey övülüp yü-

rılmış kız kardeşiyle beraber yaşayan biridir. celtildiği için mektup yazarı kızcağız da iyi niyetli,

“Türk Tiyatrosu Tarihi” isimli bir kitap yazma ça- temiz, akıllı, idealist, vb. bir kız nitelemeleriyle

balarındaysa da yazmaya başlayacak birikimi ve övgüyü hak eder. Yardımlar, zenginlerin yoksullu-

gücü kendinde bulamayan, bulamadığını kendine ğa bakışındaki Sosyal Darwinist bakışı da yansıtır.

dahi itiraf edemeyen Aydın, kardeşinin deyişiy- Aydın bir taraftan ikircikli bir yardımsever tablosu

le “kimsenin okumadığı” yerel bir gazete- çizerken Suavi bu duruma Sosyal Darwinist yakla-

de, “Anadolu kasabalarındaki estetik yoksunluk, şır.

sakillik” temalı düzenli yazılar yazmakta. Etliye “Yoksulluk, fakirlik doğal afet gibidir bir yer-
sütlüye dokunmamak için çabalayan, cesur gibi de, kadere karşı gelemezsin ki… Sen kendi işi-
görünüp esasen çıkarına gelmeyecek bir davayı ne bak”
savunmaktan da imtina eden Aydın; aşağılayıcı,
elitist bir aydın, düzen adamıdır aslında. Ne ailesi- der Aydın’a. Başka bir tartışmada Aydın “Üç ku-
nin ne karısının beklentilerini yerine getirebilmiş- ruşluk paramız varsa suçlu muyuz, Allah böyle
tir. Bunun farkında olarak, kendini ve işlerini an- yaratmış, doğada var mı adalet?” diyerek Sosyal
lamlı, önemli kılmak için çabalar. Örneğin, karısı Darwinizm’e eklemlenir.

Sosyal Darwinizm’e göre yoksulluk ve hastalık gibi olmasındandır. Kant tam da bu noktada bir şeyin

olgular ekonomik ya da sosyal eşitsizliklerden değil, gerçekten ahlaklı olabilmesi için ya da ahlak kural-
kişisel hata ve yetersizliklerden olduğu için devletin
ve kişilerin yoksullara yönelik kamu hizmeti ve yar- larına uygun olabilmesi için yaptığımız bir eylemin
dımlarla sürece müdahalesi kişi özgürlüklerini ihlal sizin çıkarınıza olmasa bile yalnızca ahlak kuralları-
na uygun olması açısından yapılıyor olması gerekir
edeceğinden doğal süreci bozmak anlamına gelir. der. Yani bana zarar verse de ahlaka uygun olduğu

Doğanın yasasını kabul etmemek toplumsal ve eko- için ben onu yapabiliyor olmalıyım, der. Halbuki

nomik ayıklama sürecini de bozacağından insanlığın herkese yardım etmek istediğini söyleyen Nihal, sırf

zararına sonuçlar doğuracaktır. Yoksulluğu bu bağ- Aydın istiyor diye yardım isteyen kıza karşı çıkmak-

lamda doğallaştırarak vicdanını rahatlatmak isteyen tadır. Kant ahlakına göre, yalnızca ahlak kurallarına

Aydın, isim vermeden ne kadar çok yardım yaptığı- uygun olarak bir şeylerin yapılması kendi çıkarına

nı anlatarak da güç kazanmak ister. “Soylu insan” değilse bile yapılması ahlaklılıktır. Halbuki yardım-

Aydın acıma duygusundan değil, güç duygusuyla severlik sadece yardım edilmek için yapılması gere-

bahtsız insana yardım ken bir şeydir. Nihal’in ki-

etmekten kendi gücü- racıların evine gidişi de ha-

nü yeniden üretir. yırsever olmaktan daha zi-

Kant’a göre başkaları- yade herkesin gözünde Ay-

nın mutluluğunu dile- dın’ı daha kötü hale getir-

yen insanlar değil bu mek, onun iyi insan olmadı-

mutluluğa katkısı olan ğını göstermek içindir. Ni-

kimseler iyi yürekli- hal de yardımseverliği ah-

dir. Her insanın sahip laksızca kendi çıkarı için

olduğu doğal amaç yapar çünkü gerçek ahlak

mutluluksa bu amaç felsefesinde mesele, bir yar-

başkalarının mutlulu- dımın sonucunda kendimizi

ğuna katkı sağlama- iyi hissedip hissetmememiz

ması halinde bu insan, değildir. Nihal tüm bu yar-

kendisi amaç olarak dımları kendini iyi hissettiği

insanlıkla negatif bir için yapar.

uyuşmazlık içine gi- Eser: Kerem Yurdusever “Yardımseverlik piyasa
rer. İnsan yaşamını yapmanın yeni adı oldu
zevk ve haz aldığı çıktı bu evde. Hayatı bo-

faaliyetlerden değil, güçlerini harekete geçirmeyi yunca hiç çalışmamış, hiç para kazanmamış bir

gerektiren meşguliyetlerinden idrak eder. Meşguli- kadının günah çıkarma merasimi, neyin günahını

yetlerinden beslenen bilinç yaşam bilincini de bera- çıkarıyorsa? Yardımseverlik aç köpeğin önüne

berinde getirir Aydın ise başkalarına yardım ederken kemik atmak değildir. En az köpek kadar aç ol-

güç istencine göre hareket edip haz almaktadır ve bu duğunda kemiğini onla paylaşmaktır.”

nedenle Kant’ın ahlak felsefesine aykırı hareket Öte yandan Necla karakterine baktığımızda kötülüğe
eder. kötülükle karşılık vermemek gerektiğini eğer bir hır-

Öte taraftan Nihal’in yardımseverliğini ele alacak sız bir şeyleri alıyorsa bırakıp alması gerektiğini

olursak hayatı boyunca hiç çalışmamış biri, konfor söyler. Çünkü o zaman yaptığı şeylerin yanlışlığını

alanından hiç dışarı çıkmamak için artık sevmediği, anlayacağını ve düzeleceğini söyler. İlerleyen sah-

öfke ve nefret duygularına sahip olduğu kocasından nelerde Necla’nın da bu konuşmayı kendi çıkarı için
boşanamayan bu yüzden de hayatı kendine zehreden yaptığına tanık oluruz.

bunun içinde kocasını suçlayan genç bir kadının

yardımseverliğe soyunmasının nedeni ise kendini iyi

hissettiği ve bir şeyler yapabildiği tek yerin orası

Bu konuşmayı yapmasının nedeni: yalnızlıktan kusundan uyanmaya davet ediyor. Hidayet ka-

ve can sıkıntısından kurtulup kendisine birçok rakterinden de söz etmek gerekirse hizmetli sını-

kötülük yapan eski eşine dönebilmek içindir. fına mensup Hidayet’in kraldan çok kralcı oldu-

Sırf kendi çıkarı için insanları ikna etmek uğruna ğunu izleyip sinirlenmemek mümkün değildir.
Özellikle uzun bir yolu yürüyerek gelen Hamdi
sarıldığı bir inanıştan öte gidemediğini hizmetli- ve İlyas’ı, geri götürebileceği söylendiğinde ol-
nin ince fincanlarından ikisini kırdığı zaman:
“Bunların maaşlarından keseceksin, bak bir daha mayan bir iş uydurup otelden ayrılması, ait olma-
dığı tabakaya entegre olma çabasını ayyuka çıka-
kırıyor mu?” diye söylemesinden anlıyoruz. Ha- ran bir sahnedir. Filmin sonlarına doğru ise kar-
ni, kötülüğe kötülükle karşılık vermemek lazım- dan kayan ayakkabılarıyla defalarca yere düşer-
dı? Her üç karakter de dünya ve ahlak görüşleri-
nin eğer kendi çıkarları söz konusu olursa tam ken, Aydın’ın sağlam botlarıyla aynı alanda dim-
dik ayakta durması, bir yandan imamın kapı
zıddını yapma durumunu gösteren insanlardır. önünde itilen ayakkabılarını hatırlatıyor, diğer
Aslında hepimiz bu kadar insanız. İnsan olmanın yandan Hidayet’in imamla arasında var sandığı
ideali yok. İnsan olmak; içimizdeki kötülerle,
utanç duyacağımız durumlarla, ahlaksızca top- sosyal statü farkının kayıp düşmesini sağlıyor.

lumsal normlara uymayan ahlaksızlıklarla, kendi Nuri Bilge Ceylan, “Kış Uykusu” filmiyle ha-

ettiğimize de uymayan kimi davranışları sergile- yatta bir insanı birtakım nitelikleriyle değerlendi-

mekle, başkalarını da sanki kendimiz pürüpakmı- rip bir yere koyarsanız sonra öyle bir durumla

şız gibi durmaksızın eleştirmekle oluyor. Film, karşılaşırsınız ki utanırsınız der. Biraz bu duru-

eleştiren canlılar olduğumuzu çok güzel yüzümü- mu da hissettirmeye çalışır bazı yerlerde. Bir in-

ze vurur. Bu karakterle Nuri Bilge Ceylan, koşul- sanın varoluşsal sorunları üzerinden evrensel

lar uygun hâle geldiğinde herkesin o kötücül ta- kaygılarını konuşmak istediği bir filmdir. Film;

rafını ortaya çıkarabileceğini ve en az Aydın, vicdan, utanç, gurur, iyilikseverlik, ahlâk, yar-

Necla, Nihal kadar kötü olabileceğini gösterir. dımseverlik ve kötülük gibi ciddi evrensel değer-

Filmdeki bir başka karakter İlyas, biat kültürü- ler üzerinde kafa yorar. Gururu, onuru bu kav-
nün devamı için amcası Hamdi tarafından gördü- ramların gerçek anlamlarını kurcalar. İsmail

ğü baskıya rağmen, neyi neden yaptığını belki de (çocukla beraber) filmin en gururlu insanı ama
çok bilmeyerek direnmeye çalışan bir çocuktur. bu yüzden aynı zamanda en sorumsuz ve bencil
Muktedir karşısında boynunu bükmesi, erkin eli- insanı belki de. İmam belki gururunu en ayaklar
ni öpmesi dayatılırken, bir anda düşüp bayıldığı- altına alan insan ama öte yandan en sorumluluk
nı görüyoruz. İnanmadığı bir şeyle yapmak zo- sahibi olan. Bu kavramları başka şeylerle bir ara-
da ele alır. “Ne gururlu adam, helal olsun!” diye
runda kalacağı bir şey arasında sıkışması ve o bakamıyoruz. Hangisine daha çok saygı duyarız?

dilemmayı, o çatışmayı yaşaması çocuğun ruhsal Birinin paraları ateşe atabilme kahramanlığı gös-
olarak bu işten kurtulabilmesi için bilinç dışı bir termesine mi yoksa Hamdi’nin gururunu hiçe
tepki gelişir ve çocuk kendini geçici de olsa o sayıp annesine, ailesine bakıyor olmasına mı?
andan, o acıdan kurtarır. Bir sonraki sahnede yö-
Gerçek fedakârlık hangisi? Gerçekten değerli
netmen bu noktada yılkı atının derede verdiği olan hangisi? Hayat her ayrıntısıyla insanı şaşır-
mücadele ve müthiş çırpınmayı göstererek, bir tır, peşin hüküm vermek kolay olmalı. Peşin hü-
önceki sahnenin etkisini doruklara çıkarır. Bir küm verebileceğimiz durumların içinde insanı
diğer karakter, Aydın’ın çamurlu ayakkabılarını
şaşırtacak ayrıntılar olabileceği kuşkusunu sürek-
kapı önünden ittiği, yanına geldiğinde havasız- li taşımamız gerektiğini düşündürür. Yazımı
lıktan şikayetle pencereleri açtığı, güç karşısında Voltaire’den bir sözle bitirmek istiyorum:
eğilip bükülen imam Hamdi. Bu ikili arasındaki
ilişkiyle halk ve aydın arasındaki ilişkiyi somut- “Aldanmak yaptığımız her işte şaşmaz yazgısı
hepimizin her sabah, parlak işler tasarlar gün bo-
landıran yönetmen, izleyenleri mevcut sosyal, yu budalalık ederim.”
siyasal ve ekonomik zeminin eleştirisiyle kış uy-

Dönüşüm Oluş Değil Sonuçtur

Mukaddes Arzu Köklüağaç
Gregor Samsa… Kendi halinde yaşarken yönünü bile tutturmaktan aciz kalıyordu."
böceğe dönen adam. Belki de bir kadın, Benzerlerinin çoğalmasını istediğinde insan nasılda
ya da çocuk. Dönüşmeye de hevesli değil azalıyor? Aynılaşmak hücrelere asalak gibi yapışınca
üstelik. Sadece doğrularıyla yaşamak, ya- atılan çığlıkta bumerang etkisiyle geri dönüyor. Bu
pabildiği kadarıyla da var olmak istiyor. Meziyetleri av oyunu öyle etkili ki denemek bile yürek ister,
kısıtlandığı anda da yakınları tarafından acımasızca çünkü atılan ok atanı da öldürebiliyor.
yargılanıyor. İşe yaradığı eski günlerini gözden geçi-
rince, o günlerin kabullenişine yeniden ulaşmak için Gregor Samsa da kendi oyununun güçlü bir parçası.
yoğun bir çaba harcıyor. Babası, annesi, kız kardeşi, Kafka kafasıyla şekillenen romanın başkahramanı.
patronu, müdürü onu öyle böcek görünce artık işe Toplum ona ne rol vermişse o da elinden geldiğince
yarayamayacağını düşünerek, yeni varlığından hoş- oyununa sadık kalmaya çalışıyor.

