51 GEREK GAZELİ/ Bekir OĞUZBAŞARAN Uymamak için şeytan ve nefse, az yemek gerek Melek ve rûha uymak içinse, çok emek gerek Kulluktan geçer insân-ı kâmil olmanın yolu Ne mutlu ona, der: Müslümanım hep demek gerek Dost olmalıyız, kendimizle ve börtü böcekle Gözetmeliyiz tuz-ekmek hakkını, nân-nemek gerek Berceste mısrâ: "O mâhîler ki, deryâ içredir Deryâyı bilmez ", insan da öyle, izlemek gerek Yaşamak için yemeli insan, yemek'çin değil Hayvâniyetten insâniyete yönelmek gerek Neyi ekersen onu biçersin, öte dünyâda Ruh ve başaklar sararsın diye beklemek gerek Suda başladı âlemde hayat evvel emirde Yûnus Nebî'yi saklamak için bir semek gerek Şiir bir yapı; kelime tuğla, fikir ve duygu, Ölçü ve kāfiye, âhenk ve imge eklemek gerek Helâl olmalı çiğnediğimiz her lokma ekmek Hesap-Mîzan var, Haşir-Neşir var, akletmek gerek Azmin elinden, bir şey kurtulmaz, yeter ki, azmet Sabır ve sebat, irâde işi, istemek gerek GERİDÖNÜŞEN /Rabia KOCAÇOBAN Saçlarımdan yıldızları çıkar önce Usulca gökyüzüne koy Fark etmeden hiç kimse Pencereden bırak ayı, yükselsin Deli bir yağmurla çiz yüzümü Kaç yapraktan düştüm hesapla Toprağın içine karıştır Köklerin arasında Suyun hafızasında Bir tohumun koynunda kalayım Hangi mevsimin sarısıysa Döküldü içimdeki yapraklar Hafifliğim bir söğüt gölgesinde Kırılganlığım benimle kaldı Ağaç kabuklarına kaynadı suskunluğum Bir dal gibi Bir ocak dibinde kururum Her mevsim akşam üzerileri Sebepli sebepsiz gelen hüznün ‘Niçin geldin?’ sorusuna bağla beni Demir atan gemiler gibi Denizin tuzun dolayım Mavisinden yansıyayım, yeter. İçini kemiriyor seninde benim gibi Eskimenin o anarşist kurdu Güldüğüm o fotoğraflar Zamanla solar Unutma, iz bırakmaz Ellerim, yüzüm, gözlerim silinir Yaşam üç noktaya yuvarlanır Bir çırpıda gelinciklerin içtiği Birdenbire kaybolan Sesim diyorum sesim Kaç kulakta asılıdır? Bilemem ki…
52 ÖĞLEN VAKTİ KONUŞMALARI /Fatih TEZCE Derdimi attım havaya, rüzgâra ve gündüz vakti delik deşik olmuş beyaz kireçli duvarlar gibi yamalı görünen bulutlara… Uzun yolculuğu sonrasında buldu beni yeni rüyalarım orada da. Kimseye diyemezdim, rüyalarımda dolaşan rüzgârın hayallerimi bir sağa bir sola estirdiğini… Mavi bir günün sonunda elimden tutmuştu gece… Ekin başağı hışırtısının saçlarımda bıraktığı kıvrımlarımdan beni tanıyormuş gibi bana dik dik bakıyordu gece… Sağıma baktım oradaydı; soluma baktım, evet işte yine orada… Derdimi attım havaya, toprağa ve bulutlara... Terli çimenlerin üzerinde yürümeye çalışan tırtılların hızı kadar bir zaman geçmiş... Oysa bana bir ömür gibi gelmişti, beni bulmaya çalışan bu zaman, seni aynadan izlerken… Mavi plastik top peşinde koşarken birden büyümüştüm… Sokaklar, ilkokul öğrencilerinin defter ve kitaplarını kapladığı yaldızlı kâğıt gibi ıslak ıslak parlıyordu gözlerimde… Elektrik telleri ise birbirini görünce kalbi hızlı hızlı atan yeni ergenler gibi yalpalıyordu rüzgârda… Avucuma baktım, öğlen yalnızlığı… Kâğıttan gemiler yaptım sonra, yüzdürdüm su birikintisinde onları… Sular koyun koyuna yatıyor, boylu boyunca uyuyordu... Sen yokken ben kâğıttan gemilerimi gezdirdim, suların vücudunu çizdirmeden… Yara kalsın istemedim hayalimde… Yaran kalsın istedim bende… Elimize dokununca dağılan narin çiçekler topladım bir ara… Gökyüzüne baktım sonra... Kuşları çektim üzerime… Bir mavilik yeşerdi gölgemin üstüne… Yan dağların esintisini ödünç istedim… Şakalarımda bir esinti uyutmuştu beni… Kimse bilmez tabi... Senin için öğlen güneşini cebimde taşıdım ben… Mevsimleri senin için defterlerime sığdırdım... Masal boşluklarını ben hep senin için tamamladım… Herkesin en güzel uykusuyla odasını süslediği gecelerde ben uyumadım… Uyuyamadım… Parmaklarımı tesbih çekerken imamede unutmuşum sanki… Herkes bir şeyler söylemişti bana dair… Bana ait cümleler duyuyordum başkalaşmış cümlelerle… Herkesin dilinde kendi rüyası var… Herkesin rüyası farklıydı… Söğüt ağacının kolayca soyulan kabuğu gibi soyuldum her yalnız kalışımda… Derimin üzerinden zorla çıkarttılar senin gölgeni çünkü… Bedenim değildi acıyan… Alışmıştım… Atmak mı kolay yoksa içinde yaşamak bu rüyaları, ikilemdeydim? Atsam da denizin sahili bulduğu gibi yine beni bulacaktı bu rüyalarım… Ben rüyalarımın içinde öyle de böyle de olsa yaşamaya karar vermiştim… Toprağın nefes nefese nem kokan ırmakla birlikte yaşamaya çalıştığı temmuz uyandırdı beni uykularından bir ara… Matematikte gördüğümüz ardışık sayıların karışıklığı gibi karmakarışık rüyalarımın sonuna gelebilmiştim… Büyükşehirlerde yaşayan ve bir otobüsten atlayıp diğer otobüse binmeye çalışan bir memur gibi ben de bir rüyamdan kaçıp diğerine girmeye çalışıyordum… Kimin nerede nasıl mutlu olacağını otobüs şoförleri de bilmiyormuş… Ben bu rüyamda bunu öğrenmiştim… Ben hangi rüyamda mutlu olacaktım, onu da sen bilmiyordun… Kimse bilmiyor ama rüyaların sonunda da herkes, sırtında kendi rüyasını taşıyor. Derdimi attım havaya, toprağa ve bulutlara... Ben oturdum, onlar ayakta…
53 HATIRA SAĞANAĞI/ Ahmet DOĞRU Sabah nasıl olacaktı? Pencereyi açtım. Soğuk yüzümü yaladı sertçe. Hafifçe içim titredi. Soğuk güzel, dedim. Aldırmadım, rüzgârın saçımı dağıtmasını sevdim. Babamın okşaması gibiydi. Sevme dövme arası bir tuhaflık yani. Anlamazdım hiç sevmesiyle dövmesine. Yüzümü okşarken iri parmaklarının sert derisi acıtırdı ve tokatlaması ile bir olurdu sanki. Zaten birinde elini sertçe sürer, diğerinde elini hızla suratıma indirirdi. O yüzden babamın dövmeye kalkışması beni korkutmazdı. Yalnız kızmasından çekinirdim. Kızarken “yüzüme bak!” derdi. Ateşli, kızgın, öfkeli gözleriyle babam gözümde daha bir heybetlenir, koskoca bir masal devi olurdu. Çocuksu vicdanımı ellerine alır, parmak uçlarıyla sıkardı. Asıl o zaman yayılırdı acı katman katman içime. Babamı böyle görmeye katlanamazdım. O da bunu sezer, “Böyle mi olsun istiyorsun?” ifadesi ile bitirmek isterdi. Ben de ağlamaklı gözlerle başımı, “hayır” manasında sallardım. Sona yaklaşınca kullandığı bu ifade, başımı önüme eğdirir, birkaç gün ortalıkta öyle başı eğik dolaşırdım. Pencereyi kapatıp geri çekildim. Yağmur geliyordu. Tekrar yatağa uzandım. Uykum gelecek gibi değildi. Yine de gözlerimi yumdum. Birazdan başlayacak yağmur damlalarının cama vuruşları ninni olabilir, uykumu getirebilirdi. Öyle umdum. Hatırıma geldi annemin yağmurlu bir gecede doğduğumu söylemesi. Hem de öyle böyle değil; üç dört gün aralıksız yağan bir yağmurmuş. Ben de bu yağmurun içinde açmışım gözlerimi dünyaya. Babam da severmiş yağmuru. Sırf bunun için balkonun çatısını çinko yaptırmış. Annem anlatırdı; yağmur varsa, soğuk demez, kendini balkona atarmış babam. Ocağa da birkaç odun atar, ateşi yakar, yağmurun sesini dinleyerek uyurmuş. Annem epey bir beklermiş, genelde yağmur dinince gider bakarmış. Eğer uyumuşsa güç bela uyandırır, koltuğuna girer yatağa taşırmış. Annem babayiğit bir kadındı. Kucağıma alıp babanızı yatağa taşırdım dese inanırdık. Babamla güreşe tutuşacak heybetteydi. Ya da çocukken bana öyle geliyordu. Yağmur hafif hafif serpiştirmeye başladı. Pencereyi kapattım ya, hatıraları açtım. Üç dört yaşlarındaydım. Hayal meyal hatırlıyorum. Böyle yağmurlu bir günde anneannem gelmişti. Ben de pencere kenarına oturmuş, uslu uslu yağmuru izliyordum. Anneannem de gelip yavaşça yanıma oturdu. Elleriyle saçlarımı okşadı: “Annen de küçükken böyle yağmuru izlemeyi çok severdi” dedi. Daha sonra tatlı tatlı anlatmaya başladı: “Yağmur sesi nal sesine benzer. Özellikle Akıncı Türklerin nal sesleri, tıpkı yağmur damlalarının sesidir. Yağmur gibi her tarafı kuşatarak girermiş bir yere Türk akıncıları.” Durdu. Kalktı pencereyi açtı. İçeri mis gibi bir koku yayıldı. Anneannem devam etti anlatmaya: “Yağmur sonrası toprak kokusuyla Türk kokusu da birbirine benzer. Yağmur sonrası toprak kokusu toprağın güçlendiğini, bereketlendiğini belirtir. Türk akıncıları da bir yere girerse o yer güçlenir ve bereketlenir. Türk kokusu da gücün ve bereketin kokusudur”. Sustu. Kalktı, pencereyi kapattı. Sonrasını hatırlamıyorum. Kalktım, pencereden dışarı baktım. Yağmur henüz kendini tam olarak göstermemişti. Birkaç damla savruluyordu sadece. Hatıralar sağanağa dönüşmüştü bile. Babam, namı diğer Demirci Süleyman, benim doğumumda üç gün davul çaldırmış. Mahalleliye üç gün de ziyafet vermiş. Annem derdi ki “Sana hamile kaldığım zaman baban gidip üç koç aldı, beslemeye başladı. Bu erkek olacak deyip durdu. Senin doğumunda da sırayla kurban edip ziyafet verdi. Aylar önceden vermişti ismini. Karnımdayken başladı sana Davut'um diye seslenmeye”. Üç kızdan sonra benim olmam, babamı çok sevindirmiş. Annem “Babanın sen doğunca yaptıklarını normal karşıladım. Çoğu şeye erkek evlat sahibi olma sevinci diye aldırmadım” derdi. Bir süre sonra tahammül kalmamış. Bunu da şöyle anlatırdı: “Baban ismimi Davut diye söylemeye başlayınca dayanamadım artık! Neden Davut, dedim. Babalarımızdan birinin adını koysaydık bari.
54 Davut kimin adı?” Babam da “Oğlum da benim gibi Demirci olacak. Bu yüzden demircilerin piri Davut peygamberin adını verdim. Hazreti Davut, demiri parmaklarıyla şekillendirirmiş. Demir, onun elinde muma dönermiş. Böyle güçlü bir demirci olsun, istiyorum. Onun için Davut” demiş. Annem bunu belki yüzlerce kez anlatmıştı bana. Sonunu da ne kadar fedakâr olduğunu gösterir bir cümleyle bağlar ve şunu söylerdi “Sevincini gölgelemek istemedim, ‘Sen nasıl istersen öyle olsun Bey!’ dedim”. Babam ilkokulu güç bela okumuştu. Dedem de öyle. Benim okumam da söz konusu değildi. Dedelerimiz demirciydi ve ben de demirci olacaktım. Babamın benden beklediği iyi bir Demirci olmamdı, Davut peygamber gibi güçlü ve kuvvetli bir demirci... Dedem de babamı yetiştirirken öyle diyormuş “Boynuz kulağa geçmeli”. Yağmur hızlandı. Damlalar tıpır tıpır cama çarpıyordu. İlk önce bu tıpırtıları bir ninni gibi dinlemek istedim. Sonra dayanamadım, canım toprak kokusu çekti. Kalktım. Tekrar pencereyi açtım. İçeri hücum eden yağmur damlaları ile beraber buram buram bir toprak kokusu da geldi. Demet olsa şimdiye bağırmıştı: “Üşüteceksin bey” diye. İki yıl oldu yarımı toprağa vereli. İnsanın eşinin toprakta olması anlatılmaz bir acı. Hâlâ onsuzluğa alışamadım. Evlendiğimizde de birkaç kez ona “Sabah seni yanımda görünce tuhaf oluyorum, varlığına hâlâ alışamadım” demiştim. Şimdi onu göremeyince tuhaf oluyorum. Bir acı yine dağılmaya başladı içime, zor dağıtacağım bunu. Sanırım uykuyu unutmam gerek. Toprak kokusunu doya doya çektim içime. İçimdeki acıya şifa olsun diye. Toprak kokusu anneannemin sözünden sonra Türk kokusu oldu benim için, sonra Demet’i toprağa verince onun da kokusu oldu. Şimdiyse her şeyin kokusu oldu bana hem Türk kokusu hem Demet’in kokusu hem geçmişin hem geleceğin kokusu... Doya doya bir daha çektim toprağın kokusunu. Üstüm başım, yerler de ıslanmıştı. Kendime gelip pencereyi kapattım önce. Sonra üstümü değiştirdim. Bez alıp yerleri sildim. Tekrar uyur muyum umuduyla yatağa attım kendimi. Hatıralar bu gece resmigeçit töreni yapacak galiba. İlkokula başlamamıştım. İri yarı, kendi gibi dev cüsseli bir oğul olmam için babam, beni doktor doktor gezdiriyordu. “Şikâyeti ne?” sorusuna babamın “yemiyor, kilo almıyor” diye üzüntüyle cevap verdiğini hatırlıyorum. Yedi yaşına değince dükkâna götürüp beni çırak yapmaya çalıştı fakat zayıf sıska halimden korktuğu için elime balyozu veremedi. Onu getir, bunu getir, körük çevir… Bir hayal kırıklığı olarak dolaştım dükkânın içinde. Benden sonra olan iki kardeşim de kız olunca babamın güçlü, kuvvetli erkek oğul sevdası bitti. Demirci olamayacağım anlaşıldı. Okumama salık verdi babam. Benim mızmız, nazlı hallerime tahammül edemezdi. Beş kızın içinde büyüyen bir erkek çocuğu için bunlar normaldi belki. Fakat babam bunu hoş görmezdi. Bütün bunları zayıflığıma yorardı. İlkokul son sınıftaydım. Dayılarım okuyordu. Annem benim de okuyacağımı söyleyip duruyordu. Bir gün babam da bu sözleri duyunca “Dayılarına çektiğinin onda biri kadar babasına çekse bugün evimizde ata dede mesleğimizin varisi olurdu” demişti sitemle. Babamların tarafında ortaokula gidecek ilk kişi ben olacaktım. Amcamlar ve çocukları hep demirciydi. İlkokuldan sonra mesleğe devam ediyorlardı. Babamlar üç kardeşti. Üçünün ayrı demirci dükkânı vardı. Büyük amcamın iki oğlu, küçük amcamın üç oğlu yanında çalışıyordu. Ortaokula başladığım yıl dayımın biri şehit edildi. Liseli ilk şehitlerdendi. Dayımın şehit edilmesi, hayatımızı değiştirdi. Babam bıyıklarını sarkıttı. Hilal bıyıklarıyla daha bir heybetli oldu. Beş vakit namaza başladı. Daha az konuşmaya, daha fazla ciddi görünmeye gayret ediyordu. Neredeyse gülmeyi unuttu. Diğer dayılarım da iki dayım daha vardı, hilal bıyık bıraktılar. Benim de ocağa gelip gitmemi istediler. Boyum posum benzemese de sesim benzemişti adımın sahibine. Davudi bir sesim vardı. Ocaktaki abiler sesime bayıldılar. Bütün marşları bana söyletiyorlardı programlarda. Mehter marşlarını ezberlemiştim. Yeni bestelenen marşları da hemen ezberliyordum. Ortaokul sonuna doğru ocaktaki abiler de dayımlar da Mızıka Astsubay Hazırlama Okuluna gitmemin iyi olacağını söylediler. Ordu mehter takımına da girebileceğimi, Topkapı Sarayı’nda mehter marşları söyleyeceğimi, Türk’ün yüzyıllardır süren mehter soluğunun bir parçası olabileceğimi söylediler. Ayaklarım yerden kesildi. Birden bütün hayallerimi mehter takımı süslemeye başladı. Bir kez televizyonda izlemişti mehteri. Daha çok kasetten dinliyordum marşlarını. Mızıka Astsubay Hazırlama Okulunun sınavını başarıyla geçtim. Yaz nasıl bitti, okul nasıl başladı anlamadım. Üniforma ile izne geldiğimde uçuyordum. Annemin sevincine diyecek yoktu. Ablamlar da öyle... Babama gelince yine ilgisiz davrandı. Demircilik olmazsa askerliğin havada kalacağını söyleyerek mesleğinin önemini vurguladı. Ardından askerde komando olduğunu, asıl askerliği de komandoların yaptığını söyledi.
55 Aldırmadım. Babam, her zamanki babamdı. Annem, bana belli etmese de babamın da çok sevindiğini, üniformalı görünce beni gururlandığını gizlice söyledi ertesi gün. Ordu bandosuna katıldım. Mehter Takımının Topkapı Sarayı Müzesi bünyesinde olduğunu öğrendim, katılmanın ihtiyaç dâhilinde ve güç olduğunu da. İhtiyaç doğarsa takıma seçimlerin yapılacağını söylediler. Bunun yanında şimdilik yeterli bir kadronun bulunduğunu ve önümüzdeki on yıl da ihtiyacın zor olacağını söylediler... Hayallerim yıkıldı. Orduda olmak, ordu bandosuna katılacak olmak, çabuk toparlanmamı sağladı. İkinci sınıfta bando seçimleri başladı. İlk seçimde bandoya davulcu olarak alındım. Davulun tokmağını sertçe vurarak her türlü üzüntüyü çarçabuk dağıttım. Maharetimi gösterdim. Ne ki adım “Davulcu Davut”a çıktı. İzne dönünce evde anneme söyledim bunları. Annem de hemen babama söylemiş. Babam izne geldiğim ilk günün sabahında “vay Davulcu Davut” dedi pişkin pişkin sırıtarak. O günden sonra da hep “Davulcu Davut” dedi zevkle. Namım aldı yürüdü; davulcu geldi, davulcu gitti… Babamın gözünde davulcu olmam, demirci olmamamın cezasıydı. Bunun da suçlusu bendim. Zannımca da bunun kendiliğinden oluşan bir durum olduğunu hiçbir zaman kabullenmedi. Kusuru nedense hep bende gördü. Davulcu diyerek intikam alıyordu kendince. Ya da bana öyle geliyordu. Her şeyi üzerime alınıyordum. Hayli alıngandım. Erkek için istenmeyen bir huydu bu. Çocukken ablamların bana taktığı lakap “sulugöz”dü. Uyku gelmiyordu fakat hatıralar hücum ediyordu gözüme. Yaşlandıkça uykusuzluk artıyordu. Uykusuzluğun bıraktığı boşluğu da hatıralar kaplıyordu hemen. Bir güz günü çarşı izninde görmüştüm Demet’i. Görür görmez de âşık olmuştum. Belki üzerimdeki üniformanın verdiği cesaretle, belki beş kız kardeş içinde büyümenin rahatlığıyla gidip tanıştım. Biraz bacaklarım titredi ya, aldırmadım. Demet benden daha fazla heyecanlanmıştı. Onun heyecanlanması, beni daha fazla rahatlattı ve cesaretlendirdi. Tanıştık, görüştük, anlaştık… Demet’i anneme söyledim. Annem “Komşunun Hacer'i vardı. Benim gönlüm ondaydı” dedi. Güldüm, “anne evlenecek olan benim” dedim. Annem biraz alınsa da belli etmedi. Üzgün üzgün “hayırlısı” dedi sadece. Ablamlar da birer aday bulmuşlardı. Demet onlara da sürpriz oldu. Babamsa epey geç kaldığımı söyledi. Hemen bir hevesle hazırlıklara başladı. Çarçabuk evlendik Demet’le. Babam evlenince “Davulcu Davut” demeyi bıraktı. Özellikle Demet’in yanında iğneleyici konuşmalara kalkışmadı hiç. Sadece “Kucağıma alıp hoplatacak bir çocuğunuz olursa çok mutlu olurum” dedi evlendikten birkaç ay sonra. Ben de safça “Bir sürü torunun var baba” dedim, “onlar başka sizinki başka olur” dedi sessizce. Bizden bekledikleri torun olmadı. Beş altı yıl doktor doktor gezdik. Olmadı türbe ve hoca gezmelerine de başladık. “Evlatlık al” dediler, içim almadı. Demet’in hastalığı ortaya çıkınca da zaten evlat sevdası aklımıza bile gelmedi. Demet’in hastalığına birkaç yılda ancak teşhis konulabildi. Hastane hastane dolaştık. Her doktor başka bir şey söylüyordu. En son beyin damarlarının daralmaya başladığı, yürüme bozukluklarına, çok sık terlemelere bunun neden olduğu söylendi. Doktorlar çaresi yok demeseler de tıkanmanın önüne geçilemeyeceğini belirttiler. Ameliyatın hem riskli olduğu hem de çözüm olmayacağını vurguladılar. Her an bir beyin kanaması tehlikesinin olabileceğini de ilave ettiler. Dinlensin, kendini yormasın, moralini bozmasın… Birkaç da ilaç ilave ettiler, reçete bu dediler. Demet ne kadar mutlu görünse de üzüntüsünü belli etmese de son yıllarında iyice zayıfladı. Kırk kiloya düştü. Bir yaprak gibi sarardı beti benzi. Sarı saçları gibi oldu pembemsi yüzü. Tekrar doğruldum yataktan. Yağmur devam ediyordu. Hatıra yağmuru da… İçime sıkıntı iyice abanmıştı. Pencereyi açtım ıslanmak pahasına yeniden. Yetmedi başımı da pencereden dışarı çıkardım. Yağan yağmura aldırmadım. İçimden bir ses şiir gibi “yeni dertlere düşmek bir derman olur bana” diyordu. Neyse ki yağmurun şiddeti azalmış, püsem püsem yağıyordu. Toprağın kokusu gitmişti yalnız. Pencereyi kapattım. Üstüm başım yine ıslanmıştı. Tekrar üstümü başımı değiştirmem ve yerleri silmem gerekiyordu. Yatağa döndüm. Sabah olmayacaktı galiba. Oysa yarın çok önemli bir gündü. Babam ilk defa beni izlemeye gelecekti. Torunları zor ikna etmiş: “Dayımı izlemeye gidelim, bakan da gelecek” demişler. Kös davuluna nasıl tokmak vurduğumu görürse belki Demirci Süleyman'ın oğlu diyecek, gururlanacaktı. Balyoz gibi indiriyordum tokmağı kös davulunun bağrına bağrına. Tekrar hatıra yağmuru başladı. Bir sonbahar günü bir gül yaprağı gibi, daha doğrusu bir kuru gül demeti gibi gidip toprağın bağrına bıraktık Demet’i. İzin verseler ben de yanına uzanırdım. Birlikte gömün bizi toprağa dedim gözyaşları içinde. Demet’in kardeşleri, akrabaları bu sözümle daha da kötü oldular, ağıtlar daha çok yükseldi. Bağırtı çağırtıları fırsat bilip ben de yaralı bir kurt gibi acı acı uludum. Cenaze yıkandı, kefenlendi. Hâlâ sesli sesli
56 ağlıyordu. Kayınbabam metin olmamız gerektiğini söyledi ve ekledi: “Benim yüreğim daha çok yanıyor fakat takdir. Fazla ağıt kızımın ruhuna azap verir” dedi. Sustum o vakit. Gözyaşlarımı içime akıttım. Metin olmaya çalıştım. Tekbir sesleri ile namazını kıldık Kayınbiraderimle birlikte mezara indik ve Demet’imi ebedi yurduna yerleştirdik. Hiç çıkmayı istemesem de mezardan çekip çıkardılar. Demet’i bağrına alan toprak, birden kapanıverdi. Gözümden hiç gitmeyen görüntüler bunlar. Boğulur gibi oldum. Böğüre böğüre, uluya uluya ağlamayı istedim yine gece yarısına aldırmadan. Zor tuttum kendimi. Parmaklarımı ısırdım yine. Kendimi mutfağa attım. Sürüdüm desem daha doğru olur. Uyku tutmayan gözlerim bulutlandı, yeni bir yağmur başladı. Sessiz sessiz gözyaşlarım dökülüyordu. Kâğıt havlu aldım gözyaşlarım için. İçim yanıyordu. Bir bardak su içtim. Su mu, zehir mi anlamadım. İçim daha fazla yandı. Tekrar yatağa döndüm. Hatıra yağmuru devam ediyordu. Bu defa üstüm başım gözyaşlarımla ıslanacaktı galiba... Emekliliğim gelmişti. Demet’in ölümü için aldığım izin bitince emeklilik dilekçesini verdim. Emekli ikramiyesi ile kendime bu bahçeli evi aldım. Cehenneme dönen dünyada çiçek yetiştirmeyi seçtim. En azından kendi evimi cennete çevireyim dedim. Yetiştirdiğim çiçekleri ara ara toplayıp Demet’in mezarını süslemeye gittim. Annem, ablamlar ve kız kardeşlerim farklı vakitlerde sözleşmiş gibi “Yaşın genç, evlen” dediler. Acı acı gülümsedim. “Tekrar aynı acıları yaşamak istemiyorum” dedim sadece. Hatıra yağmuru dinmiyor... Ocaktan arkadaşım Fahri de dönmüştü memlekete. Fahri, belediye başkanlığına aday oldu, destekledik. Seçimi kazandı, belediye başkanı oldu. Fahri’yi başkanlık makamında ziyaret ettiğim gün, hayatım birden başka bir mecraya çevrildi. Fahri bana dedi ki “Davut baba, senin önderliğinde güzel bir mehter takımı kurmak istiyorum. Var mısın?”. “Hay hay” dedim. Mızıka Astsubay Hazırlama Okulunu kazandığım günkü sevinci tekrar duydum içimde. Bir yüreğimin olduğunu yeniden fark ettim. Mehter takımını çabuk oluşturduk. Kösü ben çalacaktım. Hilal bıyık bıraktım hemen. Bıyıklarım varlığını hissettirince aynada gördüğüm kişinin ben olduğuna inanamadım. Babama benzemiştim. O hilal bıyıklı, heybetli günlerindeki babamın fotoğrafı ile aynadaki beni karşılaştırdım. Birbirimizin aynısı olmuştuk. Tuhaf bir heyecan bürüdü içimi. “Ey şanlı ordu, ey şanlı asker” mehter marşlarının mısraları dolanmaya başlamıştı dudaklarımda. Mehter takımında yeniden canlandım. Eski günlere, ta gençliğime, ocaklı günlerime döndüm. Gerek çalışmalarda olsun gerek konserlerde kendimden geçiyordum. “Sen böyle yürürken tuğla sancakla / Türk'ün savaşları geliyor akla” mısralarında dendiği gibi tuğla, sancakla yürümeye başlayınca “Bin Atlı Akıncı”lara dönüyordum. Savaştan savaşa, akından akına yürüyordum. Mehter anlatamayacağım bir coşkunluğu veriyordu bana. Öyle bir atmosfer oluşturdu ki boğuluyorum dediğim günlerde oksijen çadırı oldu. Nefes almamı sağladı. Mehter başlayınca kendimi kaybediyordum; kulaklarımda cenk uğultuları, tekbir sesleri, kılıç kalkan sesleri, nal sesleri… Bir gürz gibi sallıyordum tokmağı. İlk başlarda çok patlattım kös davulunun derisini. Sonra sonra öğrendim hem kıyamet gibi ses çıkarmayı hem de şefkatle gürz dediğim tokmağı köse vurmayı. Gerçek dünyayla bağlantım kopuyordu konser başlayınca. Kimseyi göremiyor, huşu ile marşların ritimlerini kös davulundan yürekleri hoplatan bir sesle çıkarıyordum. Yarın babam beni öyle görünce, eminim Davulcu Davut’unun bir demirci gibi olduğunu, tokmağı bir balyoz gibi salladığını söyleyecekti. Yeri göğü inleten kös davuluyla tokmağının sesinin, demire vurunca gürleyen balyoz sesiyle aynı olduğunu fark edecekti. İnşallah kanaati bir parça değişirdi. Belki torunlarına da “Ne olacak Demirci Süleyman’ın oğlu, atasına dedesine çekmiş, işte” diyecekti. Hayali bile mutluluğun zirvesi... Bir tek babamın kanaatini değiştiremedim. Bu yüzden içimde hep bir yarım kalmışlık var. Yoksa hayatta yapmak istediklerimin çoğunu yapmıştım, hamdolsun. “İnşallah yarın babam gelir, bu da gerçekleşir” diye duamı yeniledim. Bu duygu bile içimi sıcacık etti, vücudum gevşedi gözlerime doğru bir uyku akını başladı: “Haydi, Ya Allah!” Uyumuş olmalıyım, susmayan bir telefon sesi ile yataktan sıçradım. Biraz da korkaladım, tedirgin oldum. Koştum telefonu elime aldım. Ablam arıyordu. Açtım. Ablamın ağlamaklı sesi “Babam” dedi yutkundu. “Hastanedeyiz” dedi. “Galiba”, daha çok ağladı; “Kaybettik!” Telefon elimden düştü.
