YAYIN KURULU
İÇERİK ÜRETİCİLERİ DERGİ EDİTÖRLERİ 3
4
Şevval ÇELEBİ 9/A Berk TERZİ 10/B 5
Gaye Nur ERKMEN 9/B Ceren CANDAN 10/B 6
Mihriban ÇELİK 9/B Ceyda ACAR 11/B 8
Ömer DİNEK 9/C Ömer Alp ŞİRİNGÖZ 10/B 1
Mehmet Efe EKİCİ 9/D 1
Ahmet Eymen BAŞ 9/D İÇİNDEKİLER 1
Ömer Alp ŞİRİNGÖZ 10/B 2
Irmak ERKOYUNCU 10/B 3 Giriş Yazısı 2
Halime AKYÜZ 10/B 4 Kültür Sanat Haberleri 3
Kübra GÜLMAK 10/B 5 Öğrenci Çizimleri 4
Betül AKSAK 10/B 6 Kitap Eleştirileri 4
Berra ERDİNÇ 10/B 8 Film Eleştirileri 4
Öykü SARAY 10/C 12 Röportaj
Başak COŞKUN 10/C 16 Aforizmalar
Sude Lal KARATAŞ 10/C 18 Psikoloji Deneyleri
Karya Nil ERTAN 11/D 21 Bilim Köşesi
Lara ÖZMEN 11/D 24 Filozof Tanıtımları
Murat YÜCE 11/D 31 ŞAL'ın Filozofları
Ceyda ACAR 11/B 40 Transhümanizm...
Yunus EMİR 11/B 43 Kaynakça
Buse AYSAL 11/B 44 Ayın Sorusu
Mehriban CHARYYEVA 11/B
Kübra AYLA 12/E
Sara Nur TEPE
Şevval Nur ÖZTÜRK
Dergimize katkıda bulunan ŞAL'ın değerli öğretmenlerine
sonsuz teşekkürler.
2
BAŞLANGIÇTA HER
ŞEY BİR GAZ VE TOZ
BULUTUYDU…
Projelerin yine havada uçuştuğu günlerden biriydi. Biliyorsunuz ki Şişli Anadolu
Lisesi demek, aynı zamanda proje demektir. :) Her şey, okul müdürümüzün “Bir
felsefe dergisi çıkarsak nasıl olur?” sorusuyla başladı. O sorudan işte şimdi
elinizde tuttuğunuz dergiye kadar geliverdik. Tüm okul, işin ucundan tutuverdi.
Önce, dergimizin adını belirleyebilmek için öğrenci ve öğretmenlerimizden isim
önerilerini aldık ve bir anket düzenleyerek oylama yaptık. İçerikte neler olsun diye
konuştuk; bölümler belirlendi; bir ekip çalışmasıyla içerik toplandı ve tasarlandı.
Mezun öğrencilerimize ulaştık; onlara danıştık. Yani istedik ki bu dergi, hepimizin
sesi olsun. Hepimizin kendini var edebileceği bir alan yaratsın bizlere. Yolda
olmayı seviyoruz biz. Amacımız ille de yolun sonuna varmak değil. Bu yolculukta
ayağımız elbette ki taşlara takılacak, belki de çoğu zaman tökezleyeceğiz. Ama o
taşların yanı başında bitivermiş çiçekler hep ayağa kalkmamızı sağlayan gücü
verecek bize. Biz, yolun kendisini seviyoruz. Bilgeliğin peşinde olmayı seven
felsefe gibi…
Sevgili öğrencilerimiz, çok büyük bir emek verdiniz bu derginin ortaya çıkması
için. Okulumuz adına içtenlikle teşekkür ediyoruz size. Ayrıca, içeriği imla-anlatım
bozuklukları açısından kontrol etmede bizlere yardımcı olan sevgili ablam Süreyya
Kıral’a; “proje” denince sanırız ki ilk akla gelen kişi olan ve sürecin her
aşamasındaki değerli desteğinden dolayı müdürümüz Osman Nuri Kul’a; isimlerini
tek tek sayamasak da bu derginin ortaya çıkmasındaki katkılarından dolayı
okulumuzun tüm öğrencileri - öğretmenleri - idari kadrosu ve çalışanlarına
teşekkürlerimizi sunuyoruz. Dopdolu bir içerikle karşınızdayız. Keyifle okumanızı
diliyoruz.
Serap KIRAL
3
KÜLTÜR - SANAT HABERLERİ
Los Angeles S nema Eleşt rmenler
Derneğ 'nden Yılın En İy ler
Oscar ödüllerine öncü olan törenlerden biri olarak bilinen Los Angeles Sinema
Eleştirmenleri Derneği, yılın en iyi filmlerini belirledi. 60 basın üyesinin katılımıyla
gerçekleştirilen oylamada birçok ödül verildi.
Bu ödüllerden biri de, geçtiğimiz aylarda kanserle mücadelesinden sonra hayata
gözlerini yuman ünlü oyuncu Chadwick Boseman'a aitti. "Ma Rainey's Black
Bottom" adlı filmdeki rolüyle en iyi erkek oyuncu ödülüne layık görülen Boseman'ın
yokluğunu bir kez daha derinden hissettik. Kendisini büyük bir özlem ve saygıyla
anıyoruz. Sanatıyla daima bir ışık olacak.
En iyi kadın oyuncu ödülünün sahibi ise ''Muhteşem Gatsby'' filmiyle yıldızı
parlayan Carey Mulligan oldu. 2005 yılında çekilen ''Aşk ve Gurur'' filmindeki
rolüyle tanınmaya başlanan oyuncu, başarısını dahil olduğu her projede
göstermeye devam ediyor. Ona bu ödülü kazandıran film ise ''Promising Young
Woman'', aynı zamanda en iyi senaryo (Emerald Fennell) ödülüne layık görülen
başarılı bir kara komedi gerilim filmi.
Filmlerde, oyunculuk ve senaryo kadar biz seyircileri etkileyen bir diğer unsur
müziktir. Sahnenin duygusunu kontrol eden ve yönlendiren fon müzikleri, filmleri
ayrı bir yere taşır. Bunlardan biri de, en iyi film müziği ödülünü alan, Trent Reznor
ile Atticus Ross'un ''Soul'' animasyon filmi için yaptıkları eser oldu.
Diğer Ödüller:
En İyi Film: Small Axe
En İyi Yönetmen: Chloe Zhao /''Nomadland''
En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu: Youn Yuh-Jung / ''Minari''
En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu: Glynn Turman / "Ma Rainey's Black Bottom"
En İyi Belgesel: ''Time''
En İyi Animasyon: "Wolfwalkers"
En İyi Yabancı Film: "Beanpole"
En İyi Sinematografi: ''Small Axe'' / Shabier Kirchner
En İyi Prodüksiyon Tasarımı: ''Mank'' / Donald Graham Burt
4 Lara ÖZMEN 11/D
ÖĞRENCİ ÇİZİMLERİ
Öykü SARAY 10/C
Sude Lal KARATAŞ 10/C
Öykü SARAY 10/C
5
KİTAP ELEŞTİRİLERİ
BİR İDAM MAHKÛMUNUN SON GÜNÜ
Victor Hugo, bu romanını Paris’te Greve Meydanı’nda
gerçekleşen bir idamdan etkilenerek 1829 yılında kaleme
almış. Eserin yazılış amacı açıktır: İdam cezasını zevkli bir
eğlenceymiş gibi izleyen insan yığınlarını eleştirmek ve idam
cezasının trajik yönlerini okura göstermek.
Roman kahramanı, ağır bir suçtan hüküm giymiş ve infaz
gününü çaresizce bekleyen bir mahkûmdur. Yaşadığı her
saniyede ölümüyle ilgili detayları kurgulamaktadır. Bu süreçte
hayata ve insanlığa karşı tüm duyguları da gittikçe değişir. Bir
yandan da annesini, eşini ve kızını düşünmektedir. Ölümünden
sonra bu üç kadın, farklı türden üç öksüz sayılacak; onurları
lekelendiği gibi felakete de sürükleneceklerdir.
Kitapta beni en çok etkileyen şey şu oldu: Romanın başında kahramanımız kürek
mahkûmiyeti yerine giyotin sehpasını, boyunduruk yerine boynunu bıçağa teslim
etmeyi yeğler. Ancak infaz günü gelip çattığında giyotine giden merdivenleri
çıkarken artık fikri değişmiştir: Ömür boyu kürek mahkûmu olmaya razıdır. Çünkü
onlar yürür, güneşe bakar…
Halime AKYÜZ 10/B
6
KİTAP ELEŞTİRİLERİ
HAYVAN ÇİFTLİĞİ Eser, Türkiye’de ilk kez
"Bütün hayvanlar eşittir, MEB tarafından Halide
ama bazıları öbürlerinden daha eşittir."
Edib’ in çevirisiyle 1954
Hayvan Çiftliği, George Orwell tarafından fabl
tarzında yazılmış bir siyasi hiciv romanıdır. Eser, yılında basılır.
1945 yılında Birleşik Krallık’ta yayımlanır. Sovyet
Rusya’nın kuruluşundan itibaren meydana gelen Kitabın yazım dili ise
önemli olayları kara mizah yoluyla anlatır. Dönemin
eşitsizliğini, ayrımcılığını, diktatör sistemini, oldukça sade ve akıcı.
sömürüyü, adaletsizliği net bir şekilde görürüz
kitapta. Kitabın içinde bolca resim
Orwell, öyle gerçekçi betimlemeler yapmış ki kitabı de bulunuyor, bu da kitabı
okurken sanki yaşıyor, karakterlerin hayvanlar
olduğunu unutuyoruz. Kitapta geçen “7 Emir”in bir okuyucu üzerinde daha
süre sonra değişmeye başladığını görüyoruz.
Sadece o değil, yönetimden sorumlu olan domuzlar etkili kılıyor. Kitap,
da değişiyor kitapta. İlk başta onlar için kötü olan
“insanlara” benzemeye, onlar gibi davranmaya mutlaka okunması
başlıyorlar ve insanlardan zerre farkları kalmıyor.
gereken çok değerli
Kitapta en fazla öne çıkan durum ise hayvanların
kendi iradeleri ile değil, başkasının iradesi altında eserlerden. Herkese
yaşantılarına devam etmeleri ve bunu bir sorun
olarak görmemeleridir. Yani kendi hayatlarının keyifli okumalar dilerim.
başrolünü başkasına vermeleridir. Böyle olan
hayvanlar için ''ağzı laf yapan, tatlı dilli, ikna Berra ERDİNÇ 10/B
kabiliyeti yüksek olan önderler'' yeterlidir.