lanmıyorlar. Gre- “Gregor Samsa bir

gor’un var olma sü- sabah bunaltıcı düş-

reci arttıkça onların lerden uyandığında,

da yok etme iştahla- kendini yatağında

rı kabarıyor. İlk baş- dev bir böceğe dö-

larda hiçbir gücün nüşmüş olarak bul-

birleştirmediği bu du.’’ Kitabın ilk

karakterler aynı cümlesi böyle baş-

amaç için birleşince lasa da Kafka'nın

böceği yok etmek hikayesi böyle baş-

için ellerinden gele- lamaz:

ni yapmaktan geri “Kısa süre önce,
kalmıyorlar. küçük bir çocukken

Böcek öyle güçlü ki babam tarafından

onu yok etmek sa- yenildiğimi ve sabit

nıldığı kadar kolay bir şekilde yenil-

olmuyor. Yataktan, mişken, tüm bu yıl-

duvardan, kapı ara- lar boyunca ihtiras

sından ulaşılmaz nedeniyle savaş ala-

neresi varsa oradan Çizim: Gözde Şahin nını terk edemediği-
giriyor içeriye. Sesi mi hayal et-

anlamsız ve boğuk. tim." Diyerek, Dö-

Herkesi duyuyor, işitiyor, ama konuşamıyor. Ne ka- nüşüm'ün sinyallerini verir, Franz Kafka.
dar tiksindirici olduğunu ailesinin gözünden gördü-
ğünde, anlamsızlığın girdabına kapılıp, yaşamların- Kimin kime yenildiğinin tanıklığını yapamasam da o
dan silinmeyi onlardan daha fazla istiyor: ebedi sessizlik konuşturur. Gitmek ve kalmak, sus-
mak ve konuşmak arasındaki med-cezirlerde seçe-
“Gregor arkasına bir dönebilse hemencecik odasına nekler bellidir aslında. Sizi anlamamakta ısrarlı olan-
geçerdi ama çok zaman alacak dönme hareketiyle lara verecek cevabınız yoksa ya susmayı denersiniz
babasını sabırsızlandırmaktan çekiniyordu, bir yan- ya da kalkıp gidersiniz. Hele bir de yok sayılmışsanız
dan da her an babasının elindeki bastondan sırtına sevdiklerinizin gözünde, gönlünde olmadıklarınızın
veya başına ölümcül bir darbe inme tehdidi vardı. yanında olmanız anlamsızdır. İlk fırsatta yaşamların-
Sonunda Gregor'un başka şansı kalmadı çünkü Gre- dan atmak isterler sizi:
gor dehşet içinde fark etmişti ki geri geri giderken

"Buradan gitmeli, tek çare bu, baba. Ama onun sanların çıkar çatışmalarına girdiklerinde fayda

Gregor olduğu düşüncesini kafandan atman ge- göremediklerini yok saymalarını anlamak için

rek. Bizim asıl felaketimiz, bunca zaman bu dü- kitabın kahramanı olmak da gerekmiyor. İşe ya-

şünceye inanmış olmamız. Fakat o nasıl Gregor ramayı zihinlerinde kurgulayıp, yaramadığını

olabilir ki? Gregor olsaydı eğer, insanların böyle düşündüğü anda acı çekmelerine göz yumanlar

bir hayvanla birlikte yaşamalarının olanaksızlı- ile Gregor’un babasının ayrımını yapamadım

ğını çoktan anlar ve kendiliğinden çıkıp giderdi." doğrusu. Mükemmeliyetçi tarafımızla gömüde

Sorunların varlığı çözüm aramaya iterken, yo- kalmış yanlarımızı aklayarak, bizi tüm gerçekli-
ğun duygular sağlıklı düşünmeyi de engeller. ğiyle yansıtanlara saplıyoruzdur belki de okları-
Olay örgüsünün kördüğüm sarmalında, görün- mızı. Nihayetinde herkes kendi aynasında yalnız
mez olmayı dilemek ortak yanımızdır belki de. kendi gerçeklerini görür, görmeye meyilliyse o
Olaylar yatışıp, sakinleştiğinde değişim yolunda da.

adım atabilmek, o anın değil, uzun bir sürecin Gregor Samsa, kendine acı verenlerin menfaatçi

sonucudur halbuki.

Dönüşmek, radikal değişimlerden imkansız ola-
nıdır. Çünkü varılan noktadan geriye bakmak,
geçmişteki gibi yaşamak olağan değildir artık.
Değişim kişinin tekelinde iken dönüşüm sonuç-
tur ve yaşanacak olanlarda şansa bırakılmıştır.
Yaşamımızda iz bırakan kavramların birçoğu
güçlü bir iktidarın varlığını hissetmekle başlar.
Güçlü yönlendirmelerin altında şekillenen ya-
şam biçimleri de o otoritenin bir sonucudur.

Kimse Gregor Samsa olmak istemez hayatta, ba-
basının rolünü kapmaya da niyetli değildir. Bun-
lardan biri böcek, diğeri de böcek olmasına katkı
sağlayan kişi ise her ikisi de itici gelir insanlara.
Olayları öykü gözüyle irdeleyecek olursak,
“Dönüşüm” Franz Kafka’nın kalemiyle şekillen-
miş olağanüstü bir kitaptır. Öyküyü yaşama
uyarlarsak, kaç kez böcek rolüne soyunduğumu-
zu, kaç böceği kapımızdan kovduğumuzu anım-
samayız bile.

İtiraf ediyorum, böcek olmuşluğum var! Gözük-

meden, ürkütmeden kuytu bir köşeye sinip yaşa-

mımı kolaçan ederim ara sıra. Tek farkla, Gregor

Samsa olmayı denemedim. Her ne kadar zaman Çizim: Gözde Şahin

zaman bir köşeye sinsek de göründüğümüz za-
manlarda da Samsa'dan farklı yanlarımız olma- dünyasından sessizce uzaklaşıp çekilse de yaşa-
dığını düşünüyorum. Kafka, “Herkes, beraberin- dıkları çoğumuzun zihninde yer ediniyor. Franz
de taşıdığı bir parmaklığın ardında yaşı- Kafka'nın gerçekleri dünyasını öyle alabora et-
yor.” Derken bizi de aynı cenderenin içinde ta- miş ki öyküdeki dönüşüm ve yok oluş safhaları
savvur etmiştir belki de. Yaşamımızın çeşitli ev- insanın içini onulmaz bir yara gibi acıtı-
relerinde hayatımıza girenlerin etkisini düşün- yor. Kitapta anlatılan kimin ailesi orası muam-
dükçe esaretimizin sınırlarını belirlemek, tahay- ma. Lakin bir yanı öyle tanıdık, bildik ki. İşte, o
yanı yıllardır yaşatıyor Dönüşüm’ü ve yazar
yül sınırlarımızın dışında olsa gerek.
Dönüşüm’ü okuyup yaşamı irdelediğimde, in- Franz Kafka’yı.

IN- Fotoğraf: Mustafa Genç
CE
LE
ME

:

MÜSTAFA GÜZELGÖZ: EŞEKLI KÜTÜPHANECI

Hüseyin Özübek

M ğer hale getiren; rahatına bakmadan, durmadan kendi
asallar diyarından kalan Peri Bacaları, Temenni emeğiyle köy kütüphanesi yaptıran yüce gönüllü
Tepesi, Göreme, Avanos… Kadim Ürgüp’ün anlatıl- bir köylüydü. Çünkü o biliyordu ” Milletin efendisi-
dığı; çok değerli hocamız Mustafa Güzelgöz’ün haya- nin köylü olduğunu!”
tından izler taşıyan, eşi benzeri bulunmayan ‘Eşekli
Kütüphaneci’ her okura hitap etmektedir. Kitabın “Eşekli Kütüphaneci” okumanın ne denli önemli ol-
kahramanı: duğunu bir kez daha anlayacağınız bir kitaptır. Eme-
ğin, özverinin, işine aşkla bağlı bir idealistin hayatını
Eşekli Kütüphaneci (1921 - 18 Şubat 2005). Kütüp- okuyacaksınız. Kitaplara aşık; çocuklara aşık, barışa,
haneyi halkın ayağına götürmek düşüncesi sevgiye aşık bir adamın, kitapları insanlara ulaştır-
ile Ürgüp seyyar kütüphanesinin yedi katır ve üç atı mak için yaşadığı mücadelenin anlatıldığı muaz-
ile yöredeki 36 köyüne hizmet götürmüş. 1972 yılın- zam bir yaşam hikayesi... Kitabın derinliklerine girdi-
da emekli olan Eşekli kütüphanecinin yaşam öyküsü- ğimizde: “Kitap sevgisi diye bir sevgi vardır: sanırım
nü, yazar Fakir Baykurt, Eşekli Kütüphaneci adlı ese- ana sevgisi, kardeş sevgisi, yar sevgisi gibi bir sevgi.
rinde romanlaştırmıştır. Bu halk kahramanı Mustafa Bu sevgi, insanın içinde doğuştan mıdır? Yoksa son-
Güzelgöz’dür. radan mı uyanır? Bunu bilmiyorum, daha doğrusu
ben şöyle inanıyorum: Kitap sevgisi de bütün öbür
Mücadelenin simgesi haline gelen Mustafa Güzelgöz sevgiler gibi doğuştan vardır; ama uyuyordur. Onun
diyor ki: ‘’ Cahilliği yok edecek ilaç bilim değil mi? zamanı gelince uyandırılması gerekir.” diye düşünü-
Evet, bilim. İşte o da kitapların içindedir. Cahilliği yordu, kitaplara aşık Mustafa Güzelgöz. Bu sevgiyi
ancak okumakla yenebiliriz.’’ uyandırmak için gece gündüz demeden; dövmediği

Ürgüplü Mustafa Güzelgöz, sade bir köylüydü… kapı, gitmediği il bırakmadan mücadelesini sürdürdü.
Gösterişi, ihtişamı sevmeyen kendi halinde bir vatan- Yüce gönlüyle, güler yüzüyle, Anadolu insanının mi-
daştı. Ancak halkının aydınlanmasını isteyen, bunun safirperver kimliğiyle idealist ruhunu ortaya koyarak
için elinden gelen her şeyi yapan, elinden gelmeyen- çalıştı. Köy köy gezdi. Tozlu yollardan geçti. Sarı sı-
leri de yaptırmak için çalışıp didinen ve bunları hiç- cağın altında yanan bedenini mola verdiği çeşme baş-
bir çıkar amacı gütmeden yapan gönlü zen- larında serinletti. Yeter ki köy insanları okusun! Ce-
gin bir köylü…Sırf köy çocukları, kadınları kitap haletin kurbanı olmasın…
okuyabilsin diye eşeğine kitap yükleyerek köy köy
gezen, daha çok kitap gelsin diye büyük şehirlerdeki “Bilmezliğin tarlasına bir küçük kültür fidanı dik-
tüm arkadaşlarına tek tek mektup yazıp yollayan, es- tim.”
kimiş kitapları havalandırarak yeniden okunmaya de
“Köye kitaplık açmak çöle çeşme götürmek gibidir.’’

Bu zorluklar onu yıldırmadı. Maddi ve manevi hüsra- rak kaleme alınmış bir eserdir. Mustafa Güzelgöz’ün
na uğratmadı. Yetkisi olan insanların karşısında el ülkemiz için yaptığı muhteşem şeyler anlatılmaktadır.
pençe divan durdu, gururunu ayaklar altına aldı ve Fakir Baykurt bu eserinde sade ve akıcı bir dil kul-
köylere kitaplık kurmaya başladı. Ama köy insanımız lanmıştır. .Ayrıca okuyucunun farklı bir bakış açısıy-
bunu ilk zamanlarda kavrayamadı. Kitabın bir yerin- la Kapadokya’ya bakmasını sağlamış; Neşet Ertaş’ın
de: “Beyim diyor, bizim yolumuz, köprümüz, çeşme- babası Refik Başaran, Nazım Hikmet ve Melih Cev-
miz yok; kitaplığı ne yapacağız?” Köye kitaplık aç- det Andaç gibi nicelerine eserinde yer verilmiştir. Bu
manın, günün şartlarında köylüyü uyandırmanın me- eser; Köy Enstitülerinin faydasının dile getirildiği ye-
şakkatli olduğunu çok iyi biliyordu Mustafa Güzel- gane bir yapıttır...
göz! Tüm zorluklara rağmen mücadelesinin peşinden
koşan, azmi ve kararlığı ile örnek bir Türk köylüsü Fedakâr bir insanın, kendi için hiçbir karşılık bekle-
olan çevresin aydın ruhlu kahramanı olmuştur… meden, Ürgüp’ün taşlı yollarında, ömrü boyunca, ki-
taba ulaşamayanlara kitap taşıması ve bu yolda elin-
Mustafa Güzelgöz’ün: “Anlatıyorum ona: Eğer kitap- den geleni azimle yapmasının öyküsünü buluyoruz
lığınız olursa, yolunuz, çeşmeniz, köprünüz de olur!” Eşekli Kütüphaneci’de. Memleketimizin aydınlanma-
diye vurguladığı bu bölümde; yol, su, köprü kadar sı için elinden geleni yapmayı görev edinen Mustafa
kitap okumanın da elzem olduğunu anlıyoruz. Çünkü Güzelgöz’e yürekten teşekkür ederim. Memleketimi-
kafayı çalıştırırsa köylü, refah ve huzura kavuşur. Bu zin sizin gibi fedakâr insanlara çok ihtiyacı var…
bilinci onlara yüklemeye çalışmıştır Eşekli Kütüpha- Mutlaka okuyunuz ve okutunuz, bu değerli eseri!
neci. Çeşitli köylere kitaplıklar kurmuş, haklı davası-
nın peşinden sürüklenip işini en iyi şekilde yapmıştır “Unuttuklarımızı hatırlamak için…

nihayetinde... Sevmeyi, hoşgörüyü, paylaşmayı, dayanışmayı, di-
Bir şaheser olan“Eşekli Kütüphaneci”; gerçek haya- renmeyi ve karşı durmayı hatırlamak için…
tın ortasından, Türk insanın can damarlarından alına- Fakir Baykurt’la yeniden…”

IYI GECELER , ŞIIR ADAM VE RENKLERLE DANS

ETMEYI ÖGRETTIGI ÇÖCÜKLARI

E Ceren Gülüm Şahin
lini uzattı usulca . Kocaman elleri vardı , ğimiz çocuk parkında , aldığımız pastel boya ve
küçük ellerimin yanında . Bir şeyler söyle-
di , fısıldayarak . Sanki o an tüm göçmen resim defterlerini çocuklara dağıtmıştık .Çirkin mi ,
kuşları hareket etti yüreğimde . Ağaçları , güzel mi çizdim ,diye düşünmeden ve kimsenin
çiçekleri yakılmış dağın ardından çıkan gökkuşağını olumsuz düşüncelerini sanatlarını etkilemesine izin
gösterdi , işaret parmağıyla . Sen bu gökkuşağısın, vermeyerek özgürce ve eğlenerek çizmelerini ; ren-
dedi . Yakılmış ve yıkılmış harabeye dönmüş ne var- garenk boyalarla kendilerine yeni bir dünya yaratabi-
sa onu iyileştirmek ve güzelleştirmek için çıkmış bir leceklerini söyledik . Parkta bulunan tüm çocukları
gökkuşağısın. Haydi , gel rengârenk pastel boyalar mutlu ettikten sonra saatin geç olduğunu ve eve git-
alıp çocuklara dağıtalım , dedi . Dünya bir dakikalı- mem gerektiğini söyledim . Saat 20.58 . Şiirlerin
ğına renklere bulansın, diye düşündüm ve tebessü- sustuğu ve aramızdaki özlemin başladığı saat idi .
mümle onayladım bu fikrini. Sürekli onunla ilgili Yarın şiirler suskunluğunu bozacak ve gürül gürül
izlenimleri zihnimden geçiriyor ve hayranlıkla izli- akacak yazarların kaleminden, dedi .Şiirler hiçbir
yordum ; kişiliğini , görüşlerini , duruşunu ... zaman susmaz , diyerek yanlış anlaşılma olasılığını
ortadan kaldırdı . Şiirler , özlemin aramıza girdiği
Ruhlarını renklerle dansa kaldıran insanları severdi . saatlerde naz yapar ve birkaç saniyeliğine susarlar .
Acılarının yıkıntısı altında kalmazdı hiçbir zaman . Komik bir üslupla anlattı son cümlesini . Şiirler oku-
Yıkıntılardan yeni bir şeyler inşa eder ve gülümserdi yarak beni evime bıraktı . Evimden şiirlerle uğurla-
yaşamını kıvrandıran acıya . dım onu .Yarın şiirler gürül gürül akacaktı yazarların
kaleminden . Tekrardan ve tekrardan ... Biz pastel
Bir kırtasiyeye girmiş ve bir sürü pastel boya ve re- boyalarla boyadık mısralarımızı .Mısralarımız hiçbir
sim defterleri almıştık . Çocuk parkına doğru yürü- zaman siyah olmayacak ve okuyanlar tebessüm ede-
düğümüz anlarda şiirler okuyor ve dizeler hakkında rek okuyacak .Bizim şiirlerimiz , kimsenin canını
fikirlerini söylüyordu . En sevdiği şair Orhan Ve- yakmayacak . Şiirimizi okuyanlar ; güçlü kalmayı ve
li’ydi . Bir araya geldiğimiz süre boyunca ettiğimiz ruhlarını renklerle dansa kaldırmayı öğrenecek . Ba-
sohbetlerden anlamıştım Orhan Veli’yi çok sevdiği- na okuduğu şiirleri , teker teker not defterime yaz-
ni . Şairin “Anlatamıyorum” şiirini okurken gözleri dım ve yastığımın altına koydum . İyi geceler , şiir
dolardı ama gizlemeye çalışsa da ben anlardım göz- adam ve renklerle dans etmeyi öğrettiği çocukları .
yaşlarını mısralara akıttığını . Şiirler okuyarak geldi-

21. YÜZYIL AHLAKI

Yakup Diker

Bir ihtilalin başlangıcı gibiydi kadın olmak bu bilgisi kuralları bilen bireyler yetiştiriyoruzdur nadir
coğrafyada. Ne aciz kalemim anlatabilirdi bu de olsa ama kabul etmeliyiz ki iyi ve ahlaklı bireyler
durumu ne de bir dini vardı şiirsel yaşayışlarına
bir leke gibi düşen acıların. Çağın akışına ayak yetiştirmek konusunda eksik kalıyor sistem. Eksik
uydurmaya çalışırken kaç kadının gözyaşını kalıyoruz bizler. Unutulmamalı ki eğitim aileden hat-
unuttuk ve kaç kadının çığlığını duymaz olduk
acaba diye sormalıyız kendimize. Edebi cümle- ta anne karnından başlar. Uzmanlara göre bir anne
lerle başladığım bu metinde kadınları övmek ve hamilelik süresince şiddete maruz kalırsa bu durum
yaratılıştaki güzelliklerini, fazlalıklarını ortaya henüz doğmamış çocuğa da etki ediyor ve o çocukta
çıkarmak elbette benim işsiz cümlelerime fazla küçük çaplı da olsa şiddet eğilimi başlıyor. Erkek ço-
gelir. Hem benden önce birçok şair, yazar, yö- cukların çıplak fotoğraflarını marifetmiş gibi saklıyor
netici, sanatçı fazlasıyla işlediler bunu dizelerin- ve bununla övünüyoruz. Acı olan şu ki bunu en eği-
de de düşüncelerinde de. O zaman ben bugün timli olanlarımız bile yapıyor. Erkek cinsiyetinin ver-
romantik değil de realist bakayım biraz 21. miş olduğu durumun arkasına saklanan bireylere şu-
Yüzyılın kirli ve kırgın penceresinden. Hem an- nu söyleyebilirim ki : Bir dininiz olmak zorunda de-
nemi de mutlu etmiş olurum biraz zira küçük-
ken kırılmasına sebep olan bir çocukluk geçir- ğil ama ahlaklı olmak zorundasınız. İster evrensel
miştim. Düşünebiliyor musunuz 21. Yüzyıla yasaları, ister devlet kurallarını, ister vicdanınızı esas
geldik hâlâ kadın erkekle eşit mi, denk mi soru-
larını soruyor ve her gün kadın cinayetleri, taciz alın. Ama ahlaklı olmak zorundasınız. Yıllardır iğ-
olaylarıyla uyanıyoruz. Bu elbette insanlar üze- rendiğim bir söz var aşk denen duyguya haksızlık
rinde ciddi etkiler bırakmış ve kadınlar üstünde olduğu kadar aşk denen duyguyu gölgede bırakıyor.
adeta travmatik bir durum oluşturmuş durumda. Hatta lekeliyor. " Ya benimsin ya kara toprağın " Ne
Kime sorsak bunu eğitimsizlikten kaynaklandı- kadar da tanıdık değil mi bu söz ? Hepimiz biliriz
ğını ifade eder. Peki ya eğitimli tacizciler, eği- hani büyüklerden ögrendiğimiz, ergenlik yıllarında
timli caniler ? Onlara ne demeli. Sorun şu ki ya- çoğu erkeğin kullandığı ve o sözün garip bir şekilde
rım yamalak eğitimimiz ahlaki olarak eksik ka- gerçek olması ne acı bir durum. Her şeye ulaşan ve
lıyor. Belki çok iyi problem çözen, çok iyi dil her istediğini elde eden şımarık modern zaman insa-
nının bu eylemi gerçekte de yapması ne kadar da acı
bir durum. Ya da başka bir söz " Seviyordum o yüz-
den öldürdüm " Aşk hasretinin öldürdüğünü duydum
ama aşık olduğu kişiyi öldürene rastlamadım okudu-
ğum kitaplarda. Çok merak ediyorum Fuzuli yaşıyor
olsa bu söz hakkında ne düşünür, Nâzım’ın kemikle-
rinin sancıdığını duyar gibiyim. Bunları yaptığınız
için kendinizle övünebilirsiniz sözüm ona bu cümle-
yi hayat felsefesi haline getirip bu sözlerime kızacak
olan okuyucular. Yüzlerce hatta binlerce şairin yü-
celtmeye çalıştığı aşk, sevgi, sadakat duygularını tek
hareketinizle alaşağı ettiniz , tek hareketinizle lekele-
diniz. Bence bu duyguların da temizlenmeye ihtiyacı
var yalnız namus terimi olarak tanımladığınız şeyi
temizlemek gibi olmaması ümidiyle. Yıllarca namus
kavramını kadına yüklediniz ve yıllarca kadını cinsel
bir obje olarak gördünüz. Duygularınız bile yüreği-
nizden ya da zihninizden değil de cinsel uzuvlarınız-
dan geliyordu. Evet siz erkektiniz, iyi adamları da
lekelediniz. Evet siz erkektiniz üzgünüm yürekli ol-
mayı kadınlardan öğreneceksiniz. Ben bu satırları
yazarken insan olduğumun bilinciyle yazdım. Te-
mennim şu ki artık herkes biraz olsun insan olduğu-

nun farkına varsın.

Bu toplumun, bu ülkenin, bu ren, onlar için İnkılaplar ta-

insanların en çok da buna ih- sarlayan Mustafa Kemal ola-

tiyacı var çünkü. Tarih ve caktır. İyi tarafta kocasını şi-

Tanrı kadınlara karşı davra- kayete gelen kadını saatlerce

nışları sebebiyle iki tür insanı dinleyen Halife Hz. Ömer

hep hatırlayacaktır. Bir taraf- olacaktır. Kötü tarafta olanla-

ta kadını yücelten insanlar, rın ismini bilmekle beraber

diğer tarafta kadına vermedi- yazmayacağım. Ne kağıdımı

ği değerle aslında kendi değe- kirletmek niyetindeyim ne de

rini düşüren canileşmiş zihni- okuyucunun öfke krizlerine

yetlileri. Tarih iyi ve kötü ay- girmesini istemiyorum. Gali-

rımı yapacaktır kendi sayfala- ba sözlerimi yazdığım kısa

rında. İyi tarafta Mekke’de bir yazı ile sonlandırmak da-

kız çocuklarını katleden bir ha iyi olacaktır : " Ve ben an-

toplumda kız çocuğunu nemden sonra aşık oldum

omuzlarında gezdiren Hz. tüm kadınlara, Annemden

Muhammed olacaktır. İyi ta- sonra inandım kadının kutsal-

rafta kadını erkekle eşit düze- lığına. "

ye getiren, onlara haklar ve-

AYRILIGIN SÖN DEMI

T İrem Gül Yılmaz
aşlaşmış bir tren garının en müspet vakası ne- Kalp dört odacıklı bilim dalında. Yarıya bölündüğünde
dir? Ayrılık. Senelerin getirdiği bir film pozu yine bir çift kalıyor, iki insan daha nasıl bütünleşir bun-
vardır. Ya film başlarken başrol trenden iner dan başka?
ya da film biterken gülümseyerek trene biner. Leyla mecnuna kavuşsaydı ya da Muhteşem Süleyman
Bir tereddüt tutalım ki başrol hayaline gidiyor, kalanlarsa şehzade Mustafa’yı öldürmeseydi veyahut kara tren tür-
ayrılığın imdadına. Kim kazanır? Giden değil, kalan da küsü hiç yazılmasaydı ayrılık miat doldurur muydu? Aşi-
değil. Yüreğini bu ayrılığa mühürleyen kazanır. Nedir bir kar dil, hercai bir destandan daha payidardır. Bu yüzden
yerde kalmak ki bu mahiyet bir yüreğe aitse? bir ayrılık ha bir dilde ha bir diyarda ha bir cihanda du-

Bir sevda iki kalbe ufak bir iplikle bağlıdır ya da bir yulmuş ne yazar! Bir ayrılık iki candan kopmuşsa daha

nefret akılla yürek arasına aynı sevgi gibi ince bir iplikle da heveslenmez bahar, daha da biçilmez antlar.

tutulmuştur. Eğer beklenen, beklenildiği yerde bir yüreğe Ayrılık iki türlüdür. Biri ölüm biri mecburiyet. Sanki
sahipse gelmemesi sorun değildir. Sorun beklenmek de farkları varmış gibi! Benden giden bir daha nefesini ve-
değildir. Sorun sadakattir. Aşk ve nefret iki hazin şeyi remeyecekse benim mecburiyetimdir. Benden giden bu
beraberinde götürür. Güç. Beklemek güçtür, beraberinde sürgünde mecburluğu beline sıvazladıysa benim ölü-
getirebileceği yeni bir kuvvet yoksa beklemek ölmektir. mümdür. İki türlü de biri ölür biri yaşar; yaşayan ölene
Ben gidişlerin bir trende başladığına inanmıyorum. Ben- sadıksa devam eder işleyiş. Her gün aynı yerden aynı
ce akıl, sedef bir sermayede ne denli parlaksa gidiş de o otobüs kalkar, yine aynı saatte vapur karşıya geçer ve
denli sönüktür. O yüzden karadır trenler, renk mefhu- insanlar yine doğar. Tut ki yaşayan içinden döndü ve iha-
mundan bir koyuluğun kömürü ve tozudur trenin rengi. neti tanıdı, ölen ihanetin cefasını çeker mi? Ölene cefa
Gidiş akla girdiği an gerçekleşir. Yoksa bin defa da gider yakışmaz, ölene vazgeçiş yakışır. Yakışmak sorun değil
dilber, bin defa da geri gelir. Somut bir demirin ağır sesi de bir hissiyat bir insanda emanet duruyorsa zaten yaşan-
mi duyulması gerek illaki? Fizik, nesnelerden ibarettir maz ki! Benim nazarımda yakışmak bir yarımı yarım et-
fakat bir bekleyiş bin canın mücerretliğinden de kadim- mek gibi bir yarımı tamam etmek değil. Nedir bu hülasa
dir. Öyle ya, giden gittiğiyle değil giderken götürdüğüyle çelişki demezler mi? Derler de ben de sorarım; bir yüre-
kalıyor. Yanında bir bedeni değil bir bedeni insan yapanı ğe yakışan nedir? Aşk, sevgi vs. Peki bir aşk yarım bir
götürüyorsa ne âlâ! O zaman ne gidene ne de kalana yüreği tamam eder mi? Hayır çünkü her aşk bir ayrılık

eyvallah denir. Çünkü yürek birliği çifttir ve iki bedene taşır ve her ayrılık bir yarımı alır ve götürür. O yüzden

aittir. benim nazarımda bize yakışanlar bizi yarım bırakır.