57 EYLÜL /Ömer GEZER Bir eylül sabahı hangi rüzgâr kopardı seni Dalından düşen bir yaprak misali Savruldun, uçtun, geldin, düştün sol yanıma Şimdi sen söyle Eylül! Kaç güz daha geçecek sabırla Bir ikindi vakti yağan yağmurun Serinliğinde buluşabilecek miyiz? Son demini yaşarken baharın Ayrılık ezgileri duyuluyor rüzgârın uğultusunda Şimdi sen söyle eylül! Bu nasıl bir harmoni; içinde hüzün var Sevinç var, özlem var, umut var... ZAMANIN NERESİNDEYİM / Vildan Poyraz COŞKUN Yaşamın ince kıyısına kurulmuş Yeni iremler diziliyor boy boy Bağları sarıyor düş yolumu Neresinde dursam Gölgen yüklü bir kervan geçiyor Derinlikli bir hal var esrarlı menzilde Belki de bir çizgi romandayım Bilmiyorum Zamanın neresindeyim Toprağı delen gözlerim kararıyor Sanki zamanın tam dibindeyim Revaklardan gölgesiz geçip gidiyorum Varla yok arası Tutamadığım birkaç damla yaş Buz gibi kayıyor Kavuşuyor gül dibinde perisine Bilmiyorum Zamanın neresindeyim Ortalık karışık bağlarında iremin Hiddet yüklü yağmur tufan gibi İçinden geçenlere ve de ateşe Var gücü ile saldırıyor Zebun bırakıyor Yarıyor dik başını alevin Günahlar dağılıyor, sönüyor Susamıyor artık eskisi gibi Bilmiyorum Zamanın neresindeyim Zamanın kucağındayım belki de Kaç kez aldatıyor Kaç kez sınıyor zaman beni Dağıtıyor dizkapaklarımı yokluğunda Cümlelerim noktasız, başıboş uzuyor Ahu zarım bilmiyorum Zamanın neresindeyim Pürüzsüz bir vicdanla yürüdüğüm Kıvrımlı yollarında zaman yordu beni Tersi yüz etmek Ben’i sen etmek Bir bilinmez denklem lakin Biliyorum artık Aşkın maşukuna vardığı andayım
58 SON ÇİÇEK /Hasan Ali KALAYOĞLU ABD'li yazar ve ressam James Thurber’in "Son Çiçek" öyküsünü ilk kez okuduğumda çok hoşuma gitmişti. Geçenlerde aynı öykü yeniden karşıma çıktığında, günümüz gerçekleri ile ilgili pek çok mesajı olduğunu fark edip sizlerle de çok kısa bir özetini paylaşmak istedim. Umarım beğenirsiniz. “Günümüzden çok çok sonraki yıllarda, dünyanın gidişi bugünkünden pek de farklı değildir. Yöneticiler arasında yaşanan egemenlik çekişmesi yüzünden ülkeler birbirine girmiştir. Öyle ki, bırakın üçüncüyü, 12. Dünya Savaşı’nı da büyük bir başarıyla(!) gerçekleştirmişler ancak ipin ucunu kaçırıp insanlığın o güne değin bin bir emekle ulaştığı uygarlığı yeryüzünden silip tamamen yok etmişlerdir. Bütün kent, kasaba ya da köyler ortadan kalkmış; bağ, bahçe ve ormanlar yok edilmiştir. Tabii herkesin gururla benimsediği sanatçılar ve yapıtları da… Kitaplar, o güzelim tablolar ve tüm müzik eserleri de yok olup gitmiş, hatta müzik unutulmuştur. Teknolojik araçlar çalışmamakta, dünyanın ücra köşelerinde hayatta kalmayı başarmış bir kısım insan hayvanlardan daha ilkel bir yaşam sürmektedir. Köpekler bile umutsuzluğa kapılarak efendilerini terk edip gitmişler, insanlar büyük bir şaşkınlık içinde hiçbir şey yapmadan oturdukları yerde pinekleyip durmaktadırlar… Yıllar yılları kovalar. Öyle ki, generaller bile 12. Dünya Savaşı’yla hangi sorunu çözmek için dünyayı bu hale getirdiklerini unutmuşlardır. Delikanlılarla genç kızlar birbirlerine şaşkın şaşkın bakmaktadırlar; çünkü savaşa savaşa insanların tüm benlikleri nefretle dolduğundan YERYÜZÜNDEN -müzik gibi- SEVGİ DE YOK OLUP GİTMİŞTİR! Günlerden bir gün, genç bir kız her nasılsa yok olmaktan kurtulmuş ancak susuzluktan ölmek üzere olan bir çiçeğe rastlar. Gördüğü şeyi çok beğenir ama ne olduğunu bilemez. Hemen koşup diğerlerine söyler ancak oralarda dolaşıp duran bir delikanlıdan başkası ilgi göstermez. İkisi birlikte olup bu son çiçeği sulayıp canlanmasını sağlarlar. O da bu ilgiyi boşa çıkarmaz ve yeniden çiçekler açarak mis gibi kokmaya başlar. Birkaç gün sonra oradan geçmekte olan bir arıyla sinek kuşu çiçeğin çekiciliğine kapılıp üstüne konarlar. Ve çok geçmeden iki, sonra dört, sonra birçok çiçek görünür ortalıkta. Zamanla da korular, ormanlar yeniden boy atar. Tüm bu değişimler sırasında da genç kızlar delikanlıların gözüne daha bir başka görünmeye, aralarında ılık rüzgârlar esmeye başlar. Ayrıca da birbirlerine dokunmanın çok farklı ve hoş bir şey olduğunu keşfederler. VE BÖYLECE SEVGİ YENİDEN DOĞAR! Çocuklar hastalıklı olmaktan kurtulup güçlü ve sağlıklı büyümeye başlar; koşmasını, gülmesini öğrenirler. Köpekler bile geri dönüp yeni efendilerinin ayaklarına sürünürler. Yeniden kentler, kasabalar, köyler fışkırır her yerden; müzik keşfedilip şarkılar sarar dünyayı. İnsanlar üzerinde otoriteyi hâkim kılmak için askerler ve politikacılar çıkar ortaya; teğmenler, yüzbaşılar, generaller ve ‘kurtarıcı’ denilen politik liderler. Zamanla, dünyanın her tarafına dağılıp bugünkü gibi doğal kaynakları tüketme yarışına girerler. Çok geçmeden, vadide yaşayanlar tepedekileri, tepedekiler de vadide yaşayanları kıskanarak üstünlük yarışına başlarlar. Kurtarıcı denilen politikacılar, bundan nemalanıp egemenlik hırsıyla hoşnutsuzluğu iyice alevlendirirler. VE ÖYLESİNE BİR SAVAŞ PATLAR Kİ, YERYÜZÜNDE HİÇBİR ŞEY KALMAZ... Bir delikanlı, bir kız ve bir de son kalan çiçekten başka!” Öykü böyle… Kısa süre önce yaşadığımız virüs salgını nedeniyle ülkemizde ve dünyamızda yaşananları şöyle bir düşünelim! Eğer son çiçeğin de yok olmasını, Son sevdaların yitip tükenmesini istemiyorsak... Ve eğer dostlarımıza "hayatınız kalbiniz gibi olsun ve de öyle yaşayın" demek istiyorsak;
59 Hiç zaman geçirmeden silkinip kendimize gelmemiz gerekiyor. Haydi, "Son Çiçek" için hep birlikte ayağa kalkalım! Biz bu hayata ölmeyi beklemek için değil, sonuna kadar –hem de yüksek sesle- yaşamak için geldik!" Yoksa yanılıyor muyum? DÜŞÜNEN SÖZLER ❖ Yaşamaya zaman ayırın, zira zaman bunun için yaratılmıştır… Düşünmeye zaman ayırın, başarının bedelidir… Sevmeye zaman ayırın, güçlü olmanın kaynağıdır… Etrafınıza bakmaya zaman ayırın, günler bencilliğinize yetmeyecek kadar kısadır… Dürüst olmak için zaman ayırın, çünkü insan olabilmenin sembolü budur. (Goethe)
60 HARAM / Mehmet DEMİRKAPI (Sene bindokuzyüzaltmışaltı, aylardan eylül.) Sakarya’nın bir köyünde yaşayan Cemal, sabah kahvaltısını yeni yapmış, iki katlı dedesinin evinin avlusuna çıkmıştı. Bahçedeki incir ağacının altında durmuş, adeta ağzını açmış incirlere, “beni ye” diyen incirlere bakıyordu. Tam o sırada komşuları Benan öğretmenin sesi ile irkildi; - Cemal, sen ne kadar büyümüşsün böyle… Çocuk utanarak, sesin geldiği tarafa döndü gülümseyerek. Öğretmenim diye koşarak çömelen öğretmenin kollarına atıldı. Benan öğretmen çocuğa sevgiyle sarıldı. Cemal’in başını sıvazlarken, annesi ve büyükannesi kapıda belirince; - Annesi ne kadar da büyümüş bu çocuk, onu okula alalım, dedi. Annesi güleç bir yüzle: - Ama o daha çok küçük, yaşı gelmedi, diye cevap verdi. Öğretmen: - Kaç yaşında ki? - Beş buçuk. Öğretmen, elini saçlarına getirdi, düşünceli bir halde başını kaşıdı. Çömeldiği yerde doğrularak Cemal’i bırakıp, annesine ve büyükannesine doğru ilerledi. - Evet, bu yıl 59-60 doğumlular var, Cemal 61’li, ama olsun o başarır. İlk yıl kayıtsız gelir. Sınıfı geçerse, 2. sınıfta kaydını yaparız. Kaybettiği bir şey olmaz, deyince… Annesi, - Nasıl olur? Diye tedirgin bir şekilde Büyükannesine ve Cemal’e baktı. Cemal konuşulanları duyunca, öyle bir duyguya kapıldı ki; salıncakta salınırken, en yüksekten boşluğa bırakıldığı andaki içinin boşaldığı duyguyu hissetti. Bu andaki haz gibi, içinde gizli bir sevinçle annesine heyecanla seslendi: - Anne, evet de… Benan öğretmen dediği gibi yaptı, Cemal’in ilk yıl kayıtsız olarak okula başlamasını sağladı. Ertesi gün çocuk sabah erkenden uyandı, önlüğü bile yoktu. Karşı komşularının çocukları ile okul yolunu tuttular. Güneş çocukların arkasından onlara sıcaklığını hissettiriyor, oynaya zıplaya komşularının avlusundan yeşil çimenlere basarak geçerken, arada arkasına dönüp onu ısıtan güneşe el sallıyorlardı.
61 Köyün merkezinde oturan Büyükbaba, kereste ticareti ile uğraşıyor, sık sık Cemal’le akşamları uzun gecelerde baş başa kaldıklarında konuşur, sohbet eder, adalet merhamet helal ve haram kavramlarını, bir ders gibi işler, Cemal de onu can kulağı ile dinlerdi. Bir akşam büyükbaba torununa şöyle dedi; - Oğlum sakın yolda para bulsan bile alma, başkasının düşürdüğü para senin değildir. - Peki, Büyükbaba, alsam da caminin kumbarasına koysam, olur mu? - Bu olabilir, ihtiyaç sahibi birine verebilirsin, bu kaybeden kişinin hanesine hayır olur. Cemal, bunu duyunca sevindi, birine dolaylı da olsa yardım edebilecekti. Ama öyle olunca o parayı kesinlikle üstünde bırakmamalıydı. Evlerinin karşısında Abaza komşuları vardı. Yemyeşil bahçeleri, gülleri ve çeşit çeşit çiçekleri ile bahçenin içinde, her mevsimde meyve veren ağaçlarla doluydu. Hiçbir seferinde bahçeye izinsiz girmez, herhangi bir ağacın dalından meyveleri izinsiz koparıp yemezdi. Çünkü Büyükbabası kimsenin bahçesine izinsiz girilmemesini, meyvelerini koparıp yememesini, böyle olursa Allah’ın sevgisini kazanamayacağını ve bunun haram olup, hırsızlık olduğunu söylerdi. O da buna daima riayet eder, asla kimsenin bahçesine izinsiz girmez, ağaçlarının dalından bir tek meyve koparmazdı. Büyükbabasının evinin arka bahçesinde de her türlü meyve ağacı vardı zaten. Elma, armut, ayva, kiraz… Ön bahçede erik, incir, dut ağaçları vardı. Dut ve erik ağaçlarına da dolanmış üç çeşit üzüm asması ve üzüm asması ile dolanmış büyük bir çardak vardı; altında sabah kahvaltısı yapılan, misafir ağırlanan çardak, baharla beraber mis gibi kokardı. Az ötede ıhlamur ağacı dikilmiş, çiçeklendiğinde kokusu her tarafa yayılırdı. Cemal’in en büyük keyfi, ağaçlar meyveye durduğunda, sabahları erkenden kalkar, kahvaltıya oturmadan, hangi ağaca çıksa, onun meyvesi ile ön kahvaltıyı mutlaka yapardı. En çok sevdiği mevsim bu mevsimdi, sonbahar. Çünkü eylülde bahçedeki incir ağacının meyveleri olgunlaşır, Cemal her sabah büyük bir keyifle, en uzak dallardaki o ağzını açmış incirleri; kâh eline aldığı, bizzat kendinin, bir daldan yaptığı çatal ile dalları çeker, uçlarındaki meyveleri ustalıkla koparıp, ağaçta yer, keyfini yapardı. Tabi evdekileri de düşünür, ceplerine koynuna uygun olacak, ezilmeyecek şekilde doldurur; annesine, büyükannesine, kardeşine de ikram ederdi. Bir sabah üst dala ayağını attığında, zayıf olan incir dalı kopmuş, dengesini zor sağlamış, can havliyle tutunduğu dal, yüzünü çizmişti. Bu korkuya rağmen incir ağacına çıkmaktan hiç vazgeçmedi. Dalında koparıp yemekten en çok keyif aldığı incir ve kiraz ağacı idi. Biri baharla gelir, diğeri sonbaharla… Okul yolu uzun bir yoldu. Yol büyükannesinin ineklerini çobana yetiştirirken gittiği yoldu. Bazen hayvanları geç getirdiğinde köy meydanındaki toplanma yerine, köyün dört kilometre uzağında, adı “Kocaavla” olan meraya kadar da götürmüştü. Okul evden yaklaşık bir kilometre kadar uzaktaydı. Havalar soğuyup kar başlayınca, okul yolunda gidip gelmek, Cemal için iyice zor olmuştu. Öğlen yemek için eve gelir, yemek sonrası tekrar aynı yolu geri giderdi. Öyle soğuk günlerde, cebinde 25 kuruşu olursa, okulun karşısındaki bakkaldan, yarım ekmek arasına dört tane lokum koyup, sınıfta kuru kuru yerdi. Okulda kantin tabii ki yoktu. Köyün bir simitçisi vardı, Adapazarı’ndan gelen. Adı “Mori Pırasa” idi. Bu adı çocuklar ona takmıştı. Göçmen olan simitçi, güleç yüzlü biriydi, aksak yürürdü. Çocuklara karşı oldukça şefkatliydi. Göçmen olduğu için şivesindeki konuşmalarında en çok kullandığı iki sözü, çocuklar ona ad olarak takmışlardı… İki de bir lafının arasında “Abe mori pırasa” derdi… Bazen o denk gelirse çocuklar ve köylü simidi ondan alabilirdi. Haftanın iki günü köye gelebiliyor, kocaman örgü sepetindeki simitleri bir sağa bir sola yalpalayarak taşırdı. Çocuklar onun geleceği günü heyecanla beklerdi. Cemal çoğu kez öğlenleri eve yemeğe gelirdi. Bir öğlen eve yemek için geldiğinde ki o gün çamaşır günüydü. Yemek yoktu. Büyükannesi ona bir tas yoğurt koydu, biraz çırptı. - Şeker de koyayım mı? Diye sorunca, - Olur, Büyükanne, dedi… Sonra bir gün önce yaptığı kocaman tepsideki ekmekten koparıp çocuğun yanına koydu. Cemal ekmeği küçük parçalara bölerek şekerli yoğurta karıştırdı. O gün ilk kez şekerli yoğurt yiyordu. Öyle lezzetli geldi ki, tabaktaki ekmekli yoğurt kısa sürede bitti. Büyükannesine teşekkür etti. Kuzinenin üstünde çamaşır kazanı vardı. Cemal hem mutfak hem oturma odası olan odada, masanın bir köşesinde yemeğini bitirip, koca leğende yerde çamaşırları yıkayan annesine sarılıp öptü. Hızla evden çıkıp okul yoluna koyuldu.
62 Köyü baştan sona ikiye bölen bir dere vardı. Sakarya nehrinin kollarından biriydi. Tam okula geçilecek yerde, bir tahta köprü ile iki yaka birleşirdi. Kışın dere taştığında, yoğun kar yağışlarında karşıdan karşıya geçmek oldukça tehlikeli bir hal alırdı. Okula geçiş köprüsünün biraz daha küçüğü, Cemal’in Büyükbabasının evinin arka tarafında da vardı. Çocuklar bazen okul çıkışı dere boyunca güle oynaya o yoldan dönerlerdi. Cemal, ilk günden itibaren okulu ve okul yolunu çok sevmişti. Sınıfındaki arkadaşları ondan iki yaş büyüktü. Onun yaşında olan bir kişi vardı, Muharrem. Muharrem de büyükbabasının evinden yaklaşık beş yüz metre daha ötede oturuyordu. Genellikle dönüş yolunda iyi havalarda dere yolundan diğer çocuklarla birlikte dönerlerdi. Okul yolu sabah gidiş, öğle yemek için geliş ve gidişlerle ilk dönem bitmişti. Sınıf öğretmeni Zihni Bey, Cemal’i küçük olmasına rağmen, sınıfa uyumu, devamlılığı, tertip düzeni, derslere katılımı nedeniyle sever ve takdir ederdi. Çocuk akşamları ödevlerini Büyükbabası ile yapar, en çok da matematik ödevlerini yaparken mutlu olurdu. Büyükbabası ona toplama ve çıkarmayı kavratmıştı. Cemal’in babası Almanya’da çalışıyordu. Senede bir izne geldiğinde babasını görebiliyordu. Annesinin babasına dede, annesine ise anneanne demezlerdi. Daha sıcak daha yakın olduğunu düşündüklerinden ailede dedeye, büyükbaba; anneanneye de büyükanne denirdi. Büyükbaba ve Büyükanne kızlarının çocuklarına sevgi ve şefkatle davranırlardı. Babaları yanlarında değil diye, buna özen gösterirler, çocuklar da onları öyle severdi. Cemal’in kendinden iki buçuk yaş küçük kardeşi Ahmet ve yeni doğmuş daha bebek olan ikinci kardeşi Zeki ile bu iki katlı evde yaşıyorlardı. Tatil günlerinde çocuklar komşularının büyük bahçesinde, bir takım oyunu olan çelik çomak oynarlardı. Oyun çocuklar için çok şeydi. Öyle ki kendi yaptıkları arabalarla orman işletmesinin oradaki yokuştan kayarak yarış bile yaparlardı. Cemal’in yaşı çok küçüktü. Uzaktan izler, bir gün onun da arabası olması hayalini kurardı. Arabaların dört tekeri vardı. Tekerler yuvarlak bir ağaçtan kesilir, tekerlerin göbeğine bir de bilye(rulman) koydun mu, araba Mercedes gibi olurdu. Bir kişinin oturabileceği şekilde tasarlanır, ön dingil ortasında arka aksı birleştiren yer, hareketli bir göbekle birleşirdi. Böylece arka dingil üzerine oturunca, sürücünün ayakları ön dingili direksiyon gibi kullanır, yokuştan aşağıya son sürat inerlerdi. Bu yarış günleri çok özeldi. Cemal bu günleri hiç kaçırmaz, izlemeye gider, büyük çocuklar marifetlerini gösterirlerdi. İkinci dönem de hızla bitiyordu. Bahar gelmiş, meyveler dallarında patlamış, köyün yemyeşil bahçelerinin arasındaki yollardan geçerek gidip gelinen, koca bir yıl geride kalıyordu. Mayısın son günleriydi, günlerden cumartesi. Cumartesi okul yarım gündü. O gün tören sonrası İstiklal Marşı’ndan sonra Cemal sınıftan ve mahalledeki arkadaşlarıyla her zaman döndüğü yoldan değil, dere boyundaki arka yoldan güle oynaya evlerine dönüyorlardı. Çocuklar şakalaşarak, zamanı ve tatilin keyfini çıkarıyorlardı. Güneşli havada, dere boyunca ilerleyen çocuklar, kâh birbirinin peşinden koşuyor, kâh dereye taş atıyor, neşe içinde ortalığı inletiyorlardı. Cemal iki arkadaşının birden yolun kenarındaki bahçelerden birine girdiğini gördü. Diğer arkadaşları ile yola devam etti. Biraz sonra o iki arkadaşı peşlerinden koşarak onlara yetiştiler. Bellerine koydukları henüz tam kızarmamış, iri ham şeftalileri bellerinden çıkarıp çıkarıp arkadaşlarına verdiler. En son Muharrem Cemal’e de verdi. Yan yana yürüyorlardı Muharrem’le. Cemal şeftalinin üzerindeki tüyleri eliyle ovalayıp, temizledi. Evlerinin arkasındaki tahta köprüye gelmişlerdi. Şeftaliden bir ısırık aldı. Ham ve sert olan şeftalinin ısırığı ağzındayken, bir anda Büyükbabasının sözlerini hatırladı. Yanındaki bahçeden şeftalileri getiren arkadaşı Muharrem’e sordu; - Bahçe sizin miydi? - Yoo… - Sahibinden izin aldınız mı? - Yoo… - O zaman çaldınız! Muharrem gülerek, - Eee nolcak, göz hakkı! Deyince, Cemal ağzındaki ısırığı dereye tükürüp, elindeki şeftaliyi de dereye doğru hırsla atarak… - Haram! Diyerek bağırdı.
63 KÂR SİZE DAĞLAR/ Mehmet GÖZÜKARA Veda eylemeden çekip giderken Sebebin dedi mi yâr size dağlar? Çiçeğin, çimenin solmaz mı erken? Çok erken düşerse kar size dağlar Karın erir sular coşar derende Her bir nebat hayat bulur yörende Dört mevsimde ayrı devran sürende Ölüm yok belleme, var size dağlar Ormanın var pınarın var kuşun var Bulutlarla çepeçevre başım var Hesaba gelmeyen uzun yaşın var Ezelden ebede kâr size dağlar Kerem kül olunca, ocağı söndü Sevip alamayan Mecnun'a döndü Bana da gurbetin yolu göründü Her âşık "yol verin" der size dağlar Altında kalınca yıkıntıların Çoğalır azalmaz sıkıntıların Seline kapılıp akıntıların Akarsa bir âşık ar size dağlar Uykuya hasiret kaldı gözlerim Sürpriz yapıp gelir diye gözlerim Aramızda kalsın lütfen sözlerim Çıkmaz diye verdim sır size dağlar Yâr merhem sürmeden iy'olmaz yaram Bunca yara ile ben nasıl varam İçten içe yanan kor Gözükara'm Bunu anlatması zor size dağlar YARA / Mehmet OSMANOĞLU Yara benim, yara benim/ Kim ne bilsin yara benim En tezinden kim götüre/ Selamımı yâra benim Göçmen kuşlar konargöçer/ Mevsimler hicranla geçer Kandan daha kızıl düşer/ Gözyaşlarım kara benim Görmedim bir kez yüzünü/ İşitmedim tek sözünü Ruhum aşkının sürgünü/ Başım düştü dara benim Şehir boyu karanlıklar/ Ayak izlerimi saklar Sanki bütün hatıralar/ Yürür ardım sıra benim İçimde neler gizlerim/ Kör bir aynada izlerim Yarım yaralı sözlerim/ Boğazımda dura benim O yar nikabını çekip/ Bir kez olsun görünmeyip Müjgânını ok eyleyip/ Tam kalbimden vura benim Gözlerimde yüklü bulut/ Ne had bilir ne de hudut Ufukta kaybolan umut/ Dizlerimi kıra benim Gökte güneş ile ay'a/ Dönüp duran şu dünyaya Söyleyin ki o Leyla'ya/ Hatırımı sora benim Düştüm yola yarı aç tok/ Derdim büyük günahım çok Lokman hekim elinde yok/ Bu derdime çare benim Aşk katmadan hamuruma/ Dağ aşmadan yar uğruna Nasıl çıkam huzuruna/ Yüzüm gözüm kara benim
64 MANEVİ KALKAN /Hızır İrfan ÖNDER Her yıl onlarca kamu görevlisinin şehit düştüğü bir dönemde altı yıllık bir bekleyişten sonra Gaziantep ili Şahinbey ilçesi Yaycı Köyü İlkokuluna sınıf öğretmeni olarak atandım. Üniversiteden 1987’de mezun oldum, öğretmenliğe ise ancak 1993’te atanabildim. Bu süreçte üç kez öğretmen yeterlilik sınavlarına katıldım. İkincisinde yedek olarak kazanmama rağmen atanamamıştım. Bu altı yıllık bekleyiş bana bir ömür gibi geldi. Ne yaşama sevincim kalmıştı ne de yarınlara ilişkin bir umudum. Babamın sürekli olarak bana “senin elinden bir çay bile içemedik” demesi, beni kahretmeye yetiyordu. Ölmek benim için yeğdi!.. Psikiyatrı doktorlarına, profesörlerine gitmek ve tedavi görmek zorunda kaldım. O dönemi atlatmama yardımcı olan merhum Pof. Dr. Ayhan Songar’ı rahmetle anıyorum. Anlayacağınız işsizliğin ne menem bir şey olduğunu yaşayarak öğrendim. Bu sürecin sonunda atama haberi almam bana ilâç gibi geldi. Büyük bir heyecanla ve sevinçle görevime başlamak için atandığım Gaziantep’e hareket ettim. Kalacak bir otel ayarladım. Göreve başlama imzamı atmadan önce Yaycı köyünü ve okulu görmek istedim. Bir taksi tutup hemen köye vardım. Sevincim kursağımda kaldı. Okul, okul değil, sanki ahır! Hatta inek bile barınmaz! Aralık ayında okul kapalıydı. Tam bir harabe, viran! Pislik içinde yüzüyor. Köye ulaşım tek araçla ve günde bir kez sefer yapıyor. Şehir merkezine yaklaşık otuz kilometre. Evliyim ve yedi aylık bir kızım var. Hastalansa ben ne yaparım? İhtiyaçlarını nasıl gideririm? Beni bir korku ve endişe sardı. Hemen Gaziantep Milli Eğitim Müdürlüğüne gittim. İlk özlükten sorumlu olan Gaziantep il milli eğitim müdür vekili Nuveren Bey’e Yaycı köyü ilkokulunda göreve başlayamayacağımı söyledim. Yaklaşık yarım saat kadar bir tartışma yaptık. Ben felsefe gurubu öğretmeniyim, sınıf öğretmeni olarak atanmayı kabul ettim ama atanacağım yerde deneyimli birkaç öğretmen olsun dedim. Merkeze atamıyorsunuz bari ulaşımın kolaylıkla sağlandığı bir köye atayın. Bunca öğretmen açığınız var daha güzel bir yere atamazsanız göreve başlama imzamı atmayacağım diye direttim. Rahmetli babam o zamanlar sağdı, beni Nuveren Bey’in odasından dışarı çıkarıp “Oğlum, öğretmen olmak istemiyor musun?” diye çıkıştı. İstiyorum, hem de çok istiyorum ama oraya gitmem diye cevap verdim. Tekrar Nuveren Bey’in odasına girdim. Bunca öğretmen açığınız varken beni kaybetme lüksünüz yok. İyi yerleri bayanlara mı saklıyorsunuz? Daha anımsayamadığım bir sürü sözler sarf ettim. En sonunda Nuveren Bey’in bana “Sen göreve başla, 15 gün içinde toplanacak ilk komisyon toplantında daha güzel bir yere atamanı yaparız” dedi. Bu sözü üzerine imzamı atıp resmen göreve başladım. Gerçekten de 15 gün sonra Şehit Kâmil Atalar köyü ilkokuluna atanmamı sağladı. İyi tarafı Gaziantep – Adana karayolunun hemen yanında bir köy olmasıydı. Üç sınıflı bir okuldu, gittiğimde iki öğretmen görevliydi. Okulun lojmanı vardı, orda kalmaya karar verdim ama akla ziyan köyde su yoktu, okula ait bir su deposu vardı. Köy hizmetlerinden talep edilip bir tankerle o depo dolduruluyordu. Lojmana yaklaşık 75, 100 metre mesafede idi. Oradan da lojmana taşıyordum. Su deposu okula aitti, asma kilitle kilitleniyordu. Köylüler ise yaklaşık 4-5 km mesafedeki su kuyularından suyu çekerek bidonlara doldurulup atlarla ya da eşeklerle köye taşıyorlardı. Buranında kent merkezine uzaklığı 30- 35 km civarındaydı. O zamanlar her evde telefon yoktu, sadece muhtarın evinde bulunuyordu. Yaz tatilinde, bir ay Ardeşen’de bir ay da İstanbul’da kaldım. Tatil bitip, Atalar köyüne dönünce birde ne göreyim: Su deposunun asma kilidi kırılmış, kapağı açık bırakılmış, içinde bir damla su bile bırakılmamıştı. Üstelik kir pas içindeydi. Burayı bu şekilde görmek beni çok üzdü, hatta sinirlendirdi. Söylenip dururken muhtarın kardeşi yanıma damlamış bende üzüntümü, kırgınlığımı ve kızgınlığımı dile getirdim: “Ya ben gâvur muyum ki bana bunu reva gördünüz. Kuraklık nedeni ile kuyularda su kalmamış olabilir. Siz de ihtiyacınızı gidermek için okula ait bu su deposunun kilidini kırıp, suyundan istifade edebilirsiniz. Ama neden ben gelmeden önce bu depoyu temizleyip, su ile doldurup, yeni asma kilitle kapatıp teslim etmediniz?” dedim. Sanki onu dövmüşüm ya da küfretmişim gibi suratı kızardı, bozuldu: “Ben sana gösteririm” diye tehdit savurup, defolup gitti. Özür dileyip gereğini yapmak yerine, tehdit etmeyi seçti. Şehit Kâmil ilçesi, Şahinbey ilçesinden çok farklı olarak öğretmen, hemşire, ebe gibi kamu görevlilerinin köylerinde çalışmasına sıcak bakmıyorlardı. Onların gitmesi için ellerinden gelen her şeyi yapıyorlardı. Fakat göndermek için bu denli ileri gidileceğini düşünmemiştim. Bir hafta geçmemişti ki tanımadığım bir iki kişi okul çevresinde görünür oldu. Meğer o adi, karaktersiz ve hain adam, terör mensuplarını, köye davet etmiş. Önce keşif yapıp, sonra da bir gece vakti 01.00- 02.00 sularında, ellerinde uzun namlulu tüfeklerle lojmanı bastılar. Beş kişi lojmanın etrafını sardı. Kapıyı hafifçe tıklattılar. Tıkırtıyı duyar duymaz televizyonu kapattım. Işıklar zaten sönüktü. Lojmanın kapısı demir ya da çelikten olmaması bizi daha çok ürkütüyordu. Ahşap olan bu kapıyı biraz sağlam gözüksün ve kolay açılmasın diye kilidin bulunduğu bölgede 20-25cm’lik demir-çelik pervazlarla güçlendirmeye çalıştım. Fakat okkalı bir iki omuzla ya da tekmeyle kapıyı alaşağı edebilirlerdi! Kısa dönem askerliğimi, eğitim çavuşu olarak yaptım. Ardeşenliyim. Silahları tanırım, iyi de kullanırım. Ama ben de ne
65 bulundurma ruhsatlı ne de gezdirme ruhsatlı bir silahım yoktu... Yalnız değilim. Eşim ve yedi aylık olan kızım var. Kendim için korktuğum yok. Ama onlar için kaygılıydım. Biri beni “Hoca! Hoca!” diye seslenerek dışarıya çağırıyordu. O dönemde ne benim cep telefonum vardı ne de lojmanın sabit telefonu!.. Gecenin bir yarısı! Köylülerden gelen geçende yok. Köyün Gaziantep yönünde Yamaçoba Jandarma Karakolu, Adana yönünde de Sakçagözü Jandarma Karakolu var. Ama devriye atılmıyordu! Bunu bilen hainler fazla patırtı gürültü çıkarmamaya çalışıyorlardı. Lojmana en yakın ev yaklaşık 400metre uzaklıktaydı. Ben dışarı çıkmayınca, kapıyı zorlayabilecekleri, hatta kırabilecekleri endişesine kapıldım. Gün ağarıncaya kadar “Hoca! Hoca!” diye seslenerek dışarıya çağırıyor ama biz cevap vermek şöyle dursun, soluğumuzu bile tutuyorduk. Artık Allah’a sığınmaktan ve dua etmekten başka yapabileceğimiz bir şey yoktu. Eşim ve ben okunması gereken duaları içimizden okumaya başladık. Biz okuyoruz, onlar lojmanın etrafını tavaf ediyor. Durmadan okuyoruz, sanki lojman manevi bir koruma kalkanıyla korunuyordu. Gün ağarıncaya kadarda burayı terk etmediler. Ancak gün ağarmaya başladığında defolup gittiler. Sabahleyin hemen Şehit Kâmil Milli Eğitim Müdürlüğüne ve Şehitkâmil Kaymakamlığa bilgi verdim. Bir dilekçe verip, ikametgâhımı merkeze taşıdım. Orada görev yaptığım süre boyunca sabah ve akşam geliş ve gidişlerimde bir manga asker beni korudu. Stajyerliğim kalkınca, kendi alanım olan felsefe grubu öğretmenliğine geçmeyi talep ettim. Uygun görülerek Sakçagözü lisesine atandım. Bana ilâç gibi geldi… BABA / Güngör Emel ÜZÜMCÜ Burnumda bir hasret kokusu Gözlerin naif, sıcak bir sahne Yüreğimde çaresizliğin sızısı Damarlı ellerin siper olur ürkekliğime Burnumda ıslak toprak kokusu Çeker kendine ince ince Gül yüzlü çiçeklerin merhem olur Saklı bahçelerinin sahipliğinde Hikâyen hoş bir seda zihnimde Ömrün dut ağacının gölgesinde Kederli damlalar ıslatır yapraklarını İyi niyetin ferahlatır geride bıraktıklarını Ellerimde merhametinin izleri Gözlerim dalar minnetle, özlemle Gezerim geçmişinin izlerinde Ümitsiz bekleyen boş odaların içinde...