Yaşadıkları olumsuz koşulları hiçbir zaman
sorgulamazlar. Onlara göre önder her zaman
haklıdır.
“Özgürlüklerini savunamayanların, ödedikleri
bedel ağırdır.”
7
FİLM ELEŞTİRİLERİ
THE
ELEPHANT
MAN
“KUSUR İNSANIN YÜZÜNDE DEĞİL YÜREĞİNDEDİR”
David Lynch, yönetmenliğini yaptığı, 8 dalda Oscar adayı filminde 19.
yüzyıl Londra'sındaki Joseph Merrick'in gerçek ve şaşırtıcı hayat
öyküsünü anlatmaktadır.
Victoria dönemi İngilteresinde yaşayan Joseph Merrick (John Hurt), ender
görülen bir hastalık yüzünden ileri derecede şekli bozuk bir bedene ve
yüze sahiptir. Gezici bir kumpanyada Fil Adam takma adıyla
sergilenmekte ve kafes hayvanı muamelesi gördüğü çok zor bir hayat
sürdürmektedir. Dr. Frederick Treves (Anthony Hopkins) adında genç bir
cerrah onu içine hapsolduğu korkunç hayattan kurtarmaya çalışır. Ona
şimdiye dek görmediği kadar iyi muamele gösterilir. Ancak acı ve korku
dolu geçmişi Merrick'i hâlen rahatsız etmektedir.
İnsanlara korku veren yüzünün altında nazik ve duygusal bir kalbi olan
Joseph Merrick'in gerçek yaşam öyküsüdür.
(Joseph Merrick'in hayatı Fil Adam adlı kitaba da konu olmuştur.)
Bize insanı sorgulatan bir film "The Elephant Man”. Bu filmi izledikten
sonra insanın özünde iyi mi kötü mü olduğunu da sorgular kişi bir yandan.
Sadece dış görünüşü alışmış olduklarımızdan farklı olduğu için hayatı
boyunca insanları eğlendirmek için kullanılmış The Elephant Man.
Görüntü-kimlik, çirkinlik-ucube, normal-anormal kelimelerinin insan
yaşamında ne kadar etkili olduğunu gösteriyor.
8
FİLM ELEŞTİRİLERİ
Elephant Man, çirkin olduğu için sürekli aşağılanıyor ve bir sirkte insanları
eğlendirmek için çalışıyor. İnsanlar, bu Fil Adama baktıkça kendi
güzelliklerine hayran kalıp kendilerini üstün görüyorlar. Kendine özgü çok
naif bir dünyası olan Fil Adam, insanlarla iletişime geçmemeyi tercih ediyor.
İnsanlar da, sadece dış görünüşü yüzünden onunla iletişime geçmek
istemiyor ve onu zamanla ucubeleştiriyorlar. Tâ ki doktor Sir Frederick
Treves onu keşfedene kadar. Doktor aslında John’un (Fil Adam) sanata,
tiyatroya ne kadar düşkün olduğunu fark edip onu özel olarak hazırlanmış
hastanedeki odaya götürüyor. Fil Adam artık o odada yaşamaya başlıyor.
Sirklerde insanlara alay konusu olmaktan kurtuluyor. Ama hastanedekiler ve
onu bu aşağılanmayla dolu hayattan kurtaran kişiler de aslında tüm
dünyaya ne kadar iyi olduklarını göstermek istiyor ve bunun için onu kukla
gibi kullanmaya başlıyorlar. Fil Adam sirkten çıkıyor ama başka bir sirke
giriyor bu sefer. Tek istediği diğer insanlar gibi sıradan olmak olan Fil Adam,
“Ben bir fil değilim, ben bir hayvan değilim. Ben bir insanım! Ve ben siz bir
sahnenin ardından bakıp da eğlenin diye kafeste mahkum edilmeye uygun
hiç değilim.” diye bağırıyor.
Özellikle insanı en çok etkileyen sahne final
sahnesi. Normal insanlar gibi uzanarak
uyumanın kendisi için ölüm anlamına geldiğini
bilen Merrick, filmin sonunda pencereden
uzaklara bakarak yazdığı mektuptaki son
cümlelerinde "Hayal gücüme güvenmek
zorundayım, çünkü buradan hepsini
göremiyorum." diyerek yatağa uzanmıştır.
Halime AKYÜZ 10/B
9
FİLM ELEŞTİRİLERİ
TRUMAN
SHOW
”Olur ya sizi
göremem, şimdiden:
iyi günler, iyi
akşamlar ve iyi
geceler.”
The Truman Show Andrew Niccol tarafından yazılan ve Peter Weir’ın yönettiği 1998
yapımı bir filmdir. Filmde Jim Carrey, Laura Linney, Ed Harris ve Natascha McElhone
gibi yıldızlar yer almıştır. Film 71. Oscar ödüllerinde En İyi Yönetmen, En İyi Yardımcı
Erkek Oyuncu ve En İyi Özgün Senaryo dallarında Oscar'a aday gösterilmiş fakat her
üç dalda da ödül kazanamamıştır.
Truman Burbank, kartpostalları aratmayacak güzellikte bir adada yaşamaktadır. Bir işi,
evi ve çok sevdiği karısı vardır. Ancak Truman dışında herkes bunun bir oyun olduğunu
bilir. Truman’ın yaşamı gerçek sandığı bu stüdyolarda tam otuz yıldır, aralıksız olarak
ve reklam vermeden 24 saat boyunca canlı olarak televizyonda yayınlanmakta-
dır. Truman’ın annesi, babası ve eşi, kısaca tüm ailesi de sahtedir.
Truman Show birçok konuyu çarpıcı bir şekilde eleştirmiştir ve
dünyanın her yerinde hakim olan yöneten-yönetilen ilişkisini de
ele almıştır. Yöneten burada yönetmen, yönetilen ise Truman
Burbank’tır. Yönetmen Truman’a cennet yarattığını, onu suçtan
koruduğunu ve ona güvenli bir ortam sunduğunu söyler fakat
tek yaptığı şey onun özgürlüğünü gaspetmektir. Truman
farkında değildir, kendi kararlarını alabildiğini sanıyordur ama
tüm kararların altında onu yöneten kişi yatıyordur.
10
FİLM ELEŞTİRİLERİ
Yönetmen Truman'ın çocukluğunda yaşadığı travmayı -
deniz korkusu- kullanarak hapsettiği cennetinden
çıkmayacağını biliyor ve bunu kullanıyor. Aslında hepimiz
farkında olmadan böyle yönetiliyoruz, korkularımızı kullanıp
önümüze bir duvar gibi örüyorlar fakat korkularımız duvar
değil hepsi birer tecrü-bedir. Truman artık bir şeylerin
farkında varmaktadır, bir kez içine şüphe düşmüştür ve
bunun üzerine gider çünkü geçmiş-ten biri gerçeği kulağına
fısıldamıştır.
Bazı gerçekleri görmemiz için kulağımıza fısıldanması gerekir, eğer fısıldayacak
kimsemiz yoksa kendi fısıltımıza kulak vermemiz gerekir. Yönetmen (yöneten) ise
geçmişteki kişiye “şizofren” der çünkü gerçekleri söylüyordur. Doğruyu söylemek
zordur, bizi baskılayan korkularımız adım atmadıkça doğruyu söylememize izin
vermez.
Truman baskıya zorluklara, onu düşündüğünü iddia eden kişilere rağmen gerçek-
liğe yani hayatına kavuşmayı başarmaktadır. Hepimizin gerçekliğe, hayatımıza
kavuşmak için farkındalığı kazandığımız o gün özgürlüğümüzü aldığımız gün
olacak.
Kübra GÜLMAK 10/B
11
RÖPORTAJ
Nigel WARBURTON
Okul olarak adeta b r mak nen n çarklarının gösterd ğ uyumla çalıştık ve s zlere çer ğ dopdolu b r
eser sunma gayret n gösterd k.
İçer ğ m zdek her b r eser b rb r nden değerl ve emeğ tartışılmaz derecede büyük ancak dünyaca
ünlü f lozof N gel Warburton le yaptığımız röportaj şte o ürett ğ m z çer klerden en gurur
duyduklarımız arasında yer alıyor. N gel Warburton'ı okulumuza davet etme fırsatını elde etm şt k;
yoğunluğundan dolayı katılamamıştı. Daha sonrak let ş m sürec m zde se kend s ne röportaj
taleb m z lett k. İşte, kend s yle yapmış olduğumuz bu röportaj, çer kler m z arasında b ze en
gurur veren çalışmalarımızdan b r .
Key fl okumalar d ler z...
"FİKİRLER GERÇEKTEN DE DÜNYAYI DEĞİŞTİREBİLİR"
Bize biraz kendinizi anlatır mısınız?
58 yaşındayım, Oxford'da yaşıyorum. Evliyim, yaşları 19 ve 25 olmak üzere 2
çocuğum, 4 kedim var. Cambridge Üniversitesinde doktoramı tamamladıktan sonra,
Nottingham Üniversitesinde okutmanlık yaptım. Sonrasında yaklaşık yirmi yıl boyunca
kıdemli okutmanlık yaptığım, ayrıca felsefe ile ilgili uzaktan eğitim içerikleri ürettiğim
Open Üniversitesine geçtim. Hapishaneler, film okulları, sanat okulları, sanat galerileri
gibi -Eskiden "estetik" konusu üzerine ders verdiğim Tate Modern galerisi de dahil
olmak üzere- oldukça çeşitli yerlerde felsefe öğrettim.
Son 7 yıldır serbest çalışıyorum, kitaplar yazıyorum. Aralarında "The New
Philosopher" "Five Books" ve şu anda kıdemli danışman editör olarak görev yaptığım
"Aeon" dergisi de olmak üzere, birkaç dergi için hem yazarlık hem de editörlük
yapıyorum. David Edmonds ile oldukça popüler olan "Philosophy Bites" adlı, şu anda
neredeyse 42 milyon bölüm indirmeyi geçmiş olan podcastimizi yayınlıyoruz. Daha önce
hiç Türkiye'de bulunmadım ama çok geçmeden ziyaret etmeyi düşünüyorum.
Kitaplarımın Türkiye'de bu kadar çok ilgi görmesi beni hem şaşırtıyor hem de mutlu
ediyor.
12
Bize eğitim hayatınızdan bahsedebilir misiniz? RÖPORTAJ
Psikoloji ön lisansımı yapmaya 1980 yılında, Bristol Üniversitesi'nde başladım, bir yıl
sonra bırakıp felsefe bölümüne geçtim. Sonrasında Darwin Üniversitesi ve Cambridge
Üniversitesi'nde doktora yapmaya başladım. Ahlak ve duygular üzerine yazmaya
başladığım tezimin konusunu sonradan değiştirip, fotoğrafın estetiği konusunda
yazmaya karar verdim. Tezimi 1989'da bitirdim. Bu sıralar bir yandan da çeşitli
seviyelerdeki insanlara felsefe üzerine ders veriyordum.
Öğretirken aldığım bazı notları, Felsefe'ye Giriş adlı ilk kitabımda
kaleme aldım.
Felsefe hakkında okutmanlık yaparken, öğrenciyken
öğrendiğimden çok daha fazla şey öğrendim. Ayrıca, "Philosophy
Bites" adlı podcastim için filozoflarla röportaj yapmak da bana çok
şey kattı. Podcastimizin her bir bölümü, uzman bir filozoftan özel
ders niteliğinde.
Eğitimime, felsefe hakkında daha açıklayıcı yazılar kaleme almaya
çalışarak devam ettim. Filozofların düşüncelerinin en önemli noktalarını çarpıtmadan
özetlemeye çalışmak, her zaman göründüğü kadar kolay olmayabiliyor. Felsefe okurken
fikirleri kavradığınızı düşünüyorsunuz fakat okurken yapılan pasif anlama, bu fikirleri
başkalarına aktarabilmeniz için yapmanız gereken aktif anlamadan çok daha farklı.
Felsefe hakkında yazarken, bunu olabildiğince açıklayıcı ve gösterişsiz şekilde
yapmanın her zaman önemli olduğunu düşünüyorum.
Bu yüzden her şeyden çok, yazılarımın açıklayıcı olmasına çaba gösteriyorum.
Boş zamanlarınızda neler yapmaktan hoşlanırsınız?
Boş zamanımın çoğunu klasik gitar çalarak geçiriyorum. Bir yandan da İtalyanca
öğreniyorum. Her ne kadar pandemi yüzünden son zamanlarda gidememiş olsam da,
sanat galerilerini gezmeyi seviyorum. Ayrıca koşmayı ve yürümeyi de, son yıllarda
yavaşlamama rağmen severek yapıyorum.
Felsefenin dünyadaki yeri hakkındaki düşünceleriniz neler?
Benim için, felsefe temelde sürekli devam eden
diyaloglardır. Bazen gerçekten kişiler arasında geçen bir
konuşma, bazen de filozofların, onlardan önce gelen
filozoflarla sürdürdüğü bir konuşmadır. Bazı filozoflar neyin
neden önemli olduğuyla ilgili, insanlarla konuşmalar yapmayı
teşvik ediyor. Felsefenin eleştirel düşünme araçları pek çok
durum ve insana hitap edebilir şekildedir. Ötesi, felsefenin
tarihi inanılmaz bir edebiyat, aynı zamanda insan ırkının bu
güne kadar ileri sürmüş olduğu en derin ve ufuk açıcı fikirleri
içerir.
13
RÖPORTAJ
Felsefe her şey değildir ve her şeye bir cevap bulamaz. Ama pek çok soru
sorabilir ve iyi yapıldığında, kabul edilmiş fikirlere meydan okumaya olan istekliliğin
ve bunu yaparken sahip olunan alçakgönüllülüğün bütünlüğünü oluşturarak, önemli
soruların cevaplarını gerçekten bilip bilmediğimiz hakkında bize bir fikir verebilir.
Felsefi çekişmeler kendiniz için düşünebilmenize yardımcı olmalıdır, neye neden
inandığınızı netleştirmeli ve bazı şeyleri görme biçiminizi değiştirmelidir. Eğer
düşünceler dogmatikse o zaman felsefe olmaktan çıkar. Eğer bir düşünce tartışmaya
ya da eleştirmeye yer bırakmıyorsa o zaman felsefe olmaktan çıkar.
Gelecek konusunda, gençlere ne önerirsiniz?
Bir şeyler hakkında kendi düşünceleriniz, kararlarınız olsun. Önceki
jenerasyonların sizlere bıraktığı en iyi fikirleri seçerek onlardan etkilenebilirsiniz, ama
bunların sizi kısıtlamasına izin vermeyin. Ayrıca henüz gençken çizeceğiniz yol
hakkındaki düşüncelerinize fazla bağlanmayın. Dünya çok çabuk değişiyor ve
hepimiz onunla birlikte değişmek zorundayız. Yeni fikirlere açık olun, ama şüpheci
de olun. Tutkulu olduğunuz şeyin peşinden gidin. Hep yapmak istediğiniz şeyi
arzulamanın enerjisi olmadan her şey çok durgun, boş gelebilir. Bu yüzden
hayallerinizi gözünüzün önünden ayırmayın. Her zaman yeni şeyler öğrenmeye
hazır olun. Unutmayın, fikirler gerçekten de dünyayı değiştirebilir.
Çeviri: Karya Nil ERTAN
11/D
14
Raffaello Sanzio tarafından 1509-1511
yılları arasında yapılmış fresk
"ATİNA OKULU" 15
FELSEFİ SÖZLER
Afor zmalar
Uzun bir yolculuk tek bir adımla başlar. -(Konfüçyüs)
Her insan meyvesi ile tanınır. -(Martin Luther King)
Mutluluk erdemin ödülü değil, erdemin kendisidir.
-(Baruch Spinoza)
"Bu dünya tarihinin girdabına yanlışlıkla kapıldığıma, aslında kaz çobanı
olmak üzere doğmuş biri olduğuma inanacak birini bulmam lazım."
-(Rosa Luxemburg)
"(..) davranış ve dil yoluyla dayatılan normlar her zaman, herkes üzerinde
aynı şekilde etkili olmamaktadır. Çeşitlilikler ve farklılıklar “sapıklık”,
“yanlışlık” ve “ahlaksızlık” değildirler. Halihazırda bu sözcükler içlerine
anlam yüklenmiş üretilmiş birer ifadedirler."
-(Zeynep Direk) Cinsel Farkın İnşası kitabından
16
FELSEFİ SÖZLER
"Dinci ve ırkçı robot militanların önünü
kesecek en doğru yöntem ise, eşitsizlikleri
ortadan kaldıracak sağlam bir ekonomi,
aklı özgürleştirip bilinci aydınlatacak
sağlıklı bir eğitimdir." -(Necla Arat)
Sorgulanmayan yaşam, yaşanmaya
değer değildir.
-(Sokrates)
“Eğer teolojinin öğrettiği gibi Havva’nın
doğal olarak düşünme gücü ve
dayanıklılığı daha azsa;
o zaman onun sorumluluğu da daha az
olacaktır."
-(Isotta Nogarola)
Ben ışık olmaya, gecelerin susuzluğunu 17
çekmeye ve yalnız olmaya mecburum.
-(Friedrich Nietzsche)
"Hakkında öyle ya da böyle bir fikriniz
yoksa aradığınız şeyi bulmanız mümkün
olmaz."
-(Martha Craven Nussbaum)
Betül AKSAK 10/B
Arka Plan Çizimi: Ceyda ACAR 11/B
PSİKOLOJİ DENEYLERİ
PSİKOLOJİ
DENEYLERİ
Solomon Asch Uyum Deneyi
Asch deneyi, Polonya asıllı ABD'li sosyal psikolog Solomon Asch
tarafından 1950'lilerde yürütülen, insanın karar verme sürecinde
çevresinin etkisinin ne denli önemli olduğunu anlamaya çalışan bir seri
deneydir. ''Uyma deneyi'' olarak da bilinir.
Deney
Deneyde tüm katılımcılara bir çift kart
gösterilir. Bu kartların birinde biri kısa, biri orta
ve biri uzun olmak üzere 3 çizgi vardır. Diğer
kartta ise tek bir çizgi bulunur ve ilk karttaki 3
çizgiden biriyle aynıdır; diğer iki çizgi ise
belirgin şekilde farklıdır. Deneklere bu tek
çizginin diğer karttaki çizgilerden hangisine
benzediği sorulur. Katılımcılardan biri hariç,
diğer hepsi Asch'ın asistanlarıdır ve deneyden
önce hangi yanıtları verecekleri söylenmiştir.
Deneyin amacı, gerçek deneğin davranışlarının diğer deneklerden ne
derece etkilendiğini bulmaktır. Katılımcılardan sırayla cevap vermeleri
istenir. Son sırada, gerçek denek vardır. Böylece, sıra ona gelene kadar
diğer katılımcıların cevaplarını duyar. İlk birkaç denemede tüm denekler
doğru cevap verir. Fakat daha sonra gerçek denek dışındaki katılımcılar
hep birlikte yanlış cevaplar vermeye başlarlar. Cevap sırası kendisine
gelen gerçek deneklerden %32'si grubun söylediği cevaba, yanlış bile
olsa, katılır.
18
PSİKOLOJİ DENEYLERİ
Hafıza Manipülasyonu Deneyi:
Ne gördüğünüzü gerçekten biliyor musunuz? Sahte anı, ilk olarak
psikoloji öncülerinden Pierre Janet ve Sigmund Freud tarafından
araştırıldı. Freud, çocukluk döneminde yaşanmış ve bastırılmış cinsel
anılar konusundan "Histeri ile Mücadele" kitabında bahseder.
1974 yılında, Elizabeth Loftus ve John Palmer, dilin sahte hafızanın
gelişimi üzerindeki etkilerini araştırmak için bir çalışma yaparlar. Çalışma,
iki ayrı deneyden oluşur. İlk deneyde, 45 katılımcıya 7 farklı araba
kazasının yer aldığı videolar izletilir. Daha sonra, katılımcılara "Arabalar
birbirlerine çarptıklarında ne kadar hızlı gidiyorlardı?" sorusu sorulur.
Araştırmacılar, her seferinde aynı soruyu sorup sadece "çarpışma" için
kullanıldıkları fiili değiştirirler. "Şiddetle çarpmak", "çarpmak", "kafa kafaya
çarpışmak", "darbe almak" ya da "sürtünmek" kelimelerinden birini
kullanılırlar. Katılımcıların, gerçek hız yerine, çarpışmayı tanımlamak için
kullanılan kelimeye göre değişen hız tahminleri yaptıkları görülür.
İkinci deneyde ise 150 katılımcıya bir araba kazası videosu gösterilir. 50
kişiye "çarpıştıklarında arabalar ne kadar hızlı gidiyordu?" diye sorulur;
ikinci 50 kişilik grubaysa "şiddetle çarpıştıklarında arabalar ne kadar hızlı
gidiyordu?" diye sorulur; son 50 kişilik grup, kontrol grubu olduğundan
onlara herhangi bir soru sorulmaz. Bir hafta sonra, videoyu tekrar
göstermeden, katılımcıların 10 soruya cevap vermeleri istenir. Sorulardan
biri, videoda kırık cam olmamasına rağmen, kırık cam görüp
görmedikleridir. Kırık cam gördüklerini söyleyenlerin çoğunluğunun,
"şiddetle çarpışmak" fiilinin kullanıldığı gruptaki katılımcılardan oluştuğu
görülür.
19
PSİKOLOJİ DENEYLERİ
Bu çalışmadaki ilk deney, soruda kullanılan kelimenin cevabı ne kadar
kuvvetli etkilediğini gösterir. İkinci deney ise, soruda kullanılan kelimenin
daha önce göz ardı edilen detaylarla alakalı beklenti getirebileceğini, yani
anılarımızın yanlış inşa edilebileceğini göz önüne serer. Bu sonuçlar,
sahte anının var olan bir olgu olduğunu gösterir.
Elizabeth Loftus, 1974’teki ilk araştırma projesinden beri, hafıza kurtarımı
ve sahte anı alanlarında öne çıkmıştır. Sahte anı sendromu, sahte anıyı
insanların düşüncesini ve günlük yaşamını etkileyen ve hayatlarında çok
yaygın olarak yaşadıkları bir durum olarak tanımlar. Sahte anı sendromu,
sahte anıdan bazı yönlerden ayrılır. Sendrom, kişinin hayatındaki
yöneliminde oldukça etkiliyken, sahte anı bu önemli etki olmadan da
meydana gelebilir. Bu sendrom, insanlar etkileyici anılarının doğru
olduğunu düşündüklerinden etkisini gösterir. Ancak, sendrom ile ilgili
araştırmalar tartışmalı olduğundan sahte anı sendromu ruhsal bozukluk
kategorisinden, dolayısıyla "Ruhsal Bozuklukların Tanısal ve Sayımsal El
Kitabı"ndan çıkarılmıştır. Sahte anı, pek çok ruhsal bozukluk ile bağlantılı
olduğundan psikolojik araştırmaların önemli bir parçasıdır.
Murat YÜCE 11/D
20
BİLİM KÖŞESİ
İNSAN BEYNİNE ÇİP TAKMAK ETİK Mİ?
"NEURALİNK" PROJESİ VE TEKNOLOJİNİN İNSAN BEDENİ İLE
BİRLEŞMESİ SONUCU DOĞABİLECEK ETİK SORUNLAR
Son yıllarda ortaya attığı projelerle en çok konuşulan isimlerin başında gelen Elon Musk’
un en dikkat çeken projesinin başında Neuralink geliyor. Yapay zeka ve insan beynini bir
arada buluşturmayı amaçlayan bu projede bir bilgisayarı doğrudan beyne bağlayan
Neuralink implant cihazlar üzerinde çalışılıyor. Bu çiplerle Alzheimer, demans ve parkinson
gibi hastalıkların yanı sıra ALS gibi giderek tüm kasları felç eden hastalıkları da tedavi
edilebileceği savunuluyor. Ama öte yandan bu gelişme büyük etik ve hukuksal sorunları da
başlatabilir.
İnsan beyninin dijital dünyaya bağlanması; insanlığın artık gelişiminde bir sonraki seviyeye
geçişini, belki de büyük bir evrim geçirmesini sağlayabilir. Böylece insanlık yeni bir benlik
kazanır. Bu noktada ‘’Transhümanizm’’ destekçileri insan vücudunun bilimle gelişmesini
destekler. Ayrıca her ne kadar açıklanan bilgilere göre insan beyninin bu çip vasıtasıyla
hacklenmesi mümkün olmasa bile bu çip sayesinde insan beyni uzaktaki mikrofon ve
kameralarla iletişime geçebilir ve bu durum yeni ahlaki sorunlara yol açabilir.
Her ne kadar henüz faaliyete geçmemiş olsa bile ‘’Neuralink’’ şimdiden büyük yankı
uyandırdı ve tartışılmaya başlandı. Belki de şirket insanların endişelerine kulak verip etik
sorunlarını düzeltecek bir yöntem bulur. Şimdilik bekleyeceğiz.
Ömer Alp ŞİRİNGÖZ 10/B 21
BİLİM KÖŞESİ
B l mde C ns yet Ayrımcılığı: B l m Dünyasında Fem n zm
Cinsiyet ayrımcılığı uzun yıllardır her alanda etkisini
büyük oranda gösteriyor. Özellikle kadınlara yapılan
ayrımcılık son yıllarda feminizmin yükselmesi ile daha az
uygulanır oldu ama hala cinsiyetçi toplumlar çok fazlalar.
Bilim dünyasında da uzun süredir bu ayrımcılık
yapılmakta ve devam etmektedir, sahte bilimsel fikirlerle
kadın düşmanlığı yapılmaktadır. Ama feminist hareketler
büyük bir ivmeyle artıyor ve etkisini büyütüyor. 1960’lı
yıllarda feminist hareket kadınların cinsel ayrımcılığı fark
etmelerine yardımcı olmak ve bununla mücadele etmek
için yaratıcı yollarla beyin fırtınasını yapmak için
tartışmalar içeren bilinç arttıran gruplardan oluşuyordu.
Günümüzde ise kızları küçük yaşta bilime teşvik eden
''Kızlar Bilimle Buluşuyor'' gibi projeler ve vakıflar
sayesinde kadınların bilim dünyasındaki kitlesini
arttırmak amaçlanıyor. Böylece bazılarınca dogma olarak
kabul edilen ataerkil bilim dünyasının duvarları yıkılabilir.
Bilim Dünyasında Önemli Kadınlar
HYPATIA MARIE CURIE /
Bir matematikçi, astronom ve Marie Skłodowska Curie radyoaktivite alanında
öncü araştırmalar yapmış ve bu araştırmaları
filozof olan Hypatia, dönemin ünlü sonucu Nobel Ödülü'ne layık görülmüş Leh-
Fransız fizikçi ve kimyager. Curie, Nobel
matematikçisi Theon'un kızıydı. Ödülü'nü alan ilk kadın, bu ödülü iki kere alan
ilk bilim insanı olmuştur. 1934 yılında
415'te taşlanarak öldürülmüştür. Fransa'nın Savoy kentinde kan kanserinden
öldü. Hastalığı, aşırı dozda radyasyona maruz
Hypatia'nın bilime katkıları; gök kalmasına bağlandı. Bu yüzden ona "bilim için
ölen kadın." denildi. Hâlâ kadınlar için en
cisimlerinin sınıflandırılmasında, önemli bilim idollerinden biri
Marie Curie’dir.
hidrometrenin bulunmasında,
sıvıların yoğunluk derecesinin
belirlenmesinde ve daha birçok
konuda etkili olmuştur.
22
REMZİYE HİSAR BİLİM KÖŞESİ
Cumhuriyet dönemi Türkiyesinde ROSALIND FRANKLIN
çağdaş bilimin öncülerindendir ve Rosalind Elsie Franklin DNA, RNA, virüs,
kimya mesleğinin Türkiye'deki ilk kömür ve grafitin yapılarının anlaşılma-
kadın öncüsü olarak kabul edilir. sında büyük katkılarda bulunan İngiliz
Darülfünun'da fen bilimleri eğitimi alan biyofizikçi, kimyager ve kristallografçısıdır.
ilk kadınlardandır ve Sorbonne Kömür ve virüslerle ilgili eserleri hayatı
Üniversitesi'nden doktora derecesiyle boyunca takdir edilmesine rağmen, DNA
mezun olan ilk Türk kadındır. Marie yapısının keşfine yaptığı katkılar büyük
Curie’nin öğrencisi olmuştur. 13 oranda ölümünden sonra fark edildi.
Haziran 1992'de öldü. 1958'de zatürre ve takiben karsinomatozis
ve yumurtalık kanserinden hayatını
MARGARET HAMILTON kaybetmiştir.
Margaret Heafield Hamilton, Amerikalı KATHERINE JOHNSON
bilgisayar bilimci, sistem mühendisi ve
iş insanı. NASA'nın Apollo Projesi Katherine Coleman Goble Johnson,
kapsamında geliştirilen uçuş yazılımına Amerikalı kadın fizikçi ve matematikçi.
Draper Laboratory müdürü olarak 1969'da Apollo 11'in Ay'a uçuşu ve
önderlik etmiştir. Hamilton 1976'da Merkür Projesi gibi birçok uzay uçuşu
Higher Order Software, 1986'da ise Johnson'un geliştirdiği Uzay Mekiği
Hamilton Technologies adlı şirketi programı aracılığıyla mümkün oldu.
kurmuştur. "Yazılım mühendisliği" NASA'daki basın toplantılarında katılan
terimini ortaya atan kişilerden biri ilk kadın bilim insanıydı. 24 Şubat
olarak kabul edilmektedir. 2020'de 101 yaşında vefat etti.
CANAN DAĞDEVİREN *Afro-Amerikan
bilim insanları
Canan Dağdeviren, Türk fizik Katherine Johnson,
mühendisi. Piezoelektrik malzemeleri Dorothy Vaughan ve
insan organlarının üzerine yerleştirerek Mary Jackson’ın
organların hareketini elektrik enerjisine gerçek hikâyesi
çeviren cihazların mucididir. Harvard 2016 yapımı Hidden
Üniversitesi’nin Genç Akademi Figures (Gizli
üyeliğine (Junior Fellow of Harvard) Sayılar adıyla
seçilen ilk Türk bilim insanıdır. Forbes çevrildi) filminde
dergisinin "30 Yaş Altı Bilim İnsanı" anlatılmıştır.
listesinde de yer aldı. Nobel ödüllü
Türk bilim insanı Aziz Sancar’ın
başlatmış olduğu Girls in STEM
projesinin aktif çalışanlarındandır.
Ömer Alp ŞİRİNGÖZ 10/B 23
FİLOZOF TANITIMI
İskenderiye'nin
Güneşi: Hypatia
Hypatia, 1600 yıl önce İskenderiye'de yaşamış, bilim ve felsefe alanında
çalışmalar yapmış bir kadın filozof, astronom, matematikçidir. Dönemin,
kadının eksik bir varlık olduğunu savunan ataerkil ve gerici zihniyetine rağmen
bilim ve felsefeden, babasının armağanından vazgeçmedi. Ve bu uğurda aynı
zihniyet tarafından katledildi.
Bilgisi, zarafeti dışında güzelliğiyle de ünlüydü Hypatia. Bilimle ilk tanışması
ise filozof olan babası Theon sayesindeydi. İlk felsefi eğitimini ondan aldı.
Theon, Hypatia'nın dogma düşüncelere kulak asmamasını, düşünce hakkını her
daim kullanmasını istedi. "Yanlış düşünmenin hiç düşünmemekten daha iyi"
olduğunu öğretti ona. Ve, örnek alınacak şekilde, eserlerinde kızıyla hep gurur
duyduğundan bahsetti.
Hypatia, Atina'da eğitimini tamamladı, İskenderiye'ye döndü ve oradaki okulun
başına geçti. Platon'un düşüncelerine ilgi duydu. Üstelik Platon, Aristo ve Suda
gibi filozoflar hakkında İskenderiye'de, kendi memleketinde, halka açık ders
verdi. Bu dersleri alan öğrenciler arasında ileride İskenderiye valisi olacak
Orestes ve Ptolemais'in piskoposu olacak Synesius da yer alıyordu. Sonradan
büyük bir filozof olan Synesius, Hypatia'ya, ona hayranlığını ve ilmine duyduğu
ilgiyi dile getirdiği çok sayıda mektup yazdı. Hatta, şanslıyız ki bu mektuplar
günümüzde felsefe tarih kitaplarında yer alıyor.
Hypatia, bilgilerini cesurca öğrencilerine anlatıyor, dönemin önemli siyaset,
bilim ve din insanlarıyla görüşmeler yapıyordu. Hypatia, Roma'nın çöküşe
geçtiği, karmakarışık bir dönemde yaşamını sürdürdü. Bilgiye ulaşmak bir lüks
olduğundan halkın eğitim seviyesi çok düşüktü. Hypatia, bilimle yoluna devam
ederek o mat dönemin parlak rengi oldu. Doğayı mantık, matematik ve deneyle
açıklamak için uğraştı. Matematik ve astronomiyle ilgili eser bıraktı.
24
FİLOZOF TANITIMI
Hypatia ve babası yaşamamış olsaydı Batlamyus, Öklid ve diğer Yunanlı
matematikçilerin eserleri, hatta teoremleri bizlere ulaşamayacaktı. Çünkü
onların eserlerini düzenleyip yeniden yorumlama görevini üstlenmişlerdi.
Örneğin birlikte Batlamyus'un astronomi kitaplarını düzenleyip yorumladılar.
Ulaştıkları bilgileri öğrencilerine aktardılar. Üstelik yorumların bir tanesinin
giriş kısmında babası şunu yazar: "Bu baskı, filozof olan kızım Hypatia
tarafından hazırlanmıştır."
Bir gün, Hypatia'yı ölene kadar savunmuş ve dinleyicileri arasında olan
İskenderiye Valisi Orestes ile Hypatia'yı "dinsizlik" ve "şeytanlık" ile suçlayan
İskenderiye piskoposu Cyril arasında kavga çıktı. Bu kavga şehir çapında bir
provokasyona dönüştü. Olaylar Hypatia'nın ölümüne kadar geldi. Piskopos
Cyril, halkın gözünde Hypatia'yı değersiz bir konuma sokmak ve onun sonunu
getirmek istedi. Konuşurken İncil'den alıntılar da yapıyordu:
"Kadın"
sessizliği ve uysallığı öğrenmelidir. Kadının ne ders vermesine ne de bir erkeğin
üzerinde kontrolünün olmasına izin vereceğim. Kadın suskun olacaktır. Çünkü
önce Âdem, sonra Havva yaratılmıştır." Cyril, halkı kışkırttı ve Hypatia'nın
öldürülmesine teşvik etti...
25
FİLOZOF TANITIMI
Siyah kukuletalı, yaklaşık 500 kişilik kalabalık bir
fanatik grup, bir sabah Hypatia evden çıkarken, onu
durdurup arabasından indirdiler. Saçlarından
sürükleyerek kiliseye götürdüler, ardından da vahşice
öldürdüler. Hypatia'nın ölümü hakkında bugün en
güvenilir kaynak, Socrates Scholasticus'un "Historia
Ecclesiastica" adlı yapıtıdır. Şöyle der:
Halime AKYÜZ 10/B
"...Hypatia'nın sık sık Vali Orestus ile görüşmesi Hristiyanların hoşuna
gitmiyordu. Hypatia'nın Vali Orestus ile Piskopos Cyril'in uzlaşmasını
engellemeye çalıştığı düşünülüyordu. Böyle düşünen bir grup bağnaz, Peter
adındaki çete liderleri ile birlikte Hypatia'nın evinin önünde pusuya yattılar
ve onu beklemeye başladılar. Hypatia eve geldiğinde ise onu kaçırıp Caesareum
adındaki bir kiliseye götürdükten sonra tamamen soydular. Ardından onu
taşlayarak öldürdüler. Daha sonra Hypatia'nın parçalanmış bedenini alıp
Cinaron adındaki bir yerde yaktılar."
Hypatia’nın ölümünden sonra yeni
Platoncu okul da onunla birlikte yok oldu.
Hypatia, ölümünden bu yana
unutulmayan bir kadın ve adeta bir efsane
hâline gelmiştir. Onun hakkında zaman
içerisinde şiirler, romanlar, oyunlar
yazılmıştır. Hatta feminist sanata da konu
olmuştur. Feminist sanatçı Judy Chicago,
1979’da San Francisco modern sanat
müzesinde açtığı sergide Hypatia’yı tüm
görkemiyle ünlü ve yetenekli kadınlarla
birlikte göz kamaştıran bir akşam
yemeğinde sunar. Voltaire’e göre Hypatia,
“bağnazlığın masum bir kurbanı;
öldürülmesi ise Yunan tanrılarıyla sorgulama özgürlüğünün de ortadan
beraber, kalkışının" bir simgesidir. Ne yazık ki eserleri günümüze ulaşamamıştır.
26
FİLOZOF TANITIMI
Başlıca eserleri:
Aritmetik üzerine 13 ciltlik bir yorum
Apollonius’un konikleri üzerine bir yorum
Batlamyus’un Almagest’i üzerine düzenleme
Babası Theon’un yazdığı “öklidin elementleri” adlı eser üzerinde düzenleme
“Astronominin kanunları” adlı kitabı
Hypatia’nın bilime katkıları: Gök cisimlerinin sınıflandırılmasında,
hidrometre’nin bulunmasında, sıvıların yoğunluk derecesinin belirlenmesinde
ve daha birçok konuda etkisi olmuştur.
Kadının aşağıda görüldüğü, onun yalnızca bir erkeğe hizmet etmek için
yaratıldığı, bir erkeğin sahip olacağı özgürlüğü asla edinemeyecek bir varlık
olduğu gibi "çağ dışı" denmesinin hiç de yersiz olmayacağı düşüncelerin
varlığında Hypatia, tüm algıları yıktı, tacını asla düşürmeden özgür ve zeki bir
bilim kadını olarak sevdiği işi yapmaktan vazgeçmedi.
Minnettarız, Hypatia. Bir kadına bilimin ne kadar yakıştığını gösterdiğin için.
Sevgili babanın seninle gurur duymasına şaşmamalı, Hypatia. Kraliçe.
Buse AYSAL 11/B
26 27
FİLOZOF TANITIMI
D yojen K md r?
Sadeliğin, Yalnızlığın Kutsallığı...
Kulağı Geçen Boynuz: Diyojen İlk Çağ
kalpazanlarından bir adamın oğlu olarak
Sinop'ta dünyaya gelmiştir. Babası
Hicesias, bir kuyumcu ve sarraftır fakat işini
kötüye kullanan ve itibarsız olanlardan
birisidir. Sahte para bastığı için hapse
atılmış ve cezalandırılmıştır. Bu sebepten (Gündüz vakti elinde fenerle sokaklarda
olsa gerek ki Diyojen, babası ile birlikte çok
sıkıntı çekmiş; aç kalmış, sefaletlerle dolaşan Diyojen)
yüzleşmiş ve korkutucu boyutlara ulaşacak
"Adam arıyorum, adam" - Diyojen
derecede tasalarla yüzleşmiştir. Hatta bazı kaynaklarda farelere dahi özendiği, onların
yediklerini yiyememekten şikâyetçi olduğu belirtilir
Sinop'tan ayrılarak babası ile birlikte Atina’ya gelmiş ve burada öğretisi yavaş yavaş
şekillenmeye başlamıştır. Atina'da, yaşadığı sefil hayattan bir kaçış olarak tek isteğinin
"bilgelik" edinmek olduğunu söyleyerek Antisthenes’in kapısına gider. Defalarca kovulup
sopa yedikten sonra Antisthenes’i pes ettirerek onun öğrencisi olma yolundaki ilk adımını
atar. Doğaya uygun yaşamak kavramını öğretisinin temeline koyarak kendi felsefesini
ortaya koyma yolunda emin adımlarla ilerler.
Girdiği bu yolda sadece hocasının yolundan gitmeyip babasının hayatından da birkaç
yaşanmışlığı öğretisine katar. O da babası gibi sahte para basacaktı. Fakat onun sahte
para anlayışı elbette ki farklıdır. Kral, general, aristokrat olarak damgalanan tüm insanlar;
bilgelik, mutluluk, zenginlik olarak damgalanan tüm meta yahut mefhumlar; hepsini
üzerinde koca bir yalan yazan adi metaller olarak görecekti. Bütün gelenekleri -davranış,
giyim, beslenme-barınma, din- reddederek bir fıçıda yaşamaya karar vermiştir. Zira ona
göre dünya kötüdür ve birey ondan bağımsız yaşamayı öğrenmelidir. Antik dönemde
insanlar tarafından kutsanan Prometheus dahi ona göre cezalandırılması gereken biridir.
Çünkü o modern yaşamın tüm yapaylıklarını, kaosunu insanoğluna getirdiği için suç
işlemiştir. Tüm bu gelenek ve uygarlık reddiyelerinin yanında, bir insanın, şansın bahşettiği
iyi şeylere aldırılmadıkça tüm korkularından kurtulabileceğini de söylemiştir.
28
FİLOZOF TANITIMI
"Yüz kızarıklığı erdemin rengidir." - Diyojen
Kişilerin en kötü yaşam koşullarında dahi erdemli, hür ve mutlu olabileceğini
savunmuştur. İnsanın bu koşullarda bunu başarabilmesini de doğal ve sade bir yaşamı
benimsemesine
bağlamıştır. Antisthenes’in yaptığı gibi toplum tarafından ''uydurulmuş" olan aile,
hükümet, mülkiyet ve yasalar gibi birçok kavramı reddetmiştir. Platon’un da "İdeal Devlet"
öğretisinde yer alan erkek ve kadınların tek bir eşe bağlı kalmaması, çocukların tüm
toplumun sorumluluğunda olması gerektiği anlayışını savunmuştur.
"Bir insan genç ise, henüz evlenme vakti
gelmemiştir. İhtiyar ise vakti geçmiştir."
-Diyojen
Ruhun ve bedenin disiplinine son derece önem
vermiş, bunlardan ilkinin erdem, ikincisinin ise
jimnastik ile geliştirilebileceğini söylemiştir. Ona
göre erdem, doğal ve sade yaşamaktan
geçmekteydi. Dolayısıyla insan ancak doğanın
yasalarına göre belirlenmiş ve yapay olmayan
şeyler ile ruhunu beslerse erdemli olabilecekti.
(Yere Uzanmış Sinop’lu Diyojen Doğal olmayı, insanlar tarafından uydurulan her
– Raphael Odaları) türlü kurumdan ve kurallardan arınmakta
görürken, sade olmayı da giyinme, beslenme,
barınma anlayışına yansıtmıştır. Ona göre, doğada var olan her şey tüm insanlığa aittir,
kimsenin özel mülkü değildir. Buradaki aitlik, erkek, kadın ve çocukları kapsayacak kadar
geniş bir skaladır. Bu düşüncelerden hareketle yalnızca tüm insanlık ile değil, hayvanlar
ve doğada var olan her şey ile kardeşliğini ilan etmiştir.
Yunan kültürünü yarımadanın ötesine taşıyan, Helenistik Dönem’in dünya tarihinde
varlığını borçlu olduğu Büyük İskender ile "sefil" Diyojen’in sonradan uydurulmuş yahut
esaslı kaynaklara dayanan birçok hikâyesi anlatılagelmiştir. Bunlardan belki de en
meşhuru, kendisine ne istediğini soran İskender’e hitaben, Diyojen’in "Gölge etme başka
ihsan istemem." yanıtını içeren hikâyedir.
Bir diğer önemli diyalog ise Diyojen’in insana ve hayata bakışını içeren ve felsefesinin
birçok yanını oldukça iyi özetleyen kıssadır. Rivayete göre Büyük İskender, Diyojen’in üst
üste yığılmış ve birbirine karışmış insanlara ait kemikler içerisinde bir şeyler ararken görür
ve ona yaklaşarak ne aradığını sorar. Diyojen, İskender’e cevaben:
— Babanızın kemiklerini arıyorum fakat kemiklerden hangisinin babanıza, hangisinin
kölelere ait olduğunu kestiremiyorum, der.
29
FİLOZOF TANITIMI
Bu kıssanın, Diyojen’in benimsediği "doğaya
dönüş" öğretisinin yanında "kral", "general",
"imparator" vesaire gibi unvanlara bakış açısını
iyi bir biçimde yansıttığı kanaatindeyim. Bu
konuşma sonrasında İskender’in Diyojen’i
bağışlamasını; onu sefil bir adam olarak
görmesine ya da "İskender olmasaydım, Diyojen
olmak isterdim." sözünden de anlaşılabileceği
üzere Diyojen sevgisine bağlayabiliriz.
Diyojen, yaşadığı dönemden sonra birçok felsefe ekolünü ve filozofu etkilemiştir. Onunla
aynı dönemde var olan Stoacıların felsefesinde, onun görüşlerinin de önemli bir yeri olduğu
bilinmektedir. Kinik öğretide ve Diyojen’in düşüncelerinde yer alan en iyi şeyler, daha
kapsamlı ve eksiksiz bir biçimde Stoacılara geçmiştir. Stoacıların "kendine hakimiyet"
öğretisi Diyojen’den birçok iz taşımaktadır. Yaşadığı dönemden sonraki dönemlerde
fikirlerini benimseyen isimleri saymakla bitiremeyeceğimiz kesindir. Fakat bunlardan en
önemlisi, benim için de çok değerli bir filozof olan Schopenhauer’dur. Onun da hayata
bakışı Diyojen’in birçok fikriyle örtüşmektedir. Yaşam Bilgeliği Üzerine Aforizmalar isimli
kitabında Schopenhauer, fikirlerinin bazılarını savunurken Diyojen’e atıflarda bulunmuştur.
Kinik öğretinin tanınmasında en önemli
etkisi olan isim şüphesiz ki Diyojen’dir.
Onun ardından bu öğreti uzun yıllar
devam etmiş fakat onun öğretisinde de
yer alan "kayıtsızlık" fikri çok ileri
boyutlara varmıştır. Kinikliği sonraki
dönemlerde popülerleştiren isimlerden
birisi olan Teles’in şu sözünde bu
kayıtsızlığın boyutunu görmek
mümkündür: "Oğlum ya da karım öldüğü için ben hâlâ yaşadığım halde neden kendimi
ihmal edeyim, işime gücüme bakmayayım?''
Başak COŞKUN 10/C
30
ŞAL'IN ŞAL' IN FİLOZOFLARI
FİLOZOFLARI
Arthur Schopenhauer ve Düşüncelerimizin Çekmeceleri
Schopenhauer felsefesinde hayatta mutlu olmak diye bir şey yoktur, daha az
mutsuz olmak vardır. Bu yüzden Schopenhauer, mutluluğu bir göz boyama,
illüzyon olarak; acı, ızdırabı ise gerçeklik olarak görür. Ona göre mutluluğun
ölçütü, acının yokluğudur. Bu nedenle mutlu olmanın peşinden değil daha az acı
verenin peşinden koşmayı önerir.
Schopenhauer felsefesine göre hayat hiçliği bozan bir olaydır. Bunu şöyle açıklar:
“Hiçliğin o keyifli dinginliğini yok yere bozan bir olay diye niteleyebiliriz hayatımızı.”
Bu cümleden de anlayabileceğimiz gibi hayat Schopenhauer’a göre ızdıraptan
oluşur. Kimilerine göre gerçeklikten, kimilerine göre karamsarlıktan oluşan bir
felsefeye sahiptir, Schopenhauer. Nereye baksa acı gören Schopenhauer,
Christoph Wieland’e mektubunda şöyle yazmıştır: “Yaşam, lanet bir iş. Onu
anlamaya çalışarak harcamaya karar verdim.” O, yaşamı, dünyayı bir ceza
kolonisi olarak görür hatta insan varoluşunu bile hatalı bulur; her günün
birbirinden daha kötü geçeceğine inanır ve bu düşüncesini şöyle açıklar: “Bugün
kötü, yarın daha da kötü olacak ve en kötüsü olana dek böylece devam edecek.”
Schopenhauer aynı zamanda isteklerin peşinden oradan buraya koştuğumuz
beyhude bir çaba olarak niteler hayatı. Bunu şöyle örneklendirebiliriz: Eski
çağlarda yaşayan Danaos Kızları, sonsuza dek delikli bir fıçıyı doldurmakla
cezalandırılmıştır. Hayatta da her zaman isteklerimiz vardır fakat hiçbir zaman
tatmin olmayız. Yani o fıçı hiçbir zaman dolamaz. Bu yüzden Schopenhauer’a
göre az olan, daha da az mutsuz eder. Schopenhauer, aynı zamanda şunu
tavsiye eder: “Düşüncelerimiz arasında boğulmamak için düşüncelerimizin
çekmeceleri olmalı. Biri açıkken diğeri kapalı olmalıdır. ” Yani düşüncelerimizi
kategorize etmeliyiz.
Mutlu Olma Sanatı adlı kitabında bizlere bu tavsiyeleri verirken kendisi,
hayatında sıkça buhrana düşmüştür. Hatta bunu kendi dizeleriyle özetlemiştir.
Fırtınalı gecenin ortasında
Dışarıdaki fırtınanın uğultusunu işiterek İşte Schopenhauer’a göre hayat tam
Büyük bir korku içinde uyandım… olarak buydu: acı, ızdırap, korku …
Ama kopkoyu geceyi delip geçebilecek
Ne bir ışıltı ne de soluk da olsa bir renk vardı…
Ardından muazzam bir korku beni avucuna aldı
Son derece kaygılı, yalnız ve terkedilmiş hissettim Şevval ÇELEBİ 9/A
31
ŞAL' IN FİLOZOFLARI
MİCKEY MOUSE
Hayal etmek ne güzel şey değil mi ? Sadece düşünerek istediklerimizi yapmak,
hatta üretmek… Sizce hayal kurmayı bu kadar güzel yapan şey kendimizi
imkansızlarımızla görmemiz mi ? Sahi hayallerimizi gerçekleştirmek imkansız mı?
" İmkansızı yapmaya çalışmak çok daha zevkli çünkü orada daha az rakip var” ;
“ Eğer hayal edebildiğin bir şeyse yapabilirsin” demiş Düşler Ülkesi Kralı. Neden
olmasın? Bence kendimizi yaparken düşündüğümüz, görebildiğimiz, “Hayal
edebildiğimiz” her şey ne imkansızdır ne de hayal olarak kalmalıdır. Bedavaaa!
Evet doğru okudunuz, hayal kurmak bedava. Hem de öyle indirim günlerindeki gibi
saatlerce sırada beklemenize gerek yok. Şöyle uzansanız da olur yani.
Düşünmeniz yeter :) Yalnız hayal kuru kuru gitmez haberiniz olsun. Yanına biraz
icraat da lazım. Belki hayal kurmak kadar tatlı olmayabilir ama ikisi bir araya geldi
mi tadından yenmez. Walt Disney'in de dediği gibi “Hayal edebilirseniz
yapabilirsiniz, her şeyin bir fareyle başladığını aklınızdan çıkarmayın”.
Walt Disney'in sözleriyle
Irmak ERKOYUNCU 10/B
İnsanların görmek ya da duymak istemediği şeyleri yok edip onların istediği gibi mi
olmalıyız? Kendi benliğimizden vazgeçip insanların bizi seveceği şekilde mi
davranmalıyız? Ben, ben olmak istiyorum; ben olmama izin verilsin istiyorum.
Toplum bir sürü kılıf giydiriyor aslında bize: Olmamız gereken, yapmamız gereken,
inanmamız gereken, sorumluluklar, zorunluluklar... Asıl benliğimizi istiyorsak bu
kılıflardan kurtulmamız, kabuk atmamız gerek. Peki kaçımızın buna cesareti var;
bir işi yapmadan önce tepki almaktan korkmayanlar; toplumun yargılarına uygun
şekilde misin, olduğun gibi mi? Sor kendine: "Şu an hangi haldesin ve hangi halde
olmak istiyorsun? Bu aradaki engel ne?" Aslında engel benim, sensin, toplumdaki
herkes. Peki engeli nasıl ortadan kaldıracağız? Tek yapmamız gereken farkına
varmak. Bir şeyleri değiştirmek zaman alabilir ama farkına varamadığımız şeyi
değiştiremeyiz. Hepimiz içimizde bu güce sahibiz. İstersek başarabiliriz. "Bir
kişiden ne fark eder ki?" diyenler elbet olacaktır. Aslında toplum zaten birer birer
kişilerin toplamından oluşmuyor mu, çok şey fark eder. Korkmadan olduğun kişiyi
fark et, hayatlarımız değişsin.
Gaye Nur ERKMEN 9/B
32
ŞAL' IN FİLOZOFLARI
Merhaba, ben Sara Nur Tepe. Şişli Anadolu Lisesi 2020 mezunlarındanım.
2019’da hocamın tavsiyesiyle Felsefe Olimpiyatlarına katıldım. Benim için çok
güzel bir deneyimdi. Felsefeye olan ilgim olimpiyata hazırlanma sürecinde daha
da artmıştı. Yazdığımız yazılarda alıntı da kullanmamız gerektiği için yazımızda
bahsetmeyi düşündüğümüz filozof hakkında kapsamlı bilgiye sahip olmamız
gerekiyordu; bu da okurken daha dikkatli olmaya ve cümlelerde bir kez daha
neden aramaya yöneltiyordu. Bu şekilde birçok filozof tanımış oldum. Okurken
düşünüp irdeleyince insan bir yol kat ettiğini düşünmeye başlıyor. İlk yazdığım
denemeyi bir iki ay sonra okudum ve ne kadar düşüncelerimin değişebileceğini,
ele aldığım konulara çok farklı yönlerden bakmam gerektiğini çok daha iyi
anlamış oldum. Felsefenin hayatıma kattığı şeylerden biri de bir konu hakkında iki
zıt kutbu da değerlendirerek düşünmekti. Bu da düşüncelerimde ve
davranışlarımda objektif olmamı sağlıyordu. Bazen bu iki zıtlık arasında
kaybolmak ve emin olamamak da felsefenin bana oynadığı bir oyun oluyor.
Felsefe ile ilgilenmek ister istemez insanın bakış açısını, insanlara yaklaşımını,
insanı etkiliyor. Bir kere düşünmeye, neden aramaya başlayınca insan bunu
durduramıyor, nedenin nedenini aramaya başlıyor. Felsefe insanın tüm benliğine
bulaşıyor ve size sizi, kendi düşüncelerinizi aratıyor. Hepinizin felsefeyle kendini
bulması dileğiyle :) Sara Nur TEPE
İTÜ Endüstriyel Tasarım Bölümü
Dönemimizde ''hak'' kelimesini sadece siyasal bir ideoloji sananlar veya bu
ideolojiyi sadece kendisine ait sananlar var. Sonuçta hepsi "1-2 ay yatarım."
kafasında olup tutuksuz yargılanınca adaletten korkmaz oldular. Özellikle
ülkemizde %66'lık iğrenç bir oran olunca insanın midesi kalkıyor. Toplumsal
Cinsiyet ve Kadın Algısı Araştırması'nın 2020 sonuçlarında, Türkiye genelinde
kadınların toplum içinde yaşadığı en büyük sorunun %66 ile "şiddet" olmasından
bahsediyorum. Sadece ülkemizin değil tüm dünyanın sorunudur bu. AB'de
kadınların en çok şiddete maruz kaldığı ülkeler 2019 verilerine göre Danimarka
(%32), Finlandiya (%30), İsveç (%28) diye gidiyor; lakin bunun bir sırası olamaz;
şiddet her yerde şiddettir. Her 3 kadından 1'inin hakkının yendiği bu dünyada
yaşamanın onlar için ne kadar zor bir şey olduğunu düşündün mü? Akşam içerek
evine gelen ve eşini döverek birçok hakkından mahrum bırakan kişilerin aynı şeyi,
içerek trafikte kaza yapanlara göre daha fazla olduğunu hiç duydun mu ? Dolar
%10 artınca laf edip her yerde hakkını arayan ama kadına şiddetin, istismarın ve
böyle iğrenç olayların %60'tan %66'ya çıkmasını umursamayan, sözde
''duyarlıyım'' diyen kişileri anlamak da gerçekten zor. Bir de kendisine başvuran
kadınları haklı görmek için delil, bir erkeği haklı görmek için takım elbise arayan
adaletin sadece saray ismi olduğu kesinleşmiş demektir. Mehmet Efe EKİCİ 9/D
33
ŞAL' IN FİLOZOFLARI
Gezegenimizde tek varlık insan olmadığı gibi yaşamaya hakkı olan tek varlık da
yine insan değildir fakat bunun çok az insan farkındadır. Bu koskoca evren
sahiden de sadece bizim mi? Yoksa bu gezegeni bizimle paylaşan bazı yaratıklar
da mı var? Tabii bu soruları sormak çoğu zaman kişinin işine gelmez. Sonuçta her
gün katledilen onlarca hayvan onların umurunda değil. Herhangi bir hayvan
öldüğünde sıcacık evinin ısıtma sistemi bozulmuyor veya herhangi bir hayvan
öldüğünde yine yüz binler vererek aldığı arabasının lastiği patlamıyor. Fakat ne
şaşırtıcı ki insanlar sadece üşüdüğü için apartmana giren kediyi sopalarla döverek
dışarı atıyor. Sanki onun yaşama hakkı yokmuş gibi. Dedim ya onların üşümesi
insanların umurlarında değil. Ayrıca kediyi sopayla döverek dışarı attıktan sonra
tekrardan sıcacık evine vicdanı gayet rahat bir şekilde ve sanki bir zafer
kazanmışçasına sevinçle geri dönüyor. İnsanoğlu ne kadar nankör değil mi?
Asırlar önce kendilerini ısıtmak için kürkünü kullandıkları hayvanları şu an gayet
rahat bir şekilde keyfi öldürebiliyorlar. Yine biz, bizi koruyan ve bazen bizim için
ölümü göze alan o hayvanları gözümüzü kırpmadan öldürebiliyoruz. Ha bu arada
hayvan öldürdüyseniz çok endişelenmeyin! Bu bir suç değil ki. Bu sadece
"kabahat". Yani birazcık parayla ve 6 aylık hapiste geçen rahat ve her şeyin
bedava olduğu bir tatilden sonra tekrardan normal hayatınıza devam edebilirsiniz!
Ahmet Eymen BAŞ 9/D
Coğrafya Kader Midir?
İnsanların gelecekleri fiziksel veya ruhsal olarak geliştikleri, büyüdükleri coğrafyaya
göre değişiklik gösterir. Zaten bulunduğu coğrafyadır insanı insan yapan. Bireyin
dilini, yaşam koşullarını, edindiği huyları ve korkularını en temelden etkiler. Peki
toplum buna boyun eğmeli midir? Bir direniş göstermemeli midir? Kabullenip
hayatında bir ilerleme elde etmeden devam mı etmelidir? Elbette hayır!
Coğrafyanın kader olup olmayacağını kişinin kendisi belirler. Coğrafya fikirleri,
davranışları, başarıyı ve kaderi sadece tetikler. İnsanı bir kabullenişe de itebilir bir
başkaldırışa da. Coğrafya hayallerin önünde kimisine göre engel kimisine göre
başarı basamağıdır. Peki bizler coğrafyamızda karşılaştığımız krizleri fırsata
çevirebiliyor muyuz?
Bir bireyin yaşadığı bölgede cehalet, fakirlik veya ekonomik sıkıntılar olabilir. Kişi
tüm bu durumları kabullenip hayatını aynı şekilde sürdürür, orayı değiştirmeye
çalışmaz ise o zaman coğrafya kader denilebilir. Ancak kişi kabullenmeyip
cehalete, fakirliğe ve ekonomik sıkıntılara çözüm bulmaya çalışır veya en azından
kendini bunlardan arındırırsa o zaman da coğrafya kader olur mu? Sahi bilinen
çoğu başarılı insan böyle zorluklarla dolu coğrafyalardan çıkmamışlar mıdır?
Mihriban ÇELİK 9/B
34
ŞAL' IN FİLOZOFLARI
YETERİNCE ÖZGÜRLÜK
Yüzyıllara meydan okuyup filozoflara, makalelere, kitaplara, panellere ve günlük
hayatımızda karşılaşabileceğimiz başka nice yerlere konu olmuş ve bir bu kadar
da hayatımızın merkezinde yer alan bir sorudan bahsetmek istiyorum. Pek çok
farklı varyasyonu olsa bile temelde düşünce aynıdır aslında: ‘İnsan eylemlerinde
özgür müdür?’ Aslına bakılırsa yalnızca üç kelimelik bir soru cümlesi gibi görünen
bu cümle insanın varoluşuna uzanan, uzun bir yolculuktan geliyor günümüze…
Bu cümlede bahsini ettiğimiz kavramları ayrı ayrı değerlendirmekle başlamamız
gerekirse önce özgürlük kavramını ele almak hiç de yanlış olmayacaktır sanırım.
Özgürlük denince sorgulanmamak, yargılanmamak hatta belki biraz da sınırsızlık
kavramı geliyor aklıma ancak bunlar bazen bir o kadar da kendi ütopyamızda bile
olamayacak kadar uçuk geliyor. İnsanı diğer canlılardan ayıran özelliğinin
düşünmek olduğu gerçeği bizi aslında her hareketimizden, her ifademizden ve
hatta düşüncelerimizden dahi sorumlu tutuyor. Davranışlarımız, ifadelerimiz ve
hatta dediğimiz gibi düşüncelerimiz mensubu olduğumuz topluma yerleşen
gelenek görenek olarak adlandırdığımız toplumsal normlara göre şekilleniyor, bu
bazen biz farkında olmadan bazen ise dışlanmak ya da toplumdan biri gibi
hissedememek korkusu nedeniyle bilinçli olarak değiştiriliyor. Peki, toplumda
yerleşen doğruların ödül, yanlışların ise ceza ile karşılık gördüğü bir düzende
insan gerçekten de tam anlamıyla özgür sayılır mı? Ya da seçimlerin özgür
olduğunu iddia edenler aslında bize seçmemiz için seçenek sunduğunda
özgürlüğümüz belli kalıplara sıkıştırılmış olmaz mı?
Bana kalırsa elbette tüm bu soruların cevabı evet olacaktır. Ancak bu evet kuralsız
ve sınırsız bir özgürlüğe evet değildir; her zaman arkasında dimdik durduğum bir
düşünce vardır: ‘Başkalarının özgürlüğünü kısıtladığınız yerde özgürlüğünüz sona
erer.’ Evet, gerçekten de başkalarına bedenen ya da psikolojik olarak zarar
vermenin bir gerekçesi kesinlikle özgürlük olamaz. Benim bahsettiğim özgürlük
kanunsuzluk da değil, bu bahsettiğim kanun yüz yıllar önce de olduğu gibi sınırlı
sayıda yüksek zümre sayılabilecek kişinin bir araya gelip halk adına kararlar alıp
kişileri ağır cezalara tabii tutması değil elbette… Bahsettiğim kanunsuzluk
tamamen sembolik bir kanun yani bir diğer deyişle kural; başkalarının özgürlüğünü
kısıtlamanın yanlış olduğunu bilmenin durduramadığı bireyleri kontrol altına almak
için caydırıcı durumların varlığı aslında. Buna örnek vermek gerekirse;
kütüphanede sessiz olmak, kamuya açık alanlarda yine kamuya açık olan
eşyalara zarar vermemek gibi gibi… Bunları doğru ve haklı da buluyorum aslında
ancak benim kastettiğim, toplumların yüzyıllardır belki bin yıllardır süregelen kendi
yazısız ve hatta asılsız kurallarla yazdığı piyeste her bireyi oyuncu olarak görüp
değerlendirme hakkına sahip olduklarını düşünüyor olmaları. 35
ŞAL' IN FİLOZOFLARI
Hepimiz duymuşuzdur bize çok da uzak olmayan bir yerlerden ‘adetlerimiz bunu
gerektirir, el alemin ne dediğini hiç düşünmüyor mu, bize uygun değil…’ İyi ama tüm
bunları kim yazmış, neden hepimiz aynı sahnede aynı perdeyi oynamaya tabi
tutuluyoruz üstelik irademiz dışında? Öyle ki bırakın yalnızca yargılamayı ve
eleştirilmeyi, bu kuralları koyanlar kurallara uymayanları kendilerince
cezalandıracak kadar ileri gidebiliyorlar… Evet belki müebbet hapis cezası kadar
somut değil ancak mensubu olduğunuz bir gruptan, bir arkadaş grubundan ya da
en genel tabiriyle toplumdan hariç tutulmak ve soyutlanmak bazen en ağır hapis
cezasından bile ağır geliyordur insan psikolojisine. Çünkü bana kalırsa bir yere ait
hissedebilmek ya da farklılıklarına ve sana saygı duyulan bir yerde olmak bir şeye
inanmak kadar elzemdir insanoğlu için.
Yukarıda bahsettiğim tüm bu yazısız, dayatılan kurallar hayatımızı
şekillendiriyorken gerçekten eylemlerimizde özgür olduğumuzu söyleyebilmek bana
fazla iyimser olmak gibi geliyor biraz da… Oysa insanlar farklıdır, farklı olmak kusur
değil renktir, farklı olmak hayatı hayat kılandır, hayatı monotonluktan, gri şehirler
devasa gökdelenler içinde yaşayan birer robot olmaktan kurtarandır bizi farklı
olmak. Saygı duymanın zihinleri özgürleştirdiğini düşünürüm her zaman,
kalıplardan çıkarır hayata yeni pencereler açar böylece aslında toplumun da bir
düşünce devinimi içinde olmasını da sağlar ve bakın çorap söküğü gibi çözülmüş
oluyor tüm o bahsettiğimiz karışık ip yumağı. Belki bu şekilde sorumluluklarımız bizi
korkutmaz, yapacaklarımız veya düşündüklerimizi ifade etmekten bu kadar
çekinmeyiz böylece, eskiye nazaran özgürleşmiş oluruz aslında.
Elbette yüzyıllardır toplumda yerleşmiş kuralların yerini daha fazla saygıya
bırakmasının bir yıl ya da birkaç ay gibi kısa bir sürede olmasını beklemek uçuk bir
hayalden ibarettir. Ancak bir yerlerden başlamamız gerektiğinin farkına varmak,
özgürleşmeye karar vermek için gecikmeye devam edecek olursak değil bizim
kuşağımız önümüzdeki birçok kuşak da bizim içinde bulunduğumuz kalıplara
sığmaya çalışacak belki farkında olmaya çalışmakla senelerini geçirecekler hatta
belki de bu değişimi hissedemeyecekler bile. Şu anda olduğumuzdan daha az
bencil olup gelecekteki nesile sahip olduğumuzdan daha fazla saygı ve özgürlük
vermeye var mısınız?
Sözlerime sevgili felsefe hocam sayesinde hem anlamının derinliğine vardığım
hem de fazlasıyla benimsediğim ve hatta hayat mottolarımdan birine dönüşmüş
olan bir sözle son vermek istiyorum, hem belki bu sözler inancımızı yeşertecek bir
can suyu olur bize;
‘Değişmeyen tek şey değişimin kendisidir.’
ve bir diğer mottom ise;
36 ‘İnanç kaybolduğunda insan da kaybolur.’ Kübra AYLA 12/E
ŞAL' IN FİLOZOFLARI
Hepimizin en az bir defa duymuş olduğu bir soru var: İnsan özgür iradeye sahip
midir? Gerçekten farklı mıyız diğer canlılardan ya da basit bir robottan? Bir
yaratıcı bizi yarattı; farklı kişilik özelliklerinde, farklı bedenlerde, farklı
coğrafyalarda dünyaya gözlerimizi açıyoruz. Bu farklılıklar tercihlerimizi
oluşturuyor ve sonuçta herkes birbirinden farklı bir hayat yaşamış oluyor. Bunun
neresi bir robota benziyor, öyle değil mi? Aslında değil, biz sadece daha
kompleks robotlarız. Şu ana kadarki en gelişmiş yapay zekaları düşünelim.
Basitçe şu şekilde anlatılabilir: Yapay zekaya bir problem verilir ve çözüm
gösterilir ve aynı sonuca ulaşması için başka yollar bulması istenir. Sonucunda
bir gelişmiş yapay zeka farklı bir çözüm yolu bulur. Ama biz bu robota seçim
yapan, iradeli bir varlık demiyoruz; elbette denilebilir ki onlar seçim yapmıyorlar,
çözüm üretiyorlar ama ya bunu büyük ölçekte bir sürü seçimlerin olduğu bir
dünyaya, Westworld gibi, taşırsak ve ürettikleri çözümler başka sonuçları
getirirse, gerçek dünyayı andırmaz mı? Aynı bizim makineleri veya robotları
kodladığımız gibi yaratıcı da bizi farklı ve gelişmiş işlevlerle donatarak yaratmış
oluyor. Hep bahsettiğimiz duygularımız ve düşüncelerimiz de o kadar özel değil.
Düşünme yetimizin zaten bir yapay zekadan farkı yok, yapımızdaki özelliklere
göre düşünüyor ve karar veriyoruz. Fevri bir insan ve uysal bir insan düşünelim;
karşılarına bir engel çıktığında ürettikleri çözüm daha farklı olacaktır ki bu da bir
tercihtir. Dolayısıyla insanlar yine kodlarına göre tercih yaparlar. Duygulara
gelirsek; yaratıcı kişiyi kodlarken hayvanlara değer veren biri yaratırsa bu kişi bir
hayvana kötü davranılan bir ortamda mutsuz olacaktır, bu da beklenilmeyen bir
sonuç olmaz.
Demek istediğim, Tanrı sanki bizi biraz biraz değiştirerek farklı
durumdaki versiyonlarımızı kodluyor ve 'play' tuşuna basıyor; sonuçta bizim
zaten belirlenmiş tercihlerle dolu hayatımız başlıyor. "Dünya büyük bir tiyatro
sahnesi gibidir. Herkes bu sahnede rolünü oynar, rolü bitince de bu sahneyi
sonsuza dek terk eder. " -Shakespeare Mehriban CHARYYEVA 11/B
Güzel ülkemiz her ne kadar iyi dönemler yaşasa da içinde bulunduğu coğrafi
konum, ekonomik koşullar gibi nedenlerden dolayı zaman zaman üzücü olaylar da
yaşamaktadır. Ülkemizde toplumun çıkarları için çalışan çok olsa da kendi şahsi
çıkarları için çalışanlar, adeta orta çağdaki Avrupa ile benzerlik gösterecek şekilde
insanların dini duygularını kullananlar da vardır. İnsanlar hep bir sonraki nesilden
medet umar fakat hepsi aynı çıkar. İnsanlar genellikle olumlu her şeyin eğitimle
başladığını düşünür ama ben bunun pek de böyle olmayabileceğini düşünüyorum.
Eğitimin tabii ki olumlu etkileri vardır; çocukların, gençlerin ufkunu açar ama bazı
aile ortamları vardır ki çocuklarına, kendileri ne yaptıysa onu yaptırmaya çalışır;
sanki bu bir davaymış gibi, bu aynı, babaların tuttuğu takımı çocukların da tutması
gibidir. Aileler çocuklarına kendi bildikleri doğruları dayatmayıp gerçek doğruları
ve kararlarını kendilerinin seçmelerine fırsat tanırlarsa toplumumuz işte o zaman
kesinlikle gelişecektir. 37