Hep iyi şeyler mi yarım kalır? sadece vardır. Varlığı bir sonuç
Hayır. Mesela bir kin de yakışa- doğurmaz, bir varlık eğer sebebe
nını bulduğunda yarım kalır. O nail değilse var değildir. O yüz-
yüzdendir ayrılık hep bir eksik- den ayrılık ancak yürekle bağlı-
liktir. Yakışan eksiltir, yaşayan dır. Yüreksiz ayrılık, ayrılıksız
tamama erdirir. Ayrılık bu denli yürek olmaz. Hülasa ayrılığın
kuytu bir his işte. Ne bekleten- değmeyeceği insan yoktur. De-
den ne de bekleyenden sorulur. ğene sabır, değdirene sadakat
Beyhude olmayı en çok hak eden dilerim.
yürektir o yüzden. Hem cefanın
hem sefanın pejmürde maliki
yürek. Bu yüzden ayrılığın anası
yürektir. Yetim bir ayrılık

ISVIÇRE ÇAKISI

Merve Dalçık

Karıncalar nasıl bu kadar sistematik çalışabiliyor? le ermiş fakat mesaisi hala bitmeyen torun bakan bir

Boylarının bilmem kaç katı çekirdek kabuğunu Seyit ninemi, ucuz topuklu ayakkabısı dar trikosu solmuş

onbaşının mermisi gibi sırtlanmışlar. Süpürgeyi bı- teniyle her gün fazladan üç beş kuruş için patronuyla

rakmış yaklaşık bir on dakika tefekkür etmiştim. Son- beraber kepenk indiren bir konfeksiyon kızımı, bir

ra işlere devam tabi… Bulaşık dünkü sinema günün- bakışta anlıyordum. Bu Şehir adamı Sharlock’tan hal-

den kalan kuruyemiş pisliğini temizleme. lice yapıyordu. Kozmopolit kelimesinin Büyüğünün

Türkiye’deki kadınların her sabah yaptığı rutinin sa- hakkını Amerika, küçüğünün ise İSTANBUL veri-
dece bir parçasıydım. Google haritaların bir gün kad- yordu.

rajına takılacak olursam yıllar sonra camda sofra bezi Vapura binerken fark ettim ki telefonumu yanıma al-

silkeleyen donmuş kadın siluetimi hatıra olarak bıra- mamıştım. Hay aksi! İyice meraklanacaklardı şimdi.

kacağım gelecek neslime. Fakat; bu düzenin parçası Neyse yaparım açıklamasını yapmasına ya bizim

olmaya pek niyetim yoktu okuyup kendimi bu döngü- hâkim bey kabul eder mi orası bilinmez. Tek ayağımı

den kurtaracaktım. Onun için yıllar önce bıraktığım attım vapura, diğerini atmamla dışarıda yer kapmak

okuluma devam ediyordum. Üniversite son sınıftım. için depar atmam bir oldu. Ee bu şehrin kadınlarının

Tüm bu koşuşturmacaya bir çocuk, bir üniversite, her gözü açık olmalı. Sonradan fark ettim ki benden baş-

gün düzenli olarak yazı yazma rutinimi de sıkıştır- ka kimse koşmuyor. Hayretle otururken yağmur dam-

mıştım. Olsun nasıl olsa bir gün bir şey olacak. Bu laları alnıma birer birer kondu. Bir akıllının ben ol-

emeklerim meyvesini verecekti, bir gün bir mucize… madığını ne zaman öğrenecektim. ‘’Ahh! Gülbahar

Tüm bunları düşünürken eşim içeriden seslendi aklın hep kötülüğe…’’ derdi bizim evdeki hâkim bey

‘’Gülibik çaaaay ‘’… çay getirir misin? Demesine vallahi yalan değil. Ne yapalım oturacaktık artık.

gerek çoktu Ç dese anlardım. Zeki kadındım vesse- Alaycı üç beş göze pabuç bırakmayacak kadar da gu-

lam. Tüm ev işleri bitirmiş artık kendimi dışarı atmak rurluyumdur. Girmeyeceğim içeri hem belki canım

için bir bahane arıyordum. İçim deniz çekiyordu bir ıslanmak istiyordur? Nerden bilecekler. Haklı bir ki-

vapur sefası, evde demlenmeyen benim doldurmadı- bir vardır bu şehrin kadınlarında kirasını zor denkleş-

ğım bir bardak çay. Bir çılgınlık yapıp evdekilere tiren evin erkeğine son ana kadar göstermez zulasını

söylemeden aldım çantamı dalıverdim emektar kadın- ay başı geldi mi en büyük destek üç beş kuruşla evin

ların, anaların bacıların şehri İstanbul’a. Böyle görü- hanımından gelir. Gerçi bizim hâkim bey teşekkür

yordum İstanbul’u bir kadını hemen anlıyordum par- etmeyi sevmez. ‘’Kimin parasıyla kime yardım edi-

dösüsü eşarp bağlayışı eski bez çantasına sıkıştırılmış yorsun? ‘’der. Olsun. Beni içten içe takdir ettiğini bi-

yedek kıyafetiyle bir gündelikçimi, yoksa yaşı kema- lirim.

Erkekler yiğitliklerine leke sürdürmez. Tüm bunları anı kalmalıydı.

yazmaya niyetlenip gözlem ağı kurmuşken, yanıma Benim için de bu vapura binmek yorgun geçirdiğim
bir grup genç geldi yağmura aldırmadan fotoğraf
çekiyorlar, daha sonra çektikleri fotoğrafa dakika- bu son haftaya başkaldırıydı. Bir arınma… İstan-
larca bakıyorlardı. İçlerinden üşüdüğü her halinden bul’u zihnimle yeniden fetİh etme günüydü. Bunun
belli, soğuktan rengi kaçmış, fönlü saçlı kız; da bir anısı olmalıydı. Çocuk evde en son ne yapı-
yordu?
‘’güzel çıkmamışım’’ dedi. Zaten mevsimi olma-
yan ceketinin birde önünü açtı. İçine beyaz, tişört Suluboya. Hemen Eminönü’ne gidip güzel bir sulu-
demeye bin şahit istenilen bir bluz giymişti. Belli ki boya ve kanson resim defteri alacaktım. Bir gemi
renklilerle beyazları ayırmayı bilmiyordu. Bu dü- çizecektim, dışarıdan boş gibi görünüyor ama her-
şünce sebepsizce canımı sıktı oradan ayırdım bakış- kes içeride yağmur yüzünden birbirine sığınmış.
larımı derken; öteki çocuk ‘’silme!’’ diye sesini Geminin bir ucunda ben varım. Dışarıdayım, ıslanı-
yükseltti. ‘’Anı kalsın’’. Bu vapur seyahatinin bir yorum, zihnimin ateşini söndürüyorum. Bu şehirde
anısı olmalıydı olmasına da yağmuru denizden top- kadın olmak böyle yanmaktır. Derdi, tasası bitme-
layan koyu gri bulutlara, vapuru kırbaçlayan dalga- yen kadınların zihinlerindeki ateş hiç sönmez.

lara, solmuş betonuyla ihtişamını hala yitirmeyen Kafamdakiler ağırlık yapmış olacak ki, gemi benim

Galata’ya, İstanbul’un mütevazi ve fantastik devi olduğum tarafa doğru yatacaktı. Çizecektim bunu.

Ayasofya’ya Süleymaniye’ye bakmıyorlardı ki. Koşturmacalarıma bir yenisini daha eklemiştim.

Hepsi karşımızdaydı. Ama onlar birbirlerini küçük İstanbul’un böyle kadınları da vardı İsviçre çakısı

ekrana sığdırmayarışına girmişlerdi. ‘’Anı kalma- gibi.

lı!’’ bu söz kafama takıldı. Haklılardı bir bakıma,

DÖRT ÖDADAYIM, SENDEYIM

Sefa Fırat

‘’Bendeniz güller bahçesinin bülbülü. Sizse bu bah- mesela. Bir bakış, çok şey anlatır insana. Göz dili
çenin tek kırmızı gülü. Efendim, kusuruma bakmayın vardır insanlarda. Onlar gözleriyle de konuşurlar.
ama, sizin dalınızdan başkasına konamam. Sizden Onlar gözleriyle de susarlar. Nasıl kalbe ilişen zihin-
başkasında olamam. Bir kere gözlerim sizden ayrıla- de yer edinenden daha kıymetli ise, gözden çıkanda,
mazken ayaklarıma nasıl hakim olayım? Bunu ben- dilden çıkandan üstündür, kıymetlidir. Ben sözü çok
den istemeyin, lütfen. Lütfen efendim…” uzatıyorum biliyorum ama, gözümü görmüyorsunuz
okurken. O ne de kısadan bahsedip geçiyor aslında.
Meftun görülen ben, şu çölün yalnızıyım. Kitapların O bir noktaya sığdırıyor sevda cümlelerini. Yazıda,
ayracı, saatlerin sayacıyım. Bir gürgen dalıyım. Bir dilde bu kısalık olur mu hiç. Ele düşende, yere dü-
gülün güzelliğinin şahidi, gözlerinin şehidiyim. Ben şende saf bir güzellik beklenir mi hiç? Beklemeyin
tepeden tırnağa kanım, kırmızıyım. O tepeden tırna- benden de...
ğa bulut, beyaz… Çok kitap okumanın yaşananlara
isim vermede büyük katkısı vardır. Yani pek zorlan- Nefeslerinden yorulur mu insan? Ben yirmi yıldır her
maz böyle insanlar. Onlar kelime baykuşudurlar. On- gün gidecekmiş gibi yaşıyorum. Bir yapboz parçası
lar için kelimenin sınırı yoktur. Kelime her yerdedir. alıyorum her seferinde elime, bu düşüncelerden son-
Sağı, solu, arkası, önü yoktur. Öylesine somdur, öy- ra. O parça o parçanın eşiydi, diyorum. Başkasında
lesine hoştur kelimeler. Mavi dersin sen onlara, bay- olmazdı, başkasında garipti diyorum. Aklım değil,
kuş edasıyla tarar zihnini, çıkarır önüne olur olmaz kalbim gidiyor ona. Dört odacığı da girintili kalbi-
kelimeleri. Hüzün mü dersin, huzur mu dersin yahut min, dört odacığı dört mevsimiyle çıkıntılı kalbinin-
zıt kavramların buluşması mı dersin bilemem. Ne di. Benim ağzıma dolayıp, edebiyat diye sunduğumu
bileyim, bir yapraktan bahsederken onun bir gövdesi bir şair gözüyle söylemiş olacaktı ki. O kadar net, o
olduğunu, toprak altında tuttuğu bir sırrının olduğu- kadar sarılıydı sözcükler birbirine. Ben sana mecbu-
nu bahsetmez. O bahsedilmez çünkü. O öyledir. Onu rum, bilemezsin..
herkes bilir. Ya bilmeyen yok mudur, vardır tabi bel-
ki çoktur da bilmeyenlerin sayısı. Ama anlatılmaz Ah, kim bilir hangi çocuğun gözlerini kıskandın da
işte bunlar. Nedensizdir, sormayın. Araştırmayın, bu ona büründü gözlerin. Kim

büyüyü bozmayın... Gözlerin anlattığı şeyler vardır bilir hangi buluta hüzün yükledin de insanlar yağmur
diye kaçıştılar. Devam edemeyeceğim,

zira her harfin bir bıçak düzeni aldığı kelimele- götürüyor diyecek haldeyim.
rimde daha
Çöllerin serabı, gözlerin duasıyım… Bir şey da-
fazlası bir yaşamak dilemek olurdu ve biliyor ha:
musun ben hiç ölmenin öldüğünü
Bu çöl, o eski Sina mıdır,
görmemiştim ve yaşamanın İstanbul’u olmamış-
tı. Ben hiç kötü esen rüzgar Serabında rüzgar ufalanıyor,

görmemiştim. Şimdi ise kötü rüzgar saçlarını Kayboluyorsun, ben yokum…

21. YÜZYILDA INSAN ÖLMAK

Beyza Yazıcıoğlu

Değerlerimizin kökten değiştiği, sevginin anlamını oldum ve mutlu ettim ,sevdim ve sevildim, bu dün-
yarara ve çıkara bıraktığı, konuşurken defalarca dü- yaya bir ağaç bıraktım. Ağladım, düştüm ama güzel
şünülüp yanlış lanse edilmemek için ince eleyip, insandım. Güzel insanlar yetiştirdim. "Güzel dost
popüler kültüre ayak uydurarak "Ben de sizdenim." oldum, o en sevdiğim şarkı bitene kadar yolumu
dediğimiz dönemdeyiz . Toplum tarafından öteki- defalarca uzattım." demiş olacaktım.
leştirilmemek için sustuğumuz ve şikayetçi olduğu-
muz durumu eylemle protesto edemediğimiz bir Sahi, şuan bulunduğumuz yerden memnun muyuz?
dönemi yaşamış ve yaşamakta olduğumuz için Yapabildik mi, yapabilecek miyiz ? Gözümüzü
bahtsız ve ümitsiz jenerasyonun en önde nefer tu- dünyaya son kez kez kapattığımızda kefede ne ağır
tanlarındanım , tutanlarındanız. basacak? Yaptıklarımız mı, yapamadıklarımız mı ?

Yetiştirilip hayata hazırlandığımız, pişmemiş, gör- Sevildiğimizden emin olarak göçmek mi, kırgınlık-
memiş, gelişmemiş ve taze fikirlerle anlamaya ve lar mı ? Peki, ya yaşam koşuşturmacasındaki kendi-
empati kurmaya yetmeyen minik bedenlerimiz, da- mizi unutuşlarımız? Yapabildik mi karşı çıkmaları?
lıp duraklayıp gördüğümüz düşlerimiz başkaydı. Masaya yumruğu vurabildik mi tersliklere? Hayatı-
Okuyup büyük adam olacak, o kitaplıkta severek mıza yön verebildik mi? Hayalini kurduğumuz o
sergilediğimiz kırmızı metal oyuncağı bile alacak- karavanla yola çıkabildik mi? Patronumuza rest çe-
tık. Barbielerimiz kadar şık, güzel ,bakımlı ve mut- kecek kadar özgür müyüz? İstediğimiz şeyleri alır-
lu olacaktık. Sanatla ilgilenecektik. TRT'de şaheser ken kaç kez düşünüyoruz? Sokakta son kez oyun
yaratan adam kadar yetenekli, tek parmağıyla bir oynadığın tarihi hatırlıyor musun? Ben de öyle ...
bacağının üzerinde dönen ve dönerken etrafına ışık Ben de en son omzuma ne ara bu kadar yük bindi,
saçan sanat, emek ve alınteri , başarı saçan dansçı- ben ne zaman büyüdüm ve ne zamandan beri bu
lar kadar özgür olacaktık. Yetişme çağındayken te- sıradan düzene dahilim? Bilmiyorum.

levizyondaki gençlik dizilerinde gördüğümüz o Peki, 21. Yüzyılda aşık olmak sayın okur ?
renkli gösterilen hayatı yaşamak için sabırsızlanır-
dık, o tatlı kaçamakların heyecanını yaşımızdan ön- İnsanlar sahi
ce tatmak isterdik . Yoksa yaşının üzerinde giyin- mi? Aşk diye
meler, karşı çıkmalar ve ses yükseltmeler özenilen bağıran aşık-
bu ışıltılı hayata çabuk geçmek için miydi ? Üniver- lar? Afişe
site amfilerinde yüksek sesle ve özgürce konuşa- edilmiş mut-
caktık siyasetten. Kulağımız çekilmeden ve soğuğu luluk pozları?
hissetmeden... Bir proje yapacaktık mesela, herke- Neyin bedeli-
sin memnuniyetle karşıladığı ve gülümsediği, sev- ni ödettikten
diklerimizin tarafından alkış toplayan bir proje. sonra avaz
Atatürk'ün bıraktığı mirası ileriye taşıyacaktık. En avaz bağırıyor
az 2 dil bilecektik hani ... Dostlarımızla filmlerdeki sosyal medya-
gibi maceralar yaşayacaktık. da aşık? Ve
belki de bu
koşuşturma-
Sonra ... cada hiçbirine
rastlamayan-
Sonra mı ? Hayatımızın aşkını bulup, standart ya- lar... En sahi
şam evrelerini tamamlayıp bu yaşama mutlu veda onlar sanırım.
edecektik . Saniyeler gözümüzün önünden geçer- Bir ömür tü-
ken... Vay be! Ne güzel yaşadım ve yaşattım, mutlu

kettiğimizde bu döneme denk geldiğimiz için mi acımasız dönemde, insan kalmaya ve tutunduğu-
hayıflanacağız? Yoksa hayalimizdeki insan olama- muz yerden düşmemeye, ölmeden bir kez aşık ol-
dığımız için mi? Gerçekten severler mi birileri bi- maya, o lezzetli restoranlara bir kez de olsa gittim
zi, o eski filmlerdeki gibi bir ekmek bir suya ta- ve yedim diyebilmek için patronumuz ne derse
mah edebilecek yüreklilikle? Sırtımıza 3.ve 4. ka- evet demeye mecbur olduğumuz ve burnumuzdan
natları takacak kadar? Her sevişinde ve her öpü- soluduğumuz nefese paranın karar verdiği bu baht-
şünde yerden yükseltecek kadar, güveniyle dağ sız dönemde yanlışlara karşı ne kadar aykırıyız?
yaratacak kadar?
Bana ne kadar mutlu olduğunu, kimden vazgeçe-
Aç ve susuz kalmış çöldeki seyyah kadar muhtacız meyeceğini ve ne için daha çok çalışacağını söyle-
sevgiye. Kızgınlığımız, kinimiz, eksikliğimiz ve yebilir misin sevgili okurum?
doyumsuzluğumuz bundan değil mi?İnsan, galiba
yetişkinliğe ulaştığında en çok o zaman insan olu- Tahammülsüzlüğümüzü, mutsuzluğumuzu, boyun
yor, gerçek bir insan, her tavrıyla ve her hâliyle. eğişimizi ve kendimizden ödün verip başkalaşma-
mızısevgi onarsın .
İnsanların hayatına ekonominin yön verdiği bu Sen, sen ol 21. yüzyılda insan olma.

Aysu Özcan

Gün doğumu mu gün batımı mı ne fark ederdi ki şim-
di bu güzelliğin karşısında.

Ne denizin şarkısı ne tenime değen sıcaklığın ne de
fotoğrafa misafir olan kuşun yanında.

Zamanı durdurup yanıma aldım bu anı ve devam et-
tim tekrar görüşebilmek umuduyla. Şanslıysak kuşu-
muz da uğrar yanımıza. Belki de değişmiş olur o da
bizim değiştiğimiz kadar. O zaman geldiğinde kim
bilir belki de gün batımının da farkında oluruz hiç
olmadığımız kadar.

Boşuna bakmak görmek değildir dememişlerdi.
Bazen yapmamız gereken sadece perdeyi çekmekti.

IKINCI ŞANS

Lavinya Öz

“İkinci şans diye bir şey mutlaka vardır ve kulağınıza şöyle fısıldar:
Tüm geç kalınmışlıklar için hep erkendir, yeter ki; göz görsün, kalp bilsin, dimağ fark

etsin.”

Sabahın ilk ışıklarıyla bir mühtedi, hiç acele et- “Hallederiz!”
meksizin yavaş ve sakin adımlarla, “BİR UMUT”
sokağında zuhur etti. Henüz aldığı muştuyu aile- “Ee! Necmi Abi, at yarışı nasıl gidiyor?”

sine götürmekteydi. Bir haftadır uğramadığı evi- Sadece: “İyi,” dedi Necmi Abi muğlak bir tebes-
ne vardığında o eski püskü bavulunu yine kapının sümle.
önünde buldu. “Yapma be Melahat, bende ne ka-
bahat?” dedi yer altından çıkan bir sesle. “Ev sahibiniz bir haftadır her gün kahveye gelip
seni soruyordu, belki bilmek istersin.”

Kapıyı çalmadı. “Sağ ol! Bakkalı, manavı hiç anlatma e mi? Hal-
Neden sormadı. lederiz!”

Bağırıp çağırmadı. “Oynama şu mereti be abim. Şimdiye kadar ne
kazanmışsın ki? Çocuklarının rıskını verme gan-
Yılda beş altı kez karşılaştığı bu duruma alışık yanlara.”
olarak aldı bavulunu eline, kepenklerini henüz
açmış olan mahalle kahvesinin yolunu tuttu. Yer “Tamam, vermem. Sen ne yaptın, istedin mi Zeh-
edindiği masaya oturdu. Çok acıkmıştı. Kahvenin ra’yı babasından?”
çırağı Lütufkâr annesinin saklama kaplarına bı-
raktığı nevaleyi adamın masasına bıraktı. “Necmi “İstedim de vermediler abim. Kahveci çırağı kızı-
Abi sen başla. Ben şimdi yan fırından iki taze so- na bakamazmış. Öyle dedi babası. Hangi parayla
mun ekmek de alıyorum... Çay da üstünde… Be- rahat ettirecek mişim pamuk gibi kızını? Yani
raberce artık Allah ne verdiyse...” kimse mutluluğu düşünmüyor. Bir ev al kızımın
üstüne yap vereyim diyor. Anlayacağın imkansız
Necmi Abi; yorgun, yaşlanmaya yüz tutmuş sure- o iş. “İki gönül bir olunca samanlık seyran olur,”
tindeki gömük gamzelerini iliştirdi en güzel te- diyen yok, herkes “İki çıplak bir hamama yakı-
bessümüne ve belli belirsiz salladı başını. şır,” diyor abim, o da ata sözü bu da ata sözü han-
gisini dinlesin, hangisini çiğnesin bilemiyor in-
Lütufkâr bir kaç dakika içinde, üstünde dumanla- san. Akıl sır ermiyor şu ata sözlerinin işine. İna-
rı tüten somun ekmeklerle geri döndü. Yanan el- nır msıısn, şu güvercinlerden bile dua dileniyo-
lerini ekmekleri masaya bırakarak kurtardı. Daha rum her sabah ama karar verdik kaçacağız biz.”
demini tam almamış semaverden iki de çay dol-
durdu. Kahvaltı boyunca bu kendi kendine gü- “Yok kaçmayın.”
lümseyen adama hiçbir şey sormadı.
“Ya ne yapalım abi?”

Sessiz sedasız kahvaltılarını yaptılar. “Hallederiz!”

Lütufkâr ekmek kırıntılarının döküldüğü gazeteyi İki üç saat sonra yine beklendiği üzere küçük Rı-
toparladı, dışarıya, kuşların yiyebileceği bir yere za kahveye geldi. Babasına yaklaştı:
serpiştirdi. Güvercinlerin hiçbiri kaçmadı kendi-
sinden. Birini avuçları arasına aldı kulağına bir “Baba, annem eve gelsin diyo,” dedi.
şeyler fısıldadı, öptü ve bıraktı sonra yere. Daha Olmasını istediği tek dünyası mahallesi ve ailesi
demli iki bardak çay getirdi masaya. olan Necmi; bir elinde, içinde hiçbir zaman neler

“Bu güverciklere de bir yer yapmak lazım. Kedi- olduğunu bilmediği eski püskü bavulu, diğer elin-
ler kapıveriyor hayvancıkları yerlerde yem yer- de onu bu hayata bağlayan Allah’ın Rıza’sının
ken, üzülüyor insan. Misal şimdi bir düşün; ye- minik, sıcak eli, sol üst cebinde; kalbine en yakın
mek yiyorsun ama bir bakıyorsun seni yemişler, yerde duran, on trilyon lira tutturduğu çeyrek pi-
yango bileti vardı. Böyle bir paranın yarısının ya-
korkunç bir şey!” rısı da rahata erdirirdi.

Herkese öyle söylese de; hayır, onu son kalan Kumar denilen bu illet ne onulmaz bir hastalıktı.
parası ile filan almamıştı. Yine cep delik cepken O para ile en yakın hamama girip yedi kez su
delik olan günlerden bir gün aç ve sersefil, bir dökündü ve pirüpak evinin yolunu tuttu.
lokantanın önünden geçerken eğlenerek, sohbet
ederek ma’aile yemek yiyenlere baktı dikkatle, Hamamdan yeni çıkmıştı ki kuvvetli bir rüzgâra
küçük olan erkek çocuklarını hep baba hasreti yakalandı, toz kaldıran rüzgâr nereden geldiği
çektirdiği Rıza’sı, hep gülümseyen mutlu kadın- belli olmayan çeyrek bir piyango biletini Nec-
ları da çilekeş Melahat’i imiş gibi tahayyül etti, mi’nin alnına yapıştırıverdi.

bir zamanlar gülmek en çok Melahat’e yakışırdı Necmi; bir elinde, içinde hiçbir zaman neler ol-
diye geçirdi içinden, ne olmuştu da yediveren duğunu bilmediği eski püskü bavulu, diğer elin-
gülünü soldurmuştu böyle? Sair masalarda tek de onu bu hayata bağlayan Allah’ın Rıza’sının
başına oturan yaşlı adamları ise kendi sonuna minik, sıcak eli, sol üst cebinde; kalbine en yakın
benzetti. “Hak etmiyorum onları,” dedi içinden. yerde duran, on trilyon lira tutturduğu çeyrek pi-
O an karar verdi tövbelerin tövbesi ki bir daha yango bileti ve aklında Melahat’ine söyleyeceği
ganyan manyan yoktu. Cebinde kalan son parası mutlu ve gururlu kelimeleri ile evinin, ailesinin
ile hemen yakınında bulunan seyyar bir piyango- yolunu tuttu.
cudan çeyrek bilet almak istedi… Sonra vazgeç-
ti. “Bu nasıl tövbe yahu böyle?” diye düşündü. “DİLE BENDEN NE DİLERSEN MELAHAT”

GÜNEŞIN VEDA TÜRÜNCÜSÜ NE
İFADE
Sabiha Küçüktuncer EDİYOR?

Uzun bir yoldu gidilmesi gereken ve en dönüşsüz- Kızım iyi tut gemilerinin iplerini. O zamanlar
lerden. Sahi kaç kere daha gidecektik bu dönüşsüz neden böyle söylediğini anlamamıştım. O zaman-
yolu, kaç saniye daha maviliklerin tonları arasın- lar daha yeni doğmuştum, küçüktüm. Nereden bi-
da, altında yahut üstünde gezecektik? Ben biliyo- lecektim ipleri tutan benim umudumu besleyen
rum. Biz her kendimizden kaçtığımızda ya da ken- güvercinlerim olduğunu?
dimizi yakalamaya çalıştığımızda bir mavilikte Ben zaten mavilikler için doğmuş olmalıyım. Yok-
bulacaktık kendimizi, tıpkı gökyüzü mavisinin ala- sa nasıl en başından beri gökyüzü ve denizle dost
bora olarak denizlere dökülmesi gibi... Evet bir kalayım?
kaçıştı mavi, yahut bir yakalama hevesi... Sükuttu
belki altın gibi... Anneme göre herkesin gemisi varmış denizlerde

Evet yine gidiyorduk işte ölüme doğru. Gökyüzü
ve bulutlar bu yüzden maviyi soyup giymemiş
miydi güneşin veda turuncusunu?
En ortasındaydık denizin. Belki Büyük Okya-
nus'un belki Atlantik Okyanus'un... Hatta belkide
karşısındayık tüm okyanuslar ordusunun... Bu
yüzden kuşkulu ve bir hayli yorgunduk. Öyle çok
yorulmuştuk...

Uzun bir dinlenme gerek şimdi bize. Uzun bir ma-
vilik üstünde ilerleme... İşte tam zamanıydı şimdi
mürettebatın gemiden inip mavilikler basamağında
ilerlemesinin. Yani benim... Bendim kaptan ve
bendim tüm dört zabit. Bendim güverte reisi hatta
kamarot. En güzel yemekleri ben yapardım ve ze-
hirlerdim umudu besleyen güvercinlerimi. Hem
onlar ne bilirdi ki beslemeyi? Ben bilirdim onları
beslemeyi ve zehirlemeyi.
Bu yüzden yola çıkmadan önce annem aynen şöy-
le söylemişti :

gezdiği ve zamanı geldiğinde alabora olmasını Siz hiç alabora olmuş bir yolcu gördünüz mü?
beklediği. Tabi o zamanlar bilmiyordum alabora Ben gördüm. 21 Aralık 'tı o. İsmini en hülyalı
olmanın beyaz güvercinleri zehirlemek olduğu- günden öğrenmiştim, o da güvercinlerinden.
nu. O zaman bilmiyordum yeniden doğmuştum. Bazı yolcularsa öyle mutluydu ki ortalıkta dola-
Zeten ben bilmiyorum, kaç kere doğup kaç kere şan. Sayıca azdılar ve sayıca fazlalar. Kimse bil-
yok olmuştum ? mezdi onların kaç gün, kaç saat sürdüğünü. He-
Babamın söylediğine göre gökyüzü maviyi soy- saplamak yıldızları saymaktan daha zordu o gü-
malıydı, bulutlar güneşin veda turuncusunu giy- nü. İşte onlar sayıca az ve sayıca fazlalar. Üste-
sin diye.. Ben yola çıktığımdan beridir kaç kere lik hiç unutulmayacaklar...
çoğaldım onu da bilmiyorum. Yeni doğmuştum
o zaman. İlk doğuşumda yalnızdım tabi gemim-
de. İkinci doğuşumda kaptan vardı, üçüncü do- Bir yolcu daha vardı ki o en geçimsiz. Öyle ki
ğuşumda birinci zabit üçüncü doğuşumda güver- kalkar kafa tutardı rüzgarlara. O, ya birkaç sani-
te reisi ve ben. Yeniden doğdukça oluştu tek ki- ye içinde alabora olacağını bilemeyecek kadar
şilik mürettebat. Ben ve ben gibi... cahil ya da rüzgarlara kafa tutacak kadar cesur
bir yolcuydu. Ve ben en son o yolcuyu görmüş-
Bu geminin en korkaklarıysa yolcularıydı pek tüm gökyüzü maviliği soyduğu gün. Güneşin
tabii. Onlar benim günlerimdi.Kimi nefretle ba- vedası bulutları nasıl da dansa kaldırmıştı o gün?
kardı bana. Gözlerimi kaçırmak zorunda kalır- Ah o bulutlar... Ah o bulutlar nasıl da mutluydu
dım göz göze geldiğimizde. Kimi öyle hülyalı... o gün. İşte ben en son o yolcuyu görmüştüm.
Hemen gider alırdım o yolcunun güvercinlerini. Rüzgar alıp saniyler içinde turuncu bulutları
Sonra da beslerdim onları zehirlerimle, umut dansa kaldırdığında görmüştüm...
beslemesinler diye. Bazıları da öyle çok ağlardı
ki onlara baktığımda bile gözlerim dolardı. Sonra tüm mürettebat ve yolcular sıkıca tuttular
Haykırırdı üstelik ağlarken. Öyle haykırırdı ki annemin bahsettiği yıkılmaya yüz tutmuş o umut
tek bir ses bile çıkmazdı o günden. gemisini. Umut gemisini taşıyan güvercinleri de
Sıkıca sarılmak için koşardım ona doğru ve o gördüm son rüzgar beni götürmeden önce. Gü-
kaçardı benden. vercinler bıraktı beni ve uçtu gökyüzüne. Yeni
bir gemi bırakılmış olmalı şimdi bu denizin yer-
yüzüne...

ACIZ INSANÖGLÜ / BÖLÜM BIR

Ecem Kapusuz

O lanetli günden beri insanların bana sordukları tek karada değil, bu denizlerde geçirmişti, ne birinci
bir soru var: ‘Gemide neler oldu?’ zabit olan Gilliam, ne de zavallı ikinci zabit olan
ben denizin haşin doğasını deneyimlemekten uzak-
Hah! Bilgisizlikleri içinde nasıl bir erinç halinde tık. Hepimiz sayısız fırtınalar, ömürlerini karada
olduklarının farkında olmayan, acınası faniler on- harcayan talihli insanların duysalar da görseler de
lar. Kendilerinde öyle bir kudret buluyorlar ki, şu inanmayacakları garipliklere ve mucizelere tanık
zavallı beni hakir görüyor, bir yandan meraklarına olmuştuk dalgalar üstünde. Doğa Ana eteklerinin
yenilip yanlış sorularla beni sıkboğaz ederken, bir altından ne çeşit bir mahlûk ya da felaket çıkarıp
yandan da bana yakıştırdıkları bu delilik hali sâri üstümüze fırlatırsa fırlatsın, hepsinin üstesinden
olabilirmiş gibi yürüdüğüm yoldan kaçınıyorlar. gelebilecek yetenekte insanlar olduğumuza inanı-
Yanlış, pek tabii ki yanlış sordukları soru. Gemide yorduk. İnanıyorduk tabii, ah, ne büyük nimettir
neler oldu değil, ‘Gemiye ne oldu?’ diye sorulma- cahillikle gelen inanç! Ve ne kutlu bir hediyedir
lı… O lanetli günde gemiye ne oldu? insanın kendi gücüne olan inancıyla gelen özgü-

Şimdi düşünüyorum da o gün gökyüzü Tanrı’nın ven! Tıpkı şimdi bana tereddütsüzce gemide ne ol-
gönderdiği bir işaret gibi bilindik maviliğinden çık- duğunu soran bu talihli insanlar gibi! Yeri
mış, mariz bir yeşil renge bürünmüştü. Caper- yurdu olmayan bir özgüven. O meşum günü NE
naum’dan vira vira yapışımızın üstünden on altı yaşamasam, kaptanımı, arkadaşlarımı…
gün geçmişti. Önümüzde ve arkamızda, artık nere- Tüm mürettebatı kaybetmesem, kim bilir?
ye bakarsak bakalım sema ve denizin sonsuzluğu Belki bende hala onlarla aynı kutlu cehalet İFADE

kalmıştı yalnızca. Yaşlı kaptan ömrünün çoğunu içinde yüzüyor olurdum. EDİYOR?

Ama nafile! O günde yeni fethettikleri topraklar üstünde yere sabitlenmiş eşyalara tutunmuştuk. Çok geçmeden
dikilen padişahlar gibi gurur ve güvenle duruyorduk gü- dışarıdan yükselen sesler ve bağrışlar duyuldu. Gözcü,
verte üstünde. Ne semaların yeşilliği, ne de daha önce denize düşenler olduğunu salık veriyordu. Gilliam, birin-
hiç görmediğimiz bir biçimde dipten gelip geminin ka- ci zabit olarak dışarı fırladı, kaptan ve ben ise toparlan-
burgalarını kucaklayan dalgalar kalplerimizi titretmek maya çalışarak Gilliam’ın sesinin denize düşenleri kur-
için yeterli değildi. Kaptan ve ben sert sözlerle mürette- tarmak için kayıkların indirilmesini bağırmasını bekli-
batın batıl inançlarını aşağılarken Gilliam’da onlara bek- yorduk. Beklediğimiz ses duyulmayınca toparlanmış,
lediğimiz av fırsatı için gözlerini açık tutmalarını tem- fakat tedirgin bir halde kamaradan dışarı yürüdüm. Bu
bihliyordu. Deniz çarşaf gibi, rüzgâr tatlıydı, fırtınanın ne olabilirdi? Kenanlılar, Filistinliler, ya da Asurlular
en ufak işareti bile ufukta görünmüyordu, mürettebatı mı? Capernaum’un bilindik bir gemisine saldırmaya kim
böylesine tedirgin eden şey ise, denizin sakinliğine karşı cüret edebilirdi ki?
gemiyi bulan sert dalgalardı. Kaptan onları bir su altı
akıntısının üstünden geçtiğimizi söyleyerek telkin ettiyse Ben güverteye ulaştığımda aklımdan bu düşünceler geçi-
de endişe öğleden sonranın altın olması gereken, fakat yordu. Mürettebatın insani yardım çağırışları ve yakarış-
hala mariz yeşile bulanmış saatlerinde de devam etti. ları, anlaşılmaz ve korku dolu seslere dönüşmüştü. Kor-
Hatta o akıntıdan bir türlü kurtulamıyor oluşumuz, dal- kudan kendilerini kaybetmemiş olan birkaç kişi güverte-
gaların bizi bir türlü rahat bırakmayışı korkularımızın nin korkuluklarına tutunmuş, orada mihenk taşlarına
artışına menba olmuştu. Sessiz bir köşede Gilliam’ı ken- dönmüş gibi hiç kıpırtısız duruyorlardı. Onlara azda olsa
dime muhatap alıp onu bu gizemli akıntı hakkında sor- yaklaştığımda orada cesaretlerinden değil, hayır Yüce
guladım, çünkü gençliğini ve sağlığını denizin bu kısım- Tanrım! Tam aksine, korku ve dehşetle dona kaldıkların-
larına kurban etmiş ben, daha önce şu koordinatlarda hiç dan kıpırtısız durduklarını gördüm. Suratları kireç gibi
böyle bir şeye rastlamamıştım. Gilliam ise, akıntı hak- olmuştu, gördükleri ağır işlerden güçlenmiş bacakları ise
kında benimle aynı cehaletin içinde olmasına rağmen şimdi rüzgârdaki saman çöpleri gibi titriyordu. Bakışları-
Kaptan’ın emirlerine ve sözlerine soylu hislerle bağlıydı mı onların baktığı yere, denizin kara sularına çevirdi-
ve ona kesin bir şekilde inanıyor, en azından dili onun ğimde ikrah ve korkuyla kendi kulaklarıma yabancı ge-
sözlerinin tersini söylemeye varmıyordu. len bir ses çıkarttım.

Saat akşama doğru ilerlerken mürettebatın huzursuzluğu Orada; Mahir Tanrı’nın yedi günde yarattığı bu mukad-
yemekle ve karanlığın gizlediği dalgalarla yatışır gibi des dünyanın hiçbir yerine ait olamayacak lâmekân ve
oldu. Bense içimde bir huzursuzluk hissediyor, semalar devasa kollar artık içini tamamen meçhul bilmemiz gere-
şimdi siyaha boyanmış olsa da o mariz yeşilliği içimde, ken sulardan yükseliyorlardı. Bu iğrenç yılanlar geminin
daha önce deniz yüzünden hiç bulanmamış midemde bir kaburgalarına sürtünüyor, adeta avını yemeden önce
bulantı olarak hissediyordum. Aşçının özenmeden yaptı- içinde kaplayacağı yeri ölçmeye çalışan gerçek yılanlar
ğı yemek bitti ve mürettebat uyku yerlerine dağıldı. Ge- gibi geminin etrafında kıvrılıyor, onu yokluyor ve mur-
rekli insanlar nöbet için güverteye çıkarken biz, yani za- dar bir şekilde elliyorlardı. Zulmet gecenin içinde benim
bitler ve kaptan, onun kamarasında hala gündüz gözüyle gibi mütedeyyin bir adamın, mukaddes kitabı yasakladı-
inceleyebildiğimiz o gizemli dalgaları tartışıyorduk. ğı halde bir esriklik hali içinde olup olamayacağını sor-
Sonra, aniden, beklenmedik bir darbe! guladım. Belki de bir gazın sâri etkisi içerisindeydik.
Belki de gözlerimiz bizimle oyun oynuyor, o hilkat gari-
Sessiz, duyulamayacak, ancak hissedebildiğimiz bir dar- besi kolların gemiye sürtünerek çıkardığı iğrenç sesleri
be, geminin baş tarafını huzursuzlaşan bir aygır gibi şaha duyan kulaklarımız bizimle dalga geçiyorlardı. O iğrenç
kaldırmıştı. O kadar ki kaptan kamarasının duvarına asılı pullu ve kötü kokulu kollardan damlayan fakat bizim
olan gaz lambası isyanla yana yatmış, bizse dalgaların için yüzümüze çarpan dalgalar büyüklüğündeki sular, bir
gemiyi beşik gibi sallamasına alışık olan bacaklarımıza açıklama getiremediğim tek etkendi.
rağmen ayakta kalabilmek için can havliyle kamaradaki

BÜ ŞEHIRDE Anlaşılıyor farkı
Sabahın.
Orhan Kırım Perde arasından
Süzülmedi güneş.
Ne ekmeği taze;
Ne çocukları güleç…
Meğer gitmişsin!
Uyanmamış gözlerin
Bu şehirde...

GITME GÖZLERIM

Murat Akkoyun

Elinde mendil, gözünde yaş.

Nedir bu kalbin, derdi ayyaş. Sokağında karanfiller.

Gitme gözlerim, yol taş. Niye böyle geçer, yağmursuz Bitti artık bu umutlar.
günler. Gelmez artık eski bulutlar.
Sakalında toz, saçında kuru tasa. Gitme gözlerim, zamansız sene- Gitme gözlerim, yağmayacak.
Nedir bu isyanın, şifresiz kasa. ler. Beklediğin yağmurlar.

Gitme gözlerim, bunca yasa. Dizelerinde yorgun buhran.

Kalem tutuklu, görülmez faydan.
Ayağında nasır, ayakkabısı yırtık. Gitme gözlerim, bitmez bu dev-
Yol dikenlidir, basma artık. ran.

Gitme gözlerim, feryadın yitik.

Sırtında yük, gülüşünde cefa. Gökyüzü mavi içinde karanlık.
Memleket gibi seyranlık.

Ne zaman gelecek bu sefa. Gitme gözlerim, bitecek bu ay-
Gitme gözlerim, gelmeyecek bu dınlık.
defa.

MARJINAL DÜET El ele tutuşalım mı bugün boş kalan halkaların birin-
de

Bircan Mirza Bizim de dönsün devranımız, boyumuzu aşarken mı-
sır tarlaları

Ayetler şimşek çakıyor şehrime, ardından gökyüzü Banliyö treninden inmiş gibi bakışmak, buluşmak ka-
konferansları dar çarpıcı

Fotoğraf karesinde ters yazılı, bir dünya hatırası

Kılcallarında akan yağmurla toprağın, evrim geçirme-

miş şarkısı

Ne hoş bir düet ve ruhumda gezenti, aşk dediğin de Hayatın cebinden ne çıkar, ne çıkarsa çıksın

böyle olmalı Umurumda olansın, el ele tutuşalım şarkılar yağsın

Durmadan dönmeli gramofon iğnesi Akarsa kanımdan özgürlük aksın

HARFLE DEGIL HÜZÜR

Aras Altunbey

insan elinde cilalı keder İnsan moraran mendiliyle soğuk hava

tırnak uçlarında huzurun bez parçası genzi yakan boş vermişlikler önünde

azap kırbaçında zaman pençesiyle mırıldana dursun

akşam kesilir doğan geyik
güneş kedisi minder üstünde kadın
mentollü sigarası

DÖGAL ADETLER Sürüyor bulduğu yere
Herkes birbirinin gürültüsü
Rıdvan Yıldız Kitaplar arkada Tv önde
Sonra ne olacak bu memleketin hali
Şiir şairin cevapsız çağrısı Çıkmazda bilim, din, borsa, toplum
Yankılanmıyor ucuza kapatılmış Kara bahtını gülümseyerek öğreniyor
Tişörtlerin rengi kadar Hem beş vakit yalan söyleyen birinin kıblesi
Kitaplar tek kullanımlık bile değil neresi-dir
Kapağında bir hüzünlü sözün mührü Kurak topraklarda olmadık meyveler
Atılmış bir kenara Bu koşullarda çok az canlı yaşayabilir
Çişiyle sinek avlayan inek bizden daha şanslı
Düşünmez toplum siyasetin pis kokusun-
da
Yahut ev bozan evlilik programlarında
Sinek bile boşa vızıldıyor açık perdelerde
Gözler kapalı yaşarken ciddiyetle

İnsan: on parmağında on kara

Çizim: Seda Yılmaz

ÜZAK BIR YER Toprağa kapanmış günahımın korkusuyla
Islandım altında,sırılsıklam
Berkay Karataş Göğün rengini unuttu gözlerim
Döküldü renkleri,silindi resimleri
Bavulumu bile toplayamadım
Gitmişim hüküm yargısız infazla Dar ağacında bir baş uzattı mahluk
Bir çocuk masumluğunda tebessüm yüzümde Mahlukun yüzünde,şehirleri,izleri zamanın
Gecem başka,gündüzüm başka Ağlıyor toprak,dönmüş omzuna göğün
Suret silikleşti,kirlendi elbisesi mahlukun
Çamurlaşır bir çırpıda kumdan dünyam
Neyin gamını sırtlandı sükutum bilinmez
Güneş vurursa eğer,cürmü bu ya;
Uzanır umudum,boyunca gölgesinde güneşin

Deniz Türkmen

Zarafet nedir!
Diken üstünde bile, tüm hassaslı-
ğına rağmen güçlü ve asil dura-
bilmektir…

KENDI ŞAHSINA SÜSKÜNLÜK

Öykü Özcan

Birbirine tevafuk zihniyetlerin aşk hikâyeleriyle sayfaların şirazesinde yine aynı yüzler, farklı

berhudar bir nesildeyiz son dönemde, berhudar- mahlaslar…

lık mefhumunun pencere pervazlarına sıkıştırı- Kafamızda yer edinen senaryolara mahfuz etmiş
lan plastik şişelerden doğma mecburiyetimiz ise anılarımız, icralarımızın epiloğundaki benzerlik
araladığı hercümerçten kendini muaf sayıyor.
Hepimizin içinde olduğu tenakuzun nehrinde edebiyatı büyütmekten çok kalabalık yapıyor
artık. Kifayetinde kelimelerin tekerrürüyle ışıl-
sürüklenen safi kelimeler zaruriyetinde yine bü- damaktan çok paslanıyor satırlarda, geleceğinde
tün kalemler, tefekkürün mürekkebe bulandığı
satırlardan bihaber yazarlarınsa yüceltildiğini kurgulanmış hasbelkader yaşantılar tekrar eden
gördüğümden beri kendimi muaf değil, hicran- zaruriyeti ile ihtimalsizliklerine yanıyor her de-
fasında, yaşatan kalemlerin öldürdüğü kelimeler
da sayıyorum.
kalanlarıyla bilmukabele aynalar haline gelme-

Lafügüzaf fanzinlerin avuçlara sığmaz mecmu- ye başladığını ne zaman fark edeceğiz?

alara dönüşümünden midir bu keşmekeş, kendi İtişip kakışan cümlelerin içinde fikri tükenme-
nizamından bihaber kararsızlıklarımız, bu yüz- yen kargalar meclisi, ayakları üzerinde bir fikri
den mi üstün gelme hırsı namütenahi ihtimalle- benimseyen yok, kargalar hiç susmuyor akıbe-
rin bir kaçınılmaz tesadüf haline gelmiş zincirde tinde.
çalıyor sazını hep şu yazarlar, şairler? Gökyüzü-
nün şafak vaktindeki aydınlığın umudu, almina Bir vah etmiş yağmurluk saçlarımıza ıslanan
vakti çöken huzursuzluk, çevresinde dönüp du- damlaların mürebbiyesi, ıslandıkça keskin so-
ran mükerrer tasvirleri bütün insanlığın. Düşün- ğukluğunu hapsetmiş çoraplar sansasyonunda
cesizlerin sözlerine yanıp tutuşan insanların te- tüm birikintilerin. Toplanıp da birikmiş sular
nakuzunda ise durum pek farklı değil, gözler gibi birbirine aynılaşıp çoğalmanın eşiğinde ka-
ra günlerin bulutları arasından kendine minval
yine görmeyenlerin müşahedesi altında.
çizen bir ışık demeti kadar ömürleri olan binler-
İçinde pinhan sözlerdeki emek her yenisinin bi- ce emek. Kendi gülüşünde pinhan her bir gam-
teviye zincirinde sıralı kaldırımlar kadar yakın zenin farklılığı bile başlıca bir mübalağaya dön-

yere, kafamızda sayıkladığımız adım sayıları müş hayatın konusuz eksikliğinde, yüzlerce se-
kadarsa uzak kalıyor kendinden, uğraşılan eme-
ğin herkesi yücelttiği fanzinlerin iki sayfa arası manın ortasında süregelen küçük çaplı bir kafe-
kadar muteberliği ilgilerin mecmuası. Teessüf nin tam ortasında bir masada satranç taşlarına
benzeyen kendimizi, nevi şahsına münhasır de-
ediyorum gerçeklere, ikrar da.
nilen o namütenahi ihtimallerin ortasına sınırla-

Haletiruhiyemizdeki bir bataklık sonra, her ha- dığımız minvalin çıkışında bir zafer alkışı dol-

tamızda içine çekiyor zaman, her saniyede sayı- durmuyor kulaklarımı.

lan beyaz saçların doğrularıyla boğuluyoruz, Madem yirmi dokuz harf var alfabemizde, niye
bilakis değişen bir şey yok, harfendaz sözlerin bu kadar uzun sürüyor tekerrürlerin ikrarı?

netameli simalara yakıştıramadığımızdan mıdır

nedir, ufak temennilerle yoğurulmuş bedbin

YALNIZLIK SENFÖNISI

Hüseyin Opruklu

Adam kalabalıktan iyice bıkmış, içlerine
girince kendini adeta boğulacakmış gibi hissedi-
yordu. Ne kimseyi anlayabiliyor ne de kimse ken-
disini anlıyordu. Uzun zamandır böyleydi bu.
Böyle olunca kalabalıktan sıyrılıp kendisiyle baş
başa kalmanın çarelerini aramaya başlamıştı.

Güneş perdelerini indirince kalabalıklar
çoktan sığınaklarına çekilmişti. Sokaklar bomboş
olmalıydı. En uygun zaman diye düşünerek gece
vakti çıktı evden. Işıkları yanan iskelenin yanın-
daki tahta banka oturdu. Korkmuyordu ama ne
yapacağını bilememenin kararsızlığı bir mengene
gibi sıkıştırıyordu yüreğini. Kıyıdaki kayalıklarla
öpüşen sarı köpüklerden yayılan iyot kokusunu
derin derin çekti içine. Rahatladı. Artık hiçbir
şey umurumda değil diye düşünürken iskelenin
karşısındaki ara sokağın karanlığında kendine
yaklaşan bir ses duydu. Bu saatte biri olabileceği hiç aklına gelmemişti. Yakamadığı yirmiliklerden
kalan son teselli çubuğu parmağının arasında asılı kalırken karanlığın içine düşürdü bakışlarını. Bi-
rini arar gibi. Topal bir köpek ayağını sürüyerek yaklaşırken bir yandan da kesik kesik havlıyordu.
Tereddüt etti önce. Sonra kalkıp köpeğe doğru yürüdü. Gecenin sabaha devrettiği gri sis yavaş ya-
vaş zihniyle dünya arasına perde çekerken geriye dönüp baktı. Ama kendini bulamadı.

Çizim: Sinan Kaya

SÜS’PANSIYÖN

Sayha Develi Üç ayaklı bir sehpa kadar tedirginim
dünya kurdelelerini boşaltıyor sen saçlarını topluyorsun.

en son yaptığın el işi, ve oya hepsi haricinde
yanağında façasıyla geziyorsun geçmişimizin…

dokunduğun an bileniyor sustasız bir bıçak-
durmadan büyüyen bir kahır yakıyor kendini-

çöle yağmurlar indirmek için!
düşündükçe seni göğsüme vuruyor bir hallaç-

Vursun.
belki de azaltmak için, göğsümdeki Demirin!

Tedavülden kalkan madeni her şey üzerime geliyor-
bir tren, bir vapur, koca bir tersane

sana söylemek istediğim ne varsa yutağından çıkmak için yollarını arıyor-
ayrılan tüm yerlerime merhemler çaresiz,
bana terziler gerekiyor!

beklemeye koyuyorsun kendini
ah o perçemin düşmüş elinde şemsiye bir de bereli

şimdi sen geldikçe böyle üzerime biraz daha -
inanıyorum gecenin kaldırma kuvvetine

mesafe uzadıkça hasret oturuyor esmerleşiyor kanın çöktüğü yere...

Çizim: Kerem Yurdusever

NEÖN KAHRA

Faruk Bolkan

hüznün en alt ligindeyiz taraftarlarımız çirkin her trafik ışığında transit dayanaksız öğütle aydın-
sevgiyi evrime uğratmış gece dandini dasdana landık

sabıkalı çalar saatler odaları genleştirmiş yürürken yol kenarlarına fırlamış kaba etlerden
uyanmamış sakalsız bir oğlan uyku hapı satıcısı şehvet
güneşin yaylım ateşli zehri için harbe kalkmış yüzümüzdeki kabadayıya kapı
yılan ve küheylan üstelik inandıkça ve sevdikçe şüphe yağan gökte

kuyumuzu kanı kaynayan çocuklarla doldurdular kalmamış meymenet
onlar dargındılar bizim umurumuzdaydı olanlar halen gözlerimizi güncelliyor recim olmuş asanın
öğütleri sindirmeye zaman maman yoktu sapı

gözkapakları cinneti örten çaputtu ıslığımızdaki isten anlamalısınız darlık haberini
dua ederek sade zamanı yavaşlattı çocuklar kısa saçlarımızda yolculuktan başka neyi gizlediği-
kuyunun adı düştü mizi

bir gün olsun çocuktan yana çıkmadı yoldaş Yusuf- hakikâtin günahı kolladığını öğrendiğimizde
lar lanet okuya okuya çabaya

tesadüfen pusulamızda açan ülkeye birer bilet ve izlemeliydiniz geçmiş sonbahar
sevgili aldık -yüzü mezar ziyareti dönüşlü- sahneden inişimizi

kabul görelim istedik yeni ömürlere sonralayın nitekim dargınlığın miras kaldığı şehrin gecelerine
kuşe kağıtlara inkar bastırdık her fırsatta çuval çuval maki ekmekteyiz akıllandık
güdük bir cücenin kamburundan deşe geçe epeydir insanın dudaksı kuyulara üvey olduğunu
meşhur ç a m u r ülkesine vardık ve hüneriyle kendini boyladığını
dedik gelmişken devleşesiye gezelim bas bas bağrınmaktayız kanıtladık
demez olaydık

MECZÜP

Sena Nur Yüceman

eğer bugün son günüyse nitekim son günüyken bu meczup ihtiyarın
haykırmalı, hürriyetini kaybetmiş duygularını bulanık hakikat doldu mevcudiyetinin her zerre-
ebediyen var olmayacak olanın özleminde sine
telkin edilmekten bunalmış hatıraları sonu gelmiş olmalı dedi bu diyarın
umuda acıkmaktan bitkin düşmüş benliği yaşamaktı yalnızca yaşananların hepsi de
aynılaşmış günlerinin tesirinde
ağrılı ruhunu çıldırtan parlak güneş epey oldu yeminlerini bozalı
yarının müşkülatını salık vermekte çaresiz vaziyetine acımaktan usanalı
ay ve yıldızları kendi nizamına bırakalı
sahi, bu keder niçin hala zeval vermekte?

MAVI KÜŞKÜ

Fikret Çelik Fikret Çelik

Bir eylemdir, Pek tedirginsin artık düşlerimde,
Gökyüzünün maviye aşkı. Dilindeki sözcüklerde bir soğukluk
Ondandır -Evet, gözlerini de kaçırıp duruyorsun.-
Bu bulutların şımarıklığı,
Denizin maviye bürünüşü. Ne tesadüftür ki!
Ondandır Bulutlar da alıngan bu aralar
Yıldızların görkemli ışıltısı, Gökyüzünü örtüp duruyorlar.
Gecenin bir vakti, ulu orta. Çarmıha gerilmiş gibi duygular,
Bu şiirde bütün imgeler kırılgan.

ÖLÜYÖRÜZ…

Gökhan Vural Kızılkuş

Neydi! zaman Kan çeker gibi kırmızı dudakla-
rından
Bizi böyle doyumsuz bunaklara Ve tepegözlerin parlayan şato- Zira korkunç icatlar
çeviren şey ları

Ve kendince giydirip baştan Yaşamak üzüyor beni… İşleyen rotatifler
ayağa Ah! Ateşler içinde sessiz Doğurup döküyorlar paslı ba-
Bütün manzaraları Yanan cehennem harlarını…
Târümar eden İşte bir kadavradan
Daha köhneyiz
Ayaklarımız patikada Yaratılmışların en soylusu
Oysa yıllar önce söylemiştim
Motorsuz ve kanatsız En ağır başlısı ben size
Sinmediği sürece yüreğinize
Hazır et şimdiden kurtlu yuva-
Ne çok mutluyduk bin yıl önce- larımızı
si

Sen Heyhat! Mutlu olamazsınız ey sevgililer
Ben
Ve yıldız ekinleri Bu nasıl bir dünyadır böyle! Bir çöplükte boğulmak aynı
Tarla kuşları… şeydir eksik yaşamakla
Bana kanla beslenen mitolojik Bulut giymiş genç bir kadın
canavarları hatırlatıyor Yıllar önce söylemiştim
Bu medeniyet bu mutluluk bu Karanlıkta boğuluyor flüt çalar-
ken Dönmez hiçbir değirmen ona su
taşımakla.
Bir adam sevgilisini öpüyor
cinnetin ortasında

NE KADIN NE DE ERKEK ÖLMAK ZÖR
HAYATTA

Türker Varol

Ne kadın ne de erkek olmak zor ha- Hayvan olmak zor bu zamanda Orman, ağaç, bitki olmak zor bu za-
yatta, Düşünsene kolun, bacağın kesiliyor manda.
Çocuk olmak zor bu zamanda. Yakıp, yıkıyorlar birkaç otel uğruna
Kimse yaşayabiliyor mu çocukluğu- Bağıramıyorsun insanlara
nu ucuza? Ve kazayla olmuş diyorlar bu duru-
Artık çocuk olmak bile fazla paha. Sesin soluğun çıkmıyor belki ama ma
Sokaktan evine rahat dönebiliyor mu
çocuk ezana on kala? Gözyaşların akıyor toprağa Aptal yerine koyuluyoruz zamanla
Başını sistemin bizi köle yaptığı şey-
lerden kaldıramıyor asla. Düşünsene, seni alıp kafese tıkıyorlar Ve zamanla ne ağaç kalıyor ne de
N’apsın çocuk, mesela herhangi bir familya
Zaman da değişti, çocukluk da.
Yetmiyor, işkence ediyorlar vücudu- Siz yapıyorsunuz ve bunun tek sebe-
Ne kadın ne de erkek olmak zor ha- na bi para!
yatta
Ve bunlar insanım diye geçiniyorlar Mutlu mu oluyorsunuz havamızı eli-
ayna karşısında mizden alınca?

Dile gelse ayna bile ‘’Siz alçaksı- Unutmayın o havayı çocuğunuz da
nız!’’ der onlara içine çekecek, torununuz da

Ne kadın ne de erkek olmak zor ha- Ne kadın ne de erkek olmak zor ha-
yatta, yatta

KİTAP TANITIMI :

İçerisinde altı adet geri- istemez.

lim/korku öyküsü bulunan bir Ucubeler- Bir grup üniversite
garip-kurgu eseri öğrencisi korku temalı bir youtu-

Tavşan- Babasını bir sene önce be kanalı açmaya karar verirler.

kaybetmiş küçük bir çocuk anne- Ama ilk uğrayacakları mekân bu

sinin günden güne ondan uzak- kararlarını tekrar düşünmelerine

laşmasıyla kendini iyice yalnız sebep olacaktır.

hisseder. Lakin soğuk bir kış ge- Öteki Taraftan- Tek başına yaşa-
cesi penceresinin önüne gelen yan Faruk her gün batımına karşı
bir misafir çocuğun yalnızlığını apartmanın çatısında bir siluet
giderecektir. Ama bu davetsiz
misafirin yapacağı teklif çocu- görmeye başlar. Delirdiğini dü-
şünmeye başlamıştır ki eski karı-
ğun hayatını alt üst edecektir. sı onu arayıp kızlarına bir hafta-

İblis Nikâhı- Lise son sınıf öğ- lığına bakmasını ister. Artık hem

rencisi genç kız bir gün okul çı- aklına mukayyet olmalı hem de

kışı yaşlı bir kadına yardım eder. kızını yaklaşan tehlikeye karşı

Ama yaptığı iyiliğin karşılığı korumak zorundadır.

olarak hayatı kâbusa döner. Mezarlıkta Bir Akşamüstü- Bir

Benim Çürüyen Sevgilim-Genç hafta önce ölen karısını ziyaret

bir adam sevdiği kadının ruhunu etmek için mezarlığa giden bir

Kenan Beykont öteki tarafa yolcu eder. Ama be- adam insanoğlunun bilmediği
deninin ölmesine izin vermek dehşet verici bir sırra şahit olur.

“İki metalin birbirine sür- mazsam yolu hatırlıyorum

tünmesindeki kıyıcı ses, na- demektir. Yığılmayacağım”

sıl da anlatıyor kendini. Mizgin Bulut, ilk kitabı Yo-

Kendinden böyle haber ve- kuş Aksanı’ndaki öykülerle
ren, aslı gibidir, diyebildiği- okuru şaşırtmayı ve oyun
miz çok az şey kaldı. Bu ses oynamayı

bana, ‘Hadi,’ diyor, ‘kalk da
Allah’a teşekkür et, ölmedin seven bir yazar olduğunu
acından.’ Kırk gün kırk asır müjdeliyor bize. Bireyi, ai-
gibiydi ama işte günü geldi. leyi ve toplumu ele alışında-
Zaman hep böyle geçmez ki sahicilik,

umarım. Diriyim. Aynaya kendi sesini gizleyip karak-

baktım bu sabah, duruyor terleri işitmemizi sağlayan

yüzüm hâlâ. Şöyle sese doğ- dil mahareti ve sıradan gö-

ru yürüyen iki bacağım da rüneni

var şükür. Birazdan daha tuhaflaştırmaktaki yeteneği
neler edeceğim o bacaklarla ilk bakışta fark ediliyor. Yo-
neler… Yürüyüp şu kapıdan kuş Aksanı, uzun süre sizin-
çıkacağım. Asansör yerine le gezecek
merdiveni kullanacağım.
Binadan çıkana kadar yığıl- ve unutulmayacak bir kitap.

Gökhan Vural Kızılkuş

“Bitkileri kurutup öldüren şey tamamen dış etkenler
değildir. Daha çok, üzerinde yaşadıkları toprağın al-
tından köklerine vuran acılardır.”

“Kırılan onurunun üzerini kapayan insan, kendi varlı-
ğını değersizleştirir.”

“Hep söylemişimdir; kendi düşünceleri olmayanlar,
başkalarının kurduğu bir dünyada yaşarlar diye.”

“Hem sen de bilirsin ki, tek amacı mutlu olmak olan
insanlar asla mutlu olamazlar.”

“Toprağın altında belli bir yerde biriken su, orada
uzun süre kalırsa eğer bütün tohumları çürütür. Gere-
ğini yapamayanlar için, yaşatan şey öldüren şeye dö-
nüşür.”

Şimdi öylece dururken karşında Mümin Bilgin
Çocukluğumun tüm masumiyetine sığınarak

Adımdan da

Seni sevmekten de

Vazgeçiyorum.

Yalnızca

Çocukluğundan kalan yara izlerinin sızısında yaşı-
yorum.
“EYLÜLDE GEL nır
Ayrılıklara inat olsun sevgilim gök-
yüzü
Ölümler aklını ka-
rıştırmasın bırak

“Eylülde gel”. Ölen ölsün, terk
etmesin bizi
Dökülen yapraklara aldırma, dökülsün
Gururla kalbimiz-
Baharda tekrar yeşerir, kavuşur sevdiğine de taşıyalım sevgi-
mizi
Sert esen rüzgârlardan korkma, essin

Diner öfkesi, affeder sevdiğini Herkese inat

Yazdan kalma güneşe kalıcı gözüyle bakma, Hüznün kol gezdi-
yaksın ği mevsimde gel.

Dersini alır, anlar gerçekten sevdiğini İkinci bir şans yok... Bize tanınan aşkta

Habersiz kapımızı çalan yağmurdan usanma, “Eylülde gel”
yağsın
Biz baharı yaşayalım.

Gözyaşları dökülsün toprağa, sevdiğine ina-

Nar Mektep Derneği'nin dı?" sorusu yöneltilmek ve
"20" isimli proje kitabı, Tür- okurları da bu alanda kendi-
kiye'nin dört bir yanından lerini sorgulamaya sevk et-
yazmaya gönül vermiş isim- mek istendi.
lerin eserlerinden oluşuyor.
Kitap iyiliği yaymayı amaç- Nar Mektep tarafından der-
layan edebi bir eser özelliği lenen "20" kitabının gelirleri
taşıyor. iyilik yolunda kullanılacak.

Her yönü ile sosyal sorum- Eserin bir diğer özelliği ise
luluk projesi taşıyan eserde görme engelli okurlar için
20 farklı yazarın 20 farklı seslendirme yapılacak ve
iyilik hikayesi yer alıyor. kitap içine eklenen karekod
Ms ve Alzheimer ile ilgili sayesinde dinlenebilmesi
iki hikayenin de yer aldığı sağlanacak.
eserde temel amaç okurlara
ve insanlara farkındalık ka- "20" sadece 20 yazardan
zandırmak. oluşan bir eser değil, Türki-
ye'nin her köşesinden çok
Yazarlarından editörüne, kıymetli yazarların elinin bir
seslendiricisinden tasarımcı- şekilde değdiği ve kapağı
sına kadar herkesin gönüllü güzelliklere açılan bir eser.
olarak katıldığı projenin yü-
rütücüsü Nar Mektep'in Bu anlamlı projeye destek
(www.narmektep.org) mot- olmak için Ritim Sanat Ya-
tosu "Her insanın iyilik hi- yınları, Kitapyurdu ve diğer
kayesi doğduğunda başlar." kanallardan kitap siparişi
oldu ve yazarlara da "Senin verebilirsiniz.
iyilik hikayen nasıl başla-

VIRANE GÖNLÜM

İclal Özyoğurtçu

İnsan,onu gerçekten anlayan biriyle her yolu Beni sevmeye meyletme!
aşarmış. Meylinin niyeti ciddi ise,
Kırgın olduğun her vakit de
Derdi olduğunda ona koşup,dermanı onda arar- Umudumu alıp benden gitme.
mış. Gidip de beni evimden etme!
Ardından hercâi dedirtme.
Ah yüreğimin ince sızısı; Kırgın olsa dahi,seni zikreden gönlüme
Hayallerimizin gül bahçelerini Başka ihanetlerle dert verme.
Böyle bir viraneye nasıl çevirebildin? Birlikte uçurduğumuz umut balonlarını,
Dikenli tellere doğru salıverme.
Bu yüreği dilhun fani; Dermansız derdinle hasretini ömrüme bırakıp
Gülüşün gözlerine temas ettiği vakit Kurdurduğun hayalleri elinin tersi ile itme
Korkusunu sana dillendirmedi mi: Gönül imtihanım olmaksa niyetin
"Yolumda yoldaşsan,derdime dermansan Aklımla kalbimi birbirine düşman etme
Ömrümün tevafuk edeceği rotamda Eğer ki gönül evimi viraneye çevireceksen,
Dinleneceğim limansan,yuvamsan; Yüreğimde yer edinip beni benden etme!
Kalp sızıma derman olmak yerine

Zifirilerde boğma beni.
Derdin gönül eylemekse

DÜDAKLARIMDA GÜL DIKENLERI

Mehmet Ali Güldalı

Gözlerinle buluşunca gözlerim dimağımda tarifsiz acı şiir olsun Tanrı’m, yalvarırım!
kalbim göğsüme sığmazdı gömülüyor karanlığa kınım ve yokluğunun yıkımı
beyaz bir güvercin kanatlanırdı kılıcım taşıyamadığım ağır bir yük
içimde gömülüyor karanlığa şiirim ve omuzlarımda
sözüm şarklı, cılız iniltiler çıkıyor ağ-
Ayrılığın ürpertisi bir sesi yok artık varlığımın zımdan
soğuk ter olup akarken tenimde ağzım; kan revan
sancılı mevsimin günbatımında Durgun nehir gibiyim dudaklarımda gül dikenleri
ağır anılarla üşüyorum kırgın sessiz ve sakin
dünyamda seni bir çiçeğin yerine yeşert- Seninle uyanmanın
sıcaklık; mek isterken özlemiyle açıyorum gözlerimi
yüzündeki gül bahçesinde kaldı yüreğime; ilmek ilmek dokudu- dünyaya
ğum yaranı saçlarının omuzlarımda dağılışı-
Gece bakmayı unuttuğum gökyüzü- nı hayal ederekten
sensizliğin hüznünü nün altında
mıh gibi çivilerken göğüs kafe- karanfilli elmayla sunuyorum Yalnızlığı seviyor tanrı
sime sana ondan mıdır bilmem
kırık vazo parçasının gölgesi kiminin yarası/kiminin yarısı
düşüyor bileklerime Boğazıma çöken sıkıntı bir başkasında
çektiğim ızdırap

RÖNDEL

Latihan Bozdemir

Ütüler denizleri, güneş yüklü gemiler. Ufkun eteklerinden dökülüyor ezgiler;
Altın renkli dalgalar tabiat hazinesi. Ezgiler ki ahengin akışkan efsanesi.
Doğrulan kızıllıkta geniş zaman iğnesi, Rüyalara süzüldü uykuların teknesi;
Devrilen rüzgârların ıslak göğsünü siler. Zümrütten bulutların diyarına gittiler.
Ütüler denizleri, güneş yüklü gemiler.
Arıtırken kokuyu zehirinden çizgiler,
Emziriyor etrafı sarhoşluğun annesi.
Ütüler denizleri, güneş yüklü gemiler.
Altın renkli dalgalar tabiat hazinesi.

AG

Berat Yılmaz

Bir karar vermem gerek artık Sarılıpdır uyuyan. Bana kalırsa

Adına uykusuz kaldığım yazgıla- Her gün günlerce yaşamak

ra küsmek mi Ve benim dille söylenmeyen rü- Mümkündür insan hayatında..

Yoksa mücadele etmek mi yarın- yalarım var

larla Örümcek ağları ve zaman Ve kapsamlı değil

Çarpışmak mı göğüs göğüse Zararından bahsi geçirecek Yüz binlerin tapındığı putlar

Yoksa kanlı çarşaflarla sarmala- İddialaşırsam eğer ömrüm çürü- Yıkılması gerek karanlığın

mak mı hayalleri yecek. Yaşasın yüce kutsal aydınlıklar.

Kırıştırsam kırılgan görünen ke- Yaşasın yaşamak nedir bilenler

lepçeleri Biliyorum Kırgınım yazgısına küsüp uyu-

Ve kulaklarımı çınlattı utanmaz Yorganla örtülen döşekleri yanlara

öfke Ezberledim artık Kavgalıyım

Zamansızca görülen gülünç duru- Arasında kalanların dört duvarla Karanlıkta yaşamak isteyen in-

ma sohbetlerini sanlara

Nasıl zaman kaybetti gönlüm Ve İngilizce söylenen batıl cüm- Mücadeleyi bırakıp

böyle. leler Dünyaya yenilen arkadaşlarıma.

Anlamlaştırılmış ve cilde örülmüş

Pislenmiş unutulmaz korkular Pek tabi mantıksız dövmeler.

İrin ve kan

FARKLI YALNIZLIKLAR

Hilal Şimşek

Aynı da olsan aynısı değilsindir asla,
Aynı yerden bile olsan aynı yerde değilsin asla.
Herkes kendi yalnızlığında,
Kendi kaybolmuşluğu ile geçirir geceyi.
Koca bir hüzün doldurur kabusları.
Gölgesi düşer yalnızlığımın gönlüme.

FRAGMAN XVI

İzlerinde gizlendik bataklıkların Batuhan Çağlayan
ve onların dürtüsünde
yeni şarkılarla oynadık:

Tek vuruş
iki şişe

çift dokunuş
dört şişe

raflarda kalmış
içimizdeki kuş
onu da al ve son vuruş

yanlış mermiyle.
Tekrardan hareketsizleştik
ve bölündük yüzeyde
haritalarda bulunmamak üzere.

DIGERLERI GIBI ÖLMAMAK IÇIN

Ayşenur Yılmaz

Bana çiçek toplama. Günü geldiğinde o da solacak elbet.
Diğerleri gibi değilim, En azından bu dünyadan kendi göçüp gidecek.
Çiçek sevemem diyemem sana. Seviyor – sevmiyor diye yapraklarını
Sevgilim! Kopartmayalım mesela.
Ben çiçekleri toprağında severim. Seviyorsan çiçekler açsın etrafımda,
Koparıldıktan sonra bir işe yaramazlar, bilirim. Sevmiyorsan küssünler güneşe ve yıldızlara.
Bırakalım toprağında kalsın. Biz farklı olalım demiyorum sana.
Benim çiçeğim olsun Gel biz diğerleri gibi olmayalım.
Ama kökü yerde dursun. Sevgimizi çiçekleri kopararak değil de
Onu ziyarete gidelim. Her çiçeği kucaklayacak duyuralım.
Koklayalım, su verelim.

YAZI– ŞİİR– ÇİZİM–
FOTOĞRAF

GÖNDERİLERİNİZ İÇİN
[email protected]

GÖRÜŞ– DİLEKLERİNİZ
İÇİN

@divitkalemdergi


Click to View FlipBook Version