The words you are searching are inside this book. To get more targeted content, please make full-text search by clicking here.

Büyükçiğli Anadolu Lisesi Okur-Yazar Dergisi'nin yeni sayısı sizlerle birlikte!

Discover the best professional documents and content resources in AnyFlip Document Base.
Search
Published by gtameric, 2019-01-18 04:24:51

Okur-Yazar 2019 Ocak Sayısı

Büyükçiğli Anadolu Lisesi Okur-Yazar Dergisi'nin yeni sayısı sizlerle birlikte!

Keywords: Dergi,Okul Dergisi,Eğitim,Bçal,Okur-Yazar,Büyükçiğli Anadolu

BÜYÜKÇİĞLİ ANADOLU LİSESİ

BÜYÜKÇİĞLİ ANADOLU LİSESİ

İSTİKLÂL MARŞI

Korkma, sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak; Bastığın yerleri “toprak!” diyerek geçme, tanı!
Sönmeden yurdumun üstünde tüten en son ocak. Düşün altındaki binlerce kefensiz yatanı.
O benim milletimin yıldızıdır, parlayacak; Sen şehîd oğlusun, incitme, yazıktır atanı;
O benimdir, o benim milletimindir ancak. Verme, dünyâları alsan da, bu cennet vatanı.

Çatma, kurban olayım çehreni ey nazlı hilâl! Kim bu cennet vatanın uğruna olmaz ki fedâ?
Kahraman ırkıma bir gül… ne bu şiddet bu celâl? Şühedâ fışkıracak, toprağı sıksan şühedâ!
Sana olmaz dökülen kanlarımız sonra helâl, Cânı, cânânı, bütün varımı alsın da Hudâ,
Hakkıdır, Hakk’a tapan, milletimin istiklâl. Etmesin tek vatanımdan beni dünyâda cüdâ.

Ben ezelden beridir hür yaşadım, hür yaşarım Ruhumun senden, İlâhî, şudur ancak emeli:
Hangi çılgın bana zincir vuracakmış? Şaşarım! Değmesin ma’bedimin göğsüne nâ-mahrem eli!
Kükremiş sel gibiyim; bendimi çiğner, aşarım; Bu ezanlar-ki şehâdetleri dînin temeli
Yırtarım dağları, enginlere sığmam, taşarım. Ebedî yurdumun üstünde benim inlemeli

Garb’ın âfâkını sarmışsa çelik zırhlı duvar; O zaman vecd ile bin secde eder –varsa- taşım;
Benim iman dolu göğsüm gibi serhaddim var. Her cerîhamdan, İlâhî, boşanıp kanlı yaşım,
Ulusun, korkma! Nasıl böyle bir îmânı boğar, Fışkırır rûh-i mücerred gibi yerden na’şım;
“Medeniyet!” dediğin tek dişi kalmış canavar? O zaman yükselerek Arş’a değer, belki başım.

Arkadaş! Yurduma alçakları uğratma sakın; Dalgalan sen de şafaklar gibi ey şanlı hilâl;
Siper et gövdeni, dursun bu hayâsızca akın. Olsun artık dökülen kanlarımın hepsi helâl.
Doğacaktır sana va’dettiği günler Hakk’ın… Ebediyen sana yok, ırkıma yok izmihlâl:
Kim bilir, belki yarın… belki yarından da yakın. Hakkıdır, hür yaşamış bayrağımın hürriyet;
Hakkıdır, Hakk’a tapan milletimin istiklâl!

2 MEHMET AKİF ERSOY

BÜYÜKÇİĞLİ ANADOLU LİSESİ

GENÇLİĞE HİTABE

Ey Türk Gençliği!

Birinci vazifen, Türk istiklâlini, Türk Cumhuriyeti’ni, ilelebet muhafaza ve müdafaa etmektir.

Mevcudiyetinin ve istikbalinin yegâne temeli budur. Bu temel senin en kıymetli hazinendir. İstikbal-
de dahi seni bu hazineden mahrum etmek isteyecek, dahili ve harici bedhahların olacaktır. Bir gün,
istiklâl ve cumhuriyeti müdafaa mecburiyetine düşersen, vazifeye atılmak için, içinde bulunacağın
vaziyetin imkân ve şeraitini düşünmeyeceksin! Bu imkân ve şerait, çok namüsait bir mahiyette
tezahür edebilir. İstiklâl ve cumhuriyetine kasdedecek düşmanlar, bütün dünyada emsali görülme-
miş bir galibiyetin mümessili olabilirler. Cebren ve hile ile aziz vatanın bütün kaleleri zaptedilmiş,
bütün tersanelerine girilmiş, bütün orduları dağıtılmış ve memleketin her köşesi bilfiil işgal edilmiş
olabilir. Bütün bu şeraitten daha elim ve daha vahim olmak üzere, memleketin dahilinde, iktidara
sahip olanlar gaflet ve dalâlet ve hatta hıyanet içinde bulunabilirler. Hatta bu iktidar sahipleri şahsi
menfaatlerini, müstevlilerin siyasi emelleriyle tevhit edebilirler. Millet, fakr-ü zaruret içinde harap ve
bitap düşmüş olabilir.

Ey Türk istikbalinin evladı! İşte, bu ahval ve şerait içinde dahi vazifen, Türk İstiklâl ve Cumhuriye-
ti’ni kurtarmaktır! Muhtaç olduğun kudret, damarlarındaki asil kanda mevcuttur!

MUSTAFA KEMAL ATATÜRK
20 EKİM 1927

3

BÜYÜKÇİĞLİ ANADOLU LİSESİ

İÇİNDEKİLER

KIRK BİR KERE MAŞALLAH!(ERMAN KADINŞAH).........................................................................5
SESLENİŞ(OKUR-YAZAR EKİBİ)......................................................................................................6
VUSLAT(NECATİ ÖZCAN).................................................................................................................7
KARTPOSTALLARDAKİ ŞEHİR (DENİZ YİĞİT KİLBUL)....................................................................8
İRADE VE ANLAM(ALİ GÜNDOĞAR).............................................................................................11
MİNYATÜR SANATI VE TEKNİĞİ(ARZU ALEV KILIÇKARA)...........................................................12
İÇİMDEKİ MUCİZE(DİLAN ÇOLAK).................................................................................................14
SESSİZ FERYAT(DİLARA DEĞER)................................................................................................15
SAF ETİĞİN ELİŞTİRİSİ(FERHAT DİNÇ)........................................................................................16
KÜÇÜK BİR DÜNYA(TUĞBA USLU)...............................................................................................17
DANS SİZE NE İFADE EDİYOR(DİLARAYALÇIN)...........................................................................20
ZÜHRE(SÜMEYYE TUFAN)............................................................................................................21
29 EKİM(SİMGE GÜNDEÇ).............................................................................................................22
KAYIP RUH(SUDE ZEHRA ALTUN)................................................................................................23
İZMİR’DEKİ HEYKELLER(YAPRAK TATLI).....................................................................................25
WUSHU’YA DAİR(NAZLICAN KURT).............................................................................................30
TUNA KIYISINDAKİ AYAKKABILAR(NİL KILIÇ&BURAK DEMİR).................................................31
SEVGİ ÜLKESİ(RABİA YÜCEL).....................................................................................................32
YILDIZLAR(GÜLCE ÇELİK)............................................................................................................33
ÇİÇEK TOHUMLARINDA UMUTLAR(DİLARA DEĞER)..............................................................35
VİCDANIMIZIN SESİ(NİLAY ÜNAL)...............................................................................................36
GELECEĞİN SPORU E-SPOR(EREN HOŞGÖREN).....................................................................38
10 KASIM(SİMGE GÜNDEÇ)..........................................................................................................40
GEÇMİŞ BENİMLE(ZÜLEYHA YILMAZ)........................................................................................42
BİR AKREP BİR YELKOVAN(DİLARA DEĞER).............................................................................43
İSTANBUL GEZİSİ(BANU AKBAŞ)..................................................................................................44
İNATLA(MELEK CEREN KARAÇİVİ)...............................................................................................45
KAFE’İ ÂŞIK KÜLTÜR ODASI PROJESİ(NECATİ ÖZCAN)............................................................46
9/B SINIFINDAN YALNIZLIK ÇEŞİTLEMELERİ...............................................................................49
TARİHTE İLK PHOTOSHOP(EMİNE PARLAK)..............................................................................50
YARIM AY(DİLARA DEĞER)...........................................................................................................51
YILDIZLARA MERDİVEN(NİSA ATEŞ)...........................................................................................52
ETKİNLİK SAYFASI.........................................................................................................................53
AYIN ÖĞRENCİLERİ VE AYIN SINIFLARI...................................................................................71

4

BÜYÜKÇİĞLİ ANADOLU LİSESİ

Kırk Bir Kere Maşallah!

Memleketim buram buram tarih ve tarihin içinde, yüzlerce binlerce başarı.
Mazlumu koruma, hakkına sahip çıkma, zulme boyun eğmeme, zalime aman vermeme, insanlı-
ğa yıllarca ders olacak yaşantılar…
Bu muhteşem tarihin penceresinden bakabilmeyi bilen gençlerimiz elbette ki değerlerine sahip
çıkacak. Vatan, millet, bayrak ve devlet sevgisi ile donanacak. Milli ve manevi değerlerini tıpkı ced-
di gibi başının üstüne taç yapacak. Umutluyum ve hep umutlu olacağım. Onları yetiştiren muallim-
ler de aynı pencereden baktıkları sürece bu millet ve bu vatan ilelebet payidar kalacaktır.

Bursa’dayız Osmangazi ve Orhangazi Han’ın türbelerini gençlerimizle ziyaret ettik. Nasıl duy-
gulanmayalım ki! Bir anda avuçlar açıldı ve ecdadlarına dualar okundu. Bu değeri alabilmişler ve
bu değer verilebilmiş - cedde hürmet ve saygı- onlara layık olabilme.

Ne mutlu bizlere ve bu ülkenin geleceğine!
Önceliğimiz her şeyden önce gençlerimize eşref-i mahlûkat olabilmenin özelliklerini kavratabil-
mek ve onların hayat tarzlarını yansıtabilmek. Ardından zaten başarı ve mutluluk gelecektir.
Kırk bir kere maşallah sizlere,
Kırk bir kere maşallah sizleri, geleceğimizi yetiştiren meslektaşlarıma.
Sizde gördük biz öğretmenim;
İnsan olabilmeyi ve insanca yaşayabilmeyi,
İçin için yanarken sizde söndürdük ,kifayetsizliklerimizi.
Kanatlarımız olmadan da göklerde uçabilmeyi,
Yokluk berzahından varlık hoşluğuna ulaşabilmeyi,
Yüreğimi, zihnimi dağlayan yaralarımı onarabilmeyi,
Sizden öğrendik öğretmenim ;
İnsan olabilmeyi ve insanca yaşayabilmeyi…

Erman KADINŞAH
Okul Müdürü

5

BÜYÜKÇİĞLİ ANADOLU LİSESİ

SESLENİŞ

“Dil söyler
Kulak dinler
Kalp söyler
Kâinat dinler”

Yunus Emre

Dergimizin üçüncü sayısıyla yeniden huzurlarınızdayız. Kelimelerin gücüne inanarak gönlümüz-
dekileri kaleme aldık.

Hatırlarınızda yer almak, yazının kalıcılığına inanmak, zamana iz bırakmak için tekrar yoldayız.
Yolumuza yarenlik eden herkese selam olsun.

Keyifli okumalar Okur-Yazar okurları…
Okur-Yazar Dergi Ekibi

6

BÜYÜKÇİĞLİ ANADOLU LİSESİ

VUSLAT

Gül yüzlü yârin gül kokulu nazarında
Parlak bir ışık huzmesiydi yansıyan,
Sevgilinin gül yüzünden.
Kanatlandı gönül, pervâne misali
Vuslatın bedeli ateşe doğru.
Sevgilinin ay yüzünün şavkı yansıdı
Gönül vadisinin karanlık dehlizlerine.
Bir hayal tufanıyla yansıdı gözlere gül-rû,
Ve iklimi değişti dünyanın.
Çiçekler goncaya döndü
Güneşe divan durdu tüm hayat
Ruha dokundu kuşların cıvıltıları
Maviliğin uçsuz bucaksız derinliği,
Sevgili gül’dü
Nergis bakışların eşsiz kokusu yayıldı kalbe
Can yürüdü damarlara
Nefes aldı düşünceler, hayaller
Gül nefesti, gül hayattı sevgilinin çilesi
Yolculuktu sonu olmayan, varılamayacak olan
Biz yolcuyduk sevgi yoldu…

Necati ÖZCAN

7

BÜYÜKÇİĞLİ ANADOLU LİSESİ

KARTPOSTALLARDAKİ ŞEHİR

Merhaba Sevgili Okuyucu,
Sana İstanbul hatıralarımdan bahsetmeden önce bu geziye gitme sebebimden bahsetmek istiyo-
rum. Öncelikle öğretmenimiz sınıfa girip bize İstanbul gezisinden bahsettiğinde pek oralı olmadım
fakat İstanbul’un nasıl bir yer olduğunu merak etmiyor da değildim. Haberlerde söylendiği kadar,
bahsedildiği kadar kalabalık olup olmadığı garip olacak ama İstanbul hakkındaki en büyük mera-
kımdı. Sevdiğim arkadaşlarımın geziye gitme konusundaki isteğiyle birlikte kendimi İstanbul mace-
rasının içinde buldum.

Kalkış saatimiz 25 Kasım Pazar günü saat 23.30’du.O gün içimde garip bir heyecan vardı, ismi
bu kadar meşhur olan bir yeri ilk defa görecektim. Akşam eşyalarımı hazırladım ve aileme veda
edip evden ayrıldım. Yolculuğun başlarında herkes çok enerjikti ve iki tane mola noktamız vardı ilk
molamız Akhisar’da ikinci molamız ise Susurluk’taydı. Akhisar’da kısa bir mola verip ihtiyaçlarımızı
karşıladıktan sonra oradaki mola süremiz biraz daha uzundu. Yarım saat mola verdik, orada hatıra
eşyaların, kitapların ve yiyeceklerin satıldığı bir kısım vardı. Aynı zamanda hemen karşı tarafında
da Ev yemeklerinin bulunduğu bir yer vardı. Oradaki molamız bitince bir daha mola vermemek
üzere İstanbul’a doğru kesin bir ilerleyişe çıktık. Araba feribotu ile boğazdan karşıya geçti ki, so-
nunda ismi o kadar duyulan ve televizyonlarda bu kadar adı geçen İstanbul’a varmıştık. Hava
gerçekten çok soğuktu, özellikle de ilk gün ceketsiz gezmek için doğaüstü güçlere sahip olmak
gerekiyordu. Sabahın erken saatlerinde giriş yaptığımız İstanbul, bize gökyüzünün güzelliği ile ilk
merhabasını demişti adeta. İzmir’deki binaların çok fazla iç içe olmasından mıdır yoksa İstanbul’un
güzelliğinden midir bilinmez ama gökyüzü beni etkilemeyi başarmıştı. Yeditepe Üniversitesine
gittik orada bize üniversitenin tanıtımı yapıldı. Mezunlara merak ettiklerimizi sorduk. Yemekhanede
yemek yedikten sonra oradan ayrıldık. Hareket halindeyken Beşiktaş Kültür Merkezi’nin önünden
geçtik. Televizyonlarda ismi çok fazla geçen bir yerdi orası. Daha sonra Beşiktaş stadyumunun
önünde durduk ve aşağı indik.