66 BENİM ÇOCUĞUM / Ayşe YAZ Sütlü kahve yapıyorum. Yanına çifte kavrulmuş lokum koymam lazım ama yok. Camın önünde oturuyor. Başında, alnından boncuklar sallanan bonesi var. Kumral saçlarının yerinde yeller esiyor. Doktorlar tedaviden sonra tekrar çıkar demişti. Ama… Bekliyoruz… Kahveyi uzatıp: “Lokum yok” diyorum. “Olsun” diyor. Fincana değen eli titriyor. Elini tutuyor, kahvesini yavaşça sehpanın üzerine, pembe orkidenin yanına bırakıyorum. Orkideleri göstererek: “Bugün daha güzeller dii mi?” diyor. “Evet, öyle.” diyorum. “Baban her doğum günümde alırdı.” derken gözleri buğulanıyor. Niksar'da evinin salonunda camın önünü dolduran orkideler geliyor aklıma, kocaman bir sehpanın üzerinde boynunu bükenin yerine her yıl yenilerinin eklendiği... Şimdi karşılıklı oturuyoruz. İnceleyici bakışlarımı dalgın yüzüne dikiyor, çöken avurtlarına bakıyorum. Göz kapaklarının ardındaki gözleri kızarmış, bakışları bulanık, kırışık yanakları pörsümüş… Oysa gözlerim; pembe yanakları çevreleyen kumral saçları, ışıl ışıl gözleri, pırıl pırıl yanan cildiyle o güzel kadını arıyor. “Hani yeşil tayyörün vardı. Kumaşını babam İtalya’dan almıştı da terzi Raziye'ye diktirmiştin, hatırlar mısın ne yakışırdı sana.” diyorum. “Hııı” diyor umursamaz bir halde. Beni duymamış gibi tül perdenin ardına bakıyor. Aldırmıyorum. Konuşmaya içimde devam ediyorum. “Boynuna Tokat işi iğne oyalı tülbentler takar, saçlarına gazinonun kuaföründe fön çektirirdin. Albayın karısıydın, hep göz önündeydin. Güzelliğine de diyecek yoktu. Girdiğin her ortamda dikkatleri hemen üzerine toplayıverirdin.” Camın dışında bir kâğıt toplayıcı çöpü karıştırıyor.
67 “Ne çok çoğaldı bunlar.” “Evet” diyorum. ‘‘Akşama kalacak mısın?’’ “Kalamam. Sedat'ın nöbeti var.” Söylediğimden hoşlanmadı. Konuyu değiştiriyor. “Yeliz aradı geçen gün taa oralardan, konuştuk, vefalı yavrum benim.” Biliyorum bizim dışımızda da çocukları var. Onlara A, B, C'yi ilk öğreten o. Vefanın bir semt adı olarak kalmayışına seviniyorum. Camın ardındaki uzaklara bakmaya devam ederek söyleniyor. “Havva vardı bizim sen hatırlarsın. Onu aradım dün telefona başkası çıktı, bu numarada böyle biri yok dedi.” Havva Teyzem... Canım anne yarım... Annemin can yoldaşı. On dört yaşında yatılı okulda başlayan tanışıklığı, yarım asırlık dostu. Beraber geçirilen yaz kampları, kültür gezilerinin mimarı... Hızlı yaşadı vesselam ölümü çeyrek asra yaklaştı. Unutuyor. Doktorlar beyninden alınan kitlenin bazı anıları yok ettiğini söylüyor. Şükür ki güzel olanlardan birini; Havva Teyze’yi unutmamış. Keşke unutması gerekenleri unutabilse…. Kahvesinden bir yudum alıyor. “Uğur’un çikolataları olacaktı şimdi.” diyor. Anlıyorum lafı nereye getirecek. Bir sırrımız varmışta bunu sadece ben anlayabilirmişim gibi feri kaçmış çakır gözleri dumanlanıyor. Uğur, oğlu... Hayırsız mı, bahtsız mı bilemediğim oğlu... Çikolatanın memleketinde şimdilerde. Kaç yıl oldu en son geldiğinde, sekiz bilemedin dokuz… Kocası hayatta o vakitler. “Elinki okur adam olur, bizim ki okurum diye bizi sömürür.” diye evden kovuşunu unutmuyor. “Bu oğlanla görüşürsen boşarım.” diyen kocasının meydan okuyan sesindeki sert tınıyla ağır ve boğucu bir suskunluğa gömülüşünün acısı gözlerinden okunuyor. Susuyorum söyleyecek sözüm yok. Hava hafiften kararıyor. Gitme vakti. Salonun ortasına kadar gidip geri dönüyorum. Sağ omzundan eğilip yanağından öpüyorum. “Gitmeliyim daha çocukları bakıcıdan alacağım.” Cevap vermeden sessizce bakıyor. Arkamı dönüp ilerliyorum salonun kapısında Hatun elinde su dolu bardak ve ilaçlarla bütün kapıyı kaplayarak dikiliyor. ‘‘Gidiyor musunuz Aslı Hanım?” “Evet Hatun, annem sana emanet.” diyerek kendimi çabucak dışarı atıyorum. Aklımda çocuklarım var, bakıcı teyzelerinden almam gereken... Göğsümden bir sancı geçiyor. İçimi yakan sıcaklık sırtımdaki soğuk teri buharlaştırırken, arabanın gaz pedalına basıyorum. Bir çocuğumu bıraktığım bakıcıdan başka bir bakıcıya koşuyorum...
68 TEVBE / Nilüfer Zontul AKTAŞ Had bilerek pişman olan Rab nuruna ram olurmuş Gece gündüz secde bile Bir ucb ile mahvolurmuş... Günahına yanan kul ki Yanan olmaktan kurtulmuş Mücadele sağlam ise Sağlam bir kulpa tutunmuş Gönül yana yana bil ki Cevheri elmasa döner Ameli kendinden bilen Yıldızları bir bir söner... Düşene bakmadı rabbin Dönen ol' yeterli dedi İstiğfarla kapılarım Kilitsiz açıktır' dedi... Temizlenmek umudunu Yitirmeyen aciz gönül Amelinde istikamet Edebinde sabit gönül ... HANNE /Elif Mükerrem KURT Hanne daha büyümemiş küçük bir kızım ben Ellerimde naylondan yapılmış bir çantam var Yüreğimde izlerini silemediğim yaralar Hanne bana kitap okur musun? Ya da beraber satranç oynayalım mı? Kaybedersen çikolata alırsın ama Hem ben küçük şeylerle mutlu olmayı öğrendim Hayat öğretti Biliyor musun hayat bu konuda çok acımasız olabiliyor İçinin yandığını bile bile oyununa alıştırıyor seni Sonra hiçbir şey olmamış gibi yoluna devam ediyor Yetişemezsen arkasında kalırsın Bu işte hiç iyi olmaz Hanne Hayat o zaman ilk seni harcar Avuçlarında öyle bir izler açar ki Baktıkça hatırlarsın hep geçmişi Kalbinde öyle yaralar açar ki kapatmaya gücün yetmez Hanne yine de biz unutmayalım Yarınlar güzel olacak değil mi? Mutluluk bir gün bizim de kapımızı çalacak Hem biz o zaman gökyüzünde uçurtma uçururken Göğsümüz de kanatlanacak değil mi? Hanne o zaman dört top dondurma da alalım mı? Eminim ki güneşli havada gelecek mutluluk Hatta biz en iyisi bir bisiklet alalım Sepetimizin içine de papatyalar koyalım Yol da gördüğümüz çocuklara veririz Hem biliyor musun Hanne Çocuklar kendilerine bir şey armağan edenleri çok seviyorlarmış Ben öyle duydum Ne dersin Hanne Yarın güneş doğarken uyandırayım mı seni?
69 BÖYLE BUYURDU KALBİM / Mustafa IŞIK Ben, güllerini yalnızca ölülere satan bahçıvanım Ey kalbim! Su damlasıydım ben. Çoğaldım, çağıldadım, duruldum… Kendim oldum. Yüzleştim, yüzümün her karışıyla. Çarşısını pür telaş adımladım yorgun ve kırgın dünyanın. Radyoda memleket havadisleri katran denizi gibi yapışırken ayaklarıma, her kulacında kara ölüm haberi öperdi ellerimi. Oysa incinir sesimi kendinden sayan dağ; derviş zikrinde ve mağara göğsünün kuytu kayasında bir yavru güvercin gibi beni sağaltmaya yetecek sanırdım. Dünya, meczubun su’skun ve solgun nefesidir bana, ey kalbim! Yüzün bir parça kıştı senin. Gül bahçesi ve ırmak, hayat sesi sarkar dallarda meyveydi oysa. Kurumuş çeşmesinde çocuklar akardı bahçenin; anne, ırmağın ortasında iki büklüm. Telaşım çözmeyeydi dilini güllerin, o rengârenk yapraklarının nazenin haliyle. Kuşlar ürkek, gül utangaç, yorgun süvari gibi gözlerin o çok sıska yedinin bohça gibi yer sofrasını yedi şişmanı yutmaya serdiği paslı ipe dizili kuyunun dibindeki ıslak fermanımdı. Heybesiz çıkılmaz yola, ey kalbim! Yorgun, suskun ve yaşlı dünyadan ırayıp uzatamadın kollarını ırmak boyu sarmaya yedi kıtayı. Bu ne hengâmeydi böyle ne çetin savaştı. Cevaplanmayı bekleyen onca soru… Dünya ve ahiret mutluluğunu aramaya gayretimizi eksik etmeyecektin; iyiliğe ve faydalı olana adayacaktık kendimizi... Yoksa sen yaşamayı; nefes almak, yemek – içmek ve oyun- eğlenceden ibaret mi sandın, ey kalbim! Yağmur gibi yağamam gözlerime, lâl halime yetmez gülüşünü haber salabilirsin dağların karlı başına, ey kalbim! Yaşamın sırrını bilmeyenler arzulamazlar ecel vaktini, sevgiliye kavuşmayı. Uyanacağız uykumuzdan, dikileceğiz yâr kapısına. Diz çöküp aman dileyeceğiz. Biliriz, acılarımızı azaltmaya gaflet verildi ama o nimete bile gafletle yaklaşmayalım ey kalbim! Göğüs kafesinde rahat mısın ey kalbim! Hep kendimize en güzel yerleri yakıştırıyoruz fakat kendimizi asla kendimize yakıştırmıyoruz. Dün geçti, geri getiremeyeceğimizi biliyoruz. Yarına da çıkmaya da delilimiz yok. Gel de senle sığınalım vaktin esenliğine, izine iz katalım sevgilinin yürüyüşüne. Ufka bakalım, ne zaman geleceği belirsiz gemi için. Yaşamı bir günden ibaret bir kelebek de olabilirdik enle. Onlardan sabah vakti veda edenler genç, akşam vakti uğurlananlar ihtiyar sayılırdı hani. Unutma, herkesi bir gün mutlaka sırtlayacak o gemi, günün hangi vaktinde limana yanaşsa yanaşsın gelecek olan zaten yakındır. Biz, heybemizdeki güzelliklerle her daim amade olalım, ey kalbim! Toprağın altında herkesin kalbi aynı renktedir unutma, ey kalbim! Farkı yoktur hükümdarla kölenin. Yaşam ölümden meydana gelmiştir, diye sesleniyordu sokağımızdan geçen nâdi. Gidenlerin pişmanlık duyduğu şeyler içindi bütün bir hayat kavgamız. Doyuramadık seni ey kalbim, sonunda koca dünyayı da tükettik. Hani yiyip, içip israf etmeyecektik. Hiç ölmeyecekmiş gibiydi gayretimiz ama sonuçta hiç yaşamış gibi ölüp gittik. Şimdi sıra sende ey kalbim! Konuş ki dil sağır kesilsin, kelimeler dizilsin huzurunda. Bilirim, sen soğusan hiçbir güneş ısıtmaya yetmeyecek seni. Kemiksiz olabilirsen ama önce sen alırsın yarayı, kırılırsın orta yerinde gökteki ayna gibi. Kırışmış bir kalbin tesellisi onu yapan ustanın merhametidir. Haydi, ona gidelim ey kalbim! -Artık üflensin sûr, kıyametimi kendim koparayım.
70 ÜÇ ŞİFRE / Ezgi Fatma AÇIKGÖZ Sıradan gibi görünen hayatlarımızı yaşarken, evrenin biz insanlara gönderdiği mesajların farkında mıyız acaba? Yoksa her daim kendiyle meşgul olan, talihsizliklerinin, yoksunluklarının girdabında kaybolmayı ve ben-merkezli bir yolu seçenlerden miyiz? "Ayakkabım yok diye üzülüyordum; tâ ki ayakları olmayan bir çocuk görene kadar." sözünü anma vakti! *** Kara bulutların gölgelerinin denizin üzerine yansıdığı, sert esen rüzgârın kıyıdaki kayalıkları yaladığı günlerden birinde rastlamıştım ona. Hava durumunun insanların ruh hâllerini etkilediği söylenen anlardan birini yaşıyordum. Bunda kuşkusuz, caddelerde yürüyen asık yüzlü insanların durgun hâllerinin, az önce radyodan dinlediğim haberlerin ülkemiz ve dünya geneli için hiç de iç açısı olmayan yansımalarının, sanki bir türlü çözülemeyecekmiş gibi görünen sorunların da payı vardı. Bireysellikten sıyrılarak evrenselliği düşleyen yüreklerin ortak dilini paylaşıyordum ben de. Tüm dünyanın ve evrenin yükü üzerimdeydi sanki. Bu esnada, dokunsalar ağlarım diyenler olur ya hani, işte onlardan biri oluyordum sessizce. Ağaçlıklı caddede yürürken ruhum bin bir düşüncenin ağırlığıyla çevrelenmişti. Kendimi hüzünle umut, iyimserlikle karamsarlık arasında gidip gelen bir sarkaç gibi hissediyordum. Şu koskoca evrendeki varlıkların en güçlülerinden sayılan insanın, aynı zamanda ne kadar âciz olduğunu da deneyimliyordum âdeta. Kendini çaresiz ve üzgün hisseden, hayata dair beklentilerinin karşılanamamasından doğan hislere teslim olmuş insanlar gibiydim. Üstelik, bir insan olarak, kapasitemin bazı şeyleri iyileştirmeye yetmemesi düşüncesi içimi eziyordu. Hayattaki her şeyin bir plân dâhilinde ve belli nedenlerle gerçekleştiğini bilmeme rağmen, o gün zihnim bu gerçeği gerilere atmış gibiydi. İçimdeki acı dolu hislere engel olamıyordum. Rüzgârın sesinin kulaklarıma sert ezgiler fısıldadığı bir anda tam önümde beliren, akülü arabasıyla tek başına gezinti yapan bir genç kızın olduğunu fark ettim. Genç kız, omuzlarına dökülen dalgalı saçları ve mâsum yüzüyle insanda şefkat hissini uyandırıyordu. Elinde tuttuğu akıllı telefonunu kurcalayarak ağır ağır yol alıyordu. Belli ki o da pek çokları gibi yalnızlığına ortak etmişti o cihazı. İki çift lâf edecek birini bulamayan niceleri gibi telefonuna sığınmıştı. Genç kızın yanından geçerken, ona tebessüm ettim önce. Fakat daha sonra, çok istememe rağmen, beni nasıl karşılayacağını kestiremediğimden sözlü olarak selâm vermeden hızla yanından geçip gitmeyi tercih ettim. Genelde insanlara ilk selâmı veren biri olmama karşılık, genç kızı rahatsız etmekten çekindiğimden olsa gerek, dakikalar içinde onu ardımda bırakmıştım. Caddenin öte yanındaki denizden gelen öfkeli dalgaların seslerini dinleyerek yürümeye devam ediyordum. Bu arada aklım hâlâ az önceki genç kızla meşguldü. Ülkemizde engelliler için yeterli olanakların olmamasının, bunun da ötesinde konuyla ilgili çözümlerin hayata geçirilebilmesi için yeterli çabanın gösteril(e)memesinin sonuçlarını yaşayanlardan biriydi o da. Bir şeyler yapılmaya çalışılsa da ortaya konanlar ne yazık ki beklentileri karşılamıyordu. Nice evlerde yaşamlarını sürdüren, içeride kapanıp kalmış, olanaksızlıklar nedeniyle dışarıya çıkamayan engelli insanların hâllerini düşündüm sonra. Onlar da candı; insandı elbet. Onların da her insanın lâyık olduğu güzellikleri yaşamaya hakları vardı. Ama şartlar elvermiyordu ki insanlıklarını yaşayabilsinler. Bireysel
71 olarak duyarlı olunsa da her şey yetkililerin ellerindeydi. Toplum olarak bilinçli yaklaşımlar sergilememiz gereken, çok hassas sorunlarımızdan biriyle meşguldü ruhum. İyi dileklerim ve dualarım bu defa engelli insanlar için oldu. Kahverengi saçlı kızın varlığında, onların yüreklerini kucakladı yüreğim... Gökyüzü hâlâ ağlamaklı bir insanı andırıyordu. Yürüyüş yaptığım yolda ilerlerken, rüzgârın ıslığı andıran sesi bana eşlik etmeyi sürdürüyordu. Aradan birkaç dakika geçmişti ki, bu kez tam karşımdan orta yaşlı ve modern görünüşlü bir adamla, 20'li yaşlarının ortalarında görünen bir delikanlının yan yana yürüyerek geldiklerini gördüm. O gün tenha olan caddenin, az sayıdaki yoldaşlarındandı her ikisi de. Delikanlı epey zorlanarak da olsa yürüyebiliyordu. Anlaşılan, adamcağız aynı zamanda zihinsel engelli olduğu da anlaşılan oğlunu gezintiye çıkarmıştı. Onun adımlarına ayak uydurabilmek için kendisi de ağır ağır ilerliyordu. Belli ki, babasının yardımıyla dış dünyaya uyum sağlamaya çalışan biriydi o da. Engelliler için olanakların yetersiz olmasına aldırmadan, o olanakları az-çok ailesinde bulabilen şanslı bireylerdendi. Bir an için, az önce gördüğüm tekerlekli sandalyesiyle tek başına gezebilen kızın, bu delikanlıya göre daha zor koşullarda yaşadığını düşündüm. Yürüyemiyordu sonuçta. Buna karşılık, zihinsel olarak sorunlu olmaması açısından, delikanlıya göre daha şanslı olduğunu düşünmek de mümkündü. Ne ilginç bir durum! Evrensel terazi, nasıl da dengeyi sağlıyor hayatlarımızda. Bir yanı eksik olan bir insan, diğerlerine göre daha üstün sayılan bir başka yönüyle tamamlanıyor. Üstelik biz, bu dengedeki incelikleri genellikle fark edemiyoruz bile. Ne acı!... Art arda rastladığım insanlar aracılığıyla evrenin "insan"a önemli mesajlar gönderdiğini düşünmeye başlamıştım artık. Hepimiz, bu âlemdeki görevlerimizi sürdürürken zaman zaman farklı beklentiler içine girebiliyoruz. Arzularımız, umutlarımız, olmasını istediğimiz ama bir türlü gerçekleşmeyen hayâllerimiz, kırgınlıklarımız, yeniden umutlanışlarımız bir döngü hâlinde ilerliyor. Aslında her şey, tam da olması gerektiği zamanda, şekilde ve yerde hayatlarımıza katılıyor. Ne eksik ne fazla. Biz, bunun böyle olmadığına inansak da gerçekte tüm algılarımız yalnızca zihinlerimizin bir aldatmacasından ibâret. Dış koşulları bahane ederek karalar bağladığımız, Karadeniz'de gemilerimizi batırdığımız anların belki de pek çok insanın hayâli olabileceğini aklımıza dahi getir(e)miyoruz. Bir fincan çay içerek ısınabilmek için, sıklıkla kâğıt ve kalemime eşlik eden o kafedeyim yine. Hırçın denizin tüm güzelliğini camların ardından seyrederek, az önceki mesajları düşünüyorum. Kimi zaman bazı şeylerin peşi sıra gerçekleşmesinde bambaşka nedenler olabileceğine güçlü şekilde inanıyorum. Hikmet dolu nice olay, mesajlar hâlinde yağıyor hepimizin üzerine... Sessizleşiyorum... Aradan henüz birkaç dakika geçiyor ki, uzak şehirlerden birinde yaşayan ilkokul arkadaşımdan telefonuma mesaj geliyor. Yıllardır savaştığı o zorlu hastalığını yenebilmek için, hastanede kendisine ilaç verileceğini yazdığını fark ediyorum. Dua istiyor benden; ona olumlu enerjimi göndermemi diliyor. Mesajı okur okumaz, gözlerimin dolmasına eşlik eden yoğun bir duygu hâli beliriyor üzerimde. Arkadaşıma en derin, içten dualarımı ve dileklerimi gönderiyorum. Kilometrelerce ötede, gönüllerimizin birlikte olduğunu onun gibi ben de çok iyi biliyorum. Üç şifre... Nedendir, nasıldır, mânâsı nedir tam olarak bilemesem de kısa sayılabilecek bir zaman diliminde evrenden gönderilen şifrelerin ruhumu aydınlattığını hissediyorum. Dakikalar öncesinde dertlerle dolu olduğunu hisseden kalbim, bu kez şükürle çarpmaya başlıyor. Ardından: "Daima kendinden daha zor durumdakileri fark ederek bakmalısın hayata. Üstleri değil, aşağıları görmeli gözlerin. İçinin en çok acıdığı anlarda, hüzünlerle dolup taştığın zamanlarda bile bunu düstur edinmelisin kendine. Mutlu olabilmenin sırrı da bunda gizlidir, unutma. Yaşanan her şeyin yalnızca bir deneyim olduğunu, bu deneyimlerin seni olgunlaştırmak için yaşatıldığını, olgunlaştıkça varlığının gelişeceğini, geliştikçe evrene katacağın (gözle görünen ya da görünmeyen) değerlerin artacağını sakın aklından çıkarma. En önemlisi de her ânın için şükretmeyi ihmal etme." diye fısıldıyor bana. Denizin iyice koyulaşan rengi bulunduğum kafenin pencerelerine vururken, dışarıdan gelen dalgaların sesi şükür dolu duygularla içimde yankılanıyor. Hayat yolculuğumda nice şifreyi çözebilmenin umuduyla kalemime sarılıyorum yine...
72 HER HATIRA GELDİĞİNDE… / Reşit Güngör KALKAN Her hatıra geldiğinde, gökçe bir evren şarkısı dökülürdü seni anan dudaklardan. Sen o ikircikli sevgiler içinde, uzak limanların çağrısını duyardın hep; öyle tedirgin, öyle karanlık ve öyle kendindin işte. Duyardın ve peş peşe ıssız adalar taşardı ellerinden. “Uzak olan bize yakın değilse, biz neden uzağız ondan” derdin umursamaz bir mırıltıyla, duyardım. Şiirlerden, romanlardan tanırdın dünyanın sevgiyle döndüğünü. Dünya sevgiyle dönerdi yani, döndüğün zaman seni saklayan dudaklara. İşte sen, aynı sevgileri yüreklere rapteyleyen çağlardan dönerdin, arkanda kırıla döküle yükselen yüreklerle. Dönerdin ve uzak limanların şehre kötürüm çiçekler uzatan saygısıyla yanaşırdın içimize. Yani akşamlar öyle buruk bir sancıyla düşerdi ki içimize, şiirlerin ve romanların harcı değildi işte anlatmak. Yaşamak, aynı yangınla büyürken gövdemizde, bizi sana davet eden bütün limanların ve adaların cümlesi birdi: “Uzak olan bize yakın değilse, biz neden uzağız ondan.” Her hatıra geldiğinde, biz aynı pencerenin altında büyütürdük o gökçe evren şarkısını. İşte dudaklarımızdan yangınını çekip alan bir hayâl sayardık seni o uzak limanlara ve adalara götüren yorgun gemiyi. Sen öyle tedirgin, öyle karanlık ve öyle kendindin işte. Görürdün ve peş peşe yorgun kalpler dökülürdü kalbinden. “Yakın olan bize uzak değilse, biz neden yakınız ona” derdin umursamaz bir mırıltıyla, duyardım. Ellerini bizden uzak kılan zamana sayardık, hadsizdik; gözlerini bizden uzak kılan dünyaya sayardık, kırgındık. Çünkü bilirdik ki sen, dünyanın sevgiyle döndüğünü anladığın çağlarda, hakikat seninle başlatırdı unutulmuş şarkılarını. Dudağında senin, buruk bir tanımla sırlanan o göçüp gitmelerle üstelik yılgın bir dua olurdu yaşamak, bilirdik. Şimdi o şarkıların biricik adresi, yani eskiyen zamanların penceresinde begonyalar, altında kırıla döküle yükselen yürekler içinde biz, yeniden hatırlıyoruz o cümleyi: “Yakın olan bize uzak değilse, biz neden yakınız ona.” Hatırla, solgun dudağında senin, akşamın o son tebessümü, ne çok içlenmiştik üstümüzden geçip giden bulutlarla. İçlenmiş ve bir çeşme başında durup dinelirken, gençliğimizin kırgın aksini seyretmiştik kurnasında zamanın. Solgun dudağında senin, uzayıp giden geniş ovalar boyu, merhamet taşardı bir de görmüştüm. Ellerin, yankı dolu bir sevinçle harmanlardı huzuru. Yani biz, yani kırgın ikindilerin aynasında, üstümüzden geçip giden bulutlarla ağlarken şimdi, bilmem ki artık hangi dudaklarda kilitlidir adın. O yazların arasında boğulan lalelere, gelinciklere bitişmiş sonsuz bir arzunun fotoğrafıyla işte, mayıs, şiir olup kanardı ardımızdan. Hem, biz değil miydik, rahatlığı dünya ağrısıyla buruşuk takvimler adına değişen? Biz değil miydik, domurmuşluğumuzu o içli şarkılara bağışlayan? Yitik anılar sağanağı altında uyurdu o şarkılar, bilirim. Bir mavilikten içeri girdiğinde zaman, o tütsü kokan akşamlardan kalan buruk bir baş ağrısı gibi çınlardı cümle odalarda. Bir de yaşamaklar biriktiren puslu sabahlarına senin, gül dokuyan gözlerin kadar sevecendi onlar da. Sevecendi ve fakat şimdi uzak bir arzuyla büyürken gövdemiz, o deli sayfalardan akıp giden iki yankılı boğuntuyuz artık, iki tülden kanırtı… Değil mi ki, o çağ tutuşturan fırtınalı ömrümüzde zaman, dokunduğun denizleri acıyla çürüten buğulu gözlerinde yitirdi hatırlamak adındaki o solgun takvimi. Sonra seslerimiz, sustukça çoğalan karanlıklara karıştı birer birer. Gün dökümü kederler, uçuşan dakikalar arasında, unutmalara karışırken, bilirim, sevmekti deliliğin öbür adı. Bir kıyıda bekleyen yalnızlık kumrusu umutsuz şarkılar, büyük bir yangınla taştı gövdemizden. Yankı ve sevmek acıyla kazındı sonra, durulan ömrümüze… Hatırla, o serin mayıs sabahlarına senin, gerilen tan kızıllığı içinde çağlayan buruk anılarını bir de kalbime nakşetmiştim. Oysa şimdi, keder dolu bir ırmağın tavsayan türküleriyle çürüyen dudaklarım, bilsen nasıl da gelincik kokuyor. Lalelerle kanayan dudaklarım diyorum, aynı hüzün kanaviçesi şimdi, dudaklarında… O solgun nilüferleri bir de hatırlayınca işte, aklım çılgın dallarla uğraşırken bir daha, görürdüm, kapanan gözlerinde sönerdi derin bir geçmiş… Hem, biliyorsun, o sancılara kapı aralayan kışla beraber biz, ölümü çokça arzulayan bir nefretle geçtik yangınlardan. Kapanınca gözlerin hatta dingin sularda ürperen nilüferler gibi işte, aşk tadında bir evren çınlamasıyla hatırladık geçmişi yeniden. Ruhumuz vardı ve aynı ruhla ürperen iki gül dalıydık o geniş bahçelerde. Sevincin bir adı da sendin üstelik. Sendin ve kışla beraber biz, rahmete boyun bükmeyi öğrenmiştik artık, şehirli zamanlardan. Bir hatırdı sadece. Gelir, zambak kokan yanağını aşkla uzatır ve geçmişin ağrılarına gömerdi başını. Sonra başını ıtır ve kürüm kokulu, taş döşeli, sırt sırta vermiş kargir yapıdan evin yorgun penceresinden uzatırdı da o saat gelincikler uçuşurdu gövdemizde. Biz o zaman, tarih kadar kayıptan küçümen odalarda, ‘huzur’ adında gökçe bir dervişle yaşardık. Masal mıydı anlattıkları yoksa dinlediğimiz masallardan mı kovulmuştuk? Yaşamak, buruk bir
73 çocukluk yanılsamasıydı sadece. Bayram sabahlarına ayarlı sevincin ayakkabısı başucumuzda dururdu. Bilyeler, topaçlar ve annelerin duası bir de… Siyah beyaz bir akşam çökerdi taşraya ve babalar hızlı adımlarla geçerdi sokakları. Parkalarından kalkan korkuyla karışık adanmışlığın verdiği dinç duygular arasında varırlardı fabrikalara. Sonra unutunca bizi birden, göğsümüzü tıkayan kirli bir dünyayla birlikte böyle, soldu bütün sardunyalar pencere önlerinde birer birer. Soldu yaşamakla ruhumuzu varoşlara bağışlayan çaresizlik; anılar seninle birlikte soldu işte… Diyorum ki, her şarkıdan sonra uzayan o tuhaf ve gri sessizlik içinde biz, hep eski şubatları hatırladık senden sonra. Takvimlerin hükmü yok artık kanımıza dişini geçirmiş o kahır dolu özlemeklerden. Çünkü bizi sen, loş çalgılar içinde bıraktığında, şehri şubatla yıkayan yağmurlara sığındık, görmedin. Göğsümüzde hırlayan bir hayvanla üstelik, unutunca işte bizi birden, kitaplardan, vitrinlerden, bulvarlardan üstelik, aşkla sırnaşık kılınmış kelimelerden bile kaçtık, bunu bilmiyorsun bile. Şehri şubatla yıkayan o kösnümüş evraklar yanında, kravatların, koltukların ve devlet katında incinmiş harflerin saltanatından kaçtık. Bizi sen unutunca işte, dolarla satın alınmış servetlerin sahteliğiyle sınanan dünya, nasıl da kibirli bir hayatla sokulurdu bize, bunu da bilmiyorsun üstelik. Sonra unutunca bizi birden, işte kahkahamızda saklı o ucuz, boyası dökülmüş zavallı tanrıların küstahlığıyla üstelik kınadık kınanmış cümle insanlığı. Yorgun savaşları, bitirim tutkuları, ihaleleri, çekleri, bonoları ve fesat karıştırılmış bütün aşkları kınadık! Bize yargısıyla sokulan dünya içinde sevmek, kravatların, koltukların ve devlet katında incinmiş harflerin saltanatından daha aziz ve daha mübarekti şüphesiz. Bulutları adımlayarak inerdik kendi göğümüzden, marşları sevdaya ayarlı gençlik yürürdü biz sana yar iken o geniş zamanlarda. O geniş bulvarlarda işte, kan tadında kokuşmuş o canhıraş soluklarla biz, dünyayı ve savaşları aşkla boyadık, ültimatom! Davranınca silahlarına peş peşe o solgun sardunyalar, ültimatom! Kan çağına aşk düşüren canları andık canı çekilmiş geceler içinde ve şimdi gövdemizi yatırabiliriz doğurgan güneşler karşısına, boylu boyunca. Kahkahamızda saklı o ucuz, boyası dökülmüş zavallı tanrıların küstahlığıyla patronlar, nasıl olsa anlayacaklar bir gün, paranın toprağa karışacağını, ültimatom! Hatırla, aydınlık düşleri karşılayan duru bir gök sevinciydi aramızda. Kırılmış bir dal parçasında filizlenen umudun, yeniden karşılamasıydı aşka sarkan baharı. Aşk bahara sarkar ve tazelenirdi insanlığımızın cümle hâlleri. Nasıl unuturum ki, o yalnızlık mevsiminden geriye kalan hüzün resimlerine ağlarken en fazla, kış akşamlarına uzayan şarkıları coşturan neydi, anladık. En fazla iki yaşamak girdi aramıza; iki yılgın kahırla kanadık, hikâyesi zor. Zor ve iki yaşamak kadar aramızda durdu sevginin uzayan kışı da. Kış uzadı ve fakat domurmuş umutlarla gönendi gençliğimizin akıp giden o durgun nehirleri. Hatırla, sen, göğsüne bastırdığın baharlarla kanatlanırken, bozlaklar ve türkülerle karşılandı aydınlık düşleri sazının. Her notasında ayrı bir sevinç ışıdı, gördüm; her tutuşturan kalp yangınında beyaz yaşmaklar ve kırmızılarla sürmelendi hayat; kırmızılarla büyüdü türkülerin senin. Siyah beyaz çizilen her resimle şakıyan berrak sevinciyle sesin, yeni bir dünyanın kapılarını boyardı sevgiyle. Gördüm, incinmiş bir aşk katında duruldu kâinat. Yüzünü çevirdiğimde nefesim, gözünü kapadığında ışığım kesildi. Yaşamak, iki yılgın ruh kamaşmasıydı aramızda, bildim. Hatırladım, ben, yorgun efsanelerden geçip de gelmiştim hem aydınlık düşlerine senin hem de göğsüne bastırdığın saza hasret! Geldim ve ayaklandı içimin en taze menekşeleri. Gözlerin, sürgülenmiş bahardan bir buket! Yeniden doğuracak kış aydınlığını umutla bekleyen mavi türkülerinle bereketlenecek hayat! Şimdi mevsim kış, kalbimizde çırpınıp duran bir mevsim telaşındayız, belli. Bir mevsim telaşıyla ayaklanan ve kahırla kanayan o hikâyesi zor yaşamakları anlayınca durulacak evren, bunu biliyoruz. Sonra bozlaklar ve türkülerle büyüyecek sevinci kırmızıya çalan umudumuzun çiçekleri. Bir hatırdı sadece ve hatıralardan tüten o delişmen yangınlarla yankılıydık taşralarda. Titrek gülüşler karardığında, berrak sayfalar süzülürdü gönlümüzden içeri. Saçaklı damlar damlardı hep gök muştulu komşulardan. Yağımızda kavrulan hüzünleri paylaşırken ışıldardı o çiğdem çiğdem açılan gözler. Radyoda ince saz, belki yurttan sesler korosu, tavanda sobadan süzülen solgun ateş dansı ve el oyası yastıklara uzattığımız başımızı okşayan ince, beyaz elleri hatırlardık. Ki, annelerimiz yeni gelin sayılırdı daha. Akşamın ilk alacası doldurduğunda göğümüzü, birer birer çekilirdi adımlar o pusuk, verem kokulu, cenazelerin eksik olmadığı evlere. Solgundu dudaklar ve fakat gazeteler harf harf dökülürdü kurşunlanan kahvehanelerden ve grev dolu meydanlardan. Sonra bir sağdan, bir soldan dediler… Sonra bir sağ eksildi, bir sol… Sonra hep eksilen olduk, rüya bitti!
74 İNSAN GİTMEKTEN YAPILMIŞ /Yeşim DAĞSUYU Denize açılan bir pencere görmüşsünüzdür mutlaka peki denize açılan bir sokak? Denize de değil suya, balıklara, yosunlara, iyot kokusuna, uzaklardaki yelkenlere, kayıklardaki balıkçılara, balıkçıların üzerinden asla çıkmayan -eşlerinin her zaman şikâyetçi oldukları- tenlerine ve ruhlarına sinmiş o balık kokularına… Burası Düşyazı Sokağı… Her pazar günü kahvaltı saatlerinde, önce patates kızartması, bir zaman sonra taze pişmiş sıcacık anne keki kokusunun pencerelerden yayıldığı, kahvaltıyı hazırlayamadan uyanan bebeğini uyutmak için ninniler söyleyen bir annenin sesinin yükseldiği, bu kadar bol balığa rağmen mahallelinin ortak kararıyla, daha doğrusu emekli bankacı Behçet Bey’in ufak bir nümayişi neticesinde pek fazla balık pişmeyen bir mahalle... Adamların denize açılan bir sokakları var, balık pişirilmeyiversin diyeceksiniz, çok haklısınız, lakin sizce de o kadar yolu tepip gelen hamsilerin, uskumruların, palamutların kalbi kırılmaz mı bu duruma? Bu sokaktaki her evin penceresi kendiliğinden vitraylanmış gibidir. Gökkuşağından alınmış bir kesiti bu pencerelerde görebilirsiniz. Güneş sanki bu camlara bir başka vurur, o renkler daha da göz kamaştırsın ve görenlerin aklını başından alsın diye. Her bir evin rengi farklıdır ve bu pencerelerine yansır, iklimine uygun olan değil, annelerin en sevdiği çiçeklerin en sevdikleri renkleri pencere önlerinde yer alır. Pembe, mavi, mor, kırmızı, sarı, adını bildiğiniz bilmediğiniz tüm renkler insanın başını döndüren kokularıyla seyircilerini selamlar. Evlerin önünde kocaman saksılar içlerinde çeşit çeşit otlar, ağaçlar ve genellikle çekirdekten yetiştirilen henüz aşılanmamış limon ağaçları... Her evin kendine ait çiçeği, ağacı, kendine ait kokusu, ama hepsi aslında Düşyazı’nın eşsizliği… Havanın tüm sıcaklığına rağmen kundura ayakkabılarından ve uzun, geniş paça pantolonundan asla vazgeçmeyen Behçet Bey’i günün herhangi bir saatinde Düşyazı’nın en olmadık bir yerinde görebilirsiniz. Her an yerel seçimlere hazırlanan bir belediye başkanı edasıyla esnafı ziyaret eder, çözüm sunamasa da bir acı kahvelerini içer, tezgâhları teftiş eder. Bu adamı hiçbir zaman sabahın altısında denize giden “Bu sabah deniz çarşaf gibiydi.” diyen yazlıkçılardan biri olarak görmezsiniz, göremezsiniz. Neden mi? Yahu az önce dedim ya bu adam kunduralarından ve uzun paça pantolonundan vazgeçemez diye. Günün birinde denize ayakkabıyla girdiğinde onu ayıplayan gözler olmazsa, bu adamcağız da belki tuzlu suya girer. Yıllardır biriktirdiği elektriğini sulara bırakır, kim bilir belki de kendini kuma gömdürüp kemiklerini bir güzel ısındırır. Ama tabii ki tek bir şartla, siz artık biliyorsunuz ayakkabılar ve bol paça olmadan asla... “Bizim Behçet Bey bir süredir ortalarda gözükmüyor, başına bir hal gelmiş olmasın?” diye soruyordu Aysel git başımdan istemiyorum teyze, ben annemin “Dikkat et ıspanaklar çamurlu olmasın.” siparişinin peşinde koştururken. Annem ıspanakların hem çamurlu olmamasını hem de kuru olmasını istiyordu. Kadın tek başına ikilemler kraliçesiydi, ıspanakları çamurdan, topraktan arındırmak için milyon kez sudan geçirecek olmasına rağmen ondan önce kimse ıspanaklarına su değdirmesin istiyordu. “Ee ben bu sabah gördüm Behçet Bey’i, Kıyıcık’ın kuytusundaydı.” diye yanıt vermişti Ahmet abi, git başımdan Aysel teyzeye. Behçet Bey Kıyıcık’ta mıydı? Nasıl? Hangi Kıyıcık’taydı? Benim gizli yerim Kıyıcık’ta mıydı? Hadi orası desek bu Ahmet abi akıllısı nereden biliyordu orayı? Hadi o avare avare gezerken keşfetti diyelim, o kuytu dediğinde neden tüm ahali nereyi kastettiğini anlamıştı. Düşyazı, ah be Düşyazı yazımı kışa çevirdin Düşyazı! Elimde çamurlu ve sulu ıspanaklarla -bu benim direnişimin sessiz çığlığıydı- Düşyazı’nda görmeye pek alışık olmadığımız belediye tarafından yeni döşenen, diğerlerinden oldukça farklı duran bu kaldırım taşlı sokakta yürürken, aklım Behçet Bey’e takılmıştı. Adam denizi doldurup marina yapma projesi için saha araştırması yapmıyorsa ki bu pek mümkün değildi, ne işi vardı orada? Denize girmezdi, güneşlenmezdi, közlenmiş mısır yemezdi, dondurma bile yemezdi. Şimdi vişneli limonlu dondurma olsaydı ne giderdi bu sıcakta. Bizim sokağın
75 dönemecindeyken gördüm kunduracıbaşı Behçet Bey’i. Ayakkabıları kumlanmıştı. Behçet Bey’in ayakkabısına değil kum, toz zerresi dahi yapışmazdı. Bu yetmezmiş gibi pantolon paçaları da buruşmuştu, hayır hayır kırışmamıştı, bildiğiniz buruşmuştu. Yüzünde belirsiz bir karanlık vardı. Yanından geçenlerin seslenmelerine kayıtsız kaldı, çocukların gürültülerini duyup yüzünü ekşitmedi, öylece yürüyüp geçti gitti. Onun Behçet Bey olduğunu bilmesem meczup biri herhâlde der yoluma giderdim. Oh be öğrendiğimiz yeni kelimeyi cümle içinde kullanma görevim de aradan çıkmış oldu böylece, ama bunun mutluluğunu yaşayamıyordum bile. Behçet Bey içimde sıkıntılar uyandırmıştı, büyük büyük sıkıntılar, on dört yaşındaki bana fazla gelen sıkıntılar... Belli ki bu sıkıntılar elli küsur yaşındaki Behçet Bey’e de fazla geliyordu. Belki bir top vişneli, bir top limonlu dondurma içini ferahlatırdı. Ispanakları manava bırakıp parasını geri alırsam, ona dondurma ısmarlayabilirdim. Annem eve gidince beni bir güzel haşlardı ama… Ben manava dönsem mi dönmesem mi diye düşünürken Behçet Bey önümden geçip gitti. Sessiz, silik, o anda orada değilmiş gibi, ayakları yere değmiyormuş gibi, içinde bir yangın varmış da itfaiyeyi arayacak takati kalmamış gibi. Bir koşu eve gidip ıspanakları annemin insafına bırakıp Behçet Beyi bulmak için dışarı çıktım. Ama adam resmen sır olmuştu. En son görüldüğü yer, benim gizli -tüm mahalle tarafından deşifre edilen- yerim olduğuna göre oraya bakabilirdim. Akşam çökmeye başlamıştı, dalgalar yavaşlamış, kayıklar çoktan kıyıya çekilmiş, kalabalık evlere doğru yol almış, hafif bir rüzgâr öğlen sıcağında kavrulan derileri serinletmek için esmeye başlamış, kumsalda bırakılan şemsiyeler bu rüzgâra usul usul direnmeye başlamıştı. Kıyıcık sessizliğinde yine bir sen bir ben kalmıştık. Ben emekli bankacı Behçet Bey ve sen sevdiğim tek kadın. “Bak radyoda Hüzün Kovan Kuşu çalıyor.” demiştin. “Aşktır, ölümden güzel olan bak ve gör, yaşam düşlerdedir.” Bugün radyoda “Hüzün Kovan Kuşu” yok, gerçi dün de yoktu, önceki gün de yarın da olmaz büyük ihtimalle. O şarkıyı bilen kimse kalmadı artık. Bilmesinler de… Bizi bilen de kimse kalmadı. Geçen perşembe Halil’in haberini aldım. Seninle beni bilen bir ben kaldım. Gerçi bu benim lanetim, sona kalan hep ben olurum, gidenlerin yolunu gözlerim, geriye bırakılan hep ben olurum. Geriye bıraktığın ilk vazgeçtiğin hep ben oldum. Buraya geleceğimi hiç düşünmemiştim, yıllarca önünden geçtim de içeri girip yanına geleceğimi hiç tahmin edemedim. Yanımdayken söyleyemediklerimi, gelip şimdi söylemek de ne bileyim biraz… Saçma geliyor, saçma! Ama artık beni sessizce dinlemek zorundasın, bana bağıramazsın, Elif’i kıskanamazsın, beni evden kovamazsın, onunla çekip gidemezsin, hiçbir şey yapamazsın işte. Peşimi hiç bırakmayacaksın biliyorum, umudumu kestim artık. Mutluyken, ne bileyim maaşımı o cihazlardan kimsenin yardımı olmadan çekmişsem ya da o gün güzel bir kadının bana ilgisini fark etmişsem hiç sorun yok, sesin soluğun çıkmıyor, ortalarda yoksun, ama ne zaman uzaklardan tek bir melodi, senden bir koku duysam bir anında gelip dikiliyorsun karşıma. Ne işi var bu lanet olası Düşyazı’nda Japon kiraz çiçeğinin. Adı batsın, kokusu batsın, hatırası batsın. Bir insanın en sevdiği koku nasıl kiraz çiçeği olabilir. Bir kadın papatya sever ne bileyim gül sever, en olmadı orkide sever. Benden uzak olsun. Sabah rüzgârı sevgiliden haber getirirmiş, getirmez olsun. Unuturum sandım biliyor musun? Annem dizimi her kanattığımda öyle demez miydi? “Büyüyünce unutursun, değil acısını hissetmek düştüğünü hatırlamayacaksın bile.” diye. Olmuyor ama, tüm ömrümce senden kalan izleri silmek için çalıştım çabaladım, uğraştım didindim. Ama ne oldu? Gölgende kalmayacağım derken gölgen oldum… Behçet Bey oradaydı, hiç kımıldamıyor gibiydi, hani tüm dünya akıp giderken bir köşede durmuş, oraya ne zaman gelmiş belli olmayan asırlık kayalar vardır ya onlar gibiydi. Üzerinde yağmurların, sellerin bıraktığı delikler, çizikler, tozlar, yosunlar vardı. Bir zaman önce gelmiş oraya oturmuş, hayat akıp gitmiş yanından, ama o oracıkta öylece durmuş gibiydi. Vişneli limonlu dondurmayla mutlu olmayacak gibiydi, ayakkabı cilasıyla da. Akşam ezanı çoktan okunmuştu, annemin sabrını daha fazla zorlamamak için eve dönüyordum, ama attığım her adımda Behçet Bey’in biraz daha yosun tuttuğunu hissediyordum. Onu kum tanelerinden arındırabilecekken annemin korkusuna eve yaklaşıp ondan uzaklaşıyordum. Ben geride adam bırakmam gibi sözlerim üfürükten teyyareymiş meğerse. Çok kral bir şekilde geride birini bırakabiliyormuşum. “Gazete en çok nerede kullanılır bilir misiniz?” diye sormuştu Ali abi, “Kullanılır ne demek kerkenez, okunur diyeceksin ona.” diye düzeltmişti git başımdan Aysel teyze. “Bu ülkede gazete okunmaz be Aysel abla, kullanılır. En çok benim dükkânın camlarını silmek için.” diye sorusuna yanıt alamadan bir tepkiyle yanıt vermişti Ali abi. Ahmet abi de “Bir de ölülerin üstüne örterler polis gelene kadar, orada da çok harcanıyordur.” demişti, Aysel git başımdan seni seviyorum teyze sinirlenip dükkândan çıkarken. Gidip gazete almam lazımdı şimdi, acaba bir tane yeter miydi Behçet Bey’i sarmaya? Düşyazı Postası’nın o sabah manşeti de çok ilginçti: “Düşyazı Belediyesi Halktan Yoğun İlgi Gören Japon Kiraz Çiçeği Ağaçlarının Sayısının Artırılacağını Duyurdu”
76 AŞKIN LÜGATİNDE AŞK / İbrahim ŞAŞMA Ben bir sabi sesiyim, bir beşiğin nazarı. Kalbe düşen elifin, gaibâne yazarı. Bir yağmur katresiyim, toprak ile vuslata. Ateşi emzirmişim, ben ıslata ıslata. Hürrem’in kirpiğinde, Süleyman’a yolum ben. Toprak damlı bir evin, eşiğinde çulum ben. Mansur’un menziliyim, çekildiği o darım. Bin katlı bir kabuğa, ben sığdığım kadarım. Yar yüzünde gül beni, gözlerin sürmesiyim. Ben Veysel’in kalp ile cihanı görmesiyim. Aşiyanım ruhlarda, Nuricihan kuşuyum. Bitmese de lerzanım, dipsiz derin huşuyum. Âdem’in miracıyım, kalplerin kemaliyim. Ben cümle âşıkların, Yusufî Cemal’iyim. Ben bir ezan sesiyim, gönüllerde Bilal’in. Ruha vuran şavkıyım, ay yıldızla hilalin. Safa Merve’de Hacer, avcundaki suyum ben. Bir dervişin nefesi, dâvudi bir “hu”yum ben. Bir yetim tebessümü, bir öksüz bakışıyım. Bir damla gözyaşının, usulca akışıyım. Kına kızılıyım ben, ayrılık sarısıyım. Can üflerim bir yandan, Azrail yarısıyım. Ben bir içli türküyüm, yakılmamış ağıdım. Sevda mürekkebini, bekleyen o kâğıdım. Dürr-i Yekta Muhammed, Şah-ı Merdan Ali’yim. Ben cümle âşıkların, Yusufî Cemal’iyim. Ben bir kilim çilesi, düğüm düğüm desenim. Karayelim kalplerin, çeperinde esenim. İsmail’de boyunum, İbrahim’de bıçağım. Cümle güvercinlerin, sığındığı saçağım. Yunus benem, Emrah ben, benem Ahi Evran da. Yürümeden izim var, dönüp duran devranda. Ne Şirin’im ne Leyla, ben Aslı’nın aslıyım. Kendimi bilme vakti, öze inme faslıyım. Nefsimden ayrı düştüm, tek Bir’in şemaliyim. Ben cümle âşıkların, Yusufî Cemal’iyim. SUS VE KIRIL İÇİMDEKİ SEVDA / Cemal KARSAVRAN Yüreğinden öptüğüm düş İçimdeki fırtınaları bilebilir misinki Gök mavi deniz mavi gece yıldız dolu Koptu kopacak kıyamet alameti Şehrin ışıkları her biri birer yıldız Biri çok uzakta bir yerden öyle bir parlar ki Işığı gözlerinden sevgisi kalpten Hisseden hissettiren kokusu üzerinde Ruha dokunan ilahi bir kavram sevgi Yana yakıla aranıp bulunmayan Aykırı düşler ülkesi sanki gidilemeyen Güne biz olmak için çırpınıp durur Sonu olmadığı bilinip görülse de aşk Anda sessiz çığlıkların sesidir çılgınca Akar dümdüz ovada ırmaklar boyu Her renge boyanır çiçekler ve doğa Heceler düşer kalpten kaleme Gizemli şiirler okşar yüreği Keşfedilmemiş cevherden daha değerli Sus ve kırıl içimdeki sevda
77 İLİKLENMEMİŞ DÜĞMELER /Mustafa ÖZCANBAZ Şehrin kalabalık caddesinde yürüyordum. Planlanmış bir işim de yoktu. Çocuklar ve eşim birkaç günlüğüne İstanbul’a gitmişlerdi. İnsanın gününü kendine ayırması nasıl bir şeydi bilmiyorum. Akışına bırakmak mı yoksa akışa karışmak mıydı kestiremiyorum. Çok yürüdüğümü midemin beynime uçurduğu açlık mesajıyla bildim. Yolda olmanın, yorulduğunda durup geriye bakmanın zihnime iyi geldiğini kaç kez sınamışımdır. Çevremin hareketlerine uyan adımlarımın beni götürdüğü yer, arada bir gittiğim şirin esnaf lokantası olmuştu. Dokuz masanın özenle yerleştirildiği lokantaya girdiğimde huzur veren havası burnumu doldurmuştu. Dört sandalyenin karşılıksız kucakladığı görüntüsü veren masada üzerinde tertemiz örtüyü saymazsam her lokantada standart olanları bulmak mümkündü. Duvarlardaki iştah açıcı yağlı boya tablolar taklit bile olsa müşterilerini etkilerdi. Taklit tablolara inat nevi şahsına münhasır bir işyeriydi. Gönül yapmanın para kazanmaktan önce geldiğini sahibiyle olan birkaç konuşmamdan tecrübe etmiştim. Göz göze geldiğim garson, işine verdiği önemi gösterircesine yaklaşıp siparişimi aldı, gitti. Yan masada yemeklerini yiyen iki ihtiyarın yılların üst üste yüklediği hatıralarına inat hâlâ konuşacak bir şeyleri vardı. Kadın kocasına bir şeyler anlatıyor, düşüncelerini etkilemeye çalışıyor gibiydi. Yaşlı adamın tasdik ettiğini belirten başını sallaması bu duruma alışık olduğu ve adına geçim denilen kavramın ete kemiğe bürünmesi miydi? Belki de benzer konuşmalara alışıktı. Bıyık altından şefkat ve hürmetin birleştiği gülüşü evdeşine duyduğu sevginin ateşsiz kor aşkının hiç bitmeyeceğini gösteriyordu. Demlenmiş bir aşka paha biçilebilir miydi? Eskiler kırk yıl evli kalanların ter kokularının bile aynı olduğunu söylerlerdi. Keşke utanmasam da sorabilseydim. Diğer masada yemek yiyenlerin çocuğu ağlamaya başlamıştı. Çocuğun sözleri anlamsız kelimelerden ibaretti benim için. Yavrusunun sesine ses veren anne, eline aldığı bir lokma yiyeceği çocuğunun ağzına vermekle onu susturacağını umuyordu. Susmuyordu işte, çevreyi rahatsız ettiklerinin mahcubiyeti yüzlerinden okunuyordu. Ninem “Padişahtan korkmaz!” derdi bu yaştakilere. Gülümsedim gayri ihtiyari… Bir annenin daha kıymetli nesi olabilirdi? Canından can, göğsünden saflık misali ak sütünü bedelsiz, koşulsuz vermesi… Mutfak girişine yakın masada üzerindeki kıyafetlerinin dilinden bir garibanın önündeki çorbayı bol ekmekle ve iştahla (içmesi diyemeyeceğime göre) yemesi de gözümden kaçmamıştı. Olsun bol ekmekle içilen çorba sağlıklı beslenme olmasa da karın doyururdu zahir. Şükür karnını doyurabilmişti. Bir cinayetin önüne geçmiştik. Aç bırakmanın cinayete teşebbüs suçu olduğunu söyleyen Mevlüt Hocam, bu garibanın yemek parasını vermeye niyet ettiğimi bilse ne derdi acaba? Verdiğim siparişin habercisi kabul ettiğim salatam gelmişti. Peşinden yemeğim de gelirdi herhalde. Limonu sıktım, tuzuna baktım. Kraliyet ailesinin hatırına rengi değiştirilen havuçlara “Bittiniz siz!” dercesine gülümsedim. Ha bu arada çatal ve kaşığımı da peçeteyle silmeyi unutmadım. Bardağıma doldurduğum sudan bir yudum almıştım ki açılan kapıdan giren adam tüm dikkatimi kendisinde toplamıştı. Otuzlu yaşlarına yakın olsa gerekti. Yüzünde yanık izi vardı. Belli ki esaslı bir tedavi görmüştü. Elindeki bastonla sağ ayağının protezine destek buluyormuş gibiydi. Protez diyorum çünkü diz kapağının altından hafif kabarık birleşme yeri belli oluyordu. Mahzun bir gülümseme ile lokantadakilere selam verdi, cam kenarındaki masaya oturdu. Rahatsız etmeyecek şekilde göz hapsine almıştım. Garson gelen gencin ne isteyeceğini biliyormuş gibi yanına gitti. “Her zamankinden.” Sözü üzerine döndü. Hiç acelesi olmayan insanların rahatlığı ile çevresine bakıyordu. Bu bakışlarda farklı bir şey vardı. Umursamazlık desem değil, yorgun gözkapaklarının altında kıvılcımlar saçan iliklenmemiş iki düğmeye benzeyen gözlerde bezginlik te yoktu. İyi bir gözlemci olmakla övünen ben toslamıştım iki göze.
78 Elinde tepsi ile yemeğimi getiren garsona fısıltı ile sordum. “Efendim bu delikanlı Güneydoğu gazisi. Patronun uzaktan akrabası olur, arada bir gelir. Patronumuz henüz gelmedi. Geldiğinde birlikte çaylarını içerler sonrasında gider.” Hey koca Yunus, ne derdin sen böylelerine… “Gök ekini biçmiş gibi!” İlhan Selçuk’un Yüzbaşı Selahattin’i oturdu sanki karşıma. Tarık Buğra’nın Çolak Salih’i diğer sandalyeye yerleşti. Diğeri Bekir Büyükarkın’ın Gayret Remzi’sine kalmıştı. Konuşmadan gözleri ile kurşuna dizeceklermiş gibi bakıyorlardı. Tüm iştahım kaçmış, boğazım kurumuştu. Bir yudum alsam şu bardaktan. Titreyen parmaklarımın arasındaki su çalkalanmaya başladı. Çalkalanan suyun içinde Çanakkale önlerinde demirden canavarları gördüm birden. Sonra Boğaz’a demirleyen gemileri… Yaptığını beğendin mi? İşte döküldü pantolonuna. Hay lanet Şeytan! Tabi tabi Şeytan döktü suyu pantolonuna. Günah keçisi arıyorsun ya? Yapıştır Şeytan’a kendi eksikliğini. İsmini hatırlayamadığım bir yazarın şehitlik ve gazilik ile ilgili sözleri zihnimi bulandırmaya başlamıştı. Kuru sözlerdir bunlar diyordu. Vatanı korumak, devleti yaşatmak için illa kan akıtmak, can vermek mi lazımdı. Gün görmeden topraklara belenmek mi lazım? Yârin dudağını tatmadan, koynuna girmeden… Birden Gayret Remzi, “Konuşma boşuna. Ya evlilerin hali ne olacak?” demesi ile temelli afallamıştım. Geride bir eş ve çocuklar bırakıp gidenler… Yarım geldiğinde eşinin ve çocuklarının kendisine her baktıklarında üzülen yiğitlere ne demeli? “Kalkın gidelim buradan.” Diyorum, omuzlarını silkerek bakıyorlar bana. Haydi yahu! Kahramanlık bizim dilimizde övünç kelimesi. Onun elindeki bastonun, takma bacağın, yanık yüzün karşılığı ne o zaman? Gazilik maaşı mı yoksa bedava bindiği otobüs mü? Hoş bindiğinde kaç kişi yer gösterecek onu da bilmiyorum. Evine asılan bayrağın peşinden “Vatan sana canım feda!”, “Şehitler ölmez vatan bölünmez!” sloganlarını atanlara Yüzbaşı Selahattin sorsa “Sen siperde korkudan altına işedin mi?” diye. Yok yok ölüm korkusu değil bu… Esir düşmenin korkusu… Ecyad Kalesi’nde Kâbe Muhafızlığı yaparken İngiliz’e esir düşen ve Mısır’da kireç kuyularına atılan Osman Dedem aklıma düştü. Bir sandalye daha olsa kesin o da gelirdi bu fırsatı kaçırmazdı. Trahomlu iki göz ile geldiği Çorum’da üç beş kendini bilmezin “Kör Osman!” dediği dedem. Bir kere anlatmış eşine başından geçenleri. Kimseciklerle konuşmazmış bu konuyu. “Gel dediler gittik. Vatan için can verenlerin yanında biz iki göz vermişiz çok mu?” dermiş sadece. Ferini yitirmiş gözleri gibi… “Siz gelmezseniz gelmeyin ben kalkıyorum.” diyerek ayrıldım yanlarından. Kasada garibanın yemek ücretini de vermek istedim lakin almadılar. Meğer patronun emriyle her seferinde dilediğini yemekte serbestmiş. Buna rağmen çorbadan başka yemezmiş. Tam çıkacakken elimi gazinin omzuna koydum. “Afiyet olsun yiğidim!” dediğimde iliklenmemiş iki kara düğme gibi gözleri içimi delip geçmişti. Kaç bombanın, kaç merminin şahidi gözler… Kim bilir ne acılara dalmış, kaç arkadaşının ardından yaşını akıtmış gözler… Renklerin en güzeli kırmızıya gençliğini feda etmiş bir hayat… Tüm bunlara rağmen onur ve tevazu nasıl yakışıyor bu gözlere… “Eyvallah abi!” Bitmemiş bir teröre bacağını veren yiğit, bilse ki; gidip de dönemeyenlerin, gelip de bıraktığını bulamayanların sıradanlığına rağmen nice savaşlardan zengin olanlar var. Zilleti hak ediyorken izzeti gasp edenlerin el üstünde tutulduğu bir düzene isyan ederken, hey Mehmet Akif, sen tek dişi kalmış canavardan söz ediyordun ya… O canavarların döktüğümüz dişleri yeniden çıktı. Artık ısırmıyor, düşünceleri ve eylemleri ile kopartıyor yüreklerimizi demek isterdim. O zamana kadar çipil çipil bakan Çolak Salih, kapıdan çıkarken peşimden bağırıyordu. “Ben hiç ummadıkları tarafından kolu budağı kesilen Osmanlıydım. Türk Devleti’nin tahammülü kalmamıştır artık feda edecek bir hücreye bile. Türk’ün Türk’ten başka dostu yoktur bilesin.”
79 AÇ AĞZINI YUM GÖZÜNÜ /Murat CANBOLAT Geçen gün saygıdeğer bir kardeşimle yürüyüş yaparken bir olaya şahit olduk. Bir bebek arabasını kullanan ve kendisinin de anne olduğunu tahmin ettiğimiz bir kadın gördük. Bebek arabasındaki çocuğa biraz dikkat edince annesini anlayacak kadar büyümüş olduğunu fark ettik. Annesi arabayı yürütürken bir taraftan da kendi cebinden bir şeyler çıkarıyordu. Anne; kuzusuna seslenirken “Aç ağzını, yum gözünü!” Dediği anda arkadaşım ve ben o an geçmişe dönmüş olacağız ki “Çocukluğumuzun en büyük sürprizi bu cümleydi” sözü arkadaşımın ağzından dökülüverdi. Her ikimizde ufak anekdotlarla kendi çocukluk yıllarımızdan örnekler verdik. Lokum mu çikolata mı? Ağzına ne konulacak çocuğun? Merak ettik doğrusu… “Kâlp bulutlu değilse yağmur boşuna, Sen yine gazelini dök mırıldanarak, Çocukluğum, hayatımdan düşen ilk yaprak!'' Haydar Ergülen’e ait bu enfes şiiri hatırlatan ve gönlümüzün semalarında yepyeni ve güzel bir ufuk açan yol arkadaşımla çocukluğumuz üzerine temiz ve masum bir sohbet açarak bir nebze olsun güzel bir nefes aldık. Ne mutlu yaş alsa da bir yönü çocuk kalabilenlere. Bizi çocukluğumuzun yüksek burçlarına taşıyan ana kucağı sıcağını hissettiren hasbıhallere ne kadar muhtacız. Bir yanımız çocuk kalmadıkça mutluluktan yana hep yarım kalacağımızı düşünüyorum. Bir diğer yönden bizi çocukluğumuza götüren bu cümleyi elbette ergen tavırlarla şaka aracı olarak kullananlarda vardı ve vardır. Ancak beni çocukluğuma taşıyan her şeyi seviyorum. Aç elini yum gözünü versiyonu da olan bu cümlenin biraz kibarcası da aç ağzını kapa gözünü şeklinde de karşımıza çıkar. Büyüdükçe masumiyetin kaybolmasıyla birlikte büyüklerin bize hitabı belki biraz incitici olsa da “Ağzını açacağına gözünü aç.” şeklinde değişir. Ben hüsnü zannımı koruyarak yazıyorum ve burada niyetin uyarı olduğunu ve büyüklerin yahut etrafımızdakilerin bunu sırf bizi uyarmak için bu şekilde konuştuğunu düşünmek istiyorum. Göz açıklık ne çok makbul ne de çok kabul gören bir durumdur, bizde. Birine çok göz açık derken övüyor muyuz dövüyor muyuz çok net gelmiyor bana. Tahminim bizden göz açığına pek tahammülümüz yok gibi. Göz açık iyi bir şeye yakınken gözü açık giden için dünyalık adına yaşadığı mahrumiyet mi dile getiriliyor acaba. Sözü çok uzatmadan yaşıyorken göz açıp kapayıncaya kadar dikkati elden bırakmamak ve belki de şu dilekle göçüp gitmek gerek. Dünyamızı değiştirirken gözümüzü kapayacak ağzımızı bağlayacak hayırlı insanlarla nasiplenmek temennisiyle. Çünkü artık ne göz ne ağzın işlemeyeceği bir gün elbet gelecektir.
80 KEDİLER VE İNSANLAR/Fatih ŞAHİN Garip canlılardır şu kediler, hem de çok garip… Öylesine ki çoğu zaman siz mi onlara sahipsinizdir yoksa onlar mı sizin sahibinizdir, bilinemez. Tabii ki evlerimizde beslediklerimizden bahsediyorum öncelikle. Pofuduktur onlar, yumuşacık tüylü, sımsıcak, azıcık çılgın, çokça meraklı… Ailelerimizin birer üyesidir hepsi, kimisi kaprislidir, biraz yüksek sesle çağırsanız küser size, bir iki gün yanınıza bile yaklaşmaz, kendini sevdirmez, tutmak istediğinizde tırmalar hatta hiç affetmez. Kimisi mağrurdur, ‘pisi pisi’ diye seslendiğinizde bile dönüp bakmaz, mamasını verdiğinizde ‘elbette vereceksin, bu senin aslî görevin’ dercesine, lütfedip yüzünü size dönerek manalı bakışlar fırlatır o kehribar gözleriyle, kimisi aşırı derecede dost canlısıdır, bırakın asıl sahibi olan sizi, evinize gelen misafirlerin bile kucağından inmez, kendini zorla sevdirir, bacaklarına sürtünür onların, ellerini yalar, sürekli mırıldar, miyavlar, şaklabanlıklar yapar, kimisi gariptir, evin biricik prensesine(!) hediye diye alınmış, ancak, bir süre geçtikten sonra kendisinden bıkılmış, hatta onun bir oyuncak değil, canlı olduğunun farkına bile varılmadan bir köşeye itilmiş, önüne azıcık mama, bir kap da su verilince bütün ihtiyacı karşılanmış diye düşünülen… Öyle gariptir ki salon camının arkasından, yoldan geçen size baktığını, hatta bir süre önce alındığı o “petsop”un daracık camlı bölmesine, hiç olmazsa yalnız kalmamak adına, oradaki birkaç arkadaşının yanına geri dönebilmek için adeta gözleriyle yalvardığını bile düşünebilirsiniz. O derece yani. Sokaktakilerin durumuna hiç girmiyorum zaten. Onlar bu dünyanın çilekeş ama gururlu canlılarıdır, bir lokma ekmek, bir parça balık kafası ya da birilerinin; hazır yemek uygulamalarından sipariş verip, sıcacık evlerinde tıka basa yedikten sonra kalanını yemeye tenezzül etmediği pizza, dürüm veya pide artıklarını yiyebilmek için çöp konteyneri kurcalayan, poşet yiyen, bu uğurda kimisi gözünün birini kimisi ayağını kaybetmiş asil hayvanlardır. Tamam, çoğunun tüyleri kirlidir, is kokuyorlardır, yüzlerinde, kuyruklarında lekeler vardır ama capcanlıdırlar, diridirler, mücadelecidirler, açlığa, soğuğa talimlidirler, zor şartların adamıdır hepsi… İster evimizdekiler olsun ister sokaktakiler, türlü türlüdür kediler, cins cins, bazıları pamuk gibi bembeyazdır, aralarında gözlerinin renklerinin farklılığı ile bilinen Van Kedisi, uzun tüylü Ankara Kedisi gibi dünyaca meşhurları da mevcuttur, ‘tekir’ denilen gri postlu, ‘sarman’ denilen sarı çizgili ve yaygın olarak bulunan cinsleri de… Postu ve özellikle de yüzleri siyah beyaz olanlarına ‘smokin’, simsiyah olanlarına ‘bombay’, sarı, siyah, gri gibi en az üç renkli olanlarına de ‘calico’ denir ve calicoların büyük çoğunluğu dişi olur… Bunların yanında, “Scottishfold”, “British shorthair” gibi laboratuvar ortamında üretilen, sanki yaşadıkları acılar yüzlerine yansımış gibi koskoca açılmış gözleri ve evlerde genellikle biblo gibi hareketsiz durmaları sebebiyle kimileri tarafından özellikle tercih edilen sakin ve ağırkanlı türleri de vardır. Hâlbuki tekirler, sarmanlar öyle midir? Evinde bunlardan besleyip de perdeleri, kanepe ve koltukları parçalanmamış, halıları tiftiklenmemiş, güzelim porselen tabaklarından birisi, onların patileriyle itilerek masa üzerinden yere atılmamış, -evet, bunu gözünüzün içine baka baka yaparlar-kimse bulun(a)maz. İnanmayan, evinde bu kedilerden besleyen bir tanıdığına soruversin. Olsun, bütün bunlara rağmen, güzeldir kediler, muhteşem canlılardır, dostlarımızdır hepsi, kimi zaman yaptıkları abuksubuk hareketlerle bizleri neşelendirirler, bazen; nasılsa, sinirli olduğumuzu hemen anlayıp yanımızda bitiverirler kendilerini sevdirmek ve böylece stresimizi atmamızı sağlamak, kimi zaman da kahvaltı sofralarımıza yancı olurlar, bir dilim kaşar ya da salam aşırabilmek için… “Fareler ve İnsanlar” kadar olmasa da meşhurdurlar aynı zamanda. Tabii ya “Schrödinger’in Kedisi” diye fizik bilimine konu teşkil etmişlikleri de vardır, elbette ki şiire de… Orhan Veli Kanık’ın “Kuyruklu Şiir”inin aslî unsuru değil midirler? Ne diyordu bu şiirinde Orhan Veli? , “Uyuşamayız, yollarımız ayrı; Sen ciğercinin kedisi, ben sokak kedisi; Senin yiyeceğin, kalaylı kapta;
81 Benimki aslan ağzında; Sen aşk rüyası görürsün, ben kemik. Ama seninki de kolay değil, kardeşim; Kolay değil hani, Böyle kuyruk sallamak Tanrı’nın günü.” Ebu Hureyre’nin kedi sevgisine ne diyelim peki? Ya bu sahabeye “kedi babası” anlamına gelen bu ismi koyan Efendimiz’in; kedisi ‘Müezza’ya duyduğu sevgiye? Öyle ki O’nun, kedisinin sırtını sıvazladığı için kedilerin yere asla sırt üstü düşmedikleri, hep dört ayak üzerine düştüklerine dair folklorik inancımız hem Peygamberimize duyduğumuz saygıdan hem de şuur altımıza işlemiş kedi sevgimizden değil midir? Demek ki kediler insanlar için değerlidir. Üstelik kedi sahibi olmanın sağlığımıza, özellikle de çocukların sağlığına iyi geldiğine dair birçok araştırma varken. Ne dersiniz? Tanpınar’ın siyah kedisi “Kafka”, Halit Ziya’nın “Tosun”u, Bilge Karasu’nun “Mırık”ı, Tomris Uyar’ın “Gülüver”i, Refik Erduran’ın “Mırmır”ı edebiyat severlerce bilinen kedilerdendir. Hüseyin Rahmi’nin dört tane kedi beslediği bilinir. Yıllar önce kaldırımda verdiği o ünlü pozla sadece Kadıköy’ün değil dünyanın ‘fenomen’ine dönüşen kedi “Tombili”, Ayasofya’nın kadrolu kedisi(!) “Gli” de meşhur kedilerdendi. Her ikisi de öldü. Ne diyelim? Toprakları bol olsun!☺Onlar en azından ecelleriyle öldüler. Ya insan sıfatında gezip de aslında öyle olmayanlar tarafından işkence edilenler, büyü(!) uğruna uzuvları kesilenler, zehirlenenler, canice öldürülenler ne olacak? Bu yaratıklara karşı öylesine bir hınç besliyorum ki eğer adalet bunlara idam cezasını uygun görse, infazları için gönüllü cellâtlık yapabilirim herhâlde. Zerre merhamet duymadan hem. Kediler sadece bizim dünyamızda, edebiyatımızda değil, dünya edebiyatında, sinemasında da kendilerine bir hayli yer bulmuş dostlarımızdır. Öyle ki Şirinler’in azılı düşmanı büyücü Gargamel’in kedisi “Azman”, tam bir lazanya müptelası olan “Garfield”, bizim “Kötü Kedi Şerafettin”, Jerry adlı fareyi bir türlü yakalayamayan “Tom” gibi çizgi filmlere, romanlara konu teşkil edenleri, hatta onların kahramanları olanları da vardır, Oya Baydar’ın “Kedi Mektupları”, Şükran Yiğit’in “Bir Akdeniz Kedisinin Hatıraları”, Gündüz Vassaf’ın “İstanbul’da Kedi”, Salah Birsel’in “Kediler”, Beşir Ayvazoğlu’nun “Saatler, Ruhlar ve Kediler”, Julia Bachstein’in “Kedi Hikâyeleri”, Charles Bukowski’nin “Kediler” gibi kitapları sayesinde herkesçe bilinenleri de… Hatta edebiyatımızdaki kedi yazılarını bir araya getiren “Geçmiş Zaman Kedileri (Türk Edebiyatında Kedi Metinleri 1870-1950)” isimli eser de gayet derli toplu ve güzel bir kitaptır. Durun, daha bitmedi, 17 Şubat’ın ‘Dünya Kedi Günü’ olduğunu da bilmiyor musunuz yoksa? Teessüf ederim! Neyse, artık öğrendiniz.☺ Kedileri insanlarla da özdeşleştiririm ben. Niçin mi? Birçok yönden bize benzerler de ondan. Taa eski Mısır’dan beri dostlarımızdır onlar. Fare düşmanı olmaları sebebiyle kilerlerimizin bekçileri, insanlığı vebadan da koruyan dostlar… Çoğunluğu temizliğine aşırı düşkündür, saatlerce yalanır, tüylerini temizler, üzerinde en ufak bir toz zerresinin bulunmasına müsaade etmez, kimileri de pasaklıdır, umursamaz, kirli kumunu birkaç gün değiştirmeyin, dert etmez, kimisi obur oğlu oburdur, gün boyunca yediklerine hayret edersiniz kimisi de birkaç tane kuru mama parçasıyla gün geçirir, kimisi çok cesurdur, mutfak tezgâhının üzerinden yürüttüğü köfte için hesap sorduğunuzda,kulaklarını geriye dikip, göz bebeklerini büyütüp tıslayarak size karşılık vermekten çekinmez, kimisi de ‘höt’ dediğinizde, hemen kaçıp girdiği koltuğun ya da dolabın altından saatlerce çıkmaz. İstisnasız, hepsi de kutu manyağıdır, küçük büyük fark etmez, nerede bir kutu görseler, içine yerleşip, garip şekillere girmekten alıkoyamazlar kendilerini. Kapıların kapalı olmasından da zerre hoşlanmazlar, öyle ki bir odanın kapalı kapısı önünde dakikalarca miyavlarlar, açtırınca da içeri girer, üç beş saniye sonra da geri çıkarlar. Güneşlenmeyi de çok severler, tabii özellikle kış mevsiminde sıcağı da.Kimisi büyük, lüks evlerde, bahçeli villalarda gönlünce gezip tozar, tüyleri taraklarla taranır, hoşlanmasalar da özel şampuanlarla yıkanırlar, veterinere götürülüp tırnakları güzelce kesilip törpülenir, kimileri de apartman dairelerine tıkılıp kalır, tek eğlenceleri cam balkondan veya odanın penceresinden sokağı seyredebilmektir, kiminin yediği önündedir yemediği arkasında, öyle ki yaş mamalar, ödül mamaları, somonlu, yok efendim bilmem ne marka Avrupaî hazır gıdalar, özel konserveler, kimisi de çanağına konan, sütle ıslatılmış azıcık bayat etmeğe bile fittir. Kimisi özgürlüğüne çok düşkündür, evinizin ya da dairenizin kapısını açtığınızda, aniden sıvışıverir apartman boşluğuna, merdivenlere… Yüreğiniz ağzınızda, başına kötü bir şey gelmesin diye ailecek aramaya çıkarsınız, yorgunluktan bitap düştüğünüzde ya alt kat komşunuzun dairesinden ya da bodrum kattaki depodan aniden çıkıverir önünüze. Kucağınıza alıp öpüp koklayarak eve getirirsiniz. Kimileri de kapıyı açmanıza rağmen, rahatından ve evdeki konforundan ödün vermek istemeyişinden midir yoksa esarete alışmasından mı bilinmez, dışarıya çıkmaz… Bize benzerler yani, kediler ve insanlar böyledir işte.
82 (Evet, aslında sıcacık ve güvenli bir ortama sahip olmalarına, açlıkla ve köpeklerle hiç karşılaşmamalarına, sevenlerine rağmen, özgürce dolaşamadıkları, birbirleriyle oynayamadıkları, bazen de dalaşamadıkları, kuş-böcek avlama peşinde koşamadıkları, ağaçlara tırmanamadıkları, Mart aylarında damlarda gezemedikleri… için doğalarına aykırı bir şekilde, daracık apartman dairelerine hapsolmalarının pek de iyi olmadığını düşünüyorum ama bir taraftan da evlerde uzun yıllar yaşayanların yanında, sokaktakilerin sadece birkaç yıl hayatta kalabildiklerini bildiğim için kendimi teselli ediyorum.) İşte bütün bu sebeplerle, hepinizin, evlerinizde en azından birer kedi beslemeniz, dost edinmeniz gerekiyor. Hangi cins mi? Elbette ki yazının başında ‘laboratuvar’ ortamında üretildiğini söylediğim, para kazanmak için bazılarının evlerinde sürekli çiftleştirerek besledikleri(!) ve bu suretle yavrularını astronomik rakamlarla sahiplendirdikleri(!) cinslerden değil, tekirlerden, sarmanlardan sahipleneceksiniz. Sizlerden sadece azıcık yemek artığı, bir parça et, tavuk ciğeri veya haşlanmış yumurta isteyen, yiyecek seçmeyen, illa ki falanca marka mama olmazsa yemem kardeşim demeyen, mızmızlık etmeyen, kapınızı açtığınızda sizi miyavlayarak sevinçle karşılayan, masa başında çalışırken aniden kucağınıza atlayıp gurulgurul ederek işinize ortak olan, yorganınızın ucunda kıvrılıp uyurken onu rahatsız etmemek için yatağınızda şekilden şekle girmeniz sebebiyle uykularınızın içine eden, küçük bir ip veya yumak parçasıyla dakikalarca oynayabilen, gecenin bir yarısı evin içinde deli gibi koşturan, günün büyük bir kısmını ise uyumak ve yalanarak kendisini temizlemekle geçirmekten başka hiçbir özelliği olmayan☺ sokak kedilerinden besleyeceksiniz. Koltuklarınızın yırtılması, halılarınızın ipliklerinin çıkarılması, salonunuzdaki sehpanın üzerindeki vazo ya da biblonuzun kırılması, evinizden birkaç günden fazla uzaklaşamamanız pahasına… Kediler bunlara değer çünkü. Hatta kedinizin olduğunu duyunca “Iyy, evinizde kedi mi var, ben kıldan tüyden hoşlanmam.” diyen dostlarınız(!)ın tepkilerini de göze alarak… Boş verin siz onları, böylelerinin; evlerine, kedilerin kendilerine baktıkları kadar bakmadıklarına dair iddiaya girmeye de hazırım, bilesiniz. Kedinizi nereden mi alacaksınız? Gerçi 5199 sayılı Kanun ile yasaklandı ama buna rağmen hâlâ gizlice satış yapmaya devam eden “pet” dükkânlarından ya da sahtekâr internet sitelerinden değil elbette, Çorum Belediyesi’nin Hayvan Barınağı’ndan. Bahabey Çamlığı’nda… Orada her türlüsü var, kısa tüylüsü, uzun tüylüsü, cins olanlar, tekirler, renkliler, terk edilmişler, bir arabanın altında kalması sebebiyle bacaklarından birini kaybetmişler, sarmanlar, yavrular, yetişkinler… Nasıl isterseniz. Pekii bu kadar ahkâm kestikten sonra, ‘sen niçin sahiplenmiyorsun’ dediğinizi duyar gibiyim. Ben sahiplendim. Minicik bir yavru iken sokakta bulduğum bir kedim(iz) var. Adı “Tombi”. 4 yaşında, kucağa alınmaktan, sevilmekten pek hoşlanmayan, kimi zaman bize olan sevgisinin dozunu tam ayarlayamadığından, elimizi kolumuzu çizip kanatan sert bir dişi tekir. Bir sefer yavruladı, 2 yavrusu oldu, birini bir arkadaşım sahiplendi, diğerini de biz büyüttük, onun adı da “Dobi” idi, o da annesinin aksine, eline vur ekmeğini al bir erkekti. Öyle ki dövsen bile hiç kızmazdı (fiske bile vurmadık), küçük oğluma çok düşkündü, o her tarafını mıncıklardı ama gıkını çıkarmazdı, ne verirsen yerdi, hatta dondurmaya, keke, pastaya hiç hayır demezdi… Bundan yaklaşık 1 yıl önce aniden rahatsızlandı, Çorum’da veterinere gittik fakat ilaç tedavisi fayda etmedi, bunun üzerine Samsun’a, 19 Mayıs Üniversitesi Veteriner Fakültesi’nin Hayvan Hastanesi’ne kadar götürdüm ama maalesef… Neyse, neticede kimisi umarsız da olsa, bazıları kendini pek sevdirmese de bazen evi kirletseler de, tüyleri elbiselerimize yapışsa da garip de olsalar, sobanın kenarı veya kalorifer peteğinin yanı her daim onlara tahsis edilse de kitabımızı ya da dizüstü bilgisayarımızı açtığımızda hemen gelip üzerine kurularak okumamızı ya da çalışmamızı engelleseler de saksılardaki toprakları yerlere saçsalar da bizim onlara değil, aslında onların bize hükmettiğini itiraf edemesek, ellerimizin kollarımızın tırmalanarak çiziklerle doldurulmasından pek hazzetmesek de kediyle yaşamak iyidir, zira KEDİLER CANDIR!
83 ŞEHİR VE İNSAN HÜSEYİN CAHİT YALÇIN ve ÇORUM / Ali ALAKOÇ 1874 yılında Balıkesir’de doğan Hüseyin Cahit Yalçın, Cumhuriyet öncesi ve sonrasında belli bir döneme damga vurmuş çok önemli bir gazeteci, yazar ve siyaset adamıdır. II. Meşrutiyet'in ilanından sonra İttihat ve Terakki Cemiyeti'ne katılan Hüseyin Cahit, 31 Mart Olayları sırasında öldürülmek istenmiş, İtilaf Devletleri'nin İstanbul'u işgal etmesi üzerine de tutuklanarak Malta adasına sürgüne gönderilir. Hüseyin Cahit Yalçın, 1922'de Malta’dan İstanbul’a döndükten sonra tekrar Tanin (Renin) gazetesini çıkarmaya başlar, Millî Mücadele lehine yazılar yazmasına rağmen Cumhuriyet döneminde yazdığı bazı yazılar ve yaptığı muhalefet nedeniyle 3 defa İstiklal Mahkemelerinde yargılanır. Terakkiperver Parti’nin İstanbul Merkez Şubesinin 12 Nisan’da aranmasını gazetede “Dün Gece Terakkiperver Fırka basıldı” biçiminde duyurunca, Tanin gazetesi süresiz kapatılır, gazetenin sahibi ve başyazarı olan Hüseyin Cahit, Cebeci Hapishanesi’ne konularak yargılanır. Ankara İstiklâl Mahkemesi’nde, 5 Mayıs 1925 Salı günü yapılan duruşmada. Savcı Necip Ali Bey iddianamesini okur.7 Mayıs 1925 tarihindeki duruşmada ise, Hüseyin Cahit müdafaasını yapar. Hâkimlerin müzakerelerinden sonra. Reis Ali Bey, verilen hükmü okur: Heyet-i hâkime, iddia makamının mütalâalarını ve sizlerin müdafaalarını tetkik etti. Hüseyin Cahit Bey'in müdafaasında, baştanbaşa mugalâta gördü; bunu, takip ettiği politikanın ve inkılâp zamanındaki neşriyatının, hak ve adalet karşısında yeni bir tezahürü olarak telâkki etti. Hüseyin Cahit Bey, iddia makamının ileri sürdüğü birçok noktaya cevap vermemiştir, verememiştir. Heyet-i hâkime huzurunda sorulan suallere dahi mantıki cevap vermemiştir. Heyet-i hâkime tekrar eder ki, bu defa müdafaasındaki yazıları da mugalâta ile dolu ve efkârı umûmiyeyi başka surette tahrike müsteniddir. Binaenaleyh heyet-i hâkime, Hüseyin Cahit Bey’in Basın Kanunu’nun 17. maddesi gereğince “nefy-i ebed” «ebedi sürgün» cezasına mahkûmiyetine ve cezasını Çorum’da çekmesine karar vermiştir. Hüseyin Cahit Yalçın’ın Siyasal Anılar Kitabından: Hüseyin Cahit’in Çorum günleri: Avrupa’dan getirttiği açık spor otomobili bekleme hakkını aldığı halde Yalçın, bir gün öğleden sonra bir yaylıyla yola çıkarılır. Ortaköy’de konukluk, Asi Yozgat... Yahşihan... Yolda yetişen özel otomobille Çorum’a yollanış... Çorum’da Mahmut Ağa Hanı, tahta masa ve yalnızlık... Ziyaretçi kalabalığı, Embiyazadelerden gelen akşam yemeği. (Mahmut Ağa Hanı eski Ankara Caddesinde Sancaktar Camisine yakın bir yerdedir.) «Sahanların kapaklarını kaldırdım. Böreğine, tatlısına varıncaya kadar mükemmel bir ziyafet yemeği. Anadolu’yu hiç bilmez idim. Fakat Anadolu’nun kibarlığını, konukseverliğini doğallıkla çok işitmiştim. Ama bu kadarını aklımdan geçiremezdim. Buraya ben bir yüksek memur ya da subay olarak gelmiyordum. Rejimin sevmediği, en yüksek cezalardan birine hükümlü kıldığı bir kimse idim. Buna karşın, ziyaretime geliyorlar ve akşam yemeğimi düşünüyorlardı. Gelen yemekler bana yalnız başıma kesinlikle on gün yetişirdi. Biraz sonra, Mahmut Ağayı çağırarak kalan yemekleri gösterdim. «— Mahmut Ağa, bunlar durursa bozulacak ya fakirlere dağıt ya hapishaneye yolla.» Çorum halkının içten kibarlığı ve insanlığı ilk adımda bana en büyük teselli ve umut kaynağı olmuştu. Bir ulus, böyle yurttaşlardan oluşuyorsa, ona hizmet ve onun sorunlarına bağlılık büyük bir güven ve umutla benimsenebilirdi.
84 Ertesi sabah yataktan kalkıp giyinince Mahmut Ağa’dan bir kahve istemeği düşünüyordum. Oda kapısı vuruldu ve içeriye uzun boylu, ince ve sevimli bir genç girdi. Kendi adını söyledi: «— Benderli Mustafa.» Sonra utangaç bir tavırla ekledi: «— Beyefendi, sabahleyin kahvaltı âdetiniz nedir? Yumurta ister misiniz? Kahve mi, çay mı içersiniz?» Ve kahvaltı tepsisi içeri girdi. Tereyağı, balı, yumurtası ve sütlü kahvesiyle nefis bir kahvaltı. Artık şaşırmıştım. Ali Çetinkaya, beni Çorum’da sonsuz sürgüne mi göndermişti, yoksa Çorumluların, beni son derece ağırlama ile el üstünde gezdirmesine mi? Çorum’da ilk dakikalardan başlayarak gördüğüm bu ilgi, ağırlama, kibarlık ve ruh soyluluğu, bir buçuk yılı aşan oturuşum sırasında eksilmedi, gittikçe arttı ve gerçek bir dostlukla, kalbimde sonsuz bir hayranlık ve iç yükümlülüğü biçimini aldı. Bu konuda diyebilirim ki ulusumdaki yüksek karakteri ve insanlığı gözlemlemek olanağım bana verdiğinden ötürü Çorum hükümlülüğüne teşekkür borçluyumdur. Ulusal karakterimizin bu temizliğini ve yüksekliğini görmek için sürgün zorluğuna katlanmağa değerdi. İkinci akşam bir ziyaret tepsisi daha. “Mahmut Ağa” her akşam yeni bir ad söylüyordu. Tütüncülerden, Kaleli Nuri Efendilerden, Kavukçulardan, Battalzadelerden, Veli Paşazade Şevket Beyden... vb. Bunları aklımda kaldığı kadar yazıyorum. Ziyaretler seyrekleşmişti. Kahvaltı ve yemekler devam ediyordu. Burada, tahta masamın başında çevirilerime girişmiştim. Birkaç kişi her günkü ziyaretleriyle çevremde daha yakın bir dostlar kümesi oluşturmuşlardı. Müftüzade Sıddık Efendi, Kavukçulardan Hayri Efendi, Benderlilerden Mustafa Efendi... Bir hafta sonra her sabahki ziyaretlerinden birinde ev bulduklarını söyleyerek görmek için birlikte gitmemizi istedi Benderli Mustafa. Alt katı samanlık, iki odalı bir evdi. Karşı durmak için bir neden yoktu. Üç dört gün sonra ev güzelce döşenmiş; her şeyiyle hazırlanmış bulunuyordu. Şaşkınlıkla sordum: «— Bu eşyayı nereden buldunuz?» Çorum; inceliği ve kibarlığıyla bu sorumu cevapsız bıraktı. Genç dostum, yalnızca hoşnutlukla gülümsüyordu. Belli bir kişiye karşı bir iç yükümlülüğü duygusu yüklenmekten beni kurtarmak için Çorumlu konukseverlerim, kişiliklerini belli etmiyorlardı. Sanırım bu kadar eşya tek evden verilmiş olamazdı. O yaz eşimle çocuklarım Çorum’a yanıma geldikleri zaman karyolalarla öteki yemek takımları da çoğaldı; hep adları bilinmeyen lütufkârlardan... (Başka bir eve taşınış, aşçı kadın, inek ve tavuklarla rahat bir yaşama geçtiğini anlatan Yalçın, Çorum’un saygı ve incelik dolu özelliklerine geçer... Görebildiği kadarınca yörenin âdet ve geleneklerini betimler. Eğlence yokluğu yüzünden çok durgun bir yaşam sürdürüldüğünü anlatırken şu cümleleri kullanır:) Feslerin ve başka başlıkların yasak edilerek şapka giyilmesi zorunluluğu ben Çorum’da iken duyuruldu. Yasa yayınlanmadan önce bazı denemeler başlamıştı. Hemen İstanbul’a yazarak şapkaları getirttim ve yasadan önce Atatürk’ü örnek edinerek tutucu Çorum evresinde şapka ile gezmeğe başladım. Hastanenin genç doktorlarından Memduh Bey, çocuk başlığı biçiminde beyaz keten bir başlık edinebilmişti. Çünkü oralarda şapka bulmak olanaksızdı; O da bu başlıkla dolaşıyordu. Çorum çevresi o kadar ince, terbiyeli ve saygılı idi ki, içlerinden hiç sevmedikleri bu şapkayı görmemiş gibi davranıyorlar ve seslerini çıkarmıyorlardı. Pek yakın ve dost olanlar, «— Beyefendi, diyorlardı, siz Atatürk’ün işaretini bile izliyorsunuz, sizi değil asıl bizim hepimizi sürmeleri gerekirdi.» Gerçekten Çorum’da Halk Partisi başkanı olan eşraftan bir kişi, ortadan çekilmişti. Şapka giymemek için artık hep çiftliğinde oturmaya, bir daha kente inmemeğe karar verdiği söyleniyordu. Benden de Çorum, il gazetesine, şapka çeşitleri, giyip çıkarma usulleri üzerine makale istemişlerdi ve yazmıştım.
85 Siyasal Anılar Kitabından Devam İşte böyle temiz, katıksız, kibar ve yüce gönüllü bir Türk çevresi içinde günler ve aylar dingin dingin geçerken, İzmir Suikastı olayı bir top gibi patladı. Orta yere hiç temeli yokken bir sorun çıkardılar denilemezdi. Ama iş kimin hesabına, kimler tarafından ve niçin yapılıyordu? Ülkede bir suikastla ve onun ardından bir hükümet değişikliğiyle iktidarı ele geçirebilecek bir örgüt mü vardı? Suikastın tekil bir öç hareketi olabileceği hiç akla gelemezdi. Ama büyük çapta bir hükümet darbesi yapmağa kalkacak kim veya kimler vardı? Adları gazetelere geçen kimselere bakılırsa, bunu İttihat ve Terakki Cemiyetinin arkada kalan bağlılarının düşünmüş ve yapmış olması gerekiyordu. Ama gene bu arkada kalan kimselerdi ki Cavid’in evinde yaptığımız toplantıda örgütün başına geçebilecek kimsenin Mustafa Kemal Paşa’dan başka biri olamayacağı noktasında düşünce birliğine varmışlar ve bunu da Mustafa Kemal Paşa’ya bildirmişlerdi. Doğal olarak büyük bir merakla gazeteleri izliyordum. Yayınlara göre bütün sorumluluk yükü İttihatçıların ve Terakkiperver partisine bağlı bazı subayların üzerinde toplanıyordu. Onun için bu duruşmaların serpintisinin bana ne yolla dokunabileceğini bulmaya çalışıyordum. Çünkü arkada bıraktığım o karışık ve gürültülü yaşama göre, ülkede bu çapta bir olay çıkar da bana da bulaşmazsa şaşmak gerekirdi. İstiklal Mahkemesini talebi üzerine 25 Temmuz 1926 günü Çorum Valiliğince (Vali Hasan Faiz Ergun – şimdiki yıkılan Halk Bankası-Çorum Gaz’ın olduğu alan Çorum Hükümet Konağı idi) Hüseyin Cahit tutuklanarak sorgulanmış ve 1 Ağustos’ta Ankara’ya gönderilmiştir.) (Tutuklanmasının haftasında, ailesiyle vedalaşmasına izin verilmeden bir açık otomobille Çorum’dan ayrıldığını belirten Yalçın, altı ay önce hazırlandığı saptanan bir girişimle nasıl ilgili sayılabileceğini düşünmektedir. Ama “adlî” değil “siyasal” bir temizlik söz konusu olduğuna göre... diye de kaygılanmaktadır. Yolda otomobil bozulur, çeşitli aşamalarda ayrıntılar, Çerikli istasyonundan trene binilir, ünlü Çukurhan’da Binbaşı Rıfat Bey, odasını hazırlatmış, tahtakurularına karşı önlem de almıştır. Kimseyle konuşturulmadığı bu süre içinde bir kez Salâh Cimcoz’u görür, bir kez de Hacı Adil Bey’in el yazılı yemek pusulasına rastlar.) Kitapları, kâğıt kalemi olan Yalçın bir masa sağlanınca hemen çeviri çalışmalarına başlamıştır. Duruşmaya birlikte çıkarıldığı kişilerin kimler olduğunu hatırlamadığını söyleyen Yalçın, Başkan Ali Çetinkaya’nın İttihatçıların gizli çalışma programlarını ele geçirmişçesine davrandığını belirtir. Oysa okutulan maddeler, Cavid’in evinde toplanan İttihatçıların Mustafa Kemal Paşa’ya bildirilmiş olan önerileridir Yalçın’a göre. Cavit ve Doktor Nazım’la birlikte sorguya çekilen Yalçın, savcı Necip Ali’nin aklanmasını istedikleri arasındadır. Kendisini birkaç sözle savunduğunu söyleyerek sözü Cavid’in aşağıdaki bodrumdan ara sıra işittikleri uzun ve güçlü savunusunu övenlerin tanıklıklarına bağlar. Dışarı çıkarıldıkları sırada hiç konuşmadan Cavid’le el sıkışırlar; bu, son görüşmeleridir. Artık mahkemenin kararını beklemekten başka yapacak şey kalmamıştı. 1926 yılı ağustosunun 26. perşembe günü, o gün mahkemeye çağrılmayacağımızı sanacak kadar ilerlemiş bir saatte, birdenbire, bizleri mahkemeye götürmeğe geldiler. Bu acelenin sebebi sonradan anlaşıldı. Hüküm, perşembe günü açıklanmazsa —ertesi cuma günü tatile rastladığı için— sabahleyin idam hükümlerini duyurup hükümlüleri idam etmek yasaya göre olanak içinde değildi. Buna dayanarak, eli çabuk ve her şeyi gece yarısından önce yani cuma günü girmeden bitirmek, gerekiyordu. Bütün sanıklar toplu halde mahkeme salonuna doldurulduk. Yalnız idam hükmü yiyecek dört arkadaş mahkemeye getirilmemişlerdi. Bunları sonsuza değin yitirdiğimizi anladık. Aklananlar hemen salıverildiler. Ben de onlar arasında olmalıydım. Onlar sevinç ve telâş içinde kalabalık arasından yol bulup gitmeğe çalışırken, bana: — Siz serbest kalmayacaksınız, Çorum’a gönderileceksiniz, dediler. Bu sırada Hakkı Tarık (Us) ortaya çıktı. Beni arıyordu. Mebustu, yanıma geldi. Mahkeme katında kefil olarak beni serbest bıraktırdı. Hakkı Tarık’a artık Çorum’a gitmeyeceğimi, çünkü buna hakları olmadığını açıkladım. Sonsuz sürgün cezası ortadan kalkınca benim cezam belirli süre sürgüne dönüşmeliydi. Bunun da en aşırı süresi üç yılı geçemezdi. Oysa duruşmalar sırasında tutuklu olduğum gibi bu son yargılanma sırasında da tutukluluk
86 sürelerim vardı. Yasaya göre bir günlük tutukluluk yedi günlük sürgün süresine denk sayılıyordu. Bu hesaplar yapılınca süreli sürgün cezasının en uzun süresini de doldurmuş bulunuyordum. Buna dayanarak yasaya göre serbest bırakılmam bir zorunluluktu. Hakkı Tarık’a bunları anlattım. Bir dilekçe yazarak mahkemeye vermeyi kararlaştırdık. Dilekçeyi mahkemeye Hakkı Tarık verecekti. Kandemir, «İzmir Suikastının İçyüzü» adıyla yayımladığı eserin ikinci cildinde, mahkemenin verdiği kararı yazdıktan sonra şöyle diyor: «Bu kararın okunuşu üzerine beraat edenler serbest bırakılmışlardır. Hüseyin Cahit Bey de sürgün yeri olan Çorum’a gitmeden önce mahkeme kurulunu ziyaretle hakkımdaki karardan ötürü şükranlarını sunmuş, üstelik Çankaya’ya- giderek ziyaret defterini de imzalamış bulunuyordu, sayfa 119» Bu satırlar, yanlış bilgi üzerine yazılmıştır. Mahkemeyi ziyaretle şükranlarımı sunmadığım gibi Çankaya’ya giderek ziyaretçi defterine adımı yazdırmış değilim. Ancak Çorum’dan dönüşte yalnızca İstiklâl Mahkemesine gittim. O da Başkan Ali Çetinkaya’dan, Cavit’in mezarını bana göstermesini rica etmek içindi. Ali Bey razı olmadı: «— Uzaktan bir Fatiha okuyunuz, ruhuna hediye ediniz, yeterlidir,» dedi. Hazır bulunan Kılıç Ali Bey aracılık yapar gibi bir dille: — Cahit Bey, Cavit Beyin yakın dostudur da onun için... Bu aracılık da yarar sağlamadı. İşte bütün ziyaretim yalnızca bu kadardır. (Hakkı Tarık’tan ayrıldıktan sonra bunalım içinde Ankara sokaklarında dolaştığını anlatan Hüseyin Cahit bir otel aramayı gereksiz sayarak gene Çukurhan’a dönerek eski odasında kalmayı önermiştir Binbaşı Rıfat Bey’e. Haline acıyan müdür onu eski odasına alır;) Suikastın iç yüzü ve hazırlayıcıları üzerine hiçbir şey bilmiyordum. Ama birkaç kişi vardı ki bunların bu işte katkıları bulunabileceğine kesinlikle olasılık tanımıyordum. … İstanbul’a dönüşümde hiçbir yakın arkadaşı yaşar bulamadım ki gerçeği anlayabileyim. Gidenlerin aileleri bir şey bilmiyorlardı. Aslında, komiteci ruhu besleyenlerin, kadınlarına bir sır vermelerine de olanak yoktu. Sözün kısası sorunun iç yüzü, sonsuza değin bilinmez kalmıştır. Çorum’da serbest bırakıldığını bildiren telgrafı alan Yalçın, tifodan kurtulmuş kızı ve eşiyle Ankara’ya uğrar; Başvekil İsmet Paşa’yı da ziyaret eder. Ülkenin o tarihteki komplolar ve ayaklanmalar yüzünden ne büyük bir tehlikeye düşmüş bulunduğunu hatırlatan Paşa, Lozan’dan beri görüşmediği Yalçın’a incelikle şunları söylemiştir:) «— Güçlü bir kalem, ateş püskürerek yazıyordu. Öyle bir sırada nereye doğru bizi götürdüğünü bilemediğimiz bu güçlü kalemi özgür bırakamazdık. Ama artık geçmiş silinmiştir, istediğiniz gibi çalışabiliriz. Hiçbir düşmanlıkla karşı karşıya değilsiniz.» Ben aslında artık siyasayla uğraşmamağa, özel yaşama çekilme kararımı vermiş bulunuyordum. Birleşip de birlikte siyasa yapabileceğim dostların hiçbiri kalmamıştı. Hepsi en acı koşullar içinde yaşamdan uzaklaşmış bulunuyorlardı. Siyasa bakımından yapayalnız kalmıştım ve siyasal yaşamın cilvelerinden iğrenmiştim. Paşa’ya veda ettim ve İstanbul’a geldim” diyerek siyasal anılar kitabında Çorum ile ilgili anlatımlarına son verir. İstanbul’a dönüşte Sanayi ve Maadin Bankasında çalışan Hüseyin Cahit, 1933'te Fikir Hareketleri Dergisi'ni çıkarır. 1938'de siyasete atılarak iki dönem Çankırı, 2 dönem İstanbul ve bir dönem de Kars milletvekilliği yapar. Ulus gazetesinde başyazarlık da yapan Hüseyin Cahit, hükümeti eleştiren yazıları nedeniyle dokunulmazlığı kaldırılarak 79 yaşında hapse girer, ancak Cumhurbaşkanı Celal Bayar’ın bağışlaması ile hapisten kurtulur. 1957 yılı seçimlerinde tekrar milletvekili adayı olan Hüseyin Cahit, seçimler sonuçlanmadan 18 Ekim 1957 tarihinde İstanbul'da hayatını kaybeder. Kaynakça: 1- http://www.etarih.com/tarih/ekitap/tanin.pdf 2- Çorum Tarihi, 5. Hitit Festival Komitesi 3- Hüseyin Cahit Yalçın, Siyasal Anılar, T.İş Bankası Kültür Yayınları 4- Tuğba Gülen, İki Dünya Savaşı Arasında (1918-1939) Çorum’da İz Bırakanlar 5- https://ipfs.io/ipfs/Qme2sLfe9ZMdiuWsEtajWMDzx6B7VbjzpSC2VWhtB6GoB1/wiki/H%C3%BCseyin_Cahit_Yal%C3 %A7%C4%B1n.html 6- file:///C:/Users/Sosyal_Yard%C4%B1m/Desktop/1780-1- 7- file:///C:/Users/Sosyal_Yard%C4%B1m/Desktop/2290.pdf 8- M. İhsan Sabuncuğlu, Çorum Tarihine Ait Derlemelerim I-II-III & Maarif Hayatımız, Çorum Belediyesi Kültür Yayını, Yayına Hazırlayan Abdülkadir Ozulu, İrfan Yiğit
87 ŞEHRİN HAFIZASI RUS’TAN KAÇAN DEDELERİMİN KONAKLADIĞI İSKİLİP’E DAİR İZLENİMLERİM/ Ülkü ÖNAL Çocukluğumuzda bize masal gibi gelen büyüklerimizin acılarla dolu muhacirlik anılarında hep İskilip’in adı geçerdi. Yaya olarak Artvin’den kalkıp Anadolu’nun içlerine bin bir güçlükle gelmişler. Şimdi ilçe olan Karaveran’ı (Oğuzlar) duymuştum. Çünkü dedelerimin sülaleleri orada konaklamış. Âdem dedem Hacı Hüseyin ağanın yanında yetim/öksüz olduğu için boğaz tokluğuna yıllarca çalışmak zorunda kalmış. Dedelerimin kaldığı diyarları hep görmeyi arzulardım. Bakanlıkta çalışırken oralarda kalan köylülerimle telefonla görüşüp akrabalarıyla buluşturdum. O tarihlerde bazı amirlerim benimle uğraştıkları için araştırma yapma şevkim kırılmıştı. Birçok çalışmam yarım kalmıştı. Emekli olmak zorunda bırakıldığım günlerde boşlukta kalmıştım. Pazartesi günleri Yazarlar Birliği’nde üniversite hocalarının “Mesnevi” okumalarına katılmaya başladım. Çok sevdiğim dergileri de orada okuyordum. Ülkemizin yetiştirdiği duayen yazarlarımızdan D. Mehmet Doğan’la, İbrahim Ulvi Yavuz’la, Ahmet Fidan’la, Halil İbrahim Çelik’le, Kerime Yılmaz’la, Gürcü Seven’le, başkanımız Sosyal Bilimler Üniversitesi rektörü Prof. Dr. Musa Kazım Arıcan’la orada tanıştım. Zor günlerimde kültürel alanda sığınacak limanım oldu. Bana yardım edip yol gösterdiler. Ayrıca yazarların telif haklarını korumak için kurulmuş üyesi olduğum bir meslek birliğinde mahkemece hak ettiğim parayı vermediler. Başkanı tarafından kandırıldım. Hakkımı aramaya kalkınca tepkilere maruz kaldım. Yazarlar Birliği bana çok farklı gelmişti faaliyetlerini yakından takip edip yayınlarından yararlanıyordum. Hatta Artvin’de ki şairlere bile armağan ediyordum. 14 Ocak 2023 tarihinde Yazarlar Birliği’nin desteğiyle Akşemseddin’in vefatının 564.yılında İskilip’te yad edileceğini öğrendim. Rektör Bey’e katılmak istediğimi söyledim. İskilipli yazar Ali Kılcı’yla iletişimi sağladı ve cumartesi sabahı beni Keçiören’den aldırdı. İskilip belediyesinin tahsis ettiği minibüsle yola revan olduk. Düz ve ağaçsız yerlerden geçerken aklımdan hep fidan dikip buraları ağaçlandırmak geçerdi. Arabadaki birisi tarlayı ağaçlandıralım deyince dayısı ona “Milleti başımıza güldüreceksin.” demiş. İskilipli Avukat Hamit Çağıl tarafından ağaçlandırılmış yerler gördüm. Orman bize ne büyük nimetmiş diye düşündüm. Çam ağacının kokusunu ciğerime çekmekten, ormanın içerisine dalıp yürümekten ne kadar mutlu olduğumu anladım. Sis olduğu için Kızılırmak’ın akışını seyredemedim. Dedemle ağabeyi Şaban’ın sırtlarındaki yorganı ırmaktan geçirmek için kavga edip ıslanmaları aklıma geldi. İki saat civarında yol aldıktan sonra kalenin eteklerinde belediyenin işlettiği konağa doğru tırmandık. Genç kaymakam bizi karşıladı ve tek tek herkesle tanıştı. Kendisi de Giresunluymuş. Yine MHP’li Belediye başkan vekili bayanda program boyunca bizimle beraberdi. Daha önce Çorum’a geldiğimde bayanlarla hiç söyleşi yapamamıştım. Bayan belediye başkan yardımcısı görmek beni hem şaşırttı hem de sevindirdi. İskilip’e özgü kıymalı pide, su böreği, reçel ve peynirlerden oluşan yöresel kahvaltımızı yaptık. Çay içmememe rağmen sobanın üzerinde demlenen çayı görünce dayanamayıp içtim, tadı çok güzeldi. Hizmette gayet güzeldi bir tane bayan garson vardı. Çilek kolonyası, çilek lokumu ve diğer yiyeceklerin satıldığı satış yeri vardı ama uğrayamadık. Bize hediye ettikleri çilek lokumu ve kolonya çok güzeldi. Küçük bir ilçede bu kalitede ürün çıkardıkları için belediyeyi kutluyorum. Kalenin içerisinde çok güzel eski evler varmış ama belediye yıkmış. Tek tük eski yapılar gördüm arabayla geçerken ama çekemedim. Birisi kerpiçtendi. Yemek yediğimiz konak ahşaptandı ve iki katlıydı. Buraya Bedri Rahmi Eyupoğlu’nun adı verilmiş. Şair, bir dönem İskilip’te yaşamış. Aşağıya inerken ben Erzurum muhaciri bir akademisyenin arabasına bindim. Adı Oktay Türkoğlu idi. Çorum’da birçok muhacir var bu konuda bir kitap çalışması yapılmalıdır diye düşünüyorum. Hatta bu konuda bir göç müzesi bile kurulabilir. Yerel basın bürosuna uğradık ve çaylarımızı içerken Coşkun Akkoca ile tanıştık. Eniştesi Artvin muhaciriymiş. Wikipedia’da derleme sözlük çalışması yapılırken o zamanın kütüphane müdürü 2000 kelime derlemiş ve 1940’lı yıllarda kitap olmuş diye yazıyordu. Kütüphane müdürü ve diğer kişilere sordum ama bilgi alamadım. Eski bir kütüphaneye sahip olan İskilip’ten birçok el yazmasının Çorum’a gönderildiğini öğrendik. Şeyh Muhyiddin-i Yavsi (1530) camiinde Akşemseddin için mevlit okunuyordu ama yetişemedik. Öğle namazını hocayla eda ettik. Cemaat’in bu kadar çok olmasına şaşırdım. Ebusuud Efendi camiyi babası Şeyh Yavsi’nin türbesine bitişik olarak yaptırmış. Annesinin türbesi caminin önündedir. Annesi Sultan Hatun Ali Kuşçu’nun kızı olduğu söylenir. Ebussuud Efendi, İskilip’te cami, mektep, han ve köprü gibi birçok eser bağışlamış.
88 1914’de muhacir olan atalarım 1921 tarihinde zalim Rus çekilince geri dönmüşler. Bir iki yılını yollarda konakladıklarını düşünürsek 4-5 yıl İskilip Karaveren’de kalmışlardır. O aklıma gelince camide gözlerim doldu. Şartlar zorda olsa bu topraklarda barınıp karınlarını doyurmuşlar. Hanımlara ayrılmış bölümde üç kişiydik. Erkeklerin çıkmasını beklerken gruptan ayrı düştüm. Beni minibüsle birlikte geldiğimiz Mustafa Yolcu beklemiş. Oda Bayburt muhaciriymiş. Birlikte öğretmen evine gittik ama salon dolmuştu. Bastonlu sakallı dedeler geri dönüyordu üzüldüm. Geçmişlerine ne kadar saygılılar ve manevi bağları güçlü diye de sevindim. Ön sıraya oturmak zorunda kaldım. O kadar yol gelmiştim geri çıkamazdım. Programa bir müddet vali de katıldı. Programda yer alan konuşmacılar şu konuları dinleyicilere aktardılar: Türkiye Yazarlar Birliği genel başkanı, Ankara Sosyal Bilimler Üniversitesi rektörü Prof. Dr. M. Kazım Arıcan “İskilipli Orhan Münir Çağıl’ın Hukuk ve Ahlak Anlayışı”; TYB’nin şeref başkanı Mehmet Doğan “Akşemseddin ve Hacı Bayram İlişkisi”; TYB yönetim kurulu üyesi Ali Kılcı “Akşemseddin Mekanları ve İskilip Evlik Tekkesi”; Hitit Üniversitesi öğretim üyesi Prof. Dr. Yakup Coştu “Ebusuud Efendi Fetvalarının Topluma Etkisi”; Bolu Çorumlular Derneği şeref başkanı Fikret Kısa ise “İskilipli Hamit Çağıl ve Ziya Çağıl Kardeşlerin Hayatı”nı anlattı. Program güzel geçti ve ilgiyle dinledim. Arada öğrenciler şiirler okudu. Kızılay derneği de gençlerle katkı sundu. Açılışta öğrencilerden Kur’an dinledik. Akşam yemeği için tekrar konağa vardık. Geleneksel yemeklerinden et suyuyla yapılmış şehriye çorbası ile meşhur İskilip dolması yedik. Bakır lengerler içerisinde gelen dolma çok uzun süre ateşte pişen bir yemektir… Dolmanın olmazsa olmazı, sirke salata servis edildi. Çok nefisti. Tatlı olarak süt katılarak yapılmış beyaz un helvası ikram edildi. Şapka kanunu çıkmadan yazdığı bir kitap için asılan İskilipli Atıf Efendi’nin 10-15 sene önce taşınan mezarına gittik. Gül Baba Mezarlığının yanındaki türbenin etrafında binalar vardı. Üzeri çadıra benzer demir bir kafesle örtülmüştü. Ruhuna birer Fatiha okuyarak oradan ayrıldık. İskilipliler biz Çorumluyuz demezlermiş. Soranlara biz İskilipliyiz derlermiş. Kendilerini ve ürünlerini farklı görüyorlarmış. Gayretli ve mütevazi başkanımız rektör bey Artvin’de bir bilgi şöleni yapmak için çaba sarf etmemi istedi ama taşradaki işler başkentteki gibi olmuyor. Yöremizin ünlü halk şairlerinden Efkâri ile Huzuri’nin sempozyumu olabilir. D. Mehmet Doğan, Borçka Maçahelli olan Ahmet Hamdi Tanpınar adını önerdi. Vali Cengiz Aydoğdu Kültür Merkezi’ne adını verdiği için tepkiler olmuştu. Son yıllarda resmî kurumlar hep şiir kitapları çıkarıyor. Bir şairin üç resmi kurumdan şiir kitapları çıktı. Artvin gibi okur yazarı çok olan bir yere bilimsel bir sempozyum yakışır diye düşünüyorum. Dedemin Osman amcası Karaveren’deyken köylüsü Ayşe’yle nişanlanıyor. Bu güzel kızı ağa kaçırmış. Onun üzerine maniler dizilmiş. Bunlardan birisi günümüze kadar gelmiş: Cevizin oytuğuna Gün doğar çoytuğuna İnsan meyil verir mi Muhacir çocuğuna Muhacirleri ötekileştirmişler. Günümüzde de durum aynı Irak Telafer’den gelen göçmen çocuklarına yardım etmeye çalışıyorum ama öğretmenler ilgisiz kalıyor. Bir öğretmen çocuğu olarak çok üzüldüm. Ne Arapça ne Türkçe biliyorlar. Bir nesli kaybediyoruz. Irak’ta Türk oldukları için dışlanmışlar. Burada da dışarıdan geldikleri için dışlanıyorlar Ali Kılcı hocam bir müddet İskilip’te yaşayan Akşemseddin hakkında bir kitap yayımlamış. Sağ olsun bana da bir tane hediye etti. İskilipliler çok misafirperver ve kültürlerine bağlı insanlardır. Burası geçmişte ilim irfan yuvasıymış. Üç tane ilçe İskilip’ten ayrılınca cazibesini yitirip göç vermiş. Köylüler kültürleriyle beraber şehre indiler diyorlar. Burada Greyder ayakkabı fabrikası çalışıyor. İskilip’ten ayrılırken bir daha yine gelip derlemeler yapsam diye düşündüm. Dedelerimin kaldığı Oğuzlar’ı görebilsem diyerek buraya veda ettim. Köyüm Sakarya ile Ardanuç’un diğer köylerinden göçmüş insanlara o zor günlerde köylerini açan Çorumlulara selam olsun diyorum.
89 BAHT GÜLÜ /İbrahim ÇALIŞGAN Küçükken ilkokula büyüklerim hep mektep derlerdi. O zamanlar köydeki tek okul önce üç yıllık, sonra beş yıllık olan bu okuldu. Nice zaman sonra şehirde (Çorum) üst mektepler olduğunu öğrendiler ve köyümüzün okuluna “ilk mektep” demeye başladılar. Köyde ilkokula giderken büyükler önümüze geçerler, “Mektebi bitirince ne olacaksın, üst mekteplere gidecek misin, hangi mesleği seçeceksin” türünden sorular sorarlardı. Öğretmenimiz de yeri geldikçe mesleklerden, üst okullarda okumanın öneminden bahsederdi. Arkadaşlarımın çoğunluğu “Öğretmen olmak istiyorum” diye cevap verirlerdi. Köyde meslek diye bir kavram yoktu. Herkes aynı işleri yapıyordu. Biz erkek çocuklar önce çobanlık yapar, biraz büyüyüp yiğitleşince babalarımız gibi tarlada bağda çalışırdık. Köyün imamı ve öğretmeni bile tarımla uğraşırdı. Çobanlık ve çiftçilik dışında başka bir meslek bilmediğimden bu tür sorular karşısında ses çıkartamazdım. İçimden ise “Bu hayatı tanımak, şehri (Çorum) ziyaret etmek, dedemin askerliğinin ilk dönemini yaptığı Elbistan denilen o gizemli ve uzak ülkeye gitmek, babamın jandarma olduğu Erzincan’ı görüp methettiği kara üzümünü yemek istiyorum “diye geçirirdim. İleride doktor olmak istiyorum diyen ve “Yediğimiz mi, çıkardığımız mı daha çoktur” diye tâ o zamanlar ilginç sorular soran (şimdi doktor) Saim Özdemir adlı arkadaşımız, defterinin bir sayfasını koparttı. Kare şekline getirdiği bu sayfayı köşelerinden ortaya bükerek tekrar bir kareye dönüştürdü. Kâğıdı ters çevirdi. Tekrar köşelerinden ortaya kadar katladı. Böylece dört bölümden oluşan sekiz yüz elde etti. Bu yüzlerden birine öğretmen yazdı. Bir arkadaşımız asker, jandarma, muhtar dedi. Diğer bir arkadaşımız çok kitap okuduğundan doktor, mühendis, profesör, filozof dedi. Saim bu kâğıdın yuvalarına iki elinin başparmakları ile işaret parmaklarını sokup kâğıdı hızlı hızlı açıp kapatmaya başladı ve “İleride ne olacaksınız? Bu kâğıt söylüyor. Bunun adı “Baht Gülü” diye bağırmaya başladı. “Bunlardan birini seçin ve bir sayı söyleyin” diye bağırmaya devam etti. Yanında oturan Mehmet, “Saim” deyip baht gülünün bir bölmesine parmağıyla dokundu ve “sekiz” dedi. Saim parmaklarıyla baht gülünü sekiz defa açtı, kapadı. “Filozof” olacaksın dedi. Sınıfça “filozof nedir” diye gürültülü bir şekilde sorduk. Halen Türkiye’nin tek matematik filozofu olan Mehmet Özdemir, “Çok kitap okuyup düşünen, insanı anlayan, tabiatı anlayan, yağmuru anlayan, insanların sorunlarını çözen insan” der demez bazı arkadaşlarımız “Yani peygamber mi, evliya mı” diye sorularına devam ettiler. “Hayır, hayır, bilim adamı gibi ama daha üstün” diye açıkladı. Uzaktan olup biteni izleyen öğretmenimiz “Kitap okuyan, çalışan, sebat eden bu dünyada her mesleğe, her makama sahip olur” deyip Mehmet’in başını okşadı. Saim’im baht gülüne ne olacağımızı sormak için sınıfça sıraya geçtik. Kimi arkadaşlar baht gülünde bir bölme seçtikten sonra elli, yüz, hatta bir milyon deyip oyunu cıvıtmaya, Saim’i yormaya başladılar. Saim sayıyı onla sınırladı. Meslek falına bakma sırası tam bana gelmişken öğretmenimiz, “Teneffüsü çok uzaktık, artık ders zamanı” deyip oyunumuzu oracıkta kesti. Sonraki günlerde baht gülüne “Evleneceğimiz kızın adı ne?” diye sınıftaki kızların adlarını yazarak, “En sevdiğimiz hayvan”ı bulmak için hayvan adları; “En sevdiğimiz şehir” diye İstanbul, Ankara, İzmir, Samsun, Çorum gibi şehir adları; Arkadaşımızın huyunu öğrenmek için “mızıkçı, uykucu, tembel, inatçı, velveleci, ağlak, korkak, bitli” gibi sıfatlar yazarak fal oyunumuzu hep sürdürdük.
90 ŞEHİR VE TARİH İLİM DÜNYASINDA GÖBEKLİTEPE TARTIŞMALARI/Eyyüp AZLAL Bugün Göbeklitepe’de gerçekleştirilen kazılar, yeni bir tartışma başlatmıştır. 12 bin yıllık bu yapı kalıntıları, insanoğlunun konut yapımına sanıldığından çok daha önce başladığını ve Yukarı Mezopotamya’nın bütün medeniyetlerin başlangıç noktası olduğunu göstermiştir. Daha önceki arkeolojik bulgular, şimdiye kadar insanların ilk yerleşim yerlerini Neolitik çağda tarım toplumuna geçişten sonra oluşturduğunu kabul ediyordu. Göbeklitepe’de bulunan bu kalıntılar, insanoğlunun daha tarım toplumuna geçmeden önce ilk meskenlerini yapmaya başladığını gösteriyor. Buradaki buluntu ve kalıntılar, piramitlerin yapımından 7 bin yıl önce Urfa yakınlarına yerleşen ilk insanların daha ‘‘avcı-toplayıcı’’ toplum düzeni içinde yaşarken kapısız evler yapmaya başladığını kanıtlamıştır. Göbeklitepe’nin M. Ö. 12 bin yılına kadar dayandığını belirten arkeologlar, o dönemde seramik ve tekstilin; tarım ve hayvancılığın henüz var olmadığını belirtiyorlar. Arkeologlar, zaten bunlara gerek olmadığı vurgularlar. Zira o dönemde Urfa çevresinde ceylan sürülerinin gezdiği sulak ovalarda fıstık ağaçları, meşe ormanları yükseliyordu. Kapadokya ve daha başka bölgelerde bulunan yanardağlardan çıkan volkan camı; bıçak ve kama gibi kesici aletlerin yapımında kullanılmıştı. Günümüzden 12 bin yıl öncesinin insanlar, doksan dönümlük bu alanda T şeklindeki tek parça taş sütunları dairesel olarak sıralamışlar. Burada yaklaşık 15-20 metre çapında odacıklar şeklinde tapınaklar inşa edilmiş. Bu odacıkların içi toprakla doldurulmuştur. Sonra üstlerine daha küçük ve sade olanlar inşa edilmiş. Böylece Göbeklitepe katman katman yükselmiştir. Günümüze kadar en üstteki sekiz odacıkta kapsamlı kazılar yapılmıştır. 2003 yılında yapılan manyetik ve radar taramalarında en az yirmi adet çemberimsi yapının Göbeklitepe’de bulunduğu tespit edilmiştir.1 Göbeklitepe’de bulunan ilginç kalıntılar arasında ise ağzı açık ve dişleri korkunç bir şekilde betimlenen kurt kafaları, boğa, turna, aslan, yaban domuzları, örümcek ve kafası bulunmayan insan kabartmaları tasvir edilmiş heykeller alıyor. 2Sürüngen kabartmaları ise oldukça ilgi çekiyor. Üç boyutlu kabartma şeklinde yapılan tasvirler ise ilgi çeken kalıntılardan sadece birkaçıdır. Göbeklitepe’nin en ilginç kalıntıları ise üzerinde hayvan tasvirleriyle süslemeler yapılan ‘T’ biçiminde anıtsal dikili taşlardır. Uzmanlara göre bu T ve ters L biçimli dikilitaşlar insanların imgesidir. 1 Nezih Başgelen, “Nevali Çori/Veba Vadisi’nden Göbekli Tepe’nin Dilek Ağacına: Klaus Schmidt”, Aktüel Arkeoloji dergisi Sayı 46, 2015 s. 35 2 Başı kesik heykellerin büyük çoğunluğu çiftçilerin tarlada çift sürmesi neticesinde sabana takılan ve kırılan heykeyllerdir. Bkz. https://www.milatgazetesi.com/yazarlar/gobeklitepede-tasavvufi-ogeler-5087/
91 Arkeologlara göre Göbeklitepe’nin en önemli özelliği tarihteki ilk tapınak oluşudur. Göbeklitepe ören yeri, İngiltere’deki Stonehenge’den 7 bin yıl, Mısır piramitlerinden 7 bin 500 yıl ve Malta Adası’nda bulunan tapınaklardan ise 6 bin 500 yıl daha eskidir.1 Göbeklitepe, bu özelliği ile UNESCO tarafından dünya miras listesine ve koruma altına alınmıştır. Bu ören yeri, bize tapınakta yaşayan ilk insanlar hakkında bilgi vermektedir. Örneğin Göbeklitepe’de bulunan taş ve sütun üzerindeki çizimler, buradaki ilk insanların hayatı, düşünce ve yaşam tarzları hakkında bilgiler sağlamıştır. Yine buradaki buğday kalıntıları, tarımın nasıl geliştiğini göstermiştir. 30 yıl içinde ortaya çıkan bu yeni bulgular, medeniyet tarihinin yeniden yazılmasına sebep olmuştur.2 Göbeklitepe’de yapılan kazılar neticesinde insanoğlunun tarım toplumundan önce, avcılık döneminde henüz dinle tanıştığı kesinleşti. Göbeklitepe’de yapılan kazılar, insanların açlık ve korunma içgüdüsüyle değil dinî inanışların etkisiyle de yerleşik yaşama geçtiğini göstermiştir. Buluntular, Taş Devri’nde yaşayan avcı-toplayıcı insanların hayatta kalma, günlük ihtiyaçlarını gidermenin yanı sıra doğayı anlamaya çalışma, doğaüstü güçlerin ya da tanrıların varlığına inanma, dinsel törenler için düzenli aralıklarla bir araya gelme eylemlerini gerçekleştirdiklerini gösteriyor. Araştırmalar, ayrıca o dönemlerde mezar geleneğinin bulunmadığı, açıkta bırakılan ölülerin yırtıcı kuşlar tarafından yendiği, böylece ölünün ruhunun göğe erdiğine inanıldığını ortaya çıkarıyor. Göbeklitepe kazı başkanı arkeolog Dr. Claus Schmidt, 2006 tarihinde Der Spiegel dergisinde bir mülakat verir. Ünlü arkeolog, buradaki kazılarda bulduğu 12 bin yıl önce yontulmuş taşların dünyanın en eski tapınağına ait parçalar olduğunu belirtmiştir. Dr. Schmidt, Der Spiegel dergisinin “Âdem ile Havva’nın Yaşadığı Cennet” diye kapak yaptığı Göbeklitepe’de toprağı işlememiş, tabak çanak bile yapmamış olan insanların yaşadığını belirtmiştir. Dr. Schmidt, kazı alanını gezen Amerikan Smithsonian dergisine de bir açıklamada bulunur. Arkeolog, daire şeklinde dikilmiş 5 metre yüksekliğindeki sütunları göstererek “İşte dünyanın insan yapısı, en eski kutsal yeri” olarak belirtmiştir. Burada gerek kazı çalışması başkanı Klaus Schmidt ve gerek röportajı yapan Der Spiegel dergisinin dünya görüşü, Hristiyan inancı ve kısmen de pagan inanışından geldiği unutulmamalı. Zira Müslümanlar açısından Dünyanın ilk mabedi Hz. Âdem tarafından yapılmış Kâbe’dir. Bu mabed vaktiyle yıkılmış ve kaybolmuştur. Daha sonra Hz. İbrahim ve oğlu İsmail Kâbe’nin yerini bularak yeniden yapmışlardır. 3 Göbeklitepe sütunlarının bazılarının üzeri tilki, aslan, akrep ve akbaba figürleri kazınmıştır. Bu sütunların bir kısmının üzerine ise herhangi bir kabartma yapılmamış. Dr. Schmidt, dört yönden bütün vadiyi tepeden gören tapınağın 12 bin yıl önce henüz bakir ve yemyeşil olan arazinin cennet gibi bir manzaraya sahip olduğunu söyler.4 Göbeklitepe’nin güneybatı yamaçlarına kurulan uygarlık tarihinin ilk tapınakları da Schmidt’e göre, insanoğlunun ölümle hesaplaşma çabasıdır. Aynı mimarî özellikleri taşıyan odacıklarda çemberi oluşturan sütunlara karanlık dünyayı temsil eden akrep, leopar gibi hayvanların kabartmaları yapılmış. Merkezlerine ise elleri göbeğinde birleşmiş, insan benzeri, yüzleri olmayan daha yüksek T şeklinde iki sütun yerleştirilmiştir. Cinsel organ bölgeleri tilki postu kabartmasıyla örtülen, önlerine tilki kuyruğu gömülen bu iki figürün dünyevî olmayan, evrendeki tüm canlılardan yüce bir gücü simgelediği sanılıyor. Bu simgesel anlatım, muhtemelen insanoğlunun günümüzdekine yakın bir tanrı kavramını ilk kez tanımlama çabasıdır. Diğer bulgular ise diriliş düşüncesinin de ilk kez burada ortaya çıkmış olabileceğini düşündürüyor. 1 https://www.arkeolojisanat.com/shop/blog/6-maddede-gobekli-tepeyi-anlamak_3_115667.html 2 Göbeklitepe’nin keşfi 1994 yılı olarak kabul edilmiş. Makalenin yazılış tarihi itibariyle 30 yıl süresini kullandık. Yazarın notu 3 Daha ayrıntılı bilgi için Bkz. Sadettin Ünal, "KÂBE", TDV İslâm Ansiklopedisi, https://islamansiklopedisi.org.tr/kabe#1 (26.07.2023). 4 Burada Dr. Schimtd’in görüşü Hristiyan inancının görüşüdür. İlk tapınak, İslam inancına göre Kâbe’dir. Hz. Âdem döneminde Allah’ın emriyle yapılan bu ilk tapınak daha sonra kaybolmuştur. Daha sonra Allah u Teala Hz. İbrahim’e yeniden yapması için kaybolan Kabe’nin yerini göstermiştir. Nitekim Hz. İbrahim, Kâbe’nin eski yerini kazmış ve Hz. Şit’in temellerine ulaşmıştı. Yazarın notu.
92 Göbeklitepe’deki tapınak odacıkları yapıldıktan sonra içlerinin neden toprak doldurulduğu konusu hâlâ çözülebilmiş durumda değil. Arkeologlar, dikili taşların toprak odacıklarla muhafaza altına alınmasının iyi bir fikir olduğunu, zira şimdiye kadar buradaki taşlar başka işler için kullanılacağından geriye bir kanıtın kalmayacağını belirtirler. İnsanlar, 12 bin yıl önce Göbeklitepe’de ilk tapınaklarını kurmuş, yılın belirli dönemlerinde burada toplanıp büyük ritüel ve şölenler düzenlemişlerdi. İki bin yıl sonra iklim koşulları değişip bölge verimliliğini kaybedince kuzeye göç başlamış. Muhtemelen bu insanlar Hattiler, Hititler olarak tarih sahnesine çıkmışlardır. Arkeologlar, Göbeklitepe’nin alt katmanlarındaki yapılar için 13 ya da 14 bin yıl öncesine gidebileceğini tahmin ediyor. Der Spiegel dergisi, İngiliz yazar David Rohl’ün “Efsane” adlı kitabını kaynak göstererek cennetten kovulan Hz. Âdem ile Havva’nın da Göbeklitepe'de yaşadığını yazmıştı. Göbeklitepe’deki kazılarda ortaya çıkan dikili taşlar, cennetin Türkiye’nin doğusunda olduğunun önemli temel kanıtları olduğu belirtmiş. Hz. Âdem ile Havva’nın cennetten kovulmasında sonra burada toprağı işlemeye başladığı ve ilk tarımın da burada yapıldığını ileri sürmüştü. Bunu destekleyen bir araştırmada Almanya (Köln) merkezli Max Planck Enstitüsü, bitkiler üzerine yaptığı bir araştırmada 68 yeni buğday çeşidi kıyaslanmış ve bütün tahılların kökeninin Karacadağ eteklerinde -günümüzde de halen yetişen- yabanî buğday olduğunu tespit etmişti.1 İngiliz yazar David Rohl’ün iddiasına göre günümüzden 12 bin yıl önce Taş Devrinde yaşayan insanlar, bugün Türkiye, Suriye, Irak ve İran sınır bölgelerinde avcılıkla uğraşıyordu. Daha sonra insanlar burada yerleşmeye ve toprağı işlemeye başladı. Böylece ilk medeniyetlerin doğuşu da burada başladı. En yüksek medeniyet burada oluştu. Göbeklitepe’de bulunan en eski tapınaklar bunun kanıtıdır. İncil’de anlatılan ve cennetten akan dört ırmaktan ikisi Dicle ve Fırat Nehirleri, Göbeklitepe’nin içinde bulunduğu Mezopotamya'da akmaktadır. İncil’e göre Hz. Âdem ilk buğdayı burada öğüttü ve tarımın başlangıç temelini attı. Hz. Âdem’in oğlu Kabil burada çiftçiliğe başladı. Göçebe halinde ve avcılıkla yaşayan insanlar da ilk kez burada av silahlarını bırakıp toprağı işlemeye ve yerleşik olmaya başladı. Hayvanları evcilleştirip onlardan yararlanmaya başlayan insanlar kendisine ev ve yatak yapmayı, topraktan çömlek yapmayı ve kendi yetiştirdiği bitkilerden beslenmeyi öğrendi.2 Yazar Andrew Collins, Göbekli Tepe: Tanrıların Yaratılışı: Gözcülerin Tapınağı ve Cennetin Keşfi adlı kitabında avcı/toplayıcı bir toplumun aniden dünyada benzeri olamayan böyle megalitik bir yapıyı nasıl inşa ettikleri sorusuna şu yanıtı veriyor: “Geçişin bölgedeki insanları nasıl motive edeceğini bilen oldukça güçlü ve akıllı rahipliğe dayanan yönetici elit tarafından yönetildiğini düşünüyorum. Şamanik kökeni olan yönetici elit bölgeye geldi ve basit avcı-toplayıcı toplum ile karşılaştığı ve onların yerleşik çiftçi topluluklara geçişlerini yönettiler. Göbeklitepe gibi yerler onların sivil ve törensel güç merkezleri oldu. Aslında hepsi Avrupa -Asya kıtasına yayılmadan önce burada başlayan Neolitik devrim olarak adlandırılan olayın bir parçasıydı. Yönetici elit ve Yukarı Mezopotamya insanları arasındaki bağlantının Enoch’un Kitabında anlatılan hikâye olduğuna inanıyorum, kitapta Watchers (Gözcüler) adı verilen varlıkların ölümlü soya giderek onlara cennetin yasak sanatlarını ve bilimlerini verdikleri belirtiliyor. Benzer öyküler Annunaki olarak bilinen tanrıların ölümlü tür arasına geldiğini ve onlara uygarlığın temel bilgelerini verdiğini anlatan Sümer mitlerinde ve efsanelerinde de mevcuttur. Watchers’in ve onların soyu olan Nephilim’in aslında Yukarı Mezopotamya’nın erken Neolitik kült merkezlerini kuran şamanik elit olduklarına inanıyorum. Dünyadaki en eski taş tapınak olan Göbeklitepe, Aden Bahçesi hikâyesinin sembolizmini anlamanın anahtarı olmalıdır. Âdem ve Havva’nın Genesis Kitabındaki hikâyesinde yılanın önemli bir sembol olarak görünmesi ilginçtir. Burada eski Ahitte Hz. Âdem ve Havva’nın çıplak oldukları ve üzerlerini örtmeleri gerektiğinin farkındalığının bilgisini sembolize eder. Bunun Yukarı Mezopotamya’ya gelen yönetici elitin ölümlü türe yasak bilgiyi vermesinin, bunun onların “hayat” hakkında düşünme şekillerini sonsuza dek değiştirmesinin metaforu olduğuna inanıyorum. Fakat bu çok kısa zamanda çok fazla bilgi aktarılması durumuydu ve bu sebeple Hz. Âdem ve Havva Aden’den kovuldu.” 3 İtalya’nın Polytechnic Üniversitesi’nden arkeo-astronom Giulio Magli, tıpkı İngiltere’deki Stonehenge gibi Göbeklitepe’nin de gök cisimlerinin hareketlerini takip etmek ve onlara tapınmak için yapıldığını ileri sürdü. Magli, oluşturduğu simülasyonda Göbeklitepe inşa edildiği zaman gökteki yıldızların konumlarının nasıl olacağını saptadı. Göbeklitepe haritaları ve uydu görüntülerini kullanan Magli, iki dikili taşın arasından ve tüm çemberlerin içinden 1 https://www.spiegel.de/politik/wegweiser-ins-paradies-a-3426f7b7-0002-0001-0000-000047134822 2 A.g.m , https://www.spiegel.de/politik/wegweiser-ins-paradies-a-3426f7b7-0002-0001-0000-000047134822 3 Andrew Collins, Gobekli Tepe: Genesis of the Gods: The Temple of the Watchers and the Discovery of Eden - https://www.amazon.com.tr/Gobekli-Tepe-Genesis-Watchers-Discovery/dp/1591431425
93 geçen hayali bir çizgi çizdi. Magli, kazılarda ortaya çıkan üç dairesel alanın, Sirius’un ufukta belirdiği M.Ö 9100, 8750 ve 8300 yıllarında gökteki noktalarla aynı hizaya geldiğini öne sürdü. Yazar Christopher Knight, “Süleyman’ın Güç Simsarları” adlı kitabında Göbeklitepe ile ilgili dünyayı yöneten “Yıldız Aileler”, Göbeklitepe’den çıktı, iddiasında bulunmuştur. İngiliz yazar, bu iddiasına şöyle bir kanıt getirmiştir. “Yıldız Aileler, bundan 3 bin yıl önce Kral Süleyman’ın döneminde yaşamış bir rahipler topluluğuydu. Onlar kendilerini deşifre etmezler, gerçek kimlikleriyle kendilerini tanıtmazlardı. Hristiyan, Müslüman veya Yahudi değillerdi. Kendilerini hiçbir milliyete de ait hissetmezlerdi. Tanrı kültleri binlerce yıl öncesine dayanır ve bu inanç sistemini hafızalarında tutarlar. Dünyanın en büyük ve sistemli hareketlerinden biri olan Haçlı Seferlerini yönlendiren Yıldız Aileleri’ydi. Haçlı Seferlerinin gerçek amacı Kudüs’deki Süleyman Tapınağı’nın altındaki hazineleri ve kutsal belgeleri çıkarmaktı. Dünyaya etki ederler; tıpkı bir zamanlar Roma Kilisesi’ni ya da günümüzde Amerikan hükümetini etkiledikleri gibi. Beyaz Saray yönetimi sadece bir paravandır. Asıl yöneticiler ise Yıldız Aileleri’dir. Tüm dünyaya ilk seslendikleri yer Ortadoğu’dur. İlk tapınma yerleri de Göbeklitepe’dir.”1 Göbeklitepe’nin M.Ö. 11. Yüzyıl cilalı taş devri olarak bilinen zaman diliminde kurulduğunu belirten ünlü Rus arkeolog ve araştırmacı Sklarov, şunları söylüyor: “65 milyon yıl önce yok olan dinozor resimlerinin, 13 bin yıl önce ilkel taş devri kabileleri tarafından inşa edilmiş olduğu iddia edilen yapının içinde ne işi var? Taş devri insanı, yerin yüzeyinde dinazor iskeleti buldu, diyelim. O iskelet dokuyla donatıldığında ortaya böyle bir şekil çıkacağını nereden ve nasıl biliyordu. Tapınak duvarlarında gördüğümüz hayvan resimlerinin ördek olmadığı kesin. Hatta burasını asıl inşa eden ve kullanan ev sahiplerinden sonra ikinci bir Kültür toplumu, tıpkı Mısır piramitleri örneğinde olduğu gibi farklı amaçla burayı kullanmış. Sütunlardan birinin temelinde dış bir etkenle kopan iki dinozorun kafaları daha sonra çok daha ilkel bir teknolojiyle taş taşa sürterek onarılmak istenmiş. Emin olduğum tek şey, bütün bu yapıların şimdiki insanın eliyle yapılmadığı. Asıl ev sahipleri uzaydan mı geldi yoksa bilinen zamanlar öncesinde dünyamızda gelişen bir önceki uygarlık tarafından mı yapıldı sorusunun cevabı bende yok. Büyük bir ihtimalle bundan yaklaşık 15-17 bin yıl önce dünyamızda o eski uygarlıklar aralarında ‘Tanrılar Savaşı’ adını verdiğim bir ihtilaf yaşanmıştır. Böyle bir savaşın izlerine Peru, Bolivya, Arjantin ve Türkiye’deki antik yerleşim bölgelerinde rastlamak mümkün… Ancak yüzde yüz emin olduğum bir şey daha var. O da tarihin yeniden yazılması gerektiğidir…” Göbeklitepe’deki sütunlarda yer alan aslan figürleri, bize tarihin ilk dönemlerinde aslanların Mezopotamya’da yaşadığını göstermektedir. Sütunlarda insan figüründen çok hayvan figürleri vardır. Bazı sütunların boyları 3 metreye ulaşmaktadır. Tapınakta yer alan çizimler çok basittir. Dini bir merkez olan Göbeklitepe’de, dikdörtgen şekilde iki büyük tapınak mevcuttur. Tapınakların yanında yer alan çukurlara, büyük bir olasılıkla ibadet etmeye gelenler içlerine adaklarını bırakıyorlardı. 1964’te keşfedilen Göbeklitepe, yerleşik hayata henüz geçmemiş avcı-toplayıcı insan topluluklarının bir araya getiren tarihin ilk dini yapısıdır. Göbeklitepe, yirmi yıllık arkeolojik araştırmadan sonra bile, eşsiz bir tarih öncesi alan olarak sağladığı yeni bilgilerle hayranlık uyandırmaya devam etmektedir ve haklı olarak son yıllarda keşfedilmiş en önemli arkeolojik keşiflerden biri olarak kabul edilmektedir. Neolitik geçişin, başka bir ilerleyen dönemlerde bugünkü yaşam biçimimize yol açacak olan tarımcı toplulukların ortaya çıkışının daha iyi kavranmasındaki üstün değeri hala emsalsizdir. Göbeklitepe gelecek kuşaklardaki tarih öncesi uzmanları ve arkeologlar için oldukça önemli kalmaya devam edecektir. Dr. Schmidt’in Göbeklitepe’de yaptığı kazılar neticesinde burası arkeolojik anlamda dünyanın bilinen en eski tapınağı özelliğine kavuşmuştur. Arkeoloji dilinde en erken tabaka diye tanımlanan üçüncü tabakada buradaki tarihin M.Ö. 10 bin olduğu anlaşıldı. Buradaki yerleşim yerinde ana toprağa ulaşıldığında Göbeklitepe’de yaşanmış hayat daha da aydınlanacaktır. Faydalanılan Kaynaklar: Christopher Knight, “Süleyman’ın Güç Simsarları, Dinazor Yay. İst. 2010 Klaus Schmidt, Göbekli: Tepe Taş Çağı Avcılarının Gizemli Anıtsal Alanı, Arkeoloji Sanat Yay. https://www.gizemligercekler.com/gobeklitepenin-gizemi/ https://www.spiegel.de/politik/wegweiser-ins-paradies-a-3426f7b7-0002-0001-0000-000047134822 Sadettin Ünal, "KÂBE", TDV İslâm Ansiklopedisi, https://islamansiklopedisi.org.tr/kabe#1 (26.07.2023). Nezih Başgelen, “Nevali Çori/Veba Vadisi’nden Göbekli Tepe’nin Dilek Ağacına: Klaus Schmidt”, Aktüel Arkeoloji dergisi https://www.milatgazetesi.com/yazarlar/gobeklitepede-tasavvufi-ogeler-5087/ https://www.arkeolojisanat.com/shop/blog/6-maddede-gobekli-tepeyi-anlamak_3_115667.html 1 Christopher Knight, “Süleyman’ın Güç Simsarları, Dinazor Yay. İst. 2010 s.16
94 ŞEHRİN İZLERİ PRİZREN: İKİ DÜNYAYI BİRBİRİNE BAĞLAYAN ŞEHRİMİZ’ /Fahri TUNA Yaşayan Portreler Üzerinden Tarihi Şehirleri Okuma Denemesi-V; Prizren; Suzi Çelebi’nin Sokakları Sofraları Gönülleri Gül Kokulu Şehri Prizren’i çok severim. Neden çok severim, bilmem, bilemem. Sevginin bir izahı, bir sebebi, bir açıklaması olmuyor, bilirim. Şadırvandan su içen yedi kere daha gelir şeklindeki atasözü ne kadar gerçektir bilmem bilemem, ama iyi bildiğim; şadırvandaki harika ve doyumsuz Şar Dağı suyundan defalarca içtiğim, - bu sebepten midir bilinmez - Prizren’e en az otuz kere geldiğim, her gelişimde de doyamadığımdır. Her gelişimde ilk yaptığım Sinan Paşa Camii’nde huzur teneffüsüdür. Bitişiğindeki çay ocağında limonlu mentollü Balkan çayı yudumladığımdır. Sonra hemen üç dükkân ötede Besimi’de tadı doyumsuz Prizrençüftesi (siz onu kaşarlı köfte anlayın) taam eylediğim, üzerine, karşıdaki şadırvandan bol bol su içtiğimdir. Akdere kıyısında şehri tarihi medeniyeti teneffüs ede ede yürüdüğümdür. Osmanlı’ya 22 divan şairi armağan eden Prizren’de tarihteki her şairini temsilen Suzi Çelebi merhumun- adeta yerle yeksan hâldeki- türbesini ziyaret edip bir Fatiha okuduğumdur. Sonra da Halveti Tekkesinde postnişin ÂbidinŞehu’ya selâm verdiğim, hu hular arasında Maraş Camii’ne yürüdüğümdür. Bu dünyadaki sırat köprüsü misali iki dünyayı birbirine bağlayan Taş Köprü’den geçtiğim, Altı Kızlar Çeşmesi’nde soluklandığım, Melami Tekkesi önünde durup kaybolup gittiğimdir. Muhammedî bir şehirdir Prizren. Fatih Sultan Muhammed (Mehmed) Han’ın Bosna’nın fethine giderken İslâm’a armağan ettiği güzeller güzeli, bir püzren (altın suyu) şehirdir Prizren. Bundan olmalı sokakları sofraları gönülleri gül (Muhammed) kokulu şehirdir Prizren. Prizren Divan Edebiyatına 22 Şair Armağan Etmiştir. Hâlâ da Şairler Şehridir Prizren denilince benim aklıma, şiir, şairler gelir hemen. Zeynel Beksaç gelir, Ethem Baymak gelir, Altay Suroy gelir, İskender Muzbeg gelir, Enver Baki gelir. Genç kuşak şairlerden Taner Güçlütürk gelir, Canan Özer gelir. Gelir de gelir. Türkçem dergisi gelir. İskender MuzbegYalnızlık Çelengidir benim için. Altay SuroyPrizren Çeşmeleridir. Enver Baki denilince bir ömür Salıncakta sallanan bir çocuk canlanır zihnimde, şiirlerine bakarak, A. Rifat Yeşeren 34 Rubai Daha der, öyle devam eder, öykü gülmece ve oyun yazmaya. Nusret Dişo Ülkü, yanında Üç Kedisi, çocukluğunu anlatsın bizlere. Refki Taç, bir ömür yalnızlığı, adaleti ve mücadeleyi. İrfan Şekerci söylemeli YandiKumonova / TutuştiPreşova / Prizraniçinda / Halil Beg hovarda diye Prizren türküsünü, AluşNuş söylemeli tasavvuf veya sanat müziği ezgilerini ta ruhumuzu kanata kanata. Ve Zeynel Beksaç. Türkçenin Rumeli Beylerbeyi. Şair, ressam, dergici. Üçü de birinci sınıf üstelik. Vefası, hoşgörüsü, evsahipliği, adamlığı da. Rumeli yakasında Türkçe ondan soruluyor bir süredir. Yıllardır Türkçemi yayımlaması da bundandır. Bunadır. Buncadır. Yazdıkları, yaptıkları, çizdikleri, yayınladıkları bundandır. Türkçe âşığı. Prizren âşığı. Prizren Türkçesi âşığı.1 Ötelerden bir ses olduk biz hep / Oyuncağı elinden alınmış çocuklar misali / Hüzün terk etmedi yüreğimizi bu yüzden / Bu yüzden alınganlığımız / Dalgınlığımız bu yüzden / Rumeli, o benim işte! Uzun şiirin kısası; Zeynel Beksaç kim mi? Rumeli, Kosova, Prizren o demek işte! Türkçem o demek işte. 1 Tuna, Edebiyat Ortamı 76 (Eylül-Ekim 2020): 137-138.
95 Dilime Yaslar Yakışmaz diye haykıran arka sokağın mert delikanlısı edebiyat doktoru Taner Güçlütürk, Kosova Türk edebiyatında otuzlu yaş kuşağın en önemli umududur. Yine Bulursan sevdiğim beni de çağır diyen Meçhul Şaire Canan Özer, yirmili yaşlardaki Balkan Türk bayan şairlerinin belki de en gelecek vaat edenidir. Sevgi BuşKika’dan Arife Haskuka’ya, Merve Boza’dan Gani Şekerci’ye, Cennet Pupus’tan Onur Canhas’a, Melek Rada’dan Eliza Zhupi’ye, ErvinKeçeli’denMaidaRahte’ye, Furkan Alaybeg’den Gökhan İspirri’ye, Eren Beksaç’tan Cengiz Çesko’ya, HatitzeKotza’dan Deniz Alaybeg’e ve daha nicelerine… Ve Nuri Brina’ya. Prizren’de Türkçenin ses bayrağı emin ellerdedir. Bir çift düşünün. Prizren’de Türkçe sınıf öğretmeni olsun. Kırk beş sene Türkçe öğretsin minik öğrencilere. İki evleri olsun. Biri kendilerinin. Diğerini de Türkiye’den gelen misafirlere açsınlar. Sadece evlerini değil, sofralarını, sevgilerini, gönüllerini. Şimdilerde emekliliğin tadını çıkartan ve kalpleri her daim ay yıldızla atan Prizren’deki bu kahraman karı-kocanın adı ne mi? Şükran- Seza Celina.1 Rumeli’nin Orta Yerinde Özerk Bir Site Devleti: Mamuşa Ve Prizren’e on sekiz kilometre mesafede altı bin üç yüz nüfuslu Mamuşa. Kosova ovasında özerk bir Türk kasabası. Sahiden özerk. Türkiye’den bir kasaba sanki. Yer yer Taraklı, yer yer Göynük, yer yer Odunpazarı. Belki Kadınhanı, belki Zara, belki Osmaneli. Düşünün, Avrupa’nın ortasında bir belediye, bütün işlemler Türkçe. Sahiden ama. Abartmıyorum. Okullarının adı mı? Mamuşa Anadolu İlköğretim Okulu (Müdürü MilazimMazrek kardeşim), Mamuşa Atatürk Lisesi (müdürü HevziMazrek kardeşim.) Gittim gördüm, evlerindeki televizyonlarında bütün kanallar Türkiye kanalları. TRT, Atv, Star, Show, Ntv. Zaten Tokat’tan asırlar öncesinde göçmüş ailelerin torunlarıymış Mamuşalılar. Unutmadan; Mamuşalının yüzde doksanı Kosova’da doğup büyüdüğü yaşadığı hâlde Türkçeden başka bir dil bilmez konuşmaz konuşamaz. Türkiye ile beraber ağlar Türkiye ile beraber güler. ‘Türkiye’de yağmur yağsa biz burada hapşırıyoruz’ sözü bundandır Mamuşalının. Zaten hemen her evden bir genç Türkiye’de bir üniversitede öğrencidir. Türkiye’de dört yüzün üzerinde Mamuşalı öğrenci okumaktadır. Sadece Sakarya Üniversitesi’nde öğrenim gören Mamuşalı sayısı yüz ellinin üzerindedir; gerisini siz anlayın işte. Tam Teşekküllü Devlet Hastanesi’nden alınmış sağlık raporu gibidir Mamuşalı’nın yüzü: Yüzüne bakınca her şeyi okuyabilirsiniz; özü sözü yüzü birdir. Temizdir, durudur, güvenlidir. Merttir, yiğittir, vatanperverdir. Yalanı dolanı filmi entrikası yoktur. Neyse odur Mamuşalı Türk. İçi dışında, eli yüzündedir. Prof. Dr. İrfan Morina (Edebiyat) gibi değerli bilim adamı, Reşit Hanadan gibi değerli romancı, Refki Taç gibi değerli bir avukat yetiştirmiştir bu topraklar. Mamuşa Türkiye’dir, Türkiyelidir, Türkiye’dedir. Mamuşa Türkiye ile beraber yaşar; Mamuşa Türkiye ile beraber yatar, beraber kalkar. Mamuşa, yüz yıllık Balkan trajedimize ve terk etmişliğimize inat, Kosova’nın orta yerinde al bayrağımızın dalgalandığı bir özerk Türk site devletidir.2 Evet; Prizren Batıda Türkçenin yaşadığı yaşanıldığı yaşatıldığı son şehrin adıdır. Sinan Paşa ve Taş Köprü başta, Melami ve Halveti tekkeleri, sivil mimari eserleri ile ne kadar Türk ve Müslümansa, bugün için ondan daha çok insanları, özellikle de şairleri ve yazarlarıyla Türk ve Müslümandır. Şair ve yazarları sayesinde uzun asırlar böyle de kalacaktır. Gül (Muhammed) yüzlü sözlü kokulu şehir Prizren. Türkçe sözlü Türkçe yüzlü Türkçe kokulu şehir. 1 Tuna, Kırk Güzel İnsan, 124. 2 Tuna, Osmanlı Medeniyetinin İzinde, 173-176.
96 ŞEHİR ve KİTAP ÇOBANIN YOLCULUĞU/ İbrahim GÖSTERİR Çobanın Yolculuğu, Çorumlu yazar İbrahim Çalışgan’ın ikinci kitabı. İlk kitabının adı Çobanın Çocukluğu adını taşıyordu. Yazarın kitapları adını, çocukluğunda köyünde koyun, keçi, dana otlattığı çobanlık yıllarından alıyor. Çalışgan, soyadı gibi bir insan. Öz geçmişinden öğrendiğimize göre, ilkokulu köyünde bitirdikten sonra ortaokulu, liseyi köyünden çok uzaklarda, Burdur’da yatılı okumuş. Sağlık Koleji’ni bitirmiş. Ankara Yüksek İhtisas Hastanesi’nde geceleri çalışıp gündüzleri Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde öğrenim görmüş. Aynı üniversitede yüksek lisans yapmış. Doktorasını dağların çağrısına uyarak yarım bırakmış. Otuz beş yıl yargıçlık yaptıktan sonra emekli olmuş. Üç tutkusundan biri okumak olan Çalışgan aldığı eğitimle yetinmemiş, Anadolu Üniversitesi’nin Kültürel Miras ve Turizm, Ev İdaresi, İlahiyat, Tarım bölümlerini de bitirmiş. Halen aynı üniversitenin Aşçılık Bölümü ile Medipol Üniversitesi’nin Uygulamalı İngilizce ve Çevirmenlik Bölümü öğrencisi. Çalışgan’ın okuma tutkusunu, hem öğrenim görmek hem kitap okumak biçiminde yorumlamak gerekiyor.Öteki tutkularını ise doğada olmak, yolculuk yapmak biçiminde özetleyebiliriz. Çobanın Yolculuğu kitabında, adı üstünde, yolculuklarını anlatıyor. Kitap, ilk kitabının süreği niteliğinde. Çünkü sık sık ilk kitabında anlattığı konulara, “doğup büyüdüğü, her şeyiyle mutlu olduğu köyüne”, köydeki yaşantılarına dönüşler yapıyor. Yazar, çıktığı yolculuklarda eğitimde uyguladığımız “yakından uzağa, kolaydan zora” ilkesinden hareketle ilk yolculuklarını kendi köyünün doğasına yapıyor. Sonra komşu köyleri, komşu dağları, komşu illeri derken bütün Anadolu’yu dolaşıyor. Bundan sonra çemberi komşu ülkelere, komşu kıtalara doğru genişletiyor. Onu yollara düşüren bir arayış var. Kendisi bunu, “Dağların, ağaçların, suların, çiçeklerin, insanların sırlarını keşfetmek.” biçiminde açıklıyor. Yazdıklarından anlıyoruz ki yazarın okuma, doğayla bütünleşme, yolda olma tutkuları sürekli olarak birbirini besliyor. “Yeni bilgilere açık, öğrenmeye âşık” kir kişi olarak Çalışgan; bir dine, bir ideolojiye, bir felsefeye bağlı kalmaksızın insanın ne olduğunu, gereksinimlerinin neler olduğunu, bu gereksinimlerin değişik kültürlerde nasıl giderildiğini öğrenmek istiyor. Bunun için gittiği yerlerde değişik mesleklerden, değişik yaşam biçimlerini sündüren insanların dünyalarına giriyor. Onların dünya, insan, yaşam denilince ne anladıklarını çözümlemeye çalışıyor. Bu yüzden, gittiği ülkelerde halkın yaşamına katılıyor. Örneğin, Türk topluluklarının yaşadığı ülkelere gittiğinde insanların üylerine (evlerine) konak (konuk) oluyor. Böylece onların kültürlerini, dünyayı algılayış biçimlerini daha yakından tanıma olanağı buluyor. Kentlerin insan selini andıran kalabalıkları, yalnızlık duygusunu yok edemediği için çoğu zaman kendini doğanın kucağına atıyor. Huzuru, mutluluğu dağlarda, dağların koyaklarında arıyor. Özellikle her yılın mayıs ayında kendi köyünün doğasını geziyor. Üç beş günü bulan bu gezilerinde hatırı kalmasın diye rastladığı pınarların suyunu içiyor, ağaçları okşuyor, ürküp kaçan tavşanlara, tilkilere “ben dostum” diyerek sesleniyor. Doğanın her ayrıntısında, açan çiçekte, uçan böcekte bir yaşama sevinci buluyor. Doğayı adeta bedeninin bir parçası sayıyor. Başka insanların göremediği, görse de ayrıntılarını yakalayamadığı incelikleri görüyor. Böylece yaşadığı büyük kentin yüreğinde oluşturduğu bezginlik, yılgınlık, umutsuzluk tortularını silip atıyor. “Yolda olmak bana çok şey kazandırdı.” diyen Çalışgan’a, “Çok gezen çok bilir” diye bir atasözümüz var, doğru mudur diye sorduğumda, “Hayır, insan çok okuyup çok gezerek daha bilgili olur.” demişti. Dediği gibi
97 yapıyor o da. Önce gideceği kentlerin, ülkelerin tarihi, kültürü, coğrafyası üzerine onlarca kitap bulup okuyor, belgeseller izliyor. Gittiği yerlerde hangi sorularına yanıt arayacağını önceden belirliyor. Kitaplarda yazanları okuyup, yazmayanları öğrenmeye gidiyor. Bunun için meramını anlatacak kadar o yerin dilini öğreniyor. Başka bir deyişle işini kolaylaştıracak olanakları önceden hazırlıyor. Örneğin, Kazakistan’a, Kırgızistan’a gitmeden önce Kiril abecesiyle, İran yolculuğuna çıkmadan önce bizim bugün “eski yazı” olarak adlandırdığımız Arap abecesiyle okuyup yazmayı öğreniyor. Bunun bu ülkelerde çok işe yaradığını söylüyor. İran’da Tebriz, Kazvin, Hamedan, Erdebil kentlerinde bütün dükkân adları eski yazıyla Türkçe yazılmıştı diyor. İran’da birkaç ay kalınca hukuk dilimizin Farsça olduğunun ayırdına varıyor. Çalışgan’ın kitabı, “şuraları gezdim, şu yemekleri tattım” biçiminde özetleyebileceğimiz çoğu gezi kitabından değişik bir içerik sunuyor okuyucuya. Her şeyden önce bilgi dolu onun kitabı. Bu yüzden öğretici yanı ağır basıyor. Gittiği yerlerin adının anlamını öğrenmekle işe başlayarak ayrıntılı bir kültür gezisi yapıyor. Bu süreçte öğrendiklerini başkalarıyla paylaşmayı seviyor. Sözgelimi, Anadolu’yu gezerken uğradığı Susurluk’un adının “su sığırlığı” adından dönüşerek ortaya çıktığını belirtiyor. Hindistan gezisiyle ilgili olarak Pencap bölgesinin adının İndüs nehrini besleyen beş sudan (penç ab) kaynaklandığını söylüyor. Yine, Kırgızistan’daki Issık Göl’ün adını sıcaklığından aldığını, Kırgızların sıcak anlamında “ıssık” dediklerini belirtiyor. Bu sözcük ülkemizde genel dilde kullandığımız “sıcak” sözcüğüyle eş anlamlı. Yöresel olarak kullandığımız “ıscak”, “ısıcak” sözcükleriyle aynı kökten geliyor. Çalışgan yer yer, Evliya Çelebi gibi abartıya kaçmadan, insanı şaşırtan ilginç bilgiler sunuyor gezdiği, gördüğü yerlerden. Muğla arısının balını, Dilek Yarımadası’nın kızılçam ağaçlarında yaşayan pamuklu çam bitinin salgısından yapması gibi… Özbekistan’ın Andican kentinde gördüğü “İffetli Gelinler Mektebi” de oldukça ilginç. Elli yıldır yollarda olan yazar, gezilerini ayrıntılı biçimde planlarken otobüste oturacağı koltuğa değin dikkat ediyor. Bilet alırken çevreyi, doğayı, yoldakileri rahatça görebileceği bir koltuk seçiyor. Yolculuk boyunca gördüğü ilginçlikleri, yazmaya değer konuları not ediyor. Bunlardan biri de günümüzde pek göremediğimiz kamyon arkası yazıları. Sürücülerin kendilerini anlatmak; dünyayı, yaşamı nasıl algıladıklarını yansıtmak amacıylayazdırdıkları sözlerden birkaç örnek verelim. “İleride güzel günler göreceğiz demişlerdi, daha ne kadar gideceğiz?” “Dünya yuvarlak, insan bir köşeye çekilemiyor.” “Karayollarında değil, senin kollarında öleyim.” “Mutluluğa giden yolda çevirme var.” “Kasko yok, muska var!” “Bir iple intihar da edebilirsin, salıncak da kurabilirsin; hayatın ipleri senin elinde.” Kitabın “Rahmetli de Sollardı” başlığını taşıyan bölümünde bunlar gibi ilginç örnekler var. Birkaç yıl önce Çorum’da bir kamyonetin arkasında “Altın gibi kalbin olmuş ne çıkar, ayarı düşük olduktan sonra.” yazısını okuyunca ben de Çalışgan gibi, “Kamyon arkası yazıları yeni bir yazın türü sayılarak bilimsel açıdan incelenmeli.” diye düşünmüştüm. Kamyon arkası yazılarının derlenip incelenmesi daha çok halk biliminin alanına giriyor. Yazarın kitabı, kamyon arkası yazılarının dışında, özellikle köyüne, köyünün doğasına dönüş yaptığı yerlerde “Kara Cırt”, “Kara Patoz”, “Tek Kulak” gibi lakaplardan yer adlarına, “eci”, “çimtinmek”, “çimmek”, “kösnü” gibi çok sayıda yerel sözcüğün de içinde bulunduğu başka halk bilimi ögelerini de içeriyor. Yolculuğu bir sanat olarak algılayan Çalışgan, bu sanatın güçlüklerini şöyle sıralıyor: Yolculuk amacına uygun, kentleri, bölgeleri haritadan bulmak. Aylar öncesinden hazırlık yapmak, dil öğrenmek. Gidilecek ülkenin kültürüne, tarihine, coğrafyasına ilişkin kitaplar okumak. Sempati yaratmak için yerel dilde on beş yirmi kadar nezaket sözcüğü ezberlemek. UNESCO Dünya Kültür Mirası Listesi’ne bakmak. Gezi dönemine denk gelen kültürel etkinlikleri, festivalleri kollamak. Yerel kültürel simgelerin anlamlarını kavrayıp saygı göstermek. Pasaport çıkartıp vize almak. Yerel para birimlerini, dolar kurlarını kazık yememek için güncel olarak izlemek. Bütün bunlara ek olarak para biriktirmek. Bütün bu güçlüklerine karşın yeni bir ağaç, yeni bir hayvan, yeni bir kültür, yeni bir coğrafya görmek; yemişlerinden yemek; yeni insanlarla konuşmak, yeni kültürlerle tanışmak onu mutlu ediyor. Ön sözünde “Bu kitap sıradan bir gezi kitabı değil. Çoban olarak başladığım hayat yolculuğumda karşılaştığım doğaya, insana ilişkin güzellikleri dile getirmeye gayret ettim.” diyen İbrahim Çalışgan, kitabını “Dönüşte peşine kimseyi takma.” diyen sevgili eşine adamış. 275 sayfadan oluşan kitap Gülnar Yayınları’ndan çıkmış.Akıcı diliyle, ilginç anlatımıyla okuyucusunu bekliyor.
98 “RUBAİYYÂT-I OĞUZ” ÜZERİNE DERKENAR / İlkay COŞKUN “Rubaiyyât-ı Oğuz” Şair Bekir Oğuzbaşaran’ın Ötüken Neşriyattan çıkan rubai tarzında şiir kitabı. Yüz sekiz sayfa hacminde ve doksan dokuz rubaiyyâttan oluşmaktadır. “Rübâiyyât-ı Hayyam” Hayyam’ın rubaileri ifadesinin bir benzeri, Bekir Oğuzbaşaran’ın soy isminin ön kısmından mülhem bir isimlendirmedir. “Rübâiyyât-ı Oğuz” her ne kadar kitap içeriğinde bir mahlas olarak kullanılmamış olsa da bir nevi şairin mahlası gibidir. Bir anlamda Ömer Hayyam’ın bin rubaisinden oluşan “Rubaiyat” kitabını da çağrıştırıyor diyebiliriz. Başka bir cihette bu isimlendirmenin, daha geniş çerçevede büyük Türk boyu olan Oğuz ismini de çağrıştırdığını söyleyebiliriz. Rubailerin özünde özellikle ilahi aşk vardır. Münâcat ve ilahiyi çağrıştırmaktadır. Dini ve manevi duyarlılıkların yanında mistik ve felsefi yaklaşımlarda dikkat çekmektedir. Vahdet inanışı olmazsa olmazıdır. Tasavvufî bakış gelenekten gelen şekliyle işlenmektedir. Geleneğimizin, geçmişimizin değerleriyle beslenir. Ağırlaşan yabancılaşmanın karşısında bir panzehir hüviyetinde çarelerden bir kılcal damar gibidir. Başka bir boyutta ilahi olana ulaşma güzergâhında bir çabadır bu yazılanlar. Şair başka bir taraftan da anlatım vakarlığını okurlarına hissettirmektedir. Her ne kadar ara ara unutulmaya yüz tutmuş köklerimizden, kültürümüzden gelen bazı arkaik kelimeler olsa da genel anlamda rubailer anlaşılır. Şair, rubailerde, darbımesel gibi kimi alıntı atasözlerine, özlü sözlere yer vermektedir. “Ayı derisinden post olmaz”, “Geçmiş zaman olur ki hayâli cihan değer” gibi sözleri örnekleyebilirim. İnancımızda, tasavvuf anlayışımızda olan Allah’ın kudreti olarak isimlendirilen “yed-i kudret” gibi ifadelere de rubailerde karşılaşıyoruz. Bu örnekler, kültürümüzün, kadim değerlerimizin geleceğe aktarılmasının numune-i timsallerindendir. Bilindiği üzere rubailerin kafiye düzeni aaba’dır. Şair rubailerini 11’li, 12, 13, 14 ve 15’li hece ölçüsünde yazmıştır. Bu kafiye düzeninde rubailerin bir kısmında şairin cinas kafiye yaptığını da görmekteyiz. Bilindiği gibi cinas “yazılışları ve söylenişleri aynı ama anlamları farklı iki kelimenin bir arada kullanılma sanatıdır” olarak tanımlayabiliriz. “Kaşı gözü sürmeli/ taşı taşa sürmeli/ dağa çöle sürmeli”, “bahçeler, bağlar/ yolumu bağlar/ görünmez bağlar”, “dumanlı dağlar/ yüreği dağlar/ ciğerde dağlar”, “ev, gülüm/ sev gülüm/ sev/gülüm” gibi mısraları örnekleyebilirim. Geleneğimizde olan rubai konuları daha çok dini, tasavvufî, felsefi ve hikemî temalarda yazılarak geleneğe uyulmuştur. Rubâiyât ya da rubâiyyât, Divan Edebiyatında dört dizeden oluşan belirli aruz kalıpları ile yazılan şiirler olarak biliriz ama burada şair rubailerini hece ölçüsüyle yazmıştır. İran edebiyatından kültürümüze geçmiş ve Klasik Türk Edebiyatımızda da yer edinmiş nazım biçimlerinden biri olan rubailerin hece vezinli olanlarından güzel örnekler bunlar. Şairin rubaileri hakkında fikir sahibi olabilmek için farklı konularda yazılmış rubailerden dört tanesini buraya taşımak istiyorum izninizle. “Rubâî” isimli şiiri şu şekildedir. “Rubâî, uzaktan bakana kolay görünür/ Söz yarışında bin bir acemi tay görünür/ Hâletî, Beyatlı, Asya bu işin üstâdı/ Mevlâna ve Ömer Hayyam dolunay görünür” (“Rubâî”, sayfa 21), “Bir makarr-ı ulemâdır Kayseri/ Bir meydan-ı şuarâdır Kayseri/ İlk tıp fakültesi onda kuruldu/ Bir menbâı etibbâdır Kayseri” (sayfa 28), Sevgi yenilenmezse yavaş yavaş azalır/ Bitmeyecek sanılan duyguları yel alır/ Harlamağa bağlıdır ateşin sönmemesi/ Yoksa ortada yalnız iki yabancı kalır” (sayfa 48), “Şiir yazdım “Sen çok iyi bir yazarsın” dediler/ “Oldukça güzel cümleler düzersin” dediler/ Ağza bakıp düz yazıya geçtim bu defâ/ “Ey şair, bu vadîde ne gezersin?” dediler” (sayfa 65) gibi. Edebiyatımızda yer alan aşk hikâyelerimizden “Ferhad-Şirin, Vâmık-Azrâ, Yusuf-Züleyhâ, Kays-Leyla” ve başka değerlerimizden “Hâletî, Ömer Hayyam, Mimar Koca Sinan, Âşık Seyrânî, Mevlâna, Yunus, Bağdatlı Rûhî, Bâkî, Ali Şîr Nevâî, Hünkâr Hacı Bektâş-ı Velî, Yesevî, Dedem Korkut, Karac’oğlan, Yahyâ Kemâl, Arif Nihat Asya, Necip Fazıl, Gevher Nesibe Hâtun, Münker Nekir Melekler, Lâedrî, Somuncu Baba, Fatih, Meddah” gibi kültürümüzde olan birçok değere rubailerde yer verildiğini görmekteyiz. Bunlarla beraber “ahsenü’l kasas, irsal-i mesel, darbımessel, ser mimaran” gibi kavramlar, Bağdatlı Rûhî’nin Terkib’i Bend’i, Bâkî’nin Kanunu Mersiyesi” gibi eserlerine göndermelerde bulunulup rubailerde yer verildiğini görmekteyiz. Rubailerde yer ve mekân isimleri olarak da “Kayseri başta olmak üzere Hisarcık, Erciyes, Kapuzbaşı, Van, Tirmiz, Bağdat, İstanbul, Toroslar, Arafat, Hira, Kaf” gibi yer isimlerini sıralayabiliriz.
99 Son tahlilde, biçim ve üslup olarak klasik ve halk edebiyatımızın ruhunu, özünü tamamen yansıtmaktadır. Toplumsal içerik, içsel yolculuk, övgü-mersiye gibi çok çeşitli konulara değinildiğini söylemiştik. Rubailerin sesi, akılda kalıcılığı, ahlaki umde vurgusu, müeddep bir insan tasavvuru, çok çeşitli konulara temayüzü, velut bir dağarcık ritmi, ahengi, gücü ve iştiyakıyla birlikte seçkin berceste bir çalışma olduğunu söylesek yeridir. İslami değerleri ve ata kültürünü içine almış, müntesip bir minvalde bir nakşediştir. Ata kültürümüzü gelecek nesillere aktarma mesabesinde bir değerdir. Bunlarla beraber daha çok konulu rubailerde, nasihat nüveleriyle birlikte pragmatik bir çerçevede de yol alınmaktadır diyebiliriz. İyi okumalar.
100 ARKA İÇ KAPAK HAYAT BÖYLEDİR / Ethem ERDOĞAN Taş ya da kuş olmak kıvanç sayılır artık Bir şey olmak, her şey olmak hiç olmaktır Vah, başlayan başka hayatların ayrıntısıdır Fezadan urgan sarkıtan var mı? Yok. O halde seslere engel kendi ellerimiz Yağmur duraklarından sızar ses, bir de ölüm ıslığı Yüzünü semaya çevir. Taşa benzemez yağmur. Tenha yollara mecazdır devinir sessizliğimiz. Hayatın yabancısı bir kendiliğe sîn-di çiçek Kekik ve adaçayını kendinden saymıyor çobanlar Hakiye çalan bir dile değdiğim gün yerimi öğrendim Fendinden bildim ki dişildir ömür ve felek Bir rengin benzi geçkindi, nazı omuzlarından sarkık Suların kırıktı akışı biraz da ürkek Merhemdir diye geçti içimden, dedim “gezgin derviştir kuşlar” Kalbine zift sürülmüş gölgelerin üstümdeydin azarı Söyledim, gezgin dervişler bildi beni Söylemedim arzı sema ve felek En güzel kelimemi fısıldadım öpüşlere, kaydetti resmî belgeler Dili kuşattım. Düştü, Çiçeğe Endamsız zamandı Düş beni itti Gerçeğe