KİTAP TANITIMLARI
Basil'in kendisi için çizdiği başyapıt kadar genç ve güzel Ivan Albright, Dorian Gray'İn
olmayı arzulayarak onun yerine portrenin yaşlanmasını diler Portresi, gerçek boyutlarda tuval
ve ruhunu vaat eder. Bu kompleksi ve gençliğinin getirdiği üzerine yağlıboya, 1943-1944. Bu
savunmasızlık onu Lord Henry’nin elleri için muazzam bir
hamura dönüştürür. Zehirlenmiştir ve Basil’in taptığı masum resim, Albert Lewin'İn 1945'te
halinden eser kalmamıştır. Kötülüğü yalnızca kafasındaki Wilde'ın romanından uyarlayarak
güzellik idealini hayata geçirmenin bir yolu olarak görmeye
başlar. Dorian'ın günahları yıllar geçtikçe daha da yaptığı film için ısmarlanmıştır.
kötüleştikçe, Basil'in portresindeki hali daha da çirkinleşir. Film çekilmeye başlandığında
Etrafını sardığı güzel şeylere rağmen, ruhunun dağılmasından resim çok farklıydı: Dorian ahlak
kendini alamamaktadır. Dorian'ın hissettiği suçluluk ve yönünden yozlaştıkça, Albright da
itirafından sonra Basil’i soğukkanlılıkla öldürdüğü anların giderek bu yozlaşmayı yansıtacak
zihninde yankılanmayı bırakmaması, portresini ortadan
kaldırmak zorunda kalana kadar ona acımasızca işkence şekilde resmi değiştirdi.
eder.
Wilde, Dorian Gray’in Portresi’nde yazdığı her bir cümle ile
gençliğin ve güzelliğin üstünlüğü, sanatın amacı ve toplumun
doğası temalarını işlemiştir. Sanatın sınırsızlığına ve
değişimin doğallığına inanan birisi olan Oscar Wilde’ın bu
eseri onun bu inancına dair bir kanıt niteliği taşır. Victorian
dönemi İngiliz edebiyatını derinden etkileyen, dönemin ahlaki
ve sanatsal yaklaşımlarını yeniden tanımlayan, sorgulayan bu
roman, yüzyıllar geçse dahi etkisinden bir şey kaybetmeden
günümüze kadar gelmiştir.
Sena Hilal YÜCEL 11/C
51
KİTAP TANITIMLARI
KENDİNE AİT BİR
ODA
İlk yayımı 1929 yılında yapılan Kendine Ait Bir Oda için
güncelliğini yitirmeyen bir feminist manifesto denebilir.
Yayımından bir süre önce Virginia Woolf kapılarını kadınlara
yeni açmaya başlayan Cambridge Üniversitesi’nde kız
öğrencilere hitaben “Kadınlar ve Kurmaca” konusunda bir
konferans verir. Kitap, bu konferansta yazarın yaptığı
konuşma ile şekillenmiş. Kitapta genel olarak 20. yüzyılın en
önemli modernist romancılarından kabul edilen Virginia
Woolf’un, kadın bir yazar olarak hem kendi deneyimleri hem
de dünya edebiyat tarihinde kadın yazarların var olma
mücadelesi anlatılıyor.
Kitabının ana mesajı, yazmak için, kadınların kendilerine ait bir odaları ve ekonomik
özgürlüklerinin olması gerektiği, erkekler ne derlerse desinler içlerinden geldiği gibi
yazmaları, bunun mücadelesini vermeleri, bu mücadelenin kendilerinden sonra
gelecek kadın yazarlara da bir yol açacağı gibi temel meseleler üzerinde durur.
“Kadınlar erkekler gibi yazıp, erkekler gibi yaşar ya da erkeklere benzerlerse, çok
yazık olur, çünkü dünyanın büyüklüğü ve çeşitliliği göz önüne alındığında, iki cins bile
yetersiz kalırken, yalnızca bir tanesiyle nasıl idare ederiz? Eğitim, benzerlikler yerine
ayrılıkları ortaya çıkarıp güçlendirmemeli midir?”
Kendine Ait Bir Oda, Virginia Woolf’un
kadınların kurmaca yazarlığı konusundaki
kısa serüveniyle ilgili araştırma yapmak
için gittiği kütüphaneye yanında bir erkek
olmadan alınmamasıyla başlar. Bu girişle
bile en baştan bir kadının neden bir erkeğe
nazaran yazar olmak için daha çok çaba
sarf etmesi gerektiği gösterilmiş olur. Eser
boyunca da genel olarak her alandaki
kadın ve erkek eşitsizliğinin özellikle
kadınların edebiyatta yer alamamaları
durumundaki etkisi sosyal, ekonomik,
psikolojik etkileriyle incelenmiştir. Kadınlar
neden daha az yazar, kadınların yazdıkları
neden küçümsenir ve tüm bunların önüne
nasıl geçilebilir gibi sorulara yanıt
aranmıştır.
52
KİTAP TANITIMLARI
Shakespeare’in bir kız kardeşi olsaydı konulu
kısacık hikâye oldukça ilgi çekici ve önemlidir.
Virginia Woolf, Shakespeare’in kendisi kadar
zeki, yaratıcı ve akıllı bir kız kardeşi olsaydı
acaba o da abisi gibi muazzam eserler üretip
dünyaca tanınabilir miydi? diye sorgulamıştır.
Fakat kız kardeş erken yaşta evlendirilip bu minik
hikâyenin sonunda çok zeki, yetenekli ve yaratıcı
olmasına rağmen hiç kimse tarafından
tanınmadan ve keşfedilmeden hayata veda
etmiştir. Çünkü imkânı, parası, zamanı, odası
yoktur. Woolf’un “Kadınlar yarasalar gibi ya da
baykuşlar gibi yaşar, yaratıklar gibi çalışır,
solucanlar gibi ölürler…” cümlesi işte bu küçük
hikâyeyle anlam bulur.
“Bu kısa ve öz olma durumu yazarın bir şeylerden korktuğu anlamına gelebilirdi;
“duygusal” olmaktan korkuyordu belki, ya da kadınlar tarafından yazılanların çiçeksi
olarak adlandırıldıklarını hatırladığı için bolca diken çıkarmıştı ortaya.” sözleriyle gizli
bir öfke ve sitem belirtir. Ona göre edebiyatın cinsiyeti yoktur, yazarların cinsiyetleri
vardır ve bu ayrım eserlere yansıyabilir çünkü çeşitlilik bu şekilde sağlanır.
“Kadınlar erkekler gibi yazarsa ya da onlar gibi yaşayıp onlar gibi görünürse çok yazık
olacaktır; dünyanın uçsuz bucaksız ve farklılıklarla dolu olduğunu düşündüğümüzde,
iki cinsiyet bile yetersiz kalıyorsa yalnızca bir tanesiyle nasıl idare ederiz? Eğitimin
benzerliklerden ziyade farklılıkları ortaya çıkarıp desteklemesi gerekmez mi?”
Ayrıca Virginia kitapta başka yazarlar için de bazı
düşüncelerini belirtmiştir. Napoleon kadınların eğitim
alacak yetenekleri olmadığını düşünüyormuş.
Mussolini kadınlardan nefret edermiş. 18. yüzyılın
büyük şairlerinden kabul edilen Alexander Pope,
“Çoğu kadın kişiliksizdir.” demiş. Yine kitapta ismi
geçen şair Nick Greene, sahnedeki bir kadının,
aklına dans eden bir köpeği getirdiğini söylemiş.
Virginia Woolf bunun üzerine şu sözleri söylemiştir:
“Bütün bu yüzyıllar boyunca kadınlar, erkeği olduğundan iki kat büyük gösteren bir
ayna görevi gördüler…. İşte bu yüzden Napoleon da Mussolini de kadınların
erkeklerden aşağı olduğunda bu kadar ısrarcıdırlar, eğer onlar aşağıda olmasalardı
kendileri büyüyemezlerdi. Bu da çoğunlukla kadınların erkeklere gerekli olduğunu
kısmen de olsa açıklamaya yarıyor. Ayrıca erkeklerin, kadının eleştirisi karşısında ne
kadar tedirgin olduklarını, aynı eleştiriyi yapan bir erkeğin verebileceğinden daha fazla
acı vermeden, erkeği daha çok öfkelendirmeden kadının, bu kitap kötü, şu resim zayıf
filan demesinin nasıl olanaksız olduğunu da açıklamaya yarıyor. Çünkü eğer kadın
gerçeği söylemeye başlarsa aynadaki görüntü büzülür; erkek hayata uyum sağlayamaz
olur.”
Halİme AKYÜZ 11/B
53
KİTAP TANITIMLARI
KADIN HAKLARININ
GEREKÇELENDİRİLMESİ (MARY
WOLLSTONECRAFT)
Mary Wollstonecraft 1792 yılında feminizmin ilk ve en önemli
eserlerinden biri olan “Kadın Haklarının Gerekçelendirilmesi”’ni
yazmıştır.
13 Bölümden oluşan eser, Wollstonecraft’ın önsözünde
belirttiğine göre üç ciltten oluşan bir serinin yalnızca ilki.
Bölümlerin ana temaları insan hakları, eğitim, ailede eğitim,
kadınlara karşı ayrımcı yaklaşım sergileyen yazarlara eleştiri
gibi konular olsa da aslında tüm bölümlerde kadınların
erkeklerle eşit hukuki haklara sahip olması vurgulanıyor, bunun
için çeşitli argümanlar sunularak bir yandan da karşıt görüşler
çürütülüyor. Tarihte feminizmi tanıma kavuşturan ve bu konuda
gerekçelendirme yapan ilk kitap olması özelliğini de içinde
bulundurur.
Öncelikle bu kitabı okurken yazıldığı dönemi de göz önünde bulundurmalıyız. Çünkü
yazar bu kitabı kaleme alırken kendi döneminde yaşanan durumlardan, duygu ve
düşüncelerden de etkilenmiştir. Sonuç olarak yaşanılan dönemler bireyi ve dolayısıyla
ortaya çıkan eserleri de etkiler.
Mary Wollstonecraft da yazdığı bu kitabını dönemindeki kadınlara hitaben yazmıştır. Ve
bununla birlikte kadınların haklarını korumak ve onlara doğru yönü göstermeye
çalışmaktadır. Kimi okuyucular kitabı okuduğu süre içerisinde yazarın kadınları
savunurken bir yandan da yerdiğini düşünebilir. Wollstonecraft yaşadığı dönemde
kadınların güzellik algısı içerisinde olduğunu ve kadınların değersiz olarak görülmesinin
yine kadınların suçu olduğunu söyler. Kadınlara karşı bu sert tutumunun sebebi,
hatalarını fark edip yanlışlarını düzeltme ve en azından bir adım atmalarını sağlamaktır.
Yeteri kadar ayrıcalık verildiğinde kadınların da birçok şeyi başarabileceğini de belirtir.
'Akıllarına değil, güzelliklerine ilgi gösteriyorlarsa, kadınların
zihinleri ekilmemiş topraklar olarak kalacaktır.’ sözüyle de
aklın ve kadınların aklı temel almasının önemine değinmiştir.
Akıl yazarın kitabında titizlikle üzerinde durduğu bir diğer
argümandır. Wollstonecraft erdemlerin en büyüğünün akıl
olduğunu bizi diğer varlıklardan ayıran en önemli özelliğimiz
olduğunu söyler. ‘Nihayetinde, bizleri her şey karşısında
bağımsız kılan tek şey aklın doğru kullanılmasıdır. Akla
hizmet özgürlüklerin en eksiksizini getirir.’
Ancak insanların aklı kullanma biçimini şu sözle eleştirir;
'İnsanlar genel olarak akıllarını ön yargılarını söküp atmak
için değil, onları meşrulaştırmak için kullanıyorlar.' (sayfa-
18)
54
KİTAP TANITIMLARI
Ayrıca aklın kullanılmasından doğal olarak bilgi ve erdem de doğar ve toplumu bir
arada tutan, yasaları yöneten akıl, erdem ve bilgeliktir der. Ama toplumda en önemli
şeylerin ‘unvan’ ve ‘ayrıcalıklar’ olduğu, herkesin kendisine verilecek bir parça toprak
uğruna akıl yerine duyarlılıklarıyla hareket eden birer kafire döndüğünü de belirtir.
(sayfa-19)
Bu kitapta aynı zamanda Wollstonecraft daha önce kadın hakları konusunda
düşüncesini dile getirmiş diğer düşünürleri de eleştirmiştir. Ama bunlardan en çok
Rousseau’yu eleştirmiştir. Rousseau’nun bu hakkındaki düşünceleri de şunlardır:
Rousseau, insan eşitliği konusundaki görüşleri ile sık sık övülürken, kadınların
eşitliği hak ettiğine inanmıyordu. Rousseau’ya göre, kadınların refaha ulaşmak için
erkeklere güvenmeleri gerekiyordu; çünkü kadınlar erkeklerden daha
duygusallardı. Erkeklerin kadınları arzulamış olabileceklerini, ama hayatta kalmak
için onlara ihtiyaç duymadıklarını, kadınların ise hem erkekleri arzu ettiğini hem de
onlara ihtiyaç duyduğunu savundu. “Emile” de, kadınların ve erkeklerin eğitiminde
ihtiyaç duyduklarına inandıkları ve iki cinsiyet arasındaki fark hakkında yazıyor.
Rousseau’ya göre bir kadın için hayatın asıl amacının eş ve anne olması
olduğundan, erkeklerin geleneksel olarak sahip olduğu ölçüde eğitilmesine gerek
olmadığını söyler.
Ve Mary Wollstoneceaft da Rousseau’yu eleştirerek şunları söyler;
'Rousseau sorgulamalarını bir adım daha öteye taşıyabilseydi, ya da solumaya bile
tenezzül etmediği o sisli havanın içinde daha açık bir görüş edinmeyi
başarabilseydi, koşarak duyusal cehaletin karanlığına kaçmak yerine, o parlak
zihniyle, gerçek uygarlığın kurulması durumda insanın nasıl mükemmelleşeceğini
düşünebilirdi.' (sayfa-27)
Halime AKYÜZ 11/B
55
KİTAP TANITIMLARI
Bilinmeyen Bir Kadının Mektubu
Bilinmeyen Bir Kadının Mektubu, Stefan Zweig’ın en tanınmış romanlarından bir tanesidir.
İlk kez 1922’de yayınlanan bu kitap, dilimize Almanca aslından çevrilmiş olup mektup niteliği
taşımaktadır.
Öyküde aşkın psikolojik çözümlemesini kadının iç dünyasından yola çıkarak yapan Zweig,
aynı zamanda, aşkı da sorgulatıyor. Bu mektup, çocukluğundan beri âşık olduğu bir adama,
bir kadın tarafından yazılan ve bu aşkın hikâyesinin anlatıldığı bir mektuptur. Yazar, bu
mektupta bir yandan kadının hayatındaki dönüşümlerini, bir yandan da adamın bu hayattaki
yerini sorgulatır bizlere.
Okurun karşılaştığı aslında bir çocukluk aşkının, bir yetişkin aşkına dönüşümü, çocukluğun
masumiyetindeki aşka erişilmezliğin çaresizliği, yetişkinlikte ise aşkı yaşama tutkusunun o
adama gidişiyle sonuçlanmasında bile yeniden canlanan acının kendisidir.
Konusu;
Kitap, tanınmış bir yazar olan R’nin Viyana’ya
dönmesiyle başlıyor. R, gezi sonrası eline geçen bir
mektubun üzerinde yazan “Beni hiç tanımamış olan
sana” hitabı ile başlayan mektubu ilginç bulup okumaya
başlıyor ve bu noktadan itibaren hayatına başka bir
pencereden bakacağı bir yolculuğa atılıyor.
Roman bir kadının elinden yazılan, kendi çocuğunun
ölümü ile başlayıp kendisinin ölümü ile sonlanan bir aşk
hikâyesinin arasına sığdırılmış bir kadının hayatını
anlatıyor. Kadın, adamı ilk gördüğü andan itibaren
platonik bir biçimde âşık oluyor ve ondan ömrünün
sonuna kadar vazgeçemiyor. Hiçbir sevgi
göstermemesine rağmen sadece bir iki kere adamla
olmasını kendisine lütuf sayarak yaşamaya devam
ediyor. Ta ki çocuğu hayata gözlerini yumana kadar.
Kadın, R’den ona kalan en değerli hazineyi kaybedince
bu mektubu yazmaya karar veriyor. Lakin kadın
ölmemesi durumunda mektubu adama vermeme ve
sonsuza dek susma kararı alıyor.
56
KİTAP TANITIMLARI
Aslında kadın adamın hayatının her daim içinde olmasına rağmen adam kadını asla
hatırlayamıyor. Mektup bittiğinde ve her şey gün yüzüne çıktığında bile kadın, adam için daima
bir hayalet. Kadının zorlu bir yaşamı oluyor. Kadının hayatına, R ilk dahil olduğu zaman 13
yaşında bir çocuktu ve kadın, küçük yaşta babasını kaybettiği için hayata yenik başlamak
zorunda kalıyor. Kadın, daha onu görmeden onun yaşam tarzından etkileniyor ve onu kafasında
daha çok coğrafya hocasına benzetiyor. Onu ilk gördüğünde tutkulu bir şekilde aşık olup, R’yi
gözlemlemeye başlıyor. Hayatı boyunca görünmez olan bu kadın, annesi başkasıyla evlenip
farklı bir yere taşınmak zorunda kalınca hayatını ışık almayan bir mağaraya hapsolmuş gibi
hissedip adama gidiyor. Kapıyı kendini zorlayarak çalıyor ve kimse açmayınca eve geçip
bekliyor. Saatlerce hayatını ve hayallerini süsleyen adamı beklemiş fakat adam başka bir kadınla
birlikte eve dönünce tüm hayalleri yıkılıyor. Onu evden zorla alıp Innsbruck’e götürdüklerinde
ayak direyecek gücü kalmıyor. Herkesten, her şeyden uzak yaşamaya başlıyor.
Viyana’ya döndüğünde bir şekilde adamla karşılaşıyor ve adam tüm çapkınlığıyla kadını ikna
edip (!) yemeğe çıkarıyor. Üç gece birlikte olmalarından sonra R seyahate çıkıyor ve kadına ona
ulaşacağını söylüyor. Adam asla kadına ulaşmıyor ve geçmişteki bir anıya dönüşüyor kadın onun
için.
Bunun üzerine kadın hamile kalıyor ve
çocuğunu, hayatını adadığı adamdan geriye
kalan tek şeyi, doğurmaya karar veriyor. Birkaç
kez evlenme teklifi alsa da kendini daima ona
sunmaya hazır olabilmek için evlenmiyor. Ve bir
gece yine karşılaşıyorlar. Fakat adam, kadını
hatırlamıyor. Her yıl kadın doğum gününde
adama çiçekler yolluyor ama adam kimin
yolladığını merak dahi etmeden bir ömür
sürüyor. Ve kadın, R’nin hayatında sadece yüzü
silik bir hayalet olarak kendi hayatına son
veriyor.
Arya AKYÜZ 9/C
57
KİTAP TANITIMLARI
AHLAK METAFİZİĞİNİN
TEMELLENDİRİLMESİ
(GRUNDLEGUNG ZUR METAPHYSİK DER
SİTTEN)
Kant’ı tanımadan onun ahlak yasası için var olan ideasını veya ne yapmak
istediğini anlamak oldukça güçtür. Immanuel Kant hayatını bir çalar saat
gibi düzenli ve planlı yaşayan bir insan, hatta bir sözünde “ İzleyeceğim
yolu ben çizdim. Yürümeye bir kere başladım mı hiçbir şey
durduramayacak beni” diyor. Düzenlilik örneğiydi, öyle ki ona “Königsberg
saati” lakabını takmışlardı. Ders günlerinde onu evden çıkarken görenler
saatin dakikası dakikasına sekiz olduğunu bilirlerdi. Hayatı boyunca
“filozofun yolu”ndan sadece iki kere farklı yerlere gitmiş. İlki Rousseau’nun
Emile’ini edinmek için, ikincisi ise Fransız Devrimi ilan edildikten sonra
yayılan haberi almak için.
Bu yüzden Kant gibi katı düzenlilikle hayatını yaşayan birinin felsefesi de böyle olacağı aşikardı. Kant
ilk kitabını yazmaya başladığı zaman son kitabının nereye varacağını biliyordu. İlk kitabı olan Saf Aklın
Eleştirisi, Kant’ın şahane eserler dizisinin, ilmek ilmek işlemeye başladığı ve Batı felsefe tarihini
tamamıyla değiştirecek olduğunu belli eden ilk kitabıydı.
Antik Yunan’dan beri süre gelen temellendirme sistemini
değiştirmiştir. Kant öncesi gerçeklik kavramı, ya insana
içkin(içinden gelen gerçeklik) ya da aşkın( dış etkenlerden gelen
gerçeklik) bir de bunların üstünde hakikat ya da Tanrı vardır o da
tüm bu yasaların üstünde olarak görülmekteydi. Kant gerçekliğin
saf aklından (Transandantal gerçeklik) geldiğini söyledi, Kant,
akletmeyi akletmenin ne demek olduğunu saf akılla açıklamaya
çalışmıştır.
Etik, doğaca uyarılan insan istemesinin yasalarını belirlemektir.
Etik, her şeyin akletme yeteneğine sahip canlıya göre olması
gereken yasalardır. Fizik ise her şeyin doğaya göre olup bittiği
yasalardır.
Kant’ın ahlak yasasındaki en büyük amaçlarından biri de doğal varlık olan insanı ahlaki varlık
seviyesine taşımaktı. Doğanın zorunluluğu ile ahlakın zorunluluğu çok farklı şeylerdir, doğanın
zorunluluğu, yer çekimi kanunu gibi iken, ahlakın zorunluluğu, kendi kendini istemenin zorunluluğudur.
İnsandan, biyolojik tür olarak ve ahlaki bir yaşam süren insan olmaklıktan
bahsetmektedir. İnsan beden olarak doğa yasalarına tabi iken, akıl
bakımından doğa yasalarından özgür eyleme olanağına sahiptir. Özgürlükler
ahlak yasası için vazgeçilmezdir. Özgür seçimlerini yapamayan insan, ahlaki
davranışlarda bulunmanın ilk ilkesi olan özgür tercih yapmayı imkansız kılar.
İnsan, toplumun çıkarına uygun eylemeyi arzularken bir yandan da kendi
çıkarlarını yaşamayı arzulayacak ve toplumun bütünlüğüne, toplumun
çıkarlarına aykırı davranacak ve düzeni de bir yandan bozacak.. İyiyi
yapmayabilirsiniz ama iyiyi eyleme de kendisini zorunluluk olarak ortaya
koyar.
58
KİTAP TANITIMLARI
A priori ve a posteriori nedir?
A priori: deneyimden bağımsız deneyime öncel, deneyime ihtiyaç
duyulmadan edinilen bilgidir. Matematik bir a priori bilgidir, 5+7 nin 12
olduğunu bilmek için herhangi bir deneyime ihtiyaç duymayız, kendi
kendini açıklar başka şeye ihtiyaç yoktur.
A posteriori: deneyimle edinilen bilgi, sonsal, deneyime bağlı bilgidir. Bu binada 100 kişi vardır
önermesini bilebilmek için tüm binadakileri deneyimlemen lazımdır, saf akıl bu önermeyi açıklayamaz.
Yargı gücümüz a posteriori edinimlerle zenginleşir ve bu zenginleşen yargı gücümüz a priori ahlak
yasasını doğru uygulamamızı sağlar.
Ahlak yasası sentetik a priori olmalıdır. Deneyimlerden yola çıkarak tümevarımsal olmayacak,
genişletici olacak, mantıksal zorunluluk taşıyacak ama analitik de olmayacak, aklın transandantal
zemini içerisinden çıkmayışı nedeniyle evrensel olacak. Ahlaki eylemler tanımı gereği toplumsallığı
şart koşmak mecburiyetindedir. ''Öyle bir davran ki davranışının ilkesi evrensel yasa olarak kabul
edilsin”
Bir şeyin ahlakça iyi olması ahlak yasasına uygun olması için yeterli değildir. Ahlak yasası için iyi
olmasının bir diğer koşulu ise ahlak yasası için yapılmış olmasıdır. Uygunluk raslantısal olabilir.
Immanuel Kant bir sözünde şunları der: “Ahlak yasası,
saflığında ve halisliğinde, saf felsefeden başka bir yerde
aranmamalıdır. Bu saf ilkeleri deneysel olanlarla karıştıranlar
felsefe adını hak etmez.” Bu kesitte bahsedilmek istenen
deneysel olanla karıştıranlar felsefe adını hak etmez kısmı,
deneysel bilgilerin bilimin alanı olduğunu ve bu yüzden felsefe
olarak adlandırılamayacağına vurgu yapılmaktadır.
Saf ve pratik aklın bilgeliğine dayanan ilkelere Ahlak Metafiziği denir. Ahlak metafiziğinin işi, olanaklı bir
saf isteme idesini ve ilkelerini araştırmaktır. Psikoloji tarafından ortaya çıkarılan insan istemesinin eylem
ve koşullarını araştırmak değil(Çünkü o mantık ve beraberinde bilimin işi). Genel pratik dünya bilgeliğinde
ahlak yasalarından ve ödevden de söz edilmesi bu söylediklerime karşı bir itiraz sayılmaz.
Bir şeyi yasanın kendisi gereği çıkarsızca yapmak sana zarar vermiş gibi dursa da Kant'a göre” Bir
mücevher gibi kendi tüm değerini kendinde taşıyan bir şey olarak kendi başına parıldar.” Yararlılık ve
verimlilik bu şeylerde kullanılmamalıdır çünkü faydasızdır.
Akıl, mutluluk için değil asıl amaç yani ahlak metafiziği içindir. Mutluluk evrensel ahlak metafiziğinin bir
sonucu veyahut ondan doğacak bir şey olarak, onun altında insanın kişisel amaçları olarak
beklemektedir. Mutluluk gibi istemeler koşullu istemelerdir.
ÖDEV KAVRAMI
Bir eylemin ödevden dolayı mı yoksa bencil çıkarlar için mi yapıldığı kolayca ayırt edilebilir. Ödev
kavramı iyi istemenin bazı özel kısıtlamaları ve engelleri ile birlikte içerir. Ödevde belli amaçlar olabilir
ama bencil çıkarlar şeklinde olmaz. Ödevi uygun olan şeylerin ille de vicdani veya dürüst yapılması şartı
yoktur. Hatta dürüst olmayıp ödeve uygun olan şeyler de vardır. İsteme biçimsel olan apriori ilkesi ile
içerikli aposteriori güdüleri arasında tam ortasında, sanki bir yol ağzında durur. Eğer ödevden dolayı
yapılıyorsa herhangi bir içerikli ilke bulunmadığından istemenin biçimsel ilkesi tarafından belirleniyordur.
Yalan tamamiyle ve her halleriyle yanlıştır. Birisinin yaşamı söz konusu olduğu durumlarda bile yalan
söylenmemelidir. Çıkar güdülerek söylenen yalan etik olarak yanlıştır. Yapabildiğimiz her yerde iyilik
yapmak bir ödevdir.
Cem Ali MUTLU 10/B
59
KİTAP TANITIMLARI
SATRANÇ
Kitabın kapağını açıp sayfalarında göz gezdirmeye
başladığınızda kibirli bir satranç ustasının bulunduğu
konuma nasıl geldiği ile ilgili bir kitap okuyacağınızı
düşünebilirsiniz ama bu kitap sandığınızdan çok daha
fazlasıdır.
Kitapta ilk olarak Mirko Czentovic isimli kişi iletişim kurma ve anlama güçlüğü çektiğinden dolayı
çevresi tarafından kıt akıllı olarak bilinmektedir ancak bir süre sonra bu kişinin satranç üzerindeki
yeteneği fark edilmiş ve satranç alanındaki başarıları ile çok kısa zamanda büyük bir şöhrete sahip
olmuştur: İlk bölümlerde bu konu işlenmektedir ancak ilerlediğimizde aslında bundan çok daha
derin bir konu olan "İnsanın hiçleştirilmesi" ele alınmaktadır.
Düşünün ki içinde sadece dolap ve yatak bulunan bir odadasınız, televizyon yok, kitap yok , kalem
yok, kağıt yok , müzik aleti yok, bunların hepsini bir kenara bırakalım içine ışık bile almayan bir
odadasınız, ne kadar dayanabilirdiniz? Belki de pek çoğumuz bir kaç saat bile dayanamazdık ancak
savaş yıllarında Naziler üst kademede bulunan insanları sorgulamak için size yukarıda bahsettiğim
koşullarda olan odalara yerleştiriyorlardı ki içerde bulunanlar Nazilerin istediklerini verene kadar
başka hiçbir şey düşünemesinler; kitapta da bu durumda sorgulanan bir kişinin bakış açısından
hissettikleri anlatılmaktadır.
Berk TERZİ 11/B
60
FİLM TANITIMLARI
1-FRİDA (2002)
Konu, Frida'nın büyük aşkı Diego ile tanıştığı gün ile başlar.
Politikaya olan ilgisi ile karşımıza çıkan Frida, geçirdiği kaza
sonrası bel kemiğinden bir sakatlık yaşar. Bu sebepten hayatı
boyunca onlarca ameliyat geçiren sanatçının aylarca
göğsünden ayak parmak ucuna kadar dev bir alçıyla yatağa
mahkûm kaldığı zamanlarda gösterdiği azim, kararlılık ve
yaşama isteği birçok insana örnek olacak cinstendir.
2-THE HOURS (2002)
Yıl 1923... Başarılı yazar Virginia Woolf, Londra'nın dışındaki
gözlerden uzak evinde Mrs. Dalloway isimli kitabını yazmaya
başlar. Sağlık problemleriyle boğuşan Woolf, ağır bir depresyonun
pençesindedir...
Yıl 1951... Tutkuyla Mrs. Dalloway'i okuyan ev kadını Laura Brown
sahip olduğu hayattan kaçmanın tek yolunu böyle bulur.
Yıl 2001... AIDS'e yakalanan eski kocasının onuruna bir parti
düzenleyen Clarissa Vaughan ve eski kocası arasında Mrs.
Dalloway üzerine kurulu özel bir bağ vardır.
Farklı zaman dilimlerinde yaşayan üç farklı kadının bir gününü,
Virginia Woolf'un kült romanı Mrs. Dalloway ekseninde anlatan
film 9 dalda Oscar'a aday gösterilmiş, bunlardan birini kazanmıştı.
61
KİTAP VE FİLM ÖNERİLERİ
Kadın Hakları Tem
alı Diğer Filmler:
Dangal (Aamir Khan) (2016)
Milyon Dolarlık Bebek (Million Dollar Baby) (2005)
Şeytan Marka Giyer (The Devil Wears Prada) (2006)
Tatlı Bela (Erin Brockovich) (2000)
Omuz Omuza (1998)
Jane'in Zaferi (G.I. Jane) (1998)
Kadın Hakları Temalı Kitaplar:
Toplumsal Cinsiyet Yanılsaması (Cordelia Fine)
Kendine Ait Bir Oda (Virginia Woolf)
Karanlığın Sol Eli (Ursula K.)
Kadınlık mı Annelik mi? (Elisabeth Badinter)
Kurtlarla Koşan Kadınlar (Clarissa Pinkola Estes)
Feminizm Herkes İçindir (bell hooks)
Cinsiyet Belası (Judith Butler)
Kadınlar Ülkesi (Charlotte Perkins Gilman)
Dans Edemeyeceksem Bu Benim Devrimim Değildir
(Emma Goldman)
62
MAVİ ÇORAPLILAR
Mavi
Çoraplılar
Hareketi
İngilizcesi “Blue Stockings Society, Almancası “Blaustrumpf” olan Mavi Çoraplılar; “1.
Dalga Kadın Hareketleri” için çalışan kadınlar için kullanılan bir hakaretti. Jacob ve
Wilheim Grimm’in Almanca Sözlüğü’nü çıkartırken sonra bu sözün anlamını “yalancı”,
“iftiracı” ve “kasıntı” olarak kullanmışlardır. Bu anlamda Johann Sebastian Bach’ın 1707
popurisinde “…ve bazı saray hizmetkarları mavi çorap giyerler” diye bir bölüm
geçmektedir.
Benjamin Stilllingfeet Kavramın bundan sonraki çıkışı, 18. Yüzyıl ortalarındadır.
Elizabeth Montagu bir parti düzenler. Bu parti o dönemin kadın
partilerinin geneli (belki tamamı) olan, sadece, kumar oynama
ve moda hakkında konuşmaya başkaldırı olarak edebi ve
sanatsal bir parti olmuştur, bu partiye gelmiş olan baylardan biri
olan bitkibilimci Benjamin Stillingfeet erkek gece kıyafetlerinde
alışılmış olan ipek çorap yerine mavi bir garn çorap giymiştir.
Bu eski parti modasının skandal biçimde yok oluşu her yerde
konuşulmuş, bu partilere katılan herkes belki hakaret için belki
başka sebeplerle, muhtemelen Stillingfeet’in çorabı baz
alınarak, “mavi çoraplılar” olarak adlandırılmıştır.
Deniz GENÇYUVA 10/A
63
SÜFRAJET
Süfrajet
Süfrajet, 20. yüzyılın eşiğinde Birleşik Krallık’ta ortaya çıkan ve pasif direniş, kamu toplantılarını
bölme, açlık grevi yapma gibi yollarla kadınların seçme ve seçilme hakkını savunan hareket için
kullanılan bir kelimedir. İngilizcede oy kullanma hakkı anlamına gelen “Suffrage” kelimesi, bu
kadınlara karşı olanlar tarafından kelimenin sonuna eklemlenen “ette” (ufak) eki ile yaptıkları
protestolar alay konusu edilmiştir. Temelinde kadınların erkeklerle eşit haklara sahip olmasının
gerekliliğini vurgular. Ağırlık olarak toplumun orta ve üst sınıftan gelen bu hareketin destekçileri, bu
uğurda yıllarca mücadele ederek kadınlara oy hakkı verilmesini sağlamışlardır.
İngiltere’de Kraliçe Victorya dönemi
kadının toplumsal cinsiyet rollerinin
tartışıldığı bir dönem olmuştur.
Geleneksellikten sanayi toplumuna
dönüşen İngiltere’de kadının rolü yeniden
belirlenmeye çalışılmış, kadınları ev içi
alanda tutmak için fikirler geliştirilmiş ve
kadın evinin alanında yaşamaya devam
etmelidir, erkekler ise sosyal hayatın
çevrelediği alanda yaşamalı anlayışı hâkim
olmuştur.
Süfrajetler, Birleşik Krallık'ta bulaşıcı hastalıklar yasası olan Contagious Diseases Acts’ın
karşıtlarından meydana gelmiştir. 1903 yılında, Emmeline Pankhurst, Birleşik Krallık'ta radikal kadın
hareketi olan, ilerleyen yıllarda ise protestolar ve açlık grevleriyle dikkat çeken Kadınların Sosyal ve
Politik Birliği’ni (Women’s Social and Political Union) kurmuştur. Kızı Christabel Pankhurst, Birleşik
Krallık'ta kadınların seçme ve seçilme hakkı için savaşan önder süfrajetlerden biri olmuştur.
Süfrajetler, kamu alanında, açıkça sigara kullanarak
bir tabuyu yıkmaya çalışırlar. Çünkü o dönemde kamu
alanında sigara kullanmak* sadece erkeklere verilen bir
imtiyazdı ve kadınlara bu isteklerinin haksız olduğu
kabul ettirilmeye çalışılıyordu. 1910 yılında amacı kadın
haklarının genişletilmesi olan yasa tasarısının
düşmesinin ardından çeşitli tepkiler gösterildi. Örneğin
1913’te Emily Davison, protesto amacıyla kendini bir at
yarışında Birleşik Krallık Hükümdarı V. George’un
atının önüne atmış ve birkaç gün sonra da ölmüştür. I.
Dünya Savaşı’nın başlamasıyla Birleşik Krallık'ta
kadınların oy hakkı kampanyaları geçici olarak
durmuştur. 64
(*Sigara kullanmak sağlığa zararlıdır!)
SÜLFRAJET
Aynı yıl, tarihte ilk kez bir kadın örgütü tarafından fiziksel şiddete
karşı koruma birimi kuruldu. Adı “The Bodyguard” olan bu birim
kadınları sadece polisin şiddetine karşı değil, genel anlamda erkek
şiddetine karşı da koruyordu. Bu iş için hem güçlü kuvvetli kadınlar
istihdam ediliyor hem de diğer kadınlara bir Japon öz-savunma sporu
olan Jiu-Jitsu eğitimi veriliyordu.
Alice Paul ve Lucy Burns, Amerika Birleşik Devletleri’nde “Kral
Wilson” unvanı verilen Amerika başkanı Woodrow Wilson’a karşı bir
dizi protesto hareketi yürütmüştür. 1916 Haziran ayında Alice Paul
tarafından kurulan Ulusal Kadınlar Partisi’nin (National Woman’s
Party/NWP) birçok üyesi 1917 -1919 yılları arasında tutuklanmıştır.
20. yüzyılın etkili İngiliz düşünürlerinden olan John Stuart Mill, mevcut toplumsal ilişkileri düzenleyen
kadın-erkek arasındaki durum ve tutumların eşitlik ilkesine göre oluşturulması gerektiğini söylemde
bırakmayıp dediğini uygulamaya koyabilen iyi bir örnektir. Çağdaşı olan düşünürlerin hepsi eşitlik,
özgürlük, hoşgörü ve uzlaşı gibi kavramların olması gerektiğini imgelerken bunları erkek özelinde ele
almışlardı. Oysa Mill, kadın hareketleri ile ilgili çalışmalar yapan ve kadın hareketlerinin siyasal haklar
için bir dinamik yarattığını kabul eden düşünür olarak karşımıza çıkmaktadır. Entelektüel yapının
toplum içinde gelişebilmesi için “mükemmel bir eşitliğin” olması gerektiğini savunmuştur. Karar alma
mekanizmalarında kadınların yer almasının olumlu yönlerini çeşitli eserlerinde topluma anlatmaya
çalışmıştır. Eşi Harriet Taylor Mill ile birlikte kadın-erkek birlikte hareket edildiğinde sorunların daha
etkin, hızlı ve güvenilir bir biçimde nasıl aşılabildiğinin altını çizmiştir. O döneme kadar görülmesi zor
bir kadın-erkek dayanışmasının parlamentoya kadar uzanan yolculuğunda siyasal haklar başta
olmak üzere, kadınların da eğitim, kültür, sanat, sosyal hayat içinde neden olmaları gerektiğini
kadınlar adına “Avam Kamarası”nda savunan tek erkektir. Eril bir söylemin geliştiği Avam
Kamarası’nda hazırladığı “kadınların oy verme hakkı” ile ilgili yasa tasarısını sunması, tarihte bir ilki
de beraberinde getirmiştir. Yüzyıllar boyunca tartışılan ayrımcılığın,
ötekileştirmenin toplumlar için öncelikle insanların
mutluluğunu engelleyici bir özelliği olduğunu ortaya
koymaya çalışmıştır. Bu anlatılar, kadın-erkek ilişkileri ve
özellikle siyasal alanda kadınların yer bulmaları ile ilgili
çarpıcı örneklerdir. Kadın-erkek her alanda bir arada
hareket etmenin toplumları ve insanlığı ne denli ileri
götürebileceğini önyargılardan uzaklaşmış bir şekilde ele
alan önemli bir düşünürdür. Toplumlarda, kadınların
ötekileştirilmesinin yine toplumlar için büyük bir kayıp
olduğunu yüzyıllar önce dile getirebilmiştir.
Bütün bunların ardından savaş sonucu oluşan işçi eksikliği, hem ABD`de hem de Birleşik
OY
Krallık'ta kadınların kamusal hayattaki birçok alanda olan varlığını güçlendirmiştir. Bunun
sonucu olarak da kadınların seçme ve seçilme hakkının kabulü gerçekleşmiştir. 1919 ve
1920 yıllarında ABD’de ve 2 Temmuz 1928’den itibaren Birleşik Krallık'ta kadınların seçme
ve seçilme hakkının değiştirilmesiyle kadın hareketleri amacına ulaşmıştır.
Gaye Nur ERKMEN 10/B
65
FELSEFE KUTUSU YAZILARI
FELSEFE
KUTUSU
YAZILARI
Derin Sinem Yazıcıoğlu 10/C :
(1. SEÇİLEN YAZI)
“Niyet kelime anlamı olarak bir eylemi önceden planlama, istediğine karar verme ve o
amaca yönelme anlamlarına gelir. Niyet tamamen kişinin kafa yapısına ve vicdanına bağlı
olduğundan, başka biri tarafından zorlama yoluyla değiştirilemez. Sonuç ise kelime olarak
bir olayın yol açtığı başka bir durum anlamına gelir. İkisini karşılaştırmaya çalışırsak eğer,
sonuç niyetten daha kapsamlı bir eylem olduğundan, içinde eylemi yapan kişinin niyeti
dışında daha birçok sebep barındırır. Çevreden gelen etkileşimlere her daim açık olması
da gerçekleşmesinde tek bir niyetten çok daha fazlasını barındırmak zorunda olduğu
anlamına gelir. Buradan çıkarılacak anlam ise niyeti niyet yapanın siz olmanıza karşın
sonucu etkileyen tek kişinin siz olmadığınızdır.
Çevrede gördüğünüz her eylem planlanmış bir amaç (niyet) doğrultusunda gerçekleşmiş
bir sonuçtur. Fakat davranışı iyi yapmanın sonuç olmadığına katılmamdaki önemli nokta;
hiçbir sonucun sonuncu, hiçbir sonun da son olmadığıdır. Sonuç başka bir sonuca vesile
olur, o da bir başkasına... Küçük olayların büyük ve öngörülemez sonuçlar doğurabilme
ihtimali ve sonuçların durmaksızın devam edip değişmesi; bu kadar değişken bit duruma
“iyi ya da kötü” ifadelerini net bir şekilde kullanmaktaki tutarsızlığın kanıtıdır. Edward
Norton Lorenz’in (1917-2008) Kaos Teorisi ile ilgili olan Kelebek Etkisi çalışması ve bu
duruma verdiği “Amazon Ormanları’nda bir kelebeğin kanat çırpması, ABD’de fırtına
kopmasına neden olabilir.” örneği özet niteliğindedir. Sonucun tüm bu özelliklerine karşın,
niyet tamamen sabittir. Bir kere karar verilip gerçekleştirilebilir ve ardından değişemez. Bu
durumda belli bir kalıbın içine koyması, sonuca göre çok daha kolay ve mantıklıdır. Ve en
önemlisi de etkileşime kapalı olduğundan, bir davranışı iyi yapan direkt olarak niyettir.
Sadece ve sadece size bağlıdır.
Sonuç ne olursa olsun iyi bir niyet, iyi bir davranış anlamına gelir. Burada anlamı
güçlendirmek adına “Niyet hayır akıbet hayır” atasözünden faydalanabiliriz. İnsanı iyi
yapan, bir şeyi eyleme koyarken neyi düşündüğü ve amaçladığıdır. İşte bu durumda insanı
vicdanının ızdırabından kurtaracak tek şey niyettir. Çünkü niyet, tüm bu kavramlar arasında
en soyut olanı olsa bile, günün sonunda en elle tutulur gerçektir.”
66
FELSEFE KUTUSU YAZILARI
Anonim:
“Bu soruyu ilk gördüğümde biraz düşünmüş ancak çözememiştim, zamanla etrafımda şahit
olduğum olaylar hep bu soruya farklı bir cevap veriyordu. Bir insanın yaşlı birine isteyerek
yardım etmesi ardındaki niyet sayesinde o yaşlı kişiyi mutlu etmişti. Çocukların çöpü basket
atma oyunu ise ortaya çıkan sonucu güzelleştirmişti. Çocukların annelerine yemek yaparken
yardım etmesi ise hem ardındaki niyet hem de ortaya çıkan sonuç olarak iyi bir davranıştı. Her
ikisi de olmadan bile hem davranış yapan hem de yapılan kişinin hoşnut olabileceği bir
duruma bile şahit oldum. Sınavıma çalışmıştım ve son dakikalardı, zil çaldı ve sınav başladı.
Sınavımız zor da olsa güzel bir sonuç bekliyordum. Sınav bitmiş ve hoca gitmişti. Sınıftaki
herkes kopya çektiğini ve güzel sonuçlar beklediğini söylüyordu. Bunu duyunca sinirlerim
bozulmuştu. Hocamız hiç mi fark etmemişti bu durumu? Hiç mi telefonları görmemişti? Ben o
kadar emek vermiştim, hepsi birbirlerine teşekkür ediyordu. Aklıma bu soru geldi. Davranış iyi
değildi ancak yapan da yapılan da bu durumu sevmişti. Bu sorunun aslen kesin bir cevabını
bu yüzden bulamadım. Fakat kesin olarak anladığım şey bir davranış her şekilde bakış
açısıyla görülebilir. Bazen ortaya çıkan sonuç bazen ise ardındaki niyet. Ben kendi açımdan
niyet derdim ancak bu kadar olaya şahit olunca bu konu biraz karmaşık olmuştu. Kesin bir
cevabım yok ancak bir duruma her yönden bakmalı ve öyle karar vermeliyiz diye
düşünüyorum.”
Sudenaz Batan - Yunus Emre Anadolu İmam Hatip Lisesi 11/A :
“Bir davranışı iyi yapan şey niyettir ama sonucu niyeti değiştirebilir.”
Sultan Kargın:
“Bir davranışı iyi yapan ortaya çıkan sonucudur.”
Mayla Kayıkçı: Gönül Recepoğlu: Anonim: Derya Aydoğdu:
“Niyettir.” “Niyettir.” “Niyettir.” “Ortaya çıkan sonuçtur.”
Ömer Saltık:
“Bu soruyu cevaplamak için önce “iyi davranış”ın ne olduğunu yorumlamam gerektiğini
düşünüyorum. “İyi davranış” nesnel bir yargıyla yorumlayabileceğimiz bir şey değildir. Bir
hırsız ile bir âlimin iyi davranışı yorumlama şekilleri birbirlerinden farklıdır. Yaşlı birine
otobüste yer vermek benim için iyi bir davranış değildir mesela. Oysaki birçok insana göre iyi
bir davranıştı bu yapılan. Yani bence bu yüzden bu soru tam olarak cevaplanamaz. Herkes
kendi “iyi davranış” anlayışına göre cevaplayacaktır bu soruyu.
Soruyu yine de insanların büyük bir kısmı tarafından kabul görmüş normlara göre
cevaplayacak olursam cevabım şöyle olacaktır:
Bence davranışı, hem niyet hem de sonucu çok fazla etkilemektedir. Mesela davranışı kötü
niyetle yapan biri, yaptığı davranışın karşıdaki kişi için iyi bir sonuç verdiğini görürse, bu
davranış kendisi için kötü bir davranış sayılacaktır. Çünkü niyetinde başarısız olmuştur.
Sonuca baktığımızda ise davranışın yapıldığı kişi için iyi bir sonuç doğurduğu ortadadır.
Niyete bakmaksızın kişi, kendi için iyi bir sonuç doğurduğundan, davranışı iyi bir davranış
olarak görecektir. Yani soruda sorulan hangi tarafı tek başına ele alırsak, o taraf davranışı
etkileyen taraf olmaktadır. Bu soruyu (kendimce) cevaplayabilmek için niyetin (kötü ya da iyi)
ve sonucun (kötü ya da iyi) ne olduğunu bilmem gerektiğini düşünüyorum. Yoksa sorunun
bendeki cevabı değişkendir.”
67
FELSEFE KUTUSU YAZILARI
Anonim:
Bir işin iyi olmasında, amacının mı yoksa sonucunun mu önemli olduğu teorik olarak
yaklaşabilecek bir şey değil. Bu işi olay bazında değerlendirmek gerekir, basit bir tane ile
başlayalım.
Bir z kişisi y kişisini öldürmek istiyor diyelim. Bunun için de onu bir köprüden itiyor diyelim.
Bunun sonucunda y kişisi bir hazine sandığı buluyor ve bunun sonucunda da y kişisi zengin
oluyor. Bu iyi bir iş midir?
Evet diyorsanız = > Ama z kişisi onu öldürmek istiyordu?
Hayır diyorsanız = > Ama y kişisi zengin oldu?
Evete cevap = > Dediği doğru ancak sonuç olarak kendi (ve hatta belki başkalarının da) hayatı
değişti.
Hayıra cevap = > Y kişisi zengin olsa da bu z kişisini haklı mı çıkarıyor?
Bu dört cevaba bakın. Farklı sonuçlar çıkarmam mümkün ancak bana göre bu iyi bir iş değil,
olamaz da. Sadece şans yüzünden bir işe iyi demek mantıklı değildir ancak bu tek önemli şey
yapılmak istenen şeydir anlamına da gelmez.
Adolf Hitler veya Stalin katliam yaparken arada bir ya da iki tane katili öldürse bu o işi iyi bir iş mi
yapar? Tamam, bu örnek “biraz” abartı olabilir ancak sonuç yine de aynıdır. Örnek başka
senaryolara da uyarlanabilir (Örneğin birini öldürüyorsun sonrasında ise o kişinin aslında katil
olduğunu öğreniyorsun). Tabii ki bu durum daha basit/hafif durumlarda değişebilir, fakat ben
onları umursamıyorum (kâğıt yetmez o sebeple) ya da onlara da bakalım.
Örneğin: (Olay: hırsızlık, yer: ara bir sokak, ilahi bakış açısı)
Yine sıkıcı bir günde a kişisi o sokağa girmese (muhtemelen) sıkıcı olarak bitecekti, ancak o yine
de o sokağa girmeyi seçti... Ve sokağa girdiğini bilen tek kişi kendisi değildi. B de biliyordu...
Sanki sokak olacakları biliyormuş gibi ışıklarını söndürmüştü. Ve beklenen oldu, hızlıca atılan B,
A’dan çantayı kaptığı gibi koşmaya başladı. B’yi yakalayamayacağını bilen A, koşmayı
denemedi bile. B yeterince uzaklaştığına kanaat getirince durdu ve çantayı karıştırmaya başladı.
Ancak beklediği şeylerin yanında bir maske buldu. Bu maskeyi daha önce görmüştü.
Haberlerde, bankayı soyan birisi giyiyordu... *Belli bir zaman sonra* A kişisini biraz daha
araştırmış olan B, onun bu işi düzenli yaptığını görmüştü ancak maskesi gittiğinden beri hiç
banka soymamıştı...
Bu durum işin iyi mi olduğunu belirlemede daha zor bir örnek.
Evet diyorsanız = > Ya o paraya ihtiyacı olan birinden çalsaydı?
Hayır diyorsanız = > Ama artık a kişisi banka soymuyor?
Evete cevap = > Bir sürü insanın parasını kurtardı yine de?
Hayıra cevap = > Banka soymuyor olsa da bu yaptığı işi haklı mı yapıyor?
Bu iş uzamaya başladı öyleyse hepsini sonuca bağlıyorum. Asıl önemli olan
amacı olsa da, sonuçlar da, bir olaya bakış açımız da önemli. Bu açıdan
bakıldığında ikisinden biri kesin olarak daha önemli demek mümkün değildir.
Ancak yine de birini ön plana çıkarmak gerekirse ben asıl önemli olan amaç
derdim. Niye sırf şans yüzünden birini övelim veya cezalandırmayalım? Oran
vermek gerekirse %45 sonuç %55 amaç derdim. Saygılarımla...
68
FELSEFE KUTUSU YAZILARI
Merve Karatekelioğlu 10/C :
“Bana kalırsa bir davranışı iyi yapan ne ardındaki niyettir ne de ortaya çıkan sonucudur. Çünkü
bazen kötü niyetle bir şey yaparız ama sonucu bizim istediğimiz gibi çıkmaz ve bu davranışı iyi
yapan tek şey ortaya çıkan sonucudur, aslında bu olay hiçbir şeyi açıklamıyor aksine daha da
çıkmaza sokuyor. Şimdi şöyle düşünelim yolda biri bir cüzdan buluyor, içini açıyor ve içindeki
parayı alıp gidiyor. Sizce bu iyi bir davranış mı? Tabii ki de değil ama şimdi oraya bu paranın
neden alınacağını öğrenip bakalım. Belki de bu para gerçekten o kadar kötü niyetle alınmadı,
belki de o parayı alan kişinin acil olarak karşılaması gereken bir hastane masrafı var ya da
evde onu bekleyen bir çocuğu var ve çocuğunun ihtiyacı olan bir şeyi alacak. Her neyse
hayatta belkiler hep var ve biz bu belkileri yok sayamayız. Eğer ki yok sayabilseydik bu
bencillik olurdu. O zaman bu parayı alan kişinin hakkında bencilce düşünmüş olmaz mıyız?
Peki bu bencillik o parayı alan kişiyi mi kötü niyetli yapar yoksa o parayı alanın kötü niyetle
aldığını düşünüp kötü niyetli düşüneni mi? Ya da bu olay kimseyi bencil yapmaz mı? Çünkü
insan doğası gereği mi böyle yapar? Ama böyle deyince de insan doğası hakkında
doğruluğunu teyit edemeyeceğimiz bir teori ortaya atıyoruz. Konudan konuya atlamak gibi
olacak ama insan doğasının sadece iyi şeylerden olacağını düşünüp iyi olmayanları kötü diye
nitelendirmek saçma değil mi? Belki de kötüler olmasa iyi olanların değerini bilemeyip insan
doğasının tıpkı şu an ne olduğunu çözemediğimiz gibi yine takılıp, çözemeyeceğiz... Tabii biz
bu olaya iyi tarafından baktık ya dediklerimizin tam tersi olsaydı yani bu parayı alan kişi kötü
niyetle alsaydı? Mesela insanlığa, hayvanlara, masum diğer tüm canlılara zararlı bir şey için
kullansaydı o zaman da bu kadar pozitif kalabilir miydik? O zaman da bu konuyla-kişiyle ilgili
önyargılı olduğumuz için pişman olur muyduk?
Yoksa ileri görüşlü olan bu tavrımızın karşısında ufak
çaplı da olsa mutluluk duyup bu parayı alan kişinin
yapacağı en basit kötülükte onu durdurabilir ya da bu
yanlıştan dönmesini sağlayabilir miydik? Bu yaşanan
olay sonucunda bizim yaptığımız bu davranış (parayı
alan kişiyi uyarma) onda güzel bir etki bıraksa ve onu
yaptığı bu kötü niyetli hareket sonucu pişman ve bir daha
böyle bir şey yapamayacak kadar üzmüş olsa? Sizce bu
güzel bir son olmaz mıydı? Neticede bir taşla iki kuş
vurmuş olurduk :) İşte bu yüzden bir davranışı iyi yapan
ne ardındaki niyettir ne de ortaya çıkan sonucudur. Onu
iyi yapan şey ya da kötü yapan şey de sadece insandır.
Bana sorarsanız insan öyle bir varlık ki aynı anda hem
her şeyi kifayetsiz bırakıyor hem de her şeyin bir anlama
sahip olmasını sağlıyor :(
El yazılarını Word dosyasına aktaran : Ege Şeker 11/B
Değerli desteğinden dolayı Yunus Emre Anadolu İmam Hatip Lisesi Felsefe Grubu Öğretmeni
Serpil Şişman’a teşekkürlerimizi sunarız.
69
AYIN SORUSU VE CEVAPLARI
AYIN SORUSU
VE CEVAPLARI
1.SEÇİLEN YAZI:
İnsanın gerçekten seçim yapabilmesi ne demektir?
İnsanların kararlarında neden sonuç bağlantısı bulunmaması. O yüzdende asla gerçekten
seçimi nasıl yapabileceğimizi düşünemeyiz çünkü insan algıladıkları dışında bir şey
bilemez ve bizim algıladığımız her şeyin bir nedeni ve bir sonucu vardır. İnsan
algılayabildikleri ile sadece düşünebilir bu yüzden algıladıkları dışında kalan olasılıkları
düşünemez bu da algıladıkları dışında kalan olasılıkların gerçekten gerçek olup olmadığını
belirleyememesine neden olur; bu da sonsuz farklı gerçek olabilme ihtimalini doğurur ve
algıladıklarımızın gerçek olmadığı olasılığını; çünkü sonsuz farklı ve her şeyin olabileceği
gerçekliklerle ilgili hiçbir şey bilemeyiz. Gerçek bile yoktur belki.
O zaman insanın algıladıkları gerçek mi? Ya da gerçek diye bir şey var mı? Bu soruları da
algıladıklarımla cevaplayacağım; algıladıklarıma göre cevaplıyorsam eğer algıladıklarım
gerçek değilse cevabım da gerçek olmaz ama algıladıklarım gerçekse cevabım da gerçek
olur sonsuz farklı olasılık varsa ve biz olasılıkların algılayabildiklerimizden gelenleri
bilebiliyorsak ve algıladığımızdan farklı olasılıklarla ilgili hiçbir fikrimiz olamıyorsa,
algılayamadığımız olasılıklar her şey olabilir çünkü onlar ile ilgili hiç bir şey bilemiyoruz. Bu
da hiç bir şeyin gerçekliğini bilemememize neden oluyor çünkü gerçeği bilemiyoruz. O
yüzden bu sorunun ve bütün soruların cevabı da “gerçek cevabını bilemeyiz”.
İnsanın seçimleri bir sisteme dayalı mı?
Aynı zamanda, aynı dönemde, aynı yerde aynı insanların yanında yaşamış, benzer şeyleri
algılamış ve benzer şeyleri bilen insanların seçimlerinin ve düşüncelerinin pek farklı
olmadığını görebilirsiniz. Peki bu insanların ortak noktaları ne? Hayatlarında yaşadıkları
şeyler benzer, algıladıkları benzer, bildikleri bilgiler benzer; bu da belki düşüncelerini de
benzer yapıyordur çünkü bilgiyle düşünürüz. İnsanların aynı şeyleri algılayıp düşünüp
yapması insanların belli bir sisteme göre seçimler yaptığının da bir kanıtı olabilir.
70
AYIN SORUSU VE CEVAPLARI
İnsanın seçimlerinde etkili olan faktörler nelerdir?
Bir insanın davranışlarını ve hissettiklerini düşünerek, seçimlerini etkileyen faktörün
duygusal faydası olabileceğini düşünüyorum. Hangi olaya bakarsanız bakın bir duygusal
fayda olabileceğini görebiliyorsunuz mesela bir kişi bir kişinin telefonunu çalmak ya da
çalmamak arasında seçim yapıyor; çalmanın kötü bir şey olduğunu düşünüyor ve
düşündükleri ile insanın yaşaması gerektiğini düşünüyor. Bu yüzden bunu yapmak istemiyor
ve belki ona olabilecek faydasını bile düşünmüyor. Başka bir kişi düşünün, bu kişi de aynı
seçimi yapacak ama bu kişi daha kötü şartlarda büyümüş biri ve telefonu alırsa faydasının
ne olacağını düşünüyor. Arkadaşları arasında belki ne kadar havalı olacağını düşünüyor ve
bir istek duygusu duyuyor; o telefonu alıp kaçıyor. Aralarındaki fark ne idi? Biri, bunu
düşünmenin duygusal olarak faydasız olduğunu düşündü çünkü bu ona göre yanlış bir şeydi
ve eğer bunu yaparsa kötü hissedecekti; diğeri ise faydalı olacağını düşündü; o kişinin
gözünde bu telefon ona duygusal olarak büyük fayda sağlayacaktır; belki de hırsızlık
yapmayı kötü bir şey olarak görmüyor; aralarındaki farklar bunlar olabilir.
Üsteki örnekte de gördüğünüz gibi düşüncelerimiz duygularımızı etkiler.
İnsanın duygusal faydalarını ve zararlarını bu yüzden insanın
düşünceleri belirler çünkü düşünceler seçeneklerin insana duygusal
olarak ne kadar faydalı ne kadar zararlı olduğunu belirlemesini sağlar.
Ayrıca insan düşüncelerine uymak ister ve eğer düşüncelerine ters bir
şey yaparsa bundan da duygusal olarak kötü bir şey hisseder.
Düşüncelerine göre yapması gereken ya da iyi bir şey yaparsa duygusal
olarak iyi bir şey hisseder. Düşüncelerimizi ne etkiler? Nasıl düşünürüz?
İnsan algıladıklarıyla düşünebilir, algıladıklarından ilgisiz bir şey
düşünemez. İnsanlar, sistemli bir şekilde karar verdiğini de biliyorsak
algıladıkları aynı olursa aynı kararı vereceklerdir çünkü insanın
algıladıkları insanın her şeyidir ve algılananlar aynı olursa her şey aynı
olur, her şey aynı olursa sonuç da aynı olur. Yani cevabım: “Hayır.”
Seçimlerim, algıladıklarımın seçimleri ve biz sadece hisseden bir
makineyiz ama bu cevabı verirken algıladıklarımın gerçek olduğunu
varsaydım; asıl cevabım: “Bilemeyiz.”
Erenay GÜNDOĞAN 11/C
Birey olarak kendi alanımız dahilinde özgürce seçimler yapabiliyor olmamız gerekiyor.
Fakat çoğu zaman hayat bizi bazı seçimler yapmaya zorlayabiliyor. Mecburiyetten dolayı,
istemesek de, yaşam koşullarının bize çizdiği alanda seçim yapmak zorunda kalıyoruz.
Ayrıca toplum, aile, çevre baskısıyla veya ötekileştirilme endişesiyle istemediğimiz
seçimler de yapabiliyoruz. Bir nebze de olsa bunlardan kendini izole edebilen insanlar
daha özgür iradeyle hareket edebilseler de aslında hayatımızın belirli noktalarında
istemediğimiz seçimler yapmak kaçınılmaz oluyor.
Gaye Nur ERKMEN 10/B
71
AYIN SORUSU VE CEVAPLARI
Seçimleriniz gerçekten sizin seçimleriniz mi?
Bu seçim cidden bana mı ait bilebilmem için öncelikle kendimi bilmem lazım. Ben kimim?
Ben gerçek miyim?
Bir seçim yaparken her ne kadar dış etkenlere maruz kalsak da o seçimi biz yaparız. En
azından dıştan gözüken budur. Siz ailenizin etkisiyle bir dine mensup olduğunuzda veya
bir kıyafet aldığınızda dışarıdan sadece bunu yapan kişi görülür. Somut olarak seçimler
bize aittir ama soyutsal aşamada, beynimizde konuşan bir sürü farklı ses varken
hangisine güvenmeliyiz? Hangisi gerçekten biziz?
Yaşadığımız travmalar, geçmiş hatalar bizi paranoyak bir hale getirdi diyelim; o anda
sokaktan geçen birinin tehlikeli olduğunu düşünüp koşmaya başladık. Bu durumda biz
özellikle koşmayı mı seçeriz, yoksa bir içgüdü müdür bu? Hayatımız tam anlamıyla bir
seçimler silsilesidir aslında. Seçim yapmadığımız tek saniye yok. Küçük, büyük bir sürü
yol ayrımında buluruz kendimizi. Yolun sağından mı yürüsem? Hangi üniversiteye
gitsem? Su bardağını nereye kadar doldursam? Bu seçimlerden bazıları üzerine aylarca
düşünürken, diğer seçimleri yaptığımızın farkında bile olmayız, sadece günlük şeylerdir.
Bir seçim
yapmak için düşünmeyi de seçeriz. Seçimler, seçimler, seçimler...
Bence seçimlerimizi gerçekten bizim yaptığımız anlar vardır. Bu tamamen kavramlara
bağlıdır. Bunları nasıl tanımladığımıza... Hangi noktada biz gerçekten biziz ona karar
vermek şarttır.
Evlenirken insanlara sorulan soru gibi: hiçbir etki altında kalmadan evlenmeyi kabul ediyor
musunuz?
Siz bu soruya evet dersiniz ama aslında cevap hayır olmaya daha yakındır. Biriyle
evlenmek için birçok farklı sebep olabilir.
Örneğin; o kişiyi sevdiğiniz için evleniyorsunuz diyelim. Bu özgür bir seçim midir? Siz
özellikle o kişiyi sevme seçimi mi yaptınız? Böyle bir seçimin altında yatan nedenler vardır.
O kişiyle evlenmezsem yalnız olacağım, üzgün olacağım, onunla daha mutlu olacağım
diye düşünme ihtimaliniz oldukça yüksek. Bu hisler doğrultusunda evet diyorsunuz. Etkisi
altındasınız tüm bunların.
Veya az önceki örneklerden birini ele alalım. Bardağa su koyacaksınız ve içeceksiniz.
Suyu içmeye nasıl karar veriyorsunuz? İçmezseniz ölürsünüz. Bu bir ihtiyaç. İçmeyi bir
şekilde seçtiniz ve suyu bardağa döküyorsunuz. Nerede duracaksınız? Hepsini mi
dolduracaksınız? Yoksa ne kadar ihtiyacınız varsa, o kadarını mı? Her iki seçim de bir etki
altında olacak. Sonuna kadar doldurursunuz çünkü aldığı miktar o kadardır ve doldurma
gereği duyarsınız ya da içeceğiniz kadar doldurursunuz ki bu zaman içinde öğrenilmiş bir
şeydir.Tasarruflu olmak belki de... Başkası tarafından bize öğretilen şeyler bizim bir
özelliğimiz olabilir mi? Başka birinin etkisini bize taşıyan bilgiler, fikirler, tarz ve duygular
bizi biz olmaktan çıkarır mı? Seçimleri yaparken bu seçimlerin tamamen özgürlükle 'bizim'
tarafımızdan yapıldığından emin olmak fazla karışık bir konudur ama hiçbir özgürlük
olmadığını söylemek de kendimize haksızlık etmektir
72
AYIN SORUSU VE CEVAPLARI
Seçim yaparken bir seçim yaptığımızın farkında ve dış etkenlerin
varlığından haberdar bir şekilde yapmaya çalışıyorsak o seçimi;
kendimizden bir parça görürüz ama bu kendimiz dediğimiz kişi tam
olarak kimdir anlayamayız. Nerede doğarsak doğalım bir şeyin
etkisinde kalmadan büyümemiz imkansızdır. Bu yüzden dış etkilerin bizi
biz yapmaktan alıkoyup koymadığı konusunu çözmemiz gerekir. O
etkiler dışında varolan kişiye ulaşmak mümkün müdür ya da öyle biri
gerçekten var mıdır? Biz sadece bu etkiler sonucu ortaya çıkmış biri
miyizdir? Yoksa bunların en altında gerçek, öz bir kimlik mi vardır? Bu
soruların cevabına ulaşamasak da şu an olduğumuz kişiyi
kurcalamadan, bu kimliğin kim tarafından oluşturulduğunu
sorgulamadan 'biz' olarak kabul edersek seçim özgürlüğünden
bahsedebiliriz; bu seçimleri o zaman cidden biz yaparız çünkü biz kimiz
biliyoruz ve bu şekilde kendimizi tanıyarak seçimlerin bizim olup
olmadığı kanısına varabiliriz ama bu oluşmuş kimliğe biz demek kısa
yoldur ve sorgulamadan kabullenmektir ki kanımca bu zaten felsefeye
aykırıdır, yolu uzatmayan, karşımıza çıkan bir sürü farklı yol ayrımından
kaçan bir cevaptır.
Felsefe soruları cevaplandırmaya çalışmaktan önce soru sormaktır ve bir soruyu cevaplamak
için öncelikle o sorudan doğan diğer bütün küçük sorulara ulaşmak gerekir. Bu soru da bizi
başka bir soruya yönlendirdi ve sorunun cevabını gerçek bir eminlikle cevaplayana kadar asıl
sorunun cevabına ulaşamayız. Ne olursa olsun en azından gerçekten özgür olup
olmadığımız ve seçimlerimizin bizim olup olmadığı hakkında duyduğumuz şüphe tam
anlamıyla olmasa da bir ufak özgürlüğün ve belki de etkiler dışındaki benliğimizin varlığı
konusuna temel olabilir.
Lara ÖZMEN 12/D
Okulumuzun felsefe dergisinin son sayfasında soruyu gördüğümde
gerçekten durup bir düşündüm, seçimlerim gerçekten benim
seçimlerim mi ? Aslında kendi açımdan baktığımda seçimlerim
bazen benim seçimlerim bazen de etrafımdakilerin etkisiyle gelişen
seçimlerim oluyor, önemli bir konu olduğu zaman genelde
etrafımdakilerin seçimleri ile ilerliyorum normal, gündelik bir konuda
kendi seçimlerim ön planda oluyor aslında şunu farkettim ben
kendimden önce başkalarının düşüncelerini daha fazla ön planda
tutuyormuşum. Kendi düşüncelerimi bir kenara itip sanki bir odaya
sıkıştırıp etrafımdakilerİn düşüncelerini kendi düşüncelerimmiş gibi
kendimi inandırıp, kandırıp kendime oyun oynuyormuşum. Bunu
bana bu dergi ile görmemi sağladığınız için teşekkür ederim, bu
derginin devamını görmeyi çok isterim derginin devamında başarılar
dilerim.
Beyzanur ÇALÇI 9/B
73
74
KAYNAKÇA
Kant, I.(2020). Ahlak Metafiziğinin Temellendirilmesi, Türkiye Felsefe Kurumu
Kant, I. (1999). Pratik Aklın Eleştirisi, Türkiye Felsefe Kurumu
Kant, I. (2007). Critique of Pure Reason , Penguin Classics
Gros, F. (2021). Yürümenin Felsefesi "Gündelik Gezinti - Kant", Kolektif Kitap Yayınevi
Wollstonecraft, M.(2021). Kadın Haklarını Gerekçelendirilmesi, İş Bankası Kültür Yayınları
Zweig, S. (2018). Bilinmeyen Bir Kadının Mektubu, İndigo Yayınları
https://cdn-acikogretim.istanbul.edu.tr/auzefcontent/20_21_Guz/ahlak_felsefesi/1/index.html
https://cdn-acikogretim.istanbul.edu.tr/auzefcontent/20_21_Guz/ahlak_felsefesi/1/index.html#konu-3
https://www.filozofunyolu.com/felsefeye-giris/ahlak-felsefesi/
https://www.hurriyet.com.tr/egitim/ahlak-felsefesi-nedir-ahlak-felsefesi-temel-kavramlari-ve-
temsilcileri-hakkinda-bilgi-41687683
https://evrimagaci.org/ahlak-felsefesine-etige-giris-neye-gore-kime-gore-7828
https://tr.wikipedia.org/wiki/Etik
https://www.youtube.com/watch?v=0cC4T08rMMA&t
https://www.youtube.com/watch?v=9ldqZR7R898&t
https://www.youtube.com/watch?v=mQ2fvTvtzBM&t
https://www.youtube.com/watch?v=LeKlTQ28_CA&t
https://www.youtube.com/watch?v=rgHl2KcadEU
Hukuka Giriş, Prof. Dr. Turgut Akıntürk, Anadolu Üniversitesi Yayınları, 2002, (Sayfa: 7, Subjektif
Ahlak Kuralları
Hukuka Giriş, Prof. Dr. Turgut Akıntürk, Anadolu Üniversitesi Yayınları, 2002, (Sayfa: 7, Objektif
Ahlak Kuralları)
https://www.etik.gov.tr/wp-content/uploads/2019/03/abdulkadirmahmutoglu-etikveahlak-
benzerliklerfarkliliklar.pdf
https://tr.wikipedia.org/wiki/Kadın_hareketi
https://tr.instela.com/mavi-coraplilar--1590308
https://wannart.com/icerik/24597-18-yuzyilda-kadin-haklarini-gerekcelendirmek-mary-wollstonecraft
https://www.greelane.com/tr/be%C5%9Feri-bilimler/tarih-ve-k%C3%BClt%C3%BCr/rousseau-on-
women-and-education-3528799
https://varolus.com/sufrajet-kadinlar/
https://dergipark.org.tr/tr/download/article-file/756847
https://www.posta.com.tr/sufrajet-suffrage-nedir-kadinlara-oy-hakki-ne-zaman-verildi-2118153
https://www.dw.com/tr/seçme-hakkının-radikal-savaşçıları-süfrajetler/a-42464197
https://www.bbc.com/turkce/haberler-dunya-60661850
https://bilimgenc.tubitak.gov.tr/yeni-nesil-ulasim-sistemi-hyperloop
Psiko101-Paul Kleinman
https://www.sparknotes.com/
https://www.britannica.com/topic/The-Picture-of-Dorian-Gray-novel-by-Wilde
https://kitapyorumlar.com/kendine-ait-bir-oda-incelemesi-virginia-woolf/
https://www.edebiyathaber.net/kendine-ait-bir-oda-ama-nasil-sule-tuzul/
www-birgun-net.cdn.ampproject.org
www-birgun-net.cdn.ampproject.org
https://www.sparknotes.com/
https://www.britannica.com/topic/The-Picture-of-Dorian-Gray-novel-by-Wilde
https://www.felsefegundem.com
https://www.hurriyet.com.tr/kitap-sanat/felsefe-tarihinin-haritasi-41772489
75
AYIN SORUSU
“Dünyada barışı nasıl sağlayabiliriz?"
Soruyu yanıtlamak isteyenler, yazılarını 08.04.2022
tarihine kadar [email protected] adresine
gönderebilirler.
Gönderilen yazıların içerisinden bir birinci seçilecektir.