Stadyumun önünde fotoğraf çektik ve daha sonra Dolmabahçe Sarayı’na doğru ilerlemeye baş-
ladık. Orada rehberimizle karşılaştık, kendisi aynı zamanda İngilizce öğretmeniydi. Onun eşliğinde
Dolmabahçe’ye ilk girişimizi yaptık. Oranın bahçesinin padi-
şahların bahçıvanlık yapması için tasarlandığını açıkladı bize,
dokununca ölen Manolya çiçeğinden bahsetti. Herkes girişini ön
kapıdan yaparken biz arka kapıdan girecektik, içeride fotoğraf
çekilmek yasak olduğu için fotoğraf çekemedik. Fakat size şunu
söyleyebilirim ki içerisi gerçekten mükemmeldi. Bina tamamen
simetrikti, her şeyden çift halinde vardı ve her şey özenle yer-
leştirilmişti, nesnelerin üzerindeki desenler bile simetrikti. Yemek
yemek için kullanılan ve genel rengi mavi olan bir odaya girdik.
İçerisi gayet genişti, burada rehberimiz bize mavi rengin özelli-
ğinden kısaca bahsetti. Mavi renk uzaktan fark edilmesi en kolay
olan renkmiş, aynı zamanda huzur verici bir etkisi de varmış.
Odanın kullanılış amacından ve simetrisinden biraz bahsettikten
sonra tavandaki desenlere dikkatimizi çekti. Meyve ve çiçek mo-
tifleri kullanılmıştı, böyle zarif figürler kadınları çağrıştırdığı için
kadınların kullandığı bir yer olduğundan bahsetti. Aynı zamanda
süslemelerde tonlarca altın kullanılmıştı, Dünya’nın el yapımı en
büyük avizesi de oranın içinde bulunuyordu. Osmanlı’nın güçsüz
dönemlerinde böylesine gösterişli ve büyük bir saray yapılma-
sının sebebinin, Dünya ülkelerine ‘’Biz yıkılmadık, ayaktayız ve hala güçlüyüz.’’ mesajı vermek
olduğunu söyledi. Öyle olacak ki sırf süsleme için tonlarca altın kullanılmıştı.

Daha sonra Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün yatağını, çalışma odasını, tekerlekli sandalyesini,
kullandığı ilaçları ve öldüğü yeri gördük. Tarih, gözümde canlanır gibi olmuştu adeta, böylesine
güçlü ve hayranlık duyulan bir komutanın anılarını düşünür oldum. Oradan çıkıp aşağı kata iner-

8

BÜYÜKÇİĞLİ ANADOLU LİSESİ

ken binaya daha sonradan yapılmış olan Atatürk’ün kullandığı asansörü, koltuğu ve başka ülkeler-
den hediye gelen eserleri gördük. Simetrinin bozulmaması için hediyeler çift halinde sunulmuştu.
Alt kata indiğimizde işlevini maalesef anlayamadığım bir odaya geldik. Orada ısıtma mumlar ile
yapılmasına rağmen hiç is izi yoktu, bunun sebebi binanın tavanlarında olan ufak delikler sayesin-
deydi, bir kuşun girebileceği kadar büyük lakin mazgallarla desteklenmiş olan bu delikler, rüzgâ-
rın estiği yöne göre açılıp içerideki isin atılmasını sağlıyormuş. Daha sonraki yıllarda kalorifer de
yapılmış. Oradan ilerlediğimizde sarayda kullanılan eşyaları gördük. Bu eşyaların başlıca içeriği:
Mutfak eşyaları, banyo eşyaları, savaş aletleri, yazı yazmak için kullanılan aletler ve damgalardan
oluşuyordu. Oralardan geçtikten sonra hediyelik eşya satan bir yere girdik, oradan Dolmabahçe
Sarayı’nın bir figürü olan mıknatıs aldım. Daha sonra biraz daha yürüdükten sonra daha çeşitli he-
diyelerin olduğu bir hatıra dükkânının içinden geçtik. Buradan da çıktığımızda artık sarayın denize
bakan kısmına gelmiştik, manzara çok güzeldi arkamızda tarih, önümüzde ise deniz ile gökyüzü-
nün mükemmel uyumu vardı. Aynı zamanda bahçeden küçük küçük mantarlara da rastlamıştım ve
bir tanesini hatıra olarak yanıma aldım.

Ve artık Dolmabahçe’de geride kalmıştı, her şey buraya kadar çok güzeldi ta ki bir simitçiden si-
mit ile ayran alana kadar. Simitçiye almak istediklerimi söylediğimde hiç beklemediğim bir tepki ile
karşılaştım, almak istediklerimi elime acele bir şekilde tutuşturdu paramı alıp para üstünü de elimi
tutuşturarak beni direk yolladı. Sabahın erken saatleri olmasa belki artık sıkılmış olabileceğini dü-
şünebilirdim ama bu olay benim oranın insanlarını eleştirmeye başlamama sebep oldu. Manzarası
çok güzel olan bu şehrin insanları bana kötü gelmişti. Tramvayla Yerebatan sarnıcına gittik, orası
eskiden çeşmelere su vermek için kullanılıyormuş. Dağdaki sular kemerler yardımıyla oraya taşı-
narak şehirdeki su kaynaklarına iletiliyormuş. Daha sonra ileri giderek medusa kafalarını gördük,
orada insanlar para atarak dilek tutuyordu. Oradan da Ayasofya Müzesine gittik. Eskiden bir kilise
olup daha sonra camii ye çevrilen ve en sonunda müzeye çevrilen Ayasofya oldukça etkileyiciydi.
Kilise döneminde yapılan insan figürleri ve suretleri camii haline geldiği zaman alçı ile kapatılmıştır.
Daha sonra müze haline gelince alçılar tekrardan açılmış ve iki kültür bir araya gelmiştir. İçeriye
giriş iki taneydi imparator kapısı ve halk kapısı olmak üzere. İçeride müezzin mahfili sultan mahfili
en çok dikkat çeken yapılardı. Sağ tarafta ufak bir sergi vardı. Tavanlarda Allah, Hz. Muhamme-
d(s.a.v.) ve dört halifenin isimleri vardı. Bu isimler öyle büyüktü ki kapıdan veya çatıdan dışarı çıka-
rılamıyordu, içeride yapılmıştı. Bir kısmı hala tadilattaydı. Daha sonra kırk beş dakika mola verdik
o arada Sultanahmet Cami’sine dışarıdan bir baktım. Otobüse bindik ve PiereLotto Tepesine doğru
yola çıktık. Teleferik aracılığıyla tepeye çıkarken manzara muhteşemdi. Bol bol fotoğraf çektim ve
etrafıma baktım. Oradan otobüse bindik ve 1453 Panaroma Müzesi’ne gittik. Orada İstanbul’un
fethini anlatan yazılar,Fatih Sultan Mehmet’in maketi vardı.Fakat oranın en can alıcı noktası olarak
en üst katta sizi adeta İstanbul’un fethinin içinde hissettiren apayrı bir dünya vardı.Çok etkilenmiş-
tim,kendimi sanki o yıllarda yaşıyor ve savaşın içinde savaşı izliyor gibi hissediyordum.Seslendir-
meler ve görüntülerin gerçekliği gerçekten inanılmazdı.Oradan da çıktıktan sonra otele gittik.Otel-
de konakladıktan sonra kahvaltımızı yapıp tekrar yola çıktık.Tramvayla feribota gittik ve mükemmel
bir boğaz turu yaptık.
Kıyılarda yalıları gördük. Bir terörist saldırısı sonucu yıkılan Reina otelini daha bir sürü otel ve
önemli yerle beraber üç tane köprünün de altından geçtik. Son köprüye yaklaşırken gün batımını
izledik. Köprünün alt kısmı gökyüzünün kızıllığıyla boyanmış, üst tarafı ise masmavi ve etkileyici
bulutlar ile süslenmişti. Manzaranın tadını doya doya çıkardım.

Oradan Ortaköy’e indik ve azıcık mola verdik mola süresince çektiğim fotoğrafları inceledim.
Mola süremiz bitince Galata Kulesi’ne çıktık ve tüm İstanbul ayaklarımın altına serilmişti. Köprüler,
binalar, deniz… Her yanına baktım doya doya, akşam olmasıyla beraber şehrin tüm ışıkları da
aktifti. Uğruna bu kadar şiirler yazan, bu kadar çok sevilen İstanbul gerçekten de hak ettiği kadar
vardı. Daha sonra Galata Kulesinden indim. Taksim meydanında bir yürüyüş yaptıktan sonra tek-
rar otobüste buluştuk ve artık eve dönüş vakti gelip çatmıştı. Eve dönüş boyunca arkadaşlarımla
sohbet ederken bir yandan da şunu düşündüm. İstanbul gerçekten de çok etkileyici bir şehirdi, Eve
dönüş boyunca arkadaşlarımla sohbet ederken bir yandanda şunu düşündüm. İstanbul gerçek-

9

BÜYÜKÇİĞLİ ANADOLU LİSESİ
tende çok etkileyici bir şehirdi. Tarihi güzellikleriyle, kadim kültürüyle Dünya’nın eşsiz ve nadide
şehirlerinden biriydi. Ve anladımki şehri şehir yapan şey binalar, köprüler, yollar değildi. O şehirde
yaşayan insanlarmış. İzmir’e dönüş yolunda ilerlerken uykuya dalıp gitmiştim. Uyandığımda İz-
mir’e gelmiştim. İstanbul, benim için gerçekten güzel bir anı olmuştu.

Deniz Yiğit KİLBUL

10

BÜYÜKÇİĞLİ ANADOLU LİSESİ

İRADE VE ANLAM

İradenin ne olduğunu daha iyi anlayabilmemiz için arasında en
çok bağlantı kurabileceğim “anlamak” kavramını anlamamız gerekir.

Anlam her zamana, ortama, yaşa ve çevreye göre derecelendirebilir bir olgu.
Mesela 80li yıllarda yaşayan bir insanla günümüzde yaşayan aynı yaşta ve
kısmen benzer ortamlarda büyümüş iki insanın anlama süreleri aynı değildir.
Çünkü hem o dönemdeki insanların kavrama seviyesi hem de çevrelerinin aynı olma
imkânıyoktur.Birebiraynıolanikievdebüyüselerdahieviniçinegireninsanlar,dışdün-
yaylakurulanherhangibiretkileşimcümledeki‘kısmenaynıortam’kısmınıbozacaktır.
Aynı şekilde bir şeyleri anlamayı sadece insan yönünden bakmamak gerekli. Anla-
ma yeteneğine sahipte birçok canlı vardır. Fakat bunlardan önemlisi anlama eylemini
gerçekleştirmek için kendimize yaratmamız gereken bir ortam vardır. -veya içinde bulunduğumuz ortamı
kavramamız- Sonrasında bu ortama anlamlar yüklemeye başlar, kendimiz gibi diğer canlıların farkına
varır ve belirli neden-sonuç ilişkileri kurarak kendimize irademizi gösterecek ortamı sağlamış oluruz.
Ve nasıl irade anlama bağlıysa anlamda iradeye bağlıdır. Şu an iradeden bah-
sedebiliyorsak bu bir şeyleri anlayabilme kapasitemizin olmasıyla alakalıdır. Bir-
çok makine, bilgisayar ve yazıcının iradesini hakkında konuşamıyorsak bu yine on-
ların anlayamadığı için bir işlem kuramaması ve irade oluşturamamasındandır.
Peki, biz bu anlama-kavrayabilme işlemini nasıl yapabiliyoruz? Bu soruyu sormadan önce yine ira-
denin anlamla ilişkisi gibi kavrayabilme ve bizim ne olduğumuz arasındaki ilişkiye bakmamız gerekir.
Özüne inildiğinde hepimiz hücrelerden oluşuyoruz ve bu hücreler de ayrı bir canlı biz onla-
rın toplamından oluşuyoruz fakat bu hücrelerin de anlama gücü yok yani sadece verilen gö-
revi yapmakla hükümlü. Bu durumda bizim ‘özgür irade’ dediğimiz şeyin de oluşmasını bize
ait olmayan hücreler sağlamakta. Aynı şekilde irade dediğimiz şey de sadece birkaç hücrey-
le ortaya çıkmakta. Kimyasal tepkimeler sonucu oluşmakta. Bu durumda irade hakkında ko-
nuşmakta çok derin olmasa gerek. Ve saf bir iradeden bahsetmekte mümkün değildir çün-
kü aldığımız kararları çoğu zaman biz vermeyiz. Yine o kimyasal tepkimeler sonucu -bir kahve
içtiğimizde veya çikolata yediğimizde beynimizde oluşan hareketlilikler gibi- oluşmaktadır.
Bu durumda bize ait olmayan bir bedende ve bizim kont-
rol edemediğimiz kimyasal tepkimeler sonucu alınan kararlarla bir iradeden
Bahsetmek ve bu doğrultuda irade sahibi kişiyi eleştirmek sizce ne kadar doğrudur?

Ali GÜNDOĞAR

11

BÜYÜKÇİĞLİ ANADOLU LİSESİ

MİNYATÜR SANATI VE TEKNİĞİ

Osmanlıda minyatür için “nakış” sözcüğü kullanılmış,sanatçısına ise “resim ya-
pan, ressam” anlamına gelen “nakkaş” ya da “musavvir” denilmiştir. Minyatür daha
çok el yazmalarında metni açıklamak için yerleştirilen resimler olarak tanımlanmıştır.
Minyatür, kitapları resimlemek nedeniyle yapıldığından boyutları küçük tutulmuş-
tur. Eserlerine canlıları çoğu kez doğadan soyutlayarak katmış, onları gerçek görün-
tülerinden farklı olarak, daha çok düşündüklerini ve tasarladıklarını resmetmişlerdir.
Minyatürler tarihi olayları betimleyen, dönemin yaşam tarzını, örflerini, adet-
lerini, geleneklerini, göreneklerini
aktaran önemli belgeler olarak görülmüştür. Daha
çok kağıt, fildişi, papirüs gibi yüzeyler üzerine ya-
pılmıştır. Minyatür sanatının bir Doğu sanatı ol-
duğu ve Batı’ya Doğu’dan geldiği öne sürülmek-
tedir. Türklerde ise bu sanatın ilk örnekleri Uygur
Türklerinde rastlanır. İslam kültürünün etkisiyle
hat, tezhip, ebru gibi sanatların yanında minya-
tür sanatı da gelişmiştir. Türk minyatür sanatı-
nın, en verimli dönemini 16. ve 17. yüzyıllarıdır.
Minyatür sanatı, II. Meh-
met dönemi ile I. Süleyman döne-
mi arasında gelişmiştir. Minyatür sanatı-
na ilgisi olan II. Mehmet minyatürün saraya girmesinde etkili olmuştur.
İstanbul’un fethinden önce Edirne’de bir nakkaşhane yaptıran II. Mehmet, fetihten sonra
da Topkapı Sarayı’nın bahçesine bir nakkaşhane yaptırmıştır. Yine aynı dönemde İtalya’dan ge-

tirilen ressamlardan yeni teknikler öğrenilmiş, İtalyan sanat-
çı Costanzo da Ferrara’nın yaptığı ünlü portre Osmanlı nak-
kaş ustalarının ilgisini çekmiştir. Kısa süre sonra da Nakkaş
Sinan Bey II. Mehmet’in portresini yapmış, portre ve minya-
tür sanatının birleşmesiyle Osmanlı minyatür sanatı doğ-
muştur. Bir saray sanatı olarak gösterilen minyatür için özel
nakkaşhaneler inşa edilmiş, buralarda hem eğitim veril-
miş hem de minyatüristler eserlerini ortaya çıkarmışlardır.

12

BÜYÜKÇİĞLİ ANADOLU LİSESİ

Önemli Minyatür Sanatçıları:

• Matrakçı Nasuh (Nasuh Bin Karagöz El-Bosnavi)
• Levnî (Abdülcelil Çelebi)
• Nusret Çolpan
• Nakkaş Nigârî (Haydar Reis)
• Abdullah Buhari
• Refail
• Haydar Hatemi
• Nakkaş Sinan Bey
• Nakkaş Osman
• Seyyid Lokman
• Süheyl Ünver

Minyatür nasıl yapılır?

Nakkaş bir tabaka has kâğıdını (sırf pamuktan
yapılmış kâğıt) bir mermerin üzerine yayarak
parlak bir cisimle (mermer fildişi) sürte sürte
düzeltip parlatır. Önceden belirlemiş olduğu
şekillerin sınırlarını kâğıt üzerinde hafifçe
belirterek taslaklarını yapar; bunun için samur
kılından yapılmış ve ipek telle kuş tüyüne
bağlanmış bir fırça kullanır. Bu şekilde yapılan taslaklar üzerinde kolaycadüzeltme yapılabilir.

Taslaklar tamamlandıktan sonra çini
mürekkebiyle sınır çizgilerine son
biçimleri verilir. Sonra çizgiler ara
sında kalan yerler kalın bir fırçayla
uygun renklerle boyanır. Daha sonra
çini mürekkebiyle kenar çizgileri bir
kere daha elden geçirilir.
Tıpkı freskler ve halılar gibi minyatürl
erde de kök boyalar kullanılmıştır.
Eski minyatürler bugün bile parlaklık
larını koruyabilmişlerdir.

Arzu Alev KILIÇKARA
13

BÜYÜKÇİĞLİ ANADOLU LİSESİ

İÇİMDEKİ MUCİZE

‘’İnsan büyüdükçe hayalleri küçülür.’’ demiş biri. Ben buna hiç inanmadım.
Çünkü yıllarca, küçüleceğine daha da kamçılanan koca bir istekle, yavaşça kalbi-
me süzülüp parmak uçlarıyla ruhuma değecek bir mucizenin hayaliyle yaşadım.

Uzun bir zaman boyunca duyduğum bin bir türlü kıyas cümlesi-
ne kulaklarımı tıkamak zorunda kaldım. Çünkü hiçbir zaman matema-
tik dersinde yeterince iyi olamadım, çevremdekilerin aksine... Ne ka-
dar çabalarsam çabalayayım bir türlü matematik ile aramızdaki o feri
sönmüş yıldızı barıştıramadım. Bu yüzden çocukluğumun büyük bir kısmını umursamaz gö-
rünmeye çalışarak ama aslında içimde bir yerlerde kopan fırtınalara kafa tutarak geçirdim.

Fakat tüm bu iç karartıcı döngü liseye geçtiğim ilk yıl son buldu. Çünkü kocaman bir umutsuz-
luğun pençesinde yazıldığım dershanenin kapısından adımımı attığım an, sihirli kelimeleriyle kalbi-
me umut üfleyen bir mucizeyle tanıştım. Yeni matematik öğretmenim... Beni gördüğü ilk an, şimdiye
kadar öğrendiğimin aksine, samimiyetsiz bir gülücük ya da zoraki bir gülümseme yoktu yüzünde. Yal-
nızca yüzüme baktı, sanki gözleriyle içimi okuyabiliyormuş gibi...

İşte o gün söylediği her şeyi hâlâ gözlerimi kapattığım-
da aynı netlikle duyabiliyorum: Bazı zamanlar, şimdiye kadar
hep olduğu gibi, insanların söyledikleri seni yolundan çevirecek
ve vazgeçmek isteyeceksin. Belki tüm dünya aksini iddia ede-
cek ve başarısızlık düşüncesi bin ton yük olup omuzlarına bi-
necek, sana nefes aldırmayacak... İşte böyle zamanlarda tek
yapman gereken kendine inanmak! Tüm dünyayı karşına almak
pahasına da olsa kendine güvenirsen, eninde sonunda başa-
racaksın. Artık ben ne zaman istersen yanında olacağım ama
unutma, hiç kimse değil, sen hep kendinin yanında olmalısın...
İşte bu sözler hayatımın saptığı yolu büsbütün değişti-
ren sözler oldu. Başarılı olmak için aslında bir mucizeye değil,
sadece kendi içimdeki o güce ihtiyacım olduğunu sonunda an-
ladım. İçimdeki o kırgın çocuğun ellerini en sıkı ben tutacaktım
ve öğretmenim sayesinde artık bu yolda yalnız olmayacaktım.



Dilan ÇOLAK

14

BÜYÜKÇİĞLİ ANADOLU LİSESİ

SESSİZ FERYAT

Adalet istiyorum dedi;
Gamsız dünyanın kölesi.
Barış istiyorum dedi;
Savaşı kapısına köle edenler
Umut istiyorum dedi;
Umudunu kendi elleriyle gömen Âdemoğlu.
Daha eşit bir dünya dedi Havva kızı;
Yumdu gözlerini şiddete.
Bir feryattı küçük çocuğun yakarışları
Sustu bekçisini ahlak yapan insanlar.
Bir kadın vaveylasıydı göğü inleten;
Sustu şair.
Sustu martılar.
Yumdu gözlerini kadın, sustu çocuk.
Bir daha ne martılardı göğe yükselen
Ne de şairdi kalemini eline alan.

Dilara DEĞER

15

BÜYÜKÇİĞLİ ANADOLU LİSESİ

SAF ETİĞİN ELEŞTİRİSİ

İlk önce kavramlar üzerinde anlaşalım;
Etik; en yalın haliyle törebilimi anlamına gelir.

Etimolojik olarak Yunanca kökenli karakter anlamına gelen ethos sözcüğünden
türetilmiştir.
Etik üzerine düşünmek tümüyle ciddiyetsiz ve anlamsızdır.
Etik sadece beynimiz etki eden bir takım kimyasal reaksiyonlar zincirinden ibarettir.
Nasılmutsuzhissedebiliyorsakaynızamandasürü-klaniçidüzenivegüvenliğisağla-
maiçgüdüsühissederiz.Bukendisoyunukorumaveüremeiçgüdüsüdür.(bkz.evrim).

Her hayvan bu tip güdülere sahiptir mesela kuşların belirli bir düzende
yan yana göç etmesi gibi bu onların etiğidir mesele iyi olup olmaması değil sürüden ayrılma-
nın sonucunun ölüm olmasıdır. Bu güdü ilk canlılara kadar dayanmaktadır, her canlıda mev-
cuttur. Yüceltilecek hiçbir yanı yoktur çünkü sadece kimyasal reaksiyonlardan ibarettir. Aç
kalınca da etiğin bitmesi bu yüzdendir, (aç kalınca)artık bireyin ihtiyacı sürdüren önce gelir. Gü-
nümüz insan etiği buz devri dönemindeki “mağara adamı” atalarımız dayanan klan mantığıdır.

Benim aklıma takılan soruysa her insanın hormonları ve protein yapıları genetik farklılık-
lardan dolayı farkı olduğu halde nasıl aynı etik kurallarına tabi tutulabileceği ve hala nasıl ev-
rensel ahlak yasasının tartışıldığıdır. Bunca farklılık varken aynı vicdandan kim bahsedebilir?

Bunlar bir yana, daha da ayrıntılı alırsak etik dediğimiz kurallar bütününü, günümüzdeki eti-
ğin batı dinlerinin neden temsilcisi olduğunu kesin bir iyi ve kötü duvarı oluşturulduğunu düşün-
mek gerekir insan kesin olan iyiye yönelme kaidesi içindedir ama kesin olan iyi birey için midir
yoksa toplum için mi? Aslında işler bu kadar karmaşık değildir beynimizin empati bölümü biz en
yakın görünen insanlara karşı daha şefkatli ve yardım sever olma eğilimindedir bu da bilinç dışı
yaptığımız bir şeydir buradan kendi sürümüzü dolayısıyla kendimizi koruduğumuzu düşünebiliriz.

Ve yine aklıma bir soru gelir bencillik içermeyen bir davranış gerçekten var mıdır? Etiğin bencilliğe
ulaşması biraz tezattır aslında çünkü ahlâk bencilliği kötü olarak nitelendirir. Burada bir soru sormak
daha gerekir insanlar kendi içinde çelişen bu kimyasal tepkimeye nasıl ve neden boyun eğer? Hayat-
larını buna adarlar, geri kalmış toplumlarda sıkça bu tür olaylara rastlayabiliriz. İşte tüm bunlar yüzün-
den Etiği bir düşünce biçimi olarak ele almak saçmadır sadece bir kimyasal reaksiyonlar dizisi diğer
tüm duygular gibi ister dinleyelim ister dinlemeyelim ama bizi zincirlemesine izin vermeden yaşayalım.

Ferhat Dinç

16

BÜYÜKÇİĞLİ ANADOLU LİSESİ

KÜÇÜK BİR DÜNYA

Sabahın erken saatleriydi. Boş sokaklar yalnız bir insanın gözlerindeki karan-
lık kadar korkutucuydu. Sessizlik hakimdi her tarafa. Kendimi sağır gibi hisset-
tiren bir sessizlikti bu. Kuşlar bile yeni yeni uyanıyordu. İnsanlara “merhaba”
demek için cıvıldamaya başlıyordu. Misafirlerini karşılayan her insana özenir-
cesine önce beni sonra yavaş yavaş karanlığından kurtulmaya çalışan soka-
ğı selamlıyordu. Sokak ise karamsarlığından uzaklaşırken yüzünü gülümseten
güneşin ışıklarıyla doluyordu. Ben oturuyordum, oturup bu güzel doğa değişi-
mine hayran hayran bakıyordum. Doğa da insanlar gibi ani değişimleri ile her
an şaşırtabiliyordu. Daha demin ne kadar sessiz ve korkunçtu oysaki. Tabiatın karşısında saygıyla
eğilme isteğimi bastırıp etrafa gözlerimi gezdirdim. Çoğu kişi uçurtmasını yakalamaya çalışan ço-
cuk gibi telaşlı ve hızlı. Diğer kişiler ise hayatın monotonluğuna boyun eğmiş bir şekilde yavaş ve
sakin. Aynı az önce düşen sararmış bir yaprağın yere doğru süzülmesi gibi. İnsanları gözlemlerken
aslında aradığım masmavi gözleri ile denizleri bile kıskandıran bir çocuktu. Bakışlarından umut
taneleri akıyordu ve yüzüme hayatın herkese adaletli olmadığı gerçeğini bir tokat gibi çarpıyordu.
Her gün benden yaklaşık yarım saat sonra insan kalabalığını fırsat bilip geliyordu yanımdaki
eskiliği asırlara dayanan duvara. Mavi kutusunu açıp insanlardan umut bekliyordu. Onun için umut
biraz fazla paraydı. İnsanların ne kadar kendisine acımasını istemese de biliyordu durumunu. Yol-
dan geçenlere sesleniyor. “Lütfen.” diyordu. “Yardımcı olun bana. Bir mendili çok görmeyin.” Elle-
rine bakıyordum. O minicik ellerindeki kocaman dünyayı kimse göremiyordu. Pamuk gibi yumuşak
olması gereken eller kurumuş bir ağacın dalları kadar sertti. Bu çocuk yaşında neler yaşamıştı kim
bilir. Ellerindeki lekeler, hayatın pisliğine bulanmış tırnakları
gösteriyordu ne kadar çok çalıştığını. Bazen ona böyle uzak-
tan bakıp aklından geçenleri anlamaya çalışıyordum. Bazen
ise gidip üç dört mendil alıyordum. Mendilleri benim için çok
önemli bir nimetti. Bu mendilleri onun ellerinden almak çok
önemliydi. Yorgunluktan bitap düşmüş gözlerine bakıp uyku-
suzluğunu anlatan morarmış gözaltlarına olan uyumuna hay-
ran kalıyordum. İşte mendil benim için önemini bu uyumdan
kazanıyordu. Bu haline üzüldüğüm çok oluyordu. İçimdeki
geçmişi açığa çıkarmak isteyen sessiz çığlıklara “sus!” diye-
rek keşkelerimi sıralıyordum. Keşke daha fazla param olsa
da çocuğu şu sersefil hayattan bir kıl gibi çekip alsam. Kur-
tarsam onu merhametsiz insanlardan, adaletsiz dünyadan.
Ara sıra sohbet ediyordu benimle. Annesinin ve babasının
öldüğünü söylediğinde yüreğimde ne kadar büyük fırtınalar,
kaç şiddetinde depremler oldu anlatamam. Sanki kalbime bir
elektrik dalgası vurmuştu. Ona kimin baktığını merak eder-
cesine yüzüne baktığımda amcasının baktığını söylemişti. O
zorluyormuş çalıştırmaya. Zayıflıktan çukurlaşan köprücük
kemiklerinin, masmavi gözlerine tüm dünyayı sığdıran yavrucağın acısı bundanmış demek ki.Amcası-
na lanetler savuruyordum. Nasıl böyle bir dünyanın farkına varmaz da dünyasını karartırdı anlam vere-
miyordum. Bir gün bu çocuğu korkularından hayallerine sürükleyecek bir adamın gelmesini umutla bek-
liyordum. O bu zalim dünyanın acısını kucaklamaya hazır değildi. Her kim gelecekse acele etmeliydi.
Her gün ona birinin yardım etmesini dilerken ilk kez yanına biri gelip benim gibi sohbet etti. Kendimi
çok sıradanlaşmış, yere atılmış bir parça gibi hissediyordum. Çünkü çocuk ona gülümsüyordu. Gülüm-
semeye çalışırken çıkan o minik çukurda bile bir gül açıyordu. Umutlar yeşeriyordu. İçimden “sen hep
glaürılnçıodcuuykm.”adyiyaoçradluışmtı.mGaümlüamoslemmueysoiridleu.mOuntlluaroı ldmuuyşmbaiyr aşeçkaillıdşeırbkeirnazzaymanalanrmınaaayleaskelafşkıipankeıpkgoidniuyşotrudku-

17

BÜYÜKÇİĞLİ ANADOLU LİSESİ

ve benim kırkayak gibi sıraya dizilmiş insan kalabalığına katılmam lazımdı. Yoksa işe geç kalabilir. Az
miktarda olan paramdan da mahrum kalabilirdim. Sarı yaprakların basıldıkça çıkardıkları hışırtıya ka-
rışıp önlerinden geçtim. Adam, büyük bir mutlulukla çocuğa bir kâğıt uzatıyordu. Gözlerim kocaman
olmuştu. Şaşkın bir şekilde kısa bir süre bakıp üstündeki yazıyı okumaya çalıştım. Bu tabi ki imkânsız-
dı. Merakım içimi kemiren delirmiş bir fare gibi davranıyordu. Küçücük bir kâğıt parçası beni melan-
kolik bir ruh haline sokuyor, karamsarlaştırıyordu. Dünyanın tüm negatif enerjilerini üstüme atıyordu.

Bu negatif enerjilerinin uğursuzluğu ile işte tam bir sakarlar başkanı olarak görev yaptım. Dar
ve minik odamın koyu yeşil duvarları beni alkışlayarak karamsar ruh halimi kötülüğe teşvik ediyor-
du. Her şeye rağmen iş gününü sakin kalarak atlatmayı başarmış ve büyük bir yarışmada galip
gelmişçesine sevinerek kendimi doğaya attım. Aslında insan kalabalığına demek daha doğru olur-
du. Çocuğa kâğıdı sorma vakti gelmişti. Ne de olsa beni abisi olarak görüyordu. Bunu sorma hak-
kım kesinlikle vardı. Evet, evet kesinlikle vardı. Onu elimden geldiğince korumak benim görevimdi.

Merakımın yarattığı coşku ve içimde var gücüyle kanat çırpan kelebekler eşliğinde adımlarım
hızlanıyordu. Bir an önce çocuğa ulaşmak ona tüm merak ettiklerimi sormak istiyordum. Fakat bu
isteğim küçük bir çocuğun isteyip de alamadığı oyuncak sonrası büründüğü hüzne dönüşmüştü.
Çocuk yoktu. Ben burada tüm duygularımla, kelebeklerimle hatta umut çiçeklerimle ona gelmiştim.
Sorular soracaktım. Beni sonsuzluğa sürükleyen o boşluğu görünce, içimde yağmurlar yağmaya
başlamıştı. Kelebeklerim uçmakta zorlanıyor, çiçeklerim birer birer soluyordu. Merakım ise yerini
korkuya büyük bir saygıyla bırakıyordu. Resmen karşısında boyun eğmişti. Boşluğa yavaştan zifiri
karanlık dolmaya başlamıştı. Ben ise orada bulunan banka oturmuş, korkuyordum. Neşe perim
korku ile savaşmak için beynime güzel düşünceler aşılamaya çalışıyordu. Belki biri benim yapa-
madığımı yapıp tüm mendilleri almıştı. O da sonbaharın kan donduran soğuğuna alışamayacak
kadar minik bünyesi olduğu için daha fazla beklemek istememişti. Bir sonbahar bu kadar soğuk
olmamalıydı. En azından o çocuk için olmamalıydı. Aniden korkum sevinç perimi elinin tersiyle itti
ve tüm korkularımı gün yüzüne çıkardı. Ya başına bir şey geldiyse? Bu düşünce aklıma geldiği anda
başımdan kaç bardak kaynar sular döküldü bilmiyordum. Tek bir şey bilmek istiyordum. O iyi miydi?
İçimden düşünüyordum. Mendilleri bitse bile beni beklerdi, bırakmazdı. Kendimi fazla değerli görü-
yorum. Belki de onun için çöldeki kum tanelerinden farksızdım. Beni bu denli önemsiz buluyordu.

Beynimdeki düşünce karmaşası ile orada ne kadar oturduğumun farkında bile değildim. Yavaş yavaş
yalnızlığına bürünmek isteyen hatta bu yüzden rengini dolduran sokakta durup tek bir şey diliyordum.
Lütfen, başına bir şey gelmemiş olsun! Varsın bana değer vermesin, unutmuş olsun varlığımı. Ama
hayatın gerçeklerini öğrenmemiş masum bir bebek kadar mutlu olsun. Güvende olsun. Hem her gün
beni beklemek zorunda değildi. İşi bitince gitmesi minik vücudu ve sağlığı için çok iyiydi. Bu soğuğa
dayanamazdı yavrucak. Aklımda bu masum düşüncelerle, üstümü soğuk ve kocaman bir yorgan gibi
örten gökyüzüne baktım. İçimde ki kelebeklerler soğuktan ölüyordu. Çiçekler ise buna ağlıyordu. Bu
yüzden içimden ağlamak geliyordu. Kendimi gökyüzünde ki bir bulut gibi hissediyordum. Mavi gök-
yüzü arasında yağmurunu bırakmaya hazır bir bulut gibi. Sadece bir kişiye yağmak istiyordum. Mavi
gözlü bir meleğe yağarak, onu tüm kötülüklerden arındırmak istiyordum. Kısa bir süre içinde bu denli
bağlanmak normal değildi, biliyorum ama o bana benziyordu. Çektiğim acılara, geçmişime benziyordu.

Sayamadığım kadar uzun zaman önceydi. Hemen hemen onun yaşlarındaydım. Bir araba için-
de hayatın güzelliklerini izliyordum. Bir yanımda annem vardı. Önümde babam ve üstümde tüm
kötülükleri içine çeken, hapseden yıldızlar. Bazıları o kadar kötülük biriktirmişti ki soluk bir ışık
saçıyordu. Bazıları ise bana göz kırparak aydınlığını paylaşıyordu. Fakat hiçbiri onun kadar ay-
dınlık değildi. O araba farının gözlerime çarpması kadar aydınlık değildi ve hiçbir iyilik de anne-
min elleri kadar masum değildi. Korkutucu ışığın ardından beni içine sokmak istercesine sıkan
kollar gözüküyordu. Bir koruyucu meleğin yüzüne bakıyordum. Ardından gelen zifiri karanlık. Yıl-
dızlar bir anda tüm kötülükleri içine çekmişti. Her yer karanlıktı. Korkutucu bir şekilde karanlıktı.
Gözlerimi yavaşça açıp gökyüzüne baktım ve derin bir nefes aldım. Kendimi yerde yerine atılmayı bek-
leyen bir çöp gibi yalnız hissediyordum. Değersiz bir kâğıt parçası olmuştum o anda. Üstelik birinin üstü-
me basıp beni çiğnemesinden korkuyordum. Değersiz ve yalnız olmaktan korkuyordum. En önemlisi
çocuğakötübirşeyolmasındankorkuyordum.Çünküçocuk,kaldırımlarıdelipgeçmişbirpapatyaydı.Her
şeyerağmenyaşamayıhatırlatıyorduinsana.Korkularımdansıyrılacakmışgibikafamaikiyanasalladım
ve ayağa kalktım. Eski dair tüm kötü anılarımı o sokakta bırakacağıma inanarak evime doğru yol aldım.

Yollarda yürürken eve götürmek 1iç8in birazcık mutluluk kırıntısı aradım. Kü-

BÜYÜKÇİĞLİ ANADOLU LİSESİ
çük bir çocuğun gözlerine, saflığına baktım. Olmuyordu. Mutluluğunu benimle pay-
laşmıyordu küçük çocuk. Sanki bana “onu bul” diye bağırıyordu. Adını bile bilmedi-
ğim bir çocuğu nasıl bulabilirdim ki? Umutsuzca eve gittim. Kendime bir çay demledim ve
sessizliğe bürünmüş balkonuma geçtim. Gözlerimi acının taze sessizliğine diktim. Her şey yeni
yeni susmuş, mahalle sakinleri sakince odalarına geçmiş gibi görünüyordu. Ben de onlar gibi sa-
kin kalmak, hiçbir şey düşünmek istemiyordum. Ama beceremiyordum. O gece sonrası yaşadı-
ğım olaylar geride bıraktığım eski benliğimi hatırlatıyordu. Köşe başında, yağmurun altında ses-
sizce ağlayan minik bedeni ve bir ışığı... Bu sefer ışık bir kıyamete, araba farına, ait değildi. Hiç
tanımadığım bir adamın gözlerindeki ışığa aitti. Yaşamak için nedenim ve yardımcım olan adama.

Ben de bu küçük çocuğa ışık olmak, üvey babamın yolundan gitmek istiyordum ama yapamıyor-
dum. Param yoktu, bir geleceğim yoktu. Şimdi o da yoktu. Neredeydi? Sabah gördüğüm adam mı gö-
türmüştü yoksa? Bu düşüncelerin beni daha çok yıpratmaması için uyumalıydım. Son duamı ederek
gözlerimi uykunun karanlığına emanet ettim. “Lütfen, yarın burada olsun. Benimle konuşuyor olsun.”

Sabah saat kaçtı bilmiyorum. Bir sesle irkilerek uyandım. Kapı çalıyordu. Hız-
lı bir şekilde yataktan fırlayıp kapıya gittim. Açtığımda kimse yoktu, mektup dışın-
da. Eğilip mektubu aldım. Aklımda nereden geldiği hakkında büyük düşüncelerle bir-
likte salonda bulunan koltuğa oturdum. Hızlıca mektubu açtım ve okumaya başladım.

“Merhaba adını bilmediğim yabancı Ağabey,
Beni çok merak ettim mi bilmiyorum. Haber veremediğim için özür dilerim. Ben iyiyim.
Bir amca geldi ve bana yardım edebileceğini söyledi. İlk başta korkmuştum. Sonra bir po-
lis amca bulup bu durumu anlatınca bana o amcanın iyi biri olduğunu söyledi. Şimdi bunları
senin için o yazıyor. Bana sıcacık bir yatak verdi, yemek bile verdi. Senin kadar iyi birine ben-
ziyor. Amcamı da polis amcalar götürdü. Bana kötü davrandığı için ceza alacakmış. Biliyor mu-
sun? Hiç üzülmedim. Bunları beni merak etme diye söylüyorum. Aşağıya adresi bırakacak yeni
amca. Eğer bana mektup yollamak istersen burayı kullanabilirmişsin.Seni seviyorum. Sevgiler.”

Gözümden dans ederek akan yaşlar sevinç naraları atıyordu. Mutluydu ve benim için
en önemlisi beni unutmamıştı. Yalnız değildim, içimde sürekli beni rahatsız eden kelebek-
lere ihtiyacım yoktu. Çünkü artık küçük bir melek vardı. Hem de bana benzeyen bir me-
lek vardı. Hayatı bile bana benziyordu. O da babamı bulmuştu. Babam ölmüş olabilir-
di ama hala bir yerlerde babama benzeyen insanlar vardı. İşte o insanlar küçük umutlar için
yaşama amacı, sevinci her şeyi oluyordu. Benim bile yaşamamı sağlıyordu, her şeye rağmen.

Tuğba USLU

19

BÜYÜKÇİĞLİ ANADOLU LİSESİ

DANS SIZE NE IFADE EDIYOR?

Dans size ne ifade ediyor?
Bazılarına hiçbir şey ifade etmeyen dans,
çoğu insanın kendini ifade etmeleri ve duy-
gularını özgürce sergileyebilmeleri demektir.
Benim için dans, duygularımı etrafa savu-
rabildiğim, müziğin ritmini en derinlerde his-
sedebildiğim ve korkusuzca davranabildiğim
en kıymetli anlarım. Dans etmek kasları ça-
lıştırdığı ve motivasyonu arttırdığı gibi beyin
fonksiyonlarının daha iyi çalışmasını sağlıyor.
Günümüzde bir çok dans türüne karşı hala bit-
mek bilmeyen bir ön yargı var. Dans etmek sanılanın aksine sadece hobi
olarak kalması gereken bir şey değildir. Dans etmek bir yaşam biçimidir.
Dans ederken kötülükleri bir anlığına dahi olsa etrafınızdan sa-
vurur ve iyi enerjiyi üzerinize toplarsınız. Dans ederken bu dünyadan
uçar ve farklı gezegenlerde kendinize yeni düşler ararsınız. Dans eder-
ken müziğe kendinizi kaptırır ve mutlu olduğunuz en güzel anınızı tekrardan yaşarsınız. Ön yar-
gılarınıza bir son verip en sevdiğiniz şarkının sesini sonuna kadar açın ve kendinizi ona bırakın.

Dilara YALÇIN

20

BÜYÜKÇİĞLİ ANADOLU LİSESİ

ZÜHRE

Büyük bir gürültüyle uykudan uyandım evimizin ön kısmının çöktüğünü
gördüm. Aman Allah’ım! Babam yaralanmıştı. Babama okulda öğrendiklerim-
le hemen ilk yardım uyguladım. Babam artık burada yaşamamızın imkânsız
olduğunu söyledi. Kardeşlerim ve biricik annem korkudan telaşa kapıldılar.
Bir yandan hazırlanıp bir yandan ağlaşıyorduk. Sınıra doğru yola koyulduk
sınıra vardığımızda büyük bir kalabalık vardı. Uçak sesleriyle çocukların ağıt-
ları birbirine karışmıştı. Babam bir anda fenalaştı, babamı kendine getirdikten
sonra sekiz yaşındaki kardeşim Zahit’in yanımızdan kaybolduğunu fark ettim.
Annemle birlikte kardeşimi ararken babamın “Acele edin ya şimdi geçeriz
ya da hiç geçemeyiz” dediğini duydum. Yüreğimin bir parçasını sınırın diğer
tarafında bırakıp geçtik. Benim Zahid ile aramda çok farklı bir bağ vardı o bana kardeşten öteydi.
Yağmurun huzur veren sesleriyle uyandım acıyı kalbimin derinliklerinde hissettim. İstanbul’a
geleli neredeyse sekiz ay olmuştu ama hala kardeşimden haber yoktu. Bense çalışmak zorunday-
dım savaş yüzünden çok sevdiğim TIP fakültesini bırakıp burada bir
restorana garson olarak çalışıyordum. Yine bir gün restorana önem-
li iş adamları yemek yemeye gelmişti anladığım kadarıyla toplantı
yapacaklardı, ben Türkçeyi üniversitedeki Türk arkadaşlarım saye-
sinde burada kolaylıkla öğrenmiştim. Arkadaşlarımla servise başla-
dık, patron bir yandan çok dikkatli olmamamızı söylüyordu. Masa-
ya tam tabağı bırakırken biri yere yığıldı. Adının Latif Bey olduğunu
duyduğum adam “Yardım edin, ambulans çağırın!”diye ortalığı inle-
tiyordu. Hemen fenalaşan adamın yanına dizlerimin üstüne çöktüm
fakülteden öğrendiğim kadarıyla kalp masajı yapıp nabzını geri ge-
tirdim. İçimden derin bir oh çektim çok şükür nefes alıyordu. Ambulans ile hastaneye kaldırdılar.
Olayın ardından bir ay geçmişti. Ben restoranın mutfağında uğraşırken patron “Zühre kı-
zım” diye seslendi. Patronun yanına gittiğimde “Bu beyler seninle görüşmek istiyor.” dedi. Yanla-
rına gittiğimde onların o gün hastaneye kaldırılan bey ile Latif Bey olduğunu gördüm. Latif Bey
oturmamı rica etti. Patrona baktım tamam diyormuşçasına kafasını salladığını görünce masa-
ya oturdum. Latif Bey ve Asaf Bey bana teşekkür etmek için gelmişlerdi, bir müddet sohbet et-
tik onlara yaşadıklarımdan az çok bahsettim. Latif Bey “kızım sana bir can borçluyuz o gün yap-
tıklarını nereden öğrendin” deyince istemsizce gözlerim doldu. Okulumu bırakmak zorunda
kalıp buraya geldiğimi söyledim. Asaf Bey okula dönmek isteyip istemediğimi sordu ben tabi
ki istiyordum fakat onlara bakmak zorunda olduğum bir ailem olduğunu söyledim. Asaf Bey ma-
sadan kalkıp birkaç telefon görüşmesi yaptı ve bana tekrar teşekkür edip yanımdan ayrıldılar.
Bir hafta sonra işten eve döndüğümde herkesin yüzü gülüyordu. Babam bir işe girmiş kardeşleri-
min ise okul masrafları burs ile bir şekilde karşılanmıştı oldukça şaşkındım. Bunun üzerine annem “artık
çalışmana gerek yok okuluna kaldığın yerden devam edebilirsin” dedi. Anneme bu olanları sorunca ise
tahminettiğimgibiLatifveAsafBeyinyaptığınıöğrendim.Okadarmutluydumkisevinçtenhavalarauçtum.
Nihayet mezuniyet günüm gelip çattı. Yanımda ailem ve çok sevdiğim Latif Asaf Bey var-
dı. Beni tebrik ettiler. Mezun olduktan bir süre sonra ilk görev yerimin Şırnak olduğunu öğrendim.
Aradan günler, haftalar geçti buraya yerleşip işime alıştım. Sabah nöbetten çıktım taksiye atladım.
Kırmızı ışıkta durduk her zamanki gibi cam silip su satan çocuklar vardı. Okuduğum kitaptan kafamı
kaldırıp çocuklara bakınca kalbim yerinden çıkacak gibi oldu, yoksa yanılıyor muydum bu gözlerimin
bir oyunu muydu bana? Bu gerçek olabilir miydi? .Taksiden indim çocukların arkasından “Zahid” diye
seslendim bana baktı evet bu gerçekten oydu. Ona yılların hasretini, özlemini giderircesine sarıldım...

Sümeyye TUFAN

21

BÜYÜKÇİĞLİ ANADOLU LİSESİ

29 EKİM

Hala basıyorsa ayaklarım yere Nasıl desem de yetse kelamım,

dengede Ah keşke bu şükranın bir tasviri

Bildiğim içindir “sadece toprak Bir adı olsa...

olmadığının” Saatler geçiyorsa huzurla,

Bu kara parçasının... Yollar sakinse ve

Yürüyorsam yolları uzun uzun, Kimsenin kavgası yoksa birbiriyle

Hatırımdan adımları silinmediği içindir, “Yurtta sulh “diyen bir atanın

Vatan deyip koşanların... Görünür

Dalgalanıyorsa şanlı bayrağım gökte Daim izleri, ayan beyan ortada,

Göğsünü gere gere, Bütün varım; emanetim, hazinem

Sayesindedir; Her karışı al yağmurların vuslatı

Ufuklara bakan, engin cesaretli Çiçeklerle örtülü vatanımdır...

Dev insanların... Rüzgârlar eser, değer çehreme

Dik duruyorsa sırtım, Çatar kaşlarımı bulutlar,

Eğilmediyse yere başım, Ebedi uykulara rüyalar serpilir

Bakıyorsam yükseklere Pare pare her damlada...

Yüreğimde sakladığım içindir Omuz omuza yürür gençler,

İstikbali armağan eden tek bir atanın... Ellerinde meşaleler, gözleri güneş,

Bayrağımdaki al, kıvılcımı yüreğimin, Uygarca çizilen yolda, özgürce,

Ay yıldızı ana sütü gibi pak, Her adımda,

Alnı gibi ak, saf temiz erimin, Atasının adını zikrede zikrede

Tasviri dile gelmez kelimelerle minnetimin, Hatırlarında ulu önderin

Sözüm yeminidir Sözleri ve öğütleri ile

Koruyacağım, gözümün nuru Sahipler ve koruyacak gençler,

İncim, cumhuriyetimin... Güzel yürekleri,

Her 28 Ekimin merdiven dayayışı 29’a Fikri ve vicdanı hür bir kimlikle

İlmek ilmek bir hasret ve şükran kopar yüreğim- Ufku açık, genç bir zihinle,

den Sonsuz minnet ve şükran ile

Atam ve silah arkadaşlarına oya oya Ulaşacağız daha

İyi kiler dizilir ipe ince uzunca, Nice 29 Ekimlere…

Simge GÜNDEÇ
22

BÜYÜKÇİĞLİ ANADOLU LİSESİ

KAYIP RUH

Gözlerimi açtığımda siyah perdeden içeri sızan güneş ışığı, gözlerimi tekrar ka-
patmamı sağlasa da, güneş ışığı ve gözlerim arasındaki savaşın galibi gözlerim
olmuştu. Gökyüzü, yeryüzünden çaldığı tüm maviliklerle parıldıyordu. Bu ışık
dünyayı aydınlatsa da odamdaki karanlığı aydınlatmada zorluk çekiyordu. Kalkıp
perdeleri araladım ve güneş ışığının içeri girmesine izin verdim. Bu parlak ışık ca-
nımı daha da yakıyor gibiydi. Nefessiz kalmak buna deniyordu sanırım. Belki de
her şey kimsesiz kalmakla ilgiliydi. Kimsesiz, yapayalnız. Tam bu anda annemin
“ Lal, kahvaltı hazır kızım.” demesini ya da babamın “Bugün seni ben bırakaca-
ğım kızım.” demesini çok isterdim. Ama olmuyordu işte. Nefesi bile çiçek kokan
annemin şimdi toprak altında olması haksızlıktı. Adalet bu olmamalıydı. Her gece
ağlamamalı, kimse görmesin diye siyah perde almamalıydım. Kimsenin maske
olduğunu anlamadığı sahte gülüşümü takmamalıydım. Acı içinde kıvranırken bi-
rilerinin görmesinden korkmamalıydım. Ama ben buydum işte, daha fazlası değil.
Yüzümü yıkadıktan hemen sonra mavi aynanın karşısına geçtim. Saçlarımı ördüm. Moraran gö-
zaltlarıma baktım. Onlardan utanmıyordum. Hiçbir şey yapmadan okul üniformamı giydim ve mutfağa
geçtim. İki yıldır yemek pişmiyordu, etrafı simsiyah mermerlerle kaplı mutfakta. Yemek yiyemiyordum
annemin eli değmedikçe. Mutfağın sessizliği, babamın esprilerine attığımız kahkahalarla yankılan-
madıkça katlanılmaz oluyordu. Dayanamadım ve kaybolan ruhumu tek nefeste öldürmekten korktu-
ğumdan oradan çıktım. Bir kitap aldım elime. Satırlarında kendime rastladım. Kayıp ruhumu oralarda
buldum. Çocuk olamadığıma üzüldüm. Bembeyaz bir kâğıda mor, sarı, pembe çiçekler çizmediği-
me, kaydıraktan kayıp arkadaşımı yakalama-
ya çalışmadığıma üzüldüm. Sonrasında bir
müzik açtım. Dinlediğim tüm müziklerde aynı
acıyı taşıyordu sanki. Sessizliğe karışıp zihni-
min en ücra köşelerinde buluyordu melodileri-
ni. Tüm duygular içimde birikmişti. Yalnızlığım
Kafka’nın da dediği gibi insanlarla doluydu.
Okuladoğruyürümeyebaşladım.Yolda-
ki insanların bakışlarında belki de düşüncele-
rinde kayboldum. Yolunu şaşırdı kayıp ruhum.
Okula varmamla her şey daha bir garipleşti.
“Lal!” diye bir ses duydum. Adımın seslenildiği
yöne doğru bakışlarımı çevirdim. Adının Asel
olduğunu hatırladığım birisiydi. “Bu sana hedi-
yem.” diyerek bir poşet uzattı. “ Ne hediyesi ?”
diye sordum. Önce şaşırdı. “Dün doğum gü-
nündü, Lal” dedi. Kayıp ruhum unutulmamanın verdiği duyguyu yaşıyordu. “ Teşekkür ederim.” dedim
ve sınıfa ilerledim. Çantamı en arka sıraya bırakıp, hediyeyi çıkardım. Ucunda parlak mavi bir aytaşı
olan bir kolye vardı. Hafifçe tebessüm ettim. Başka bir hediye daha vardı, bir kitap. Gülümsemem bü-
yürken kolyeyi boynuma taktım. Bu sırada üstüne küstahlık paltosu giymiş, sarışın ve ela gözlü bir kız
geldi yanıma. “Gözaltlarından utanmalısın.” dedi ve gitti. Öğrendiğim şeylerden bir tanesi de umursa-
mamaktı. Çünkü güzelliklerini bu kadar boyaya satmalarına bakım demelerine anlam veremiyordum.
Eşyaları masama bırakıp çıktım. Bakışlar üzerimdeydi. Sebebini yerdeki annem ile ba-
bamın resmini göresiye kadar anlamamıştım. Asel yanıma geldi ve “ İnanamıyorum Lal, ai-
len böyle mi öldü?” dedi ağlayarak. Etrafı duygusuzca izliyordum. Tam olarak öyle ölmüş-
lerdi işte. Annem zehrini suya karıştırmış ve içmişti. Babam fark ettiğinde geçti. Bu yüzden
bardakta kalan zehri de babam içmişti ve annemin elini tutmuştu. Salona geldiğimde görün-
tü buydu iki yıl önce. “Pekâlâ, öğrendiniz ve bitti. Şimdi gidin!” dedim ve herkes sınıflara dağıldı.
Her şey çok mantıksızdı. O zehri annem neden içmişti? Neden babam onun izinden devam etmişti
bilmiyordum. Tek bildiğim mutlu sonları sevmediğim ve mutlu sonların olmadığıydı. Rapunzel saçını

23

BÜYÜKÇİĞLİ ANADOLU LİSESİ
kestirmeli, Pamuk Prenses ölmeliydi bana göre. İçimdeki ölü, yaşam kelebeklerinin mezarını sulu-
yordum gözyaşlarımı içime akıtarak şimdi de. Ruhum kaybolmamıştı aslında. Sadece içimdeki me-
zarlıktaydı. Gözyaşlarım ve acılarım onu boğuyordu. Ben içimde biriktirdikçe o kayboluyor, ben ise
soluyordum. Belki birkaç gün daha herkesin dikkatini çekecektim, sonra ise bu bitecek ve herkes gü-
lecekti. Çünkü gülmek herkesin hakkıydı. Ama ben içimdeki kelebeklere ve ruhuma neden öldüğüme
dair mektup yazacaktım. Kimse bilmese onlar yeterdi. Yalnızdım ve bu sefer insanlarla dolu değildi.

Sude Zehra ALTUN

24

BÜYÜKÇİĞLİ ANADOLU LİSESİ

İZMİR’DEKİ HEYKELLER

ATATÜRK,ANNESİ VE KADIN HAKLARI ANITI
Anayasa Meydanı’nda bulunan anıt 1972 yılında Prof. Dr Tamer
Başoğlu tarafından yapılmıştır. İzmir, Karşıyaka İskele Meydanı’nda bu-
lunan anıt, biçimi kadar kapsamı, ifadesi, ismi de farklı bir yapıttır. Anı-
tın adı Atatürk, Annesi ve Kadın Hakları Anıtıdır. Alan düzenlemesi ile
bütünleşen yapıtta, geleneğin dışından bir biçimlendirmeye gidilmiştir.
Her yönden gelinip içinden geçilebilen, içindeki yazıların oku-
nabilen, seyirci ile bütünleşen bir anıt olması düşünülmüştür. Alan-
daki döşemeye yapılan ve üzerinde yürünen daha sonra plaklaşarak
yükselmeye başlayan elemanlar; çiğnenmekte olan, kadın hakları-
nın Atatürk ve kurduğu Cumhuriyet ile yücelmeye başladığını simge-
ler. Atatürk ve O’nun belli başlı ilkelerini de simgeleyen bu dikit plak-
lar bronz bir kuşakla sıkı sıkıya kucaklanmıştır. Üzerinde Ulu Önder
Atatürk, annesi Zübeyde Hanım, mermi taşıyan cefakar Türk Anası, Cumhuriyet ve Demokra-
si ile başlayan seçme, seçilme ve her dalda yetişen ve uğraş veren Türk Kadınları (öğretmen,
hukukçu, kimyager gibi) simgeleyen kabartma figürler vardır. Anıt 27 metre yüksekliğindedir.
Uzak etkisi vardır. Cumhuriyet’in 50. yılında açılan ulusal bir yarışma-
da birincilik ödülü alarak yapımına 1972’de karar verilmiştir. 1973 yılında açılmıştır.

25

MEVLANA HEYKELİ
Dünya’nın III. büyük heykeli olan Mevlana heykeli Buca’nın en yüksek yeri olan Tıngır tepe’de,
20 dönümlük arazide, kaidesiyle birlikte 25 mt yüksekliğinde yer almaktadır. Dikildiği tepeyle birlikte yer
seviyesinden 75 metre yüksekliğe ulaşan Mevlana Heykeli İzmir’in büyük bir kesiminden görülebiliyor.

NAZIM HİKMET HEYKELİ
Nazım Hikmet’i doğumunun 113. yılında Girne Caddesi ile Ordu Bulvarı’nın kesiştiği noktaya
usta şairin 4 metrelik heykelini dikildi. Heykel, Nazım Hikmet’in doğum günü olan 15 Ocak’ta açıldı.
Zafer Dağdeviren, Ali Yaldır ve Derya Ersoy tarafından üç ayda tamamlandı. Heykelin kaidesin-
de, şairin “Yaşamak Bir Ağaç Gibi Tek ve Hür ve Bir Orman Gibi Kardeşçesine” mısraları yer aldı.

ATATÜRK RÖLYEFİ
Buca İlçesi’ne bağlı Çaldıran Mahallesin’ de Yeşildere Çevre Yoluna bakan ka-
yalıklar üzerine Püskürtme beton tekniğiyle yapılmış olan Atatürk Rölyefi 40 met-
re yüksekliğindedir ve gece gündüz aydınlatılmaktadır. Yapım danışmanlığını Dokuz Ey-
lül Üniversitesi ve Ege Üniversitesi Jeoloji, Jeofizik ve İnşaat Bölümü hocaları üstlenmiştir.
Bu rölyef çalışmasıyla ulu önder Mustafa Kemal Atatürk’ün adına yakışır bir eser yaratılmıştır.
Türkiye’nin en büyük dünyanın ise 10’uncu büyük rölyef projesi 3 yılda tamamlanmıştır.

ÇARŞI GİRİŞİ KADIN HEYKELLERİ
Karşıyaka Çarşısı her gün 100.000’den fazla kişinin geçtiği önem-
li bir alışveriş yeridir. Karşıyaka’ya gelen turistlerin de en çok ziyaret ettikleri bir çarşıdır. Bura-
ya özgün farklı görünüm kazandırmak için çağdaş kadını simgeleyecek, hareketli figürle-
ri temsil eden kadın heykeller hazırlandı. İzmir’in kadın amazonlar tarafından kurulduğu da
anlatılmasından yola çıkılarak hazırlanan heykeller, kentimize farklı bir görünüm ve güzellik katmıştır.

İNSAN HAKLARI ANITI
1992 yılında heykeltraş Bihrat Mavitan tarafından yapılmıştır. İnsan Hakları Anıtı çoğunluğu,
demokrasiyi simgeleyen üç elemandan oluşmuştur. Bu nedenle tek bir kompozisyon değildir. En bü-
yük eleman, insan haklarına açılan kapıdır. Bu kapının içinden insan haklarına ulaşacak bir yol geçip
sonsuza ulaşmakta ve toplumun bu yolda yapılacak ilerlemenin beklentisi sembolize edilmektedir.

ŞEHİT DİPLOMATLAR ANITI
2008yılındaAtakent’teyaptırılan“ŞehitDiplomatlarAnıtı”Türkiye’debirilkitemsiletmektedir.Yurt
dışındangörevibaşındauğradıklarıhainsaldırılardahayatınıkaybedendiplomatveelçilikgörevlilerianı-
sına yaptırılan ilk anıt olan “Şehit DiplomatlarAnıtı” onlara olan borcumuzun sadece küçük bir nişanesidir.
1973-1994 yılları arasında dünyanın farklı ülkelerinde uğradıkları saldırılarda hayatlarını kaybe-
den 34 şehidimizin resimlerinin yer aldığı siyah granitle kaplanmışAnıt, 5mx2.4 m ebatlarındaki mermer
ve2.5metreyüksekliğindekibirkaidedenoluşmaktadır. Yeryüzünütemsiledenanamermer bloküzerin-
deki 4 ayrı katmanşehit diplomatlarımızın katledildiği 4 ayrı kıtayı temsil etmektedir. Bloğun ortasındaki
boşluğun oluşturduğu siluet ise, cismen koparıldıkları bu dünyadaki gerçekliklerini simgelemektedir.

BÜYÜKÇİĞLİ ANADOLU LİSESİ
ATATÜRK HEYKELİ
Ege Üniversitesi kampüsünde bulunan ve kaidesinde Osmanlı-
ca yazıtın bulunduğu büst, Türkiye’de dikilen ilk Atatürk büstü olma özelliğini taşıyor.
Bu ilk Atatürk heykelinin dikiliş tarihi, kaidesindeki yazıya göre Haziran 1926. İzmir Zira-
at Mektebi’ni ziyaret eden Atatürk’ün bu ziyareti anısına dikildiği de kaidesinde şu şekilde yazar:
“Türkiye’nin büyük dahi ve halaskârı, Türk çiftçisinin ulu rehberi, Cumhurreisimiz büyük Gazi Mus-
tafa Kemal Paşa hazretlerinin İzmir Ziraat Mektebi’ni teşrifleri hatıra-i şükranıdır. Haziran 1926”

UÇAN YUNUSLAR ANITI
Uçan Yunuslar Anıtı 6.5 m. boyunda ve 10 ton ağırlığındadır. Alçı kalıp-
larla beyaz beton dökülüp betonun priz yapmasından sonra açılıp rütuş yapıla-
rak heykel birbirine sarılmış, sudan sıçrayan yunuslardan oluşmaktadır. Yunuslar
Ege Denizi’nin dostluk ve sevgi sembolüdür. Anıt İsmet Erayda tarafından yapılmıştır.

Yaprak TATLI
29

BÜYÜKÇİĞLİ ANADOLU LİSESİ

WUSHU’YA DAİR

Sizlere geçen dergide “Geçmişten Bugüne Spor Serüvenim”adlı çalış-

mamda bahsettiğim Wushu sporunu tanıtmak amacıyla yazıyorum. Ne-

deniyse, maalesef çok duyulan bir spor olmaması. Açıkçası son zaman-

larda yaygınlaşmasıyla birçok kişinin bu spora başlaması beni sevindirdi.

Wushu; kelime olarak “güç iş, zor teknik, sanat “anlamına gelir. Wushu

da saldırı ve savunmanın yanındaa akrobasi ve baleye benzer kareografik

hareketler sergilenir bunun yanında beden ve ruhun uyumu sağlanılması

esas amaçtır. Wushu Çin savunma sanat-

larının genel adıdır. Çin dışında genelde

Kungfu(gongfu) olarak tanımlanan spor

türleri de buna dahildir. Çince Kungfu terimi beceri anlamındadır.

Wushu ise savaş sanatı ve fiziksel yetenek anlamına gelir. Türkçe-

de “Vuşu”diye telaffuz edilir. Wu(savaş, fiziksel uygulama, otorite) ,

Shu(sanat, teknik, yetenek) anlamındadır. Wushu’yla kişisel

gelişimin, iradenin, öğrenme kabiliyetinin güçlenmesi ve hoşgörülü

davranış biçimi sağlanır. Çin’de, kabilelerin yaşadığı dönemlerde

yaşam mücadelesi için yapılan savaşlarda “tek vuruş, tek yumruk,

tek tekme, pratiklik” gibi kavramlarla wushunun gelişimi hızlan-

mıştı. Wushu savaşlarda geliştirilip iki ana unsurda toplanmıştır;

1-) Askeri Wushu hareketler

2-)Wushu hareketi okul eğitimi.

Günümüzde wushuda yapılan değişikliklerle beden eğitimi organizasyonları, dövüş dernekleri ve

savaşçı birlikleri oluşturulmaya başlandı.

Gelelim Wushu’nun dallarına…

Bir tanesi benim ilgilendiğim dal olan ”San-

da”dır.

Sanda; Kickboks ve Taybox benzeri sert bir

daldır.

“Tao”: Küçük yaşlarda başlanan jimnastik

tabanlı daldır.

“Jijitsu”: Güreşle benzerlik gösterir. El, bacak

kırma gibi… Yakın temasın olduğu sert bir

daldır. “ Quinda”: Çocuklara yönelik olarak

öğretilir. Sert olamayan hatta kafaya vuruş

olmayan bir daldır.

Wushu’nun faydaları:

Merkezî sinir sistemini güçlendirir. Bedenin iç, dış çevre dengesini sağlayarak vücu-

dun hayati fonksiyonunun devamını sağlar. Bel, boyun bölgesinde oluşan fıtık, kireçlen-

me gibi problemlere engel olur. Esneklik ve dayanıklılığı arttırır. Wushu sporu ile uğra-

şan sporcunun bütün hastalıklara yakalanma derecesini minimuma indirir. Bel kaslarının

dayanıklılığını arttırarak duruşun fit olmasını sağlar. Gelelim çevremizle ilişkilerimizdeki faydalarına;

Wushu’da teknik hareketleri öğrendikçe ve yaptıkça sporcu bu aktiviteden eğlenmeye baş-

layacaktır. Böylelikle isteklendirme ve moral artışı gelişecektir. Kişi mutlu oldukça çevresiyle olan

ilişkileri de güçlenecektir.

Sağlıklı ve sporla kalmanız dileğiyle…

Nazlıcan KURT
30

BÜYÜKÇİĞLİ ANADOLU LİSESİ TUNA
KIYISINDAKİ
THE SHOES ON AYAKKABILAR
THE DANUBE
BANK

Last summer, The Shoes On The Danube Tuna kıyısındaki ayakkabılar, geçen yaz ben

Bank was the most imp- ve annem Budapest’teyken

ressive monument for me gördüğümenetkileyicianıttı.

when my mother and I were

in Budapest for holiday. 1944’de Hitler, Maca-

In 1944, Hitler overthrew the ristan hükümdarını taht-

ruler of Hungary and repla- tan indirmiş, yerine ise

ced him with Ferenc Szala- Ferenc Szalasi’yi getirdi.

si. His ideology closely fol- Onun fikirleri Hitler’i ta-

lowed Adolf Hitler’s. About kip etti. Yaklaşık 80.000

80,000 Jews were expelled from Hungary to the Yahudi Avusturya sınırından sınır dışı edil-

Austrian border and nearly 20,000 Jews were di ve neredeyse 20.000 Yahudi ayakkabıları-

forced to remove their shoes first and they were nı çıkartılmaya zorlandı ve Tuna nehrinin su-

brutally shot along the bank of the Danube River. larına karşı acımazsızca mermiden geçirildi.

Can Togay and the sculptor, Gyula Pauer Heykeltraş Can Togay, Gyula Pauer bu unutulma-

created this unforgettable massacre’s memori- yan katliamın anısını yaptılar. Kıyı boyunca 60 çift

al. The open-air museum of 60 pair of iron sho- ayakkabı açık hava müzesi olarak 2005’te açıldı.

es along the riverbank was completed in 2005.

I think you should see this significant place, Bence her ne kadar Euro 6 TL olsa

though the 1 Euro equals 6 Turkish Lira now. :/ da bu büyüleyici yeri görmelisiniz. :/

Nil KILIÇ Burak DEMİR
31

BÜYÜKÇİĞLİ ANADOLU LİSESİ

SEVGI ÜLKESİ

Seyirlik karlar yağarken
Yılların birinde
İçinde sevgi barındıran bir kraliyet ülkesinde
Kont, Lord, leydi bulmuşken mehzenini
Koskoca dük arıyordu sevgili düşesini
Bir ilan verdirdi Cambridge sosyetesine
Takdime çıkan leydileri özenle seçsin diye
Bir ayakkabının sahibini aramak gibiydi meselesi
Gizli gizli fokurdarken aşk tenceresi
Bir ziyafette denk geldi masumluğun resmine
Köşesinde oturan güzeller güzeli leydisine
Aşk kapısını çalıyorken İngiltere sahibinin
Farkında değildi içine düşeceği tehlikenin
Leydi Grace’i etkilerken sinsice
Kalbine sevgi yağdırdı gizlice
Evlendiler bir kraliyet balosunda
Halkı aşklarına şahitken an ve anına
O ülkede merhamet ve anlayış hiç eksik olmadı
Halkı açlığa hiçbir zaman doymadı
Bir varis bıraktılar sevgi ülkesine
O karlar hep yağsın diye

Rabia YÜCEL

32

BÜYÜKÇİĞLİ ANADOLU LİSESİ

YILDIZLAR

Bir varmış, bir yokmuş. Yıldızlar gökyüzünden insanlara umut olmak için
düşerken, okyanusun derinliklerinde sudan korkan aptal bir balık yaşarmış.

Bu balık, diğerlerinin aksine aslında ne okyanusta yaşıyor, ne de yüz-
geçleriyle yaşama tutunuyormuş. Bizim bu balık okyanustan korktuğu için ka-
raya sığınmış, büyükannesinin kulübesinde, küçük dünyasında yaşıyormuş.

Genç kız, turuncu saçları rüzgarla dalgalanırken, küçük adımlarını
her daim görmekten çekindiği kulübenin yanındaki gözlerinin alabildiğine okyanusu karşılayan
kıyıya taşıdı.

“Ne garip?” diye geçirdi genç kız içinden. “Yeryüzünün sonu ve gökyüzünün sonsuzluğunun
rengi aynıydı.”

Serin, sert dalgalar kıyıya vuruyor, denizcilerin işleri o günler çok daha fazla zor oluyordu.
Genç adam, ömrünün tamamını geçirdiği teknesine, ardından okyanusa baktı. “Çok mu mutlu ba-
lıklar?” diye geçirdi bu kez genç adam içinden. “Sevinçleri okyanuslarına sığmıyor.”

O gün sanki kuşların sesi bile çok daha farklıydı.
Genç adam, düşleriyle süslediği teknesini, düşleriyle
koruyamamıştı. Gemisi alabora olmasın diye hızla
rotasını değiştirdi. Gördüğü en yakın kıyıda duracak,
en azından bu fırtınada babasından ona kalanı koru-
yacaktı.

Genç adam en yakın kıyıda durdu. Gemisini kıyıya
bırakırken, halatın üzerine bulabildiği büyük bir kaya-
yı bıraktı. Gözleri, bu adını dahi bilmediği, küçük bir
kasabayı andıran tenha yerde ne yapacağını bilmedi-
ğinden etrafta gezinirken gözleri bu defa zayıf, oldukça
da sıska bir kızı resmetti.
Turuncu saçlı kız, aynı turuncu bir süs balığını anımsatıyordu.
“Baksana.” diye seslendi genç adam. “Buralarda bir gece geçirebileceğim bir yer biliyor musun?”
Lakin genç kız adamı duymuyor, görmüyordu. Onun kafasının içinde düşündüğü tek şey büyükan-
nesinin yapmasını istediği şeylerdi. “Hay aksi...” dedi kendi kendine. “Hatırlamıyorum.”
Genç adam şaşırdı. “Anlamadım.” dedi hala ona bakmayan kadına. “Neyi hatırlamıyorsunuz?”
Turuncu saçlı kız olduğu yerde sıçrarken, havaya karışan bu yabancının sesiyle tedirgin oldu.
Gözleri, gözlerine değdiğinde kız öyle utandı ki, sanki yüzündeki çiller bir yangından geriye kalan
küller gibiydi.

Genç kız o gece bu yabancıya yardım etti. Gece vakti gelince kar tutmuş, okyanus içindeki ba-
lıkları üşütmüştü. Genç kız güneş tepeye doğunca, karda ayak izlerini bırakıp gidecek bu yabancı-
yı düşünü.
Öyle görünüyordu ki, sanki nefesi değse okyanus dolup taşardı. Genç kızın içindeki okyanusta
taşmıştı bu adama.

33

BÜYÜKÇİĞLİ ANADOLU LİSESİ
Ertesi gün oldu, güneş doğdu. Yabancı, bir köşeye kıvrılıp uyumuş turuncu balığa bakarken,
hüznü hissetti.
Yabancı gitmek istediğinde karlar, gökyüzünde yaşını bırakmıştı. İlerledi, adımları yerleri dö-
verken halatın üzerine bıraktığı taşı aldı ve bir köşeye bıraktı. O an, yeri ve göğü birbirine armağan
edecek bir ses duydu.
“Gitme.” dedi turuncu kız. “Gideceksen beni de götür.”
Yabancı durdu. “Bu gece çıkacak fırtınada, teknemle alabora olmazsam, gelip seni alacağım.”

Fırtına çıktı, okyanusun dalgaları geldi, gitti, geldi, gitti. Günler geçti. Aylar, haftaları kovaladı.
Yabancı, genç kızın geçmişine gömülecekken ansızın çıkageldi. Okyanustan korkan turuncu saçlı
balığını aldı, okyanusun içinde kalbini ona ev yaptı.

Gülce ÇELİK

34

BÜYÜKÇİĞLİ ANADOLU LİSESİ

ÇİÇEK TOHUMLARINDA UMUTLAR

Gözlerimi kapadım adaletsiz dünyaya
Hiç bakmak istemedim aslında
Görmek istemedim acımasız gözleri
Duymak istemedim iğrenç sözleri
Aslında hiç istemedim insanları
Onların acımasız kalplerini
Değiştirmek istedim dünyayı
Aşılamak istedim güzel çiçek tohumlarını kalplerine
Günlerce suladım o tohumları
Solup gitmesin umutlar diye.
Ellerimle şekil verdim o çiçeklere
Budadım dikenlerini ellerim kan revan
Sadece güzel bir dünya için.
Feda ettim ellerimi
Çiçek tohumlarında umutlarım.
Belki bir hiç için
Solup gitmesin umutlarım.

Dilara DEĞER

35

BÜYÜKÇİĞLİ ANADOLU LİSESİ

VİCDANIMIZIN SESİ

İnsan yaratılış gereği birtakım duygulara sahiptir. Üzüntü, sevinç, mutluluk,
korku, hüzün, heyecan, merak, merhamet, sevgi vb. örnek verilebilir. Vicdan
bana göre bu duyguların başında gelir. Vicdanın temelinde merhamet ve sevgi
yatar. İnsan da bir de acıma duygusu vardır. Vicdanı bununla ilişkilendirebiliriz.

Vicdan günlük hayatımızda karşılaştığımız bir duygudur. Diyelim ki sokakta
bir kedi gördünüz ona sevgi ile yaklaştınız, merhametle başını okşadınız. Bir
de karşınızdaki yavru kediyse ona acırsınız, kıyamazsınız. İşte bize bun-
ları yaptıran manevi güç vicdandır, diyebilirim. Zaman zaman vicdanın iyi
olduğunu savunurken kötü yönlerini de söyleyebilirim. İnsanlar bazen aklını
kullanmak yerine vicdanı ile hareket eder. Benim yukarıda verdiğim örnek
için bu yargı doğrudur. Ama bir de şöyle düşünün. Bir mahkemede suçlu yargılanıyor fakat kurallar,
kanunlara göre değil de vicdanen yargılanıyor, normal kanunlara göre ceza alması gereken birini
siz vicdanınıza göre yargılayıp davayı sonuçlarsınız. Burada yanlış bir davranış olduğunu söyleye-
bilirim. Sizce bu davranış ne kadar doğrudur. Sizce böyle bir tutumla suçlu yargılanabilir mi? Bence
hayır. Dolayısıyla vicdan ve adaleti karıştırmamak lazım. Verdiğim iki örnekte vicdanın iyi ve kötü
yanlarını açıkladım. Ancak bazıları çıkar amacı ile olaylara yaklaşırsa işte o an artık vicdan susar.
Eğer siz bir amaç için birine iyi davranıyorsanız o çıkar meselesidir. Ve siz orada vicdana dair bir
şey bulamazsınız. Cemil Meriç ’ in dediği gibi çıkar konuşunca vicdan susar. İnsanlar bazen birbirine
karşı üzücü, kırıcı olabilirler. Biz onlara karşı bazen geçmişi unutup, geçmişe perde çekip temiz bir
sayfa açmaya karar veririz. Biz karşımızdakine iyi davranırız, selamımızı dahi eksik etmeyiz. Birçoğu
zaman bizim ondan farkımız olsun isteriz öyle değil mi? Aslında bu davranış bana doğru geliyor. Hatta
bu konuyla ilgili Mevlana ’ nın sözü vardır: Sizi üzenlere hala selam veriyorsanız, bu vicdanınızın sa-
dakasıdır. Bence de öyle, bu fikre katılıyorum. İnsanda vicdan duygusu yaşadığı müddetçe insanın
içi huzur doludur. En azından benim için bu durum öyle. Düşünün, vicdanınızın gereğini, doğru bildi-
ğiniz bir şeyi yapıyorsunuz. Bu size huzur vermez mi? Bence verir. Bu yüzden bazı şeylerin kıymeti-
ni bilmeliyiz. Hz. Muhammet (s.a.v.) ’ in dediği gibi iki nimet vardır ki insanların çoğu onun kıymetini
bilmezler: Vücut sağlığı, vicdan rahatlığı. Tabi ben yeterince kıymetinin bilinmediğini düşünüyorum
hele ki şu zamanlarda... Hatırlarsanız vicdanlı davrandığımız zamanlarda huzurlu olduğumuzdan
bahsetmiştim. Şundan emin olabilirsiniz. Bir durum karşısında gösterdiğiniz vicdan duygusunun en
mükemmel adalet olduğuna inanabilirsiniz. Vicdanını kaybetmiş birisinde huzur bulamazsınız. Vic-
dan huzurla doğru orantılıdır. İyi olmak her zaman için kolaydır. Bu konuda Victor Hugo ’ nun bir sözü
vardır. İyi olmak kolaydır; zor olan adil olmaktır. En mükemmel adalet ise vicdandır. Bir insan vicda-
nını öldürmemelidir. Tıpkı Honoré de Balzac ’ ın dediği gibi vicdanımız yanılmaz bir yargıçtır. Biz onu
öldürmedikçe. Bu sözü biraz açıklamak gerekirse insanın vicdanını asla yanılmaz olduğu görüşüne
varabiliriz. Ancak biz onu yani vicdanımızı öldürdüğümüzde yanılma payımız artar ve ortada bize doğ-
ruyu savunacak; iyiye, güzele yönlendirerek bir yargıçta kalmaz. Bir de önceden çıkar ilişkisi diye bir
şeyden bahsetmiştim. Çıkarı olmak, hesaplı olmakla benzer durumdur benim için. İkisi de bir amaç
doğrultusunda ilerler. Her ikisinde de belli başlı hedefler vardır. Bu konuyla ilgili Friedrich Nietzsche
şöyle demiştir. Vicdanlı ve dürüst olmak, hesaplı olmaktan iyidir. Hesap, insanı makam sahibi yapar
da, vicdan daha önemli bir işe yarar; insanı insan yapar. Buradan şunu çıkarabiliriz. İnsan, hesabına
göre çalışırsa belli bir makama elbet ulaşır. Ancak şunu bilmeliyiz ki toplum içinde vicdanlı ve dürüst
insanlar daha çok yer alır. Çünkü insanı insan yapan şey vicdandır. İlk başlarda söz etmiştim. İnsa-
nın doğasında birtakım duygular vardı. Dolayısıyla insanın hamurunda vicdanlı olmak dürüst olmak
da vardır. Bunları insan kendisi zamanla ortaya koyar. Hadi bunu bir örnekle açıklığa kavuşturayım.
Toplum içerisinde iki insan var birisi dürüst değil, vicdanını kaybetmiş ve bu dünyada hesabına göre
çıkarı için yaşayan diğeride dürüst, merhametli, vicdan duygusuna sahip olan, hesabına göre ve çı-

36

BÜYÜKÇİĞLİ ANADOLU LİSESİ
kar ilişkisi ye işi olmayan birisi olmak üzere iki kişi var sizce hangisi toplum tarafından beğeni kazanır.

Toplumun güvenini, saygısını, sevgisini kazanır. Ben ikinci olarak düşünüyorum. Eminim ki
siz de öyledüşünüyorsunuz. İşin özü şu ki insan vicdanlı olmalıdır. Yoksa toplum tarafından pek
hoş karşılanmaz. Benim görüşüm bu yöndedir. İnsan vicdanı sayesinde toplumsal açıdan gü-
ven, saygı, sevgi kazanırken bireysel açıdan huzur kazanır. Şu hayatta para, mal, mülk, miras-
tan önce gelen bir şey vardır. Huzur, manevi yönden de ihtiyaçtır. İnsan bu şekilde mutlu olur.

Nilay ÜNAL

37

BÜYÜKÇİĞLİ ANADOLU LİSESİ

GELECEĞİN SPORU E-SPOR

Dijitalleşme ile birlikte gündelik hayatımızda kullandığımız tüm kavramlar
değişime uğruyor. Spor da bu kavramlardan bir tanesi. Artık spor denildiği za-
man farklı bir dal olarak elektronik spor da (e-spor) zihinlerimizde canlanıyor.

Online oyunlar üzerine kurulu bir spor dalı olan elektronik spor, dünyanın
dört bir yanından kişilerin internet aracılığıyla birbirleriyle oyun oynamasını
sağlıyor. Dünya çapında giderek büyüyen ve yaygınlaşan bu alan oldukça
rağbet görüyor. Tabi tüm dünyayı sarsan yeni sektörde bizim de payımız
var. CS: GO, DOTA 2, League Of Legends gibi birçok oyunda takımlarımız-
la faaliyet göstermekteyiz. Geçtiğimiz sene CSGO’da kupa bile kazandık.

Öncelikle sizlere Türk E-Spor takımlarından biraz bahsedeyim.
Space Soldiers:
Daha yeni kurulmuş bir Counter-Strike: Global Offensive takımı olarak

fazla iş başarmış birileri varsa, onlar da Space Soldiers’tır. 17 Ocak 2015’te TuGuX, e1, XANTA-
RES, DESPE ve ONLY ile başladıkları bu yolda aldıkları en kötü sonuç dördüncülük. İnanabiliyor
musunuz? Türkiye’den çıkan bir CS: GO takımının Avrupa şampiyonalarında aldığı en kötü sonuç
dördüncülük. O da Avrupa’nın en büyük turnuvalarından biri olan Copenhagen Games’ten. Balkan
Şampiyonası ve Kinguin turnuvasından aldıkları birincilikler de cabası. Space Soldiers, gelecek
vadeden gençlerden oluşan dinamik bir eSpor takımı ve ile-
ride daha büyük başarılara imza atacaklarına hiç şüphe yok.

Hardware Arena Gaming:
Hani bildiğimiz ezeli rakipler var ya; Bat-

man ve Joker , Naruto ve Sasuke gibi …
Hatta Fenerbahçe ve Galatasaray gibi! İşte HWA ve DP

de Türkiye’de eSpor denince akla gelen ilk ezeli rakip-
ler. 2008’de kurulmuş olmasına rağmen DP’yi yakalamak-
ta güçlük çekmeyen HWA, diğer takımlardan farklı olarak
yetiştirdiği oyuncularla da ünlü. Büyük takımlarda forma gi-
yen çoğu oyuncu (Elwind, wtcN, Marshall, Zeitnot, Fabu-
lous, Reosta ve dahası) HWA’dan çıkmış durumda ve bu
da onların oyuncu yetiştirme disiplinini kanıtlar nitelikte.
Supermassive Türkiye’de LoL’ün gördüğü en büyük yatı-

rım. Ülkenin yıldızlarını (Naru, Fab, Thaldrin, Dumble ve Stomaged) tek amaç
için bir araya getiren yegane oluşum. Daha katıldığı ilk sezonda mevsim şam-
piyonu olan tek takım.Tüm bunların üstüne, bütün bölgelerin şampiyonlarının
katıldığı ve kıran kırana bir mücadelenin sürdüğü IWCI 2016’yı kazanınca,
Supermassive ulusal olarak da bilinir bir takım haline geldi. Dumble, Thaldrin,
Fab ve Naru’nun önceki turnuvalardan zaten bilinirlikleri vardı, ama kafileye
Stomaged de katıldı ve artık Supermassive adı global bir marka halini aldı.

Supermassive Türkiye’de LoL’ün gördüğü en büyük yatırım. Ülke-
nin yıldızlarını (Naru, Fab, Thaldrin, Dumble ve Stomaged) tek amaç
için bir araya getiren yegane oluşum. Daha katıldığı ilk sezonda mevsim şampiyonu olan tek ta-
kım.Tüm bunların üstüne, bütün bölgelerin şampiyonlarının katıldığı ve kıran kırana bir mü-
cadelenin sürdüğü IWCI 2016’yı kazanınca, Supermassive ulusal olarak da bilinir bir takım
haline geldi. Dumble, Thaldrin, Fab ve Naru’nun önceki turnuvalardan zaten bilinirlikleri var-
dı, ama kafileye Stomaged de katıldı ve artık Supermassive adı global bir marka halini aldı.

38

BÜYÜKÇİĞLİ ANADOLU LİSESİ
e-Spor’un yaygınlaşmasının temel sebebi ise git-
gide biten mahalle kültürü.Tabi bu bizim ülkemiz için ge-
çerli.Eskiden sokaklarda çocuklar gönlünce oynardı.
Zaman geçtikçe sokak oyunları bitti ve gençler kendi-
lerine mecburen alternatif bir eğlence kaynağı buldu .
Ben de dahil olmak üzere çoğu genç gününün bir bö-
lümünü bilgisayar başında oyun oynayarak geçiriyor.

Eren HOŞGÖREN

39

BÜYÜKÇİĞLİ ANADOLU LİSESİ

10 KASIM

Sevgili Kalbimin Nadidesi, Atam;
Sana vedanın bir yılında daha, ölümün sadece “bedenen” oldu-
ğunu hissettirdiğin ve sözlerin, öğütlerin, ilkelerin, kurmuş oldu-
ğun cumhuriyet, emanet ettiğin vatan ve gururla dalgalanan bayrağın
kabarttığı göğsümde varlığını her daim yeşerttiğin için minnetimi ve şükranımı, her ne kadar kelime-
lerimin kifayetsiz kalacağını bilsem de, teşekkürü borç bilir ve bunu dile getirerek başlamak isterim.
Bizlere hediye ettiğin bu vatanda, öncelikle bastığım her karışı “toprak” diyerek geçmeyip “tanıyarak”
ilerlemek, bu şerefe nail kılınmak, bu değerde olmak, rengini ecdadımızdan alan şanlı bayrağımıza
saygı ve minnet ile bakmak ve göğe beş kala gönderdeki daim yerini korumak, ilke ve inkılâpla-
rında en yalnız kaldığım zamanda bile yolumu bulmak, gücüm azalıp yorulduğumda, damalarım-
daki asil kanda mevcut güç ile tekrar şahlanmak, Türk olmak ve gereğince yaşamak bir onurdur.
Vermiş olduğun mücadelelerin her evresi ve her zerresinde sarf edilen emek,her çaba ,zafere olan
inanç ve var gücü ile direnen ,katılınan her vatan müdafasında “dönmeyi” bir an olsun düşünmeyen
kahraman ordumuz ,onları o günlere ve zamanın şartları gereğince hazırlayan,destek olan ,kahraman
Türk kadını , annesi,yari,evladı ve verilen tüm mücadelelerde rol almış nicelerini saygıyla yâd ediyorum.
Hayatım boyunca adını duyduğum her an, okuduğum her anın,her zaferin,almış olduğun her ka-
rar,öğütlediğin her konu,vaat ettiğin her gün ,emanet ettiğin her karış toprak,sahip olduğum kimliğim
,beni ben yapmaya değer her zerrede senden ve senin ruhuma serptiğin parçalardan oluşturdu-
ğum bütün ile yaşıyorum ve yaşayacağım sevgili Ata’m .
Siyahlar içinde geçen günlerime renk katan sen, kışları
bahara çeviren, yüzümü güneşe döndüğüm, gözümü ala-
madığım, sadeler içinden gülümseyen sen ve burnumun
sızlayan direği,kalbimin buruk kısmı ve tüm bunları, fikirle-
rimi ,hislerimi ,hatırımın en naif köşesinden izleyen sen …
Ne söyleyebilirim ki?Hiç temas etmemişken, bir kerecik
sarılamamışken nasıl sımsıkı hissedebilirim seni böyle,
Nasıl bir ruha siniştir bu böyle buram buram, nasıl tüter in-
sanın burnunda sevdiği, hiç yüreğinden bir an ayrılmadan?
Ya da nasıl güzelsin ki sen öyle ben kaldım tüm sa-
deliğimle, büyülendim, kaldım sayende böylesi?
Kifayetsiz kaldı tüm kelimelerim, hepsinin boynu bükük
,şüphe ediyor kendinden her biri sana yakışan bir sı-
fat oluşturamadıkları için.Sen benim ruhuma yakışanım,
nakışım, kıvamım, tasvirim, tarifsizim,dört bir yanım ,çev-
rem Nadidem…Bugün toprağın bağrındaki selvi boylu
yeşil pamukların(ağaç ) gölgesinde dinlenebiliyorsam, derin nefesler alıp göğe değebildiğimce kal-
dırıp kollarımı “özgür” hissedebiliyorsam,göğün hür kuşu ben kanatlarımı çırpabiliyor ve her buluta
selam götürüp, yağdırabiliyorsam yağmurlarımı bıraktığın tohumlara, yeşertebiliyorsam içimde ve
dışımda her birini, hayaller kurup boyayabiliyorsam tüm siyahları rengarenk ,koşabiliyorsam upu-
zun yolları ,uyanabiliyorsam nice güzel rüyaya, karışıyorsa gecelerim gündüze ve eşsiz zamanlar
geçirebiliyorsam yerin her yüzünde ,
Şimdi her yolun sonu sana teşekküre çıkmasın da ya ne yapsın?

Beni ben yapan şey aslında senmişsin benim biricik Ata’m. Düşündüm taşındım da ,onu anladım.
Aldığım her kararda sen varmışsın meğer ,ben istikrarımı senden almışım,Her hede-
fimde ,tırmanırken merdivenleri ,yorulduğum basamaklarda durup sende soluklanmı-
şım,her korktuğumda ,sayene sığınıp yenmişim,cesaretimi senden almışım,her zor
anımda ben sana güvenmişim ben ,omzumda hissedip elini , öyle devam etmişim ,

40

BÜYÜKÇİĞLİ ANADOLU LİSESİ

tükendiğimde ,senin öğütlerinden öğrendiğim “pes etmemeyi” kendime hatırlatıp öyle şahlanmışım,

tarihimi,coğrafyamda yaşananları,edebiyatımı,felsefemi,yaşamımdaki bu hesabı ,mate-

matiğimi seninle kavramış ve böyle öğrenmişim. Meğer sen harman yerimmişsin benim ,

Yalnız değilmişim ailemmişsin ,ve hiç gitmemiş terk etmemişsin beni. Hep baş ucumda ,kalbi-

min her ritminde ,her nefesinde ,her ezgimde ,beni ben yapan her zerrede sen benimleymişsin …

Hep sevmişsin ,değer verip , geleceğime fırsatlar sunmuşsun geçmişten. Hem ahir

hem evvel zamanıma hakim olmuşsun ,avcumun içine tüm güzellikleri serpmişsin ,ru-

humdaki bu oyaya ilmek ilmek işlemişsin sevgini ,değer katmışsın her halinle bana .

Beni ben yapan aslında senmişsin.Kitaplar hediye vermişsin ,öğütlerini kulağıma küpe et-

mişsin ,fikrim hür vicdanım hür bir kimliğe büründürmüşsün beni, kadınmışım ben ,

Seçilirmişim seçermişim ,okur, çalışır ,gezer “hür doğar ve hür yaşarmışım”,

23 Nisanlarda çocuk ,19 Mayıslarda genç ,29 Ekimlerde cumhuriyet , 12 Martlarda istiklal ,18 mart-

larda Çanakkale ,30 Ağustoslarda zafer her tarihte ayrı güzel ,aynı ben ,hepsi benmişim ,benimmiş !

Ne çok gurur kaynağım varmış, ne çok şey ilham verirmiş. Ben nasıl bir şansın içine doğmuşum böyle …

Anadolunun her bölgesinde ne çok ailem varmış , ne çok kardeşim , ne çok tanıdığım var-

mış, mutfağımda ayrı lezzetim ,doğasında ayrı bitkim , her mevsiminde ayrı baha-

rım, berrak ne çok ırmağım , engin ne çok denizim , serin rüzgarım , her evinde ayrı ne-

şem ayrı anım , birbirinden farklı güzelliğim , her birinde ayrı emek ,ayrı kültürüm , dil

din ırk ayrımı gözetmeksizin her bölgesinde, her karışında ayrı güzel insanım varmış …

Ne güzelmişim ben öyle, dört yanım bir farklı ama hepsinin ortak kapısı, ortak anısı ve acısı aynı...

Zaman hepimiz için aynıymış aslında ama hepimizin kalbi bir saate buruklaşırmış ,bükülürmüş boy-

numuz ,eksilirmiş içimiz ,sızlarmış burnumuzun direği, süzülürmüş kirpiklerimizden gözyaşlarımız ,

Buruldukça “iyi ki “ der anarmışız ve böyle yaşatırmışız “bedenen” veda eden seni .

Vedanın ardında aynı söylediğin gibi seni görmek “behemehal yüzünü gör-

mek” değilmiş, biz seni anladıkça ve fikirlerini , duygularını hissettikçe görmüşüz .

Her anlamaya çalıştığımızda yaklaşmış ve böyle netleştirmişiz resmi, öyle yerleş-
miş aklımıza, biz seni sen yapan şeyleri keşfettikçe anlamıi ve böyle hakim olmuşuz.
Türk halkı ,türk genci , türk kadını , türk askeri ,polisi , öğretmeni , Hak tanıdığın ,değer verdi-
ğin her Türk vatandaşı , savaştan kurtarıp her ev açtığın misafir ,alın teriyle çalışan ve ekmeğini
taştan çıkaran her işçi ,eğitimdeki gelişmelerin akabinde okuyan her öğrenci , sağlığımızı ema-
net ettiğimiz her doktor , şifa bekleyen her hasta , havada ,karada ve denizde güvende hisset-
tiğimiz her anın mimarı güvenlik güçleri ,özgürce dilini konuşabilen , dinini yaşayabilen ,ırkı sor-
gulanmadan benimsenen her kişi, dalgalanan bayrak altında , fikri ve vicdanı hür her insan
Sunduğun bu fırsat ile şartlardan ve daha nicesinden dolayı sana ve yanında olup müca-
delene ortak olan her bir emektara minnettardır .Sen o güzel ,sükun içindeki uykunda ebediye-
te ve hasretle sana kavuşmayı beklediğimiz güne dek devam et .Söz ,emanetin emanetimizdir.
Vedanın bir yılında daha bize kazandırdığın ,saymaya ne zamanımın ne de kelimelerimin yete-
meyeceği nice kıymet , Varlığımın her zerresinde olduğun ve bu gururla ve seni tanıma şansı ile
yaşamama verdiğin fırsat ve daha nicesi için minnet ve şükran üstüne olsun benim biricik Ata’m.

Simge GÜNDEÇ

41

BÜYÜKÇİĞLİ ANADOLU LİSESİ

GEÇMİŞ BENİMLE

Geriye dönüp baktığımda ben ve benden ibaret anılarım. Geçmiş kaplum-
bağanın sırtındaki ev gibi benim de aklımda. Yaşadıklarım, yaşanmışlıklarım...
Vakti zamanında gönlüme, gözüme, benliğime sinmiş insanlar, zihnim-
deki fotoğraflarda canlı kalıntılar. Güneşin her gün doğmakta ve batmakta
sakınca görmediği gibi benim de hatırlamaya alışmış olduğum insanlar var.
Yıllar önce, lisede okurken yeni bir edebiyat öğretmeni gelmiş-
ti okulumuza. Orta yaşlı, olgun görünen bir öğretmen... Kendisi-
nin üçüncü görev yeriydi ve belliydi nicedir gördüklerinin onu pişirdiği. Dersimize ilk kez gir-
diği günü hatırlıyorum, etkisi hemen sarmıştı benliğimi, “istediğim öğretmen tipi” diye.
Vakit geçiyordu, derslerini de severek dinlediğim insan annem, babam gibi yakın ol-
muştu bana. Hocamla edebi tartışmalara girer, üstatların şiirlerini büyük bir şevkle okurdum.
Sıradan bir okul gününde bir gün derste bizden bir hikâ-
ye yazmamızı istedi. Şaşırmadım değil doğrusu, evet, edebi-
yat öğretmeniydi ama şimdiye kadar bizden bu türde bir ça-
lışma istememişti. Önümüzde birer tane boş kâğıt, zihnimden
kalemime, kalemimden kâğıda dökülmek isteyen onlarca düşün-
ce vardı. İsyana hazır, tek bir hareketi bekleyen insanlar gibi...
Birkaç gün sonra elinde bir hediye paketi ile geldi. Sınıf-
ta hiç beklemediğim bir anda adımı açıkladı. Hocamın o an göz-
lerinde gördüğüm sevinç ışıklarının sıcaklığı sardı benliğimi.
İşte ne olduysa o günden sonra oldu. Borçluyum evet,
ona borçluyum. Eğer o beni keşfedip çıkarmasaydı dünyam-
dan, ben yine yuvarlanıyor olacaktım kendi dehlizlerimde.
Ve şimdi sevilen, sayılan bir yazar olmak için ,edebiyat dünyasında gele-
cek kuşaklara iz bırakabilmek için yerimi hazırlıyorsam her şey onun sayesinde.

Züleyha YILMAZ

42

BÜYÜKÇİĞLİ ANADOLU LİSESİ

BİR AKREP BİR YELKOVAN

Öylece oturmuşum bir banka Dilara DEĞER
Yaslamışım sırtımı yanlızlığa
Hayat hızla akıp geçiyor
Yalnızca izliyorum.

Kaldırıyorum başımı göğe;
Ne kadar hür kuşlar.
Çeviriyorum başımı önüme;
Ne kadar tutsak insanlar.

Bir akrep, bir yelkovan
Götürüyor zamanı bizden
Ve bir ömür, geçip giden.

Birkez dön bak dünyaya
Yerleştir çehrene bir gülümseme
Minnettar kal bu güne
Zaman bu insanı kendine tutsak eden.

Bir bakmışsın yedisindesin,
Bir bakmışsın yetmişinde.
Ardında buruk bir hüzün
Geçip giden anlara pişmanlıklarla.

Bir akrep, bir yelkovan
Götürüyor zamanı bizden
Ve bir ömür kalır ardında
Solup giden.

43

BÜYÜKÇİĞLİ ANADOLU LİSESİ

İSTANBUL GEZİSİ

Çok yakın zamanda İstanbul’a yolculuk yaptık. İlk önce Yeditepe Üniversitesi’ne gel-
dik. Üniversite gerçekten çok büyüktü ve doğal bir ortamdaydı. Etrafta ağaçlar, çiçekler
çok fazlaydı. Bence orada okuyan kişiler bu yönden çok şanslılar. Biraz etrafı dolaştık-
tan sonra üniversiteyi tanıtmak için bir kişi geldi. Üniversite hem doğayla iç içe, hem de
öğrencilerin sosyal olması için çok fazla imkânları var. Spor faaliyetleri, sanatsal etkin-
likler ve daha birçok şey. Buradan en son birkaç sınıf gezip ayrıldık. Otobüsle teleferi-
ğin olduğu yere doğru yola çıktık. Teleferikle Pierre Loti Tepesine çıktık. Teleferiğe bin-
diğimizde gördüğümüz manzara çok güzeldi. En çok göze çarpan deniz manzarasıyla,
bütün İstanbul ayağımızda gibiydi. Pierre Loti’ye çıktığımızda biraz yağmur yağıyordu.
Yağmurun altında o güzel manzarayı görmek harika bir şeydi. Etrafta biraz gezindikten sonra aşağı-
ya yürüyerek indik. Burdan sonra birinci günümüzün en son durağı olan 1453 Panaroma isimli yere
geldik. İçeri girdiğimde böyle gerçekçi bir manzarayla karşılaşacağımı düşünmemiştim. İstanbul’un
fethinde ordaymışım o zamanlara gitmişim gibi hissettim. Etrafı gezdikten sonra artık otele gittik.

Gezimizin ikinci günü erkenden kalktık. Biraz uzun süren araba yolculuğundan sonra Dolma-
bahçe Sarayı’nın olduğu yere geldik. Orası da bayağı büyük bir yerdi. Sarayın içi çok etkileyiciydi.
Her şey düzenli ve simetrikti. Mustafa Kemal Atatürk’ün kaldığı odaya girdiğimde tüylerim diken
diken oldu. Gerçekten çok beğendim. Buradan sonra Sultanahmet’e gittik. Buradaki tarihi yerler
birbirine çok yakındı, gezmemiz kolay oldu. Sırayla Yerebatan Sarnıcı, Sultan Ahmet Camii, Aya-
sofya ve Topkapı Sarayı’nı gezdik. Bunlar arasında en çok ilgimi çeken yer Yerebatan Sarnıcı oldu.
İçerisi karanlıktı, yalnızca turuncu ışıklar vardı. İçerisinde çok sayıda sütunlar vardı. Gayet güzel
bir yerdi. Daha sonra Gülhane Parkı’na gittik. Gülhane Parkı’nın içinde olan bir müzeyi gezdik.
Parkın etrafını da gezdikten sonra Boğaz turuna çıktık. Teknede geçirdiğimiz zaman çok güzeldi.
Şarkılar falan açılmıştı çok eğlenceli geçti. Biz tekne turundayken rehberimiz bize etrafı da tanıttı.

İstanbul gezisinin en sevdiğim zamanlarından biri bu tur zamanıydı. Turumuz bittikten son-
ra Beyoğlu’nda indik. Burada bize serbest zaman verildi. Biraz gezdikten sonra otobüsle Ga-
lata Kulesi’ne geldik. Galata Kulesi’nin uzaktan görünüşü bile harikaydı. Yakından daha da
güzeldi. Galata Kulesi’nin tepesine çıktığımızda İstanbul’un her yerini gördük. Buradaki man-
zara ayrı bir güzeldi. En beğendiğim yerlerden birisi de burasıydı. Aşağıya indikten sonra İstiklal
Caddesi’ni gezdik. Orada gezmek de çok güzeldi, kalabalık bir yerdi. Bu caddenin sonuna gel-
diğimizde Taksim Meydan’ındaki heykelin orada buluştuk ve İzmir’e dönmek üzere yola çıktık.

Banu AKBAŞ
44

BÜYÜKÇİĞLİ ANADOLU LİSESİ

İNATLA

Sonbaharda dökülen yaprak
Baharda açan çiçeklere inat yağan yağmur
Kışın soğuk havaya inat kaldırımdaki o minik çiçek
Yazın hiç gece olmayacakmış gibi parlayan güneş
Geceyi ayla aydınlatmak
Gündüzü bulutla kapatmak gibi
Her şey olması gerektiği gibi belki de
Ama hep inatla

Melek Ceren KARAÇİVİ

45

BÜYÜKÇİĞLİ ANADOLU LİSESİ

KAFE-I ÂŞIK KÜLTÜR ODASI PROJESI

Bir milletin varlığının en önemli göstergesi olan dilin işlenmesinde sa-
natçılar önemli bir yere sahiptirler. Dil ile yapılan sanat faaliyeti ola-
rak tanımladığımız edebiyat sanatımızın geçmişine baktığımızda söz-
lü edebiyatımızı ve onun da temelinde saz şairlerimizi görmekteyiz.

Türk tarihinin en eski dönemlerinden beri var oldukları bilinen ve Türk-
lerin sosyal yaşantılarının içerisinde kıymetli yere sahip olan saz şâirlerinin
Türk dünyasının farklı bölgelerinde ozan, baksı adlarıyla var olduğu, Türkle-
rin İslam inancını kabulünden sonra da İslâmî özellikler kazanarak 16.yy.dan
sonra “âşık” adı verilen saz şairleri tarafından sürdürüldüğü bilinmektedir.
Âşıklar(saz şairleri), anlatılarında Türk dilinin özelliklerinin en doğal halini ihtiva eden zengin bir
dil kullanırlar. Âşıklar, toplum fertleriyle kahvehane veya köy odaları gibi geleneksel kültür mekân-
larında bir araya gelerek âşık edebiyatının halkın geçmişten günümüze yaşantısını, duygularını ve
hayata bakışını içerisinde barındıran zengin kültürün eşsiz örneklerini; güzellemeleri, koçaklamaları,
taşlamaları, ağıtları; her biri halkın yaşam örnekleri ve çıkarılması gereken dersler bulunan, öğre-
tici, duygulu hikâyeleri dinleyicileriyle buluştururlar. Bu sayede toplumu oluşturan aynı dili konu-
şan fertler arasında bir arı misali özler taşırlar.Kendilerine kulak veren herkese söz zenginliği,kültür
zenginliği katarlar. Birlik beraberliği artırıcı bir tutumla halkın arasında yaşarlar. Her biri yaşayan
birer kültür hazinesidirler. Kültür mirasını sözlü gelenek çerçevesinde usta-çırak ilişkisi içerisinde
çağlar boyunca kendilerinden sonra gelenlere aktaran âşıklar değişen sosyal şartlar içerisinde ge-
leneğin devamını sağlama uğraşı içerisindedirler. Sosyal yaşam şartlarının farklılaşmasıyla gençler
geleneğin temsilcileriyle bir araya gelememektedir. Yüzyıllar boyunca âşık-toplum buluşmalarıyla
günümüze ulaşmış olan âşıklık geleneği artık gençler arasında hak ettiği ilgiyi görememektedir.
Kafe-i Âşık Kültür Odası Projesi’yle geçmişten bugüne kültürümüzde çok değerli bir yere
sahip olan âşıklık geleneğinin usta-çırak ilişkisi içerisinde devam ettiği, genellikle köy odaları ve
kahvehanelerde âşık-toplum buluşmalarıyla çağları aşıp günümüze kadar ulaştığı olgusundan
hareketle sözlü geleneğin bir parçası olan âşıklık kültürünün genç kuşaklara aktarılmasında de-
ğişen sosyal şartlar ekseninde ancak geleneğin İzmir’de yaşayan temsilcileri ile gençleri buluş-
turulmasıyla devamının sağlanabileceğini düşünerek okul binamızda oluşturduğumuz, modern
yaşam ve geleneksel kültür bütünlüğü zemininde planlayarak tasarladığımız “Kafe-i Âşık” kül-
tür odamızda âşıklarımız ile gençlerimizi bir araya getirerek gençlerin İzmir’de yaşayan âşık-

lık geleneği ile ilgili bilinç düzeylerinin artırmayı ve geleneğin gençlere aktarılmasını amaçladık.

46

BÜYÜKÇİĞLİ ANADOLU LİSESİ
Âşıklık geleneğinde önemli yere sahip olan köy odaları ve âşık kahvelerinden esinlenerek oku-
lumuzun bir köşesinde “Kafe-i Âşık Kültür Odası” adlı bir saz şairliği faaliyet odası oluşturduk. Öğ-
rencileri aralıklı olarak iki defa bu mekânda İzmir’de âşıklık geleneğinin temsilcileri ile buluşturduk.
Gençlerin İzmir’de yaşayan âşıklık geleneği ile ilgili bilinç düzeylerinin artırılmasında ve gele-
neğin gençlere aktarılmasında modern yaşam ve geleneksel kültür bütünlüğü zemininde planlaya-
rak tasarladığımız “Kafe-i Âşık” kültür odası projesi uygulama sürecinde şu sonuçlar gözlenmiştir:

Kafe-i Âşık kültür odasındaki âşık-genç buluşmaları sonrası gençlerin zengin âşık kültürü-
nü daha iyi tanıdıkları, sevdikleri ve içlerinde kültürün diğer temsilcilerini tanıma isteği oluştur-
dukları görülmüştür. Gençlerin yaşadıkları şehir olan İzmir’de âşıklık geleneğinin birçok temsil-
ci olduğunu fark etmeleriyle birlikte bu kültüre olan bağlılıklarının daha da pekiştiği görülmüştür.
Âşıklık geleneğinin çok değerli bir dil zenginliğini içerisinde barındırdığını, anlatılan hikâyeler ve
okunan şiirler vesilesiyle daha da iyi kavramışlardır. Âşıklık geleneğinin sadece sözle değil içeri-
sinde mûsıkînin de yer aldığı eşsiz bir sanat faaliyeti olduğunu gözlemlemişlerdir. Gençler, içeri-
sinde yaşadıkları toplumun sesi, sunağı olan saz şairlerinin toplum içerisindeki yerini ve önemi-
ni daha iyi fark etmişlerdir. Her biri değerli birer söz üstadı olan saz şairlerinin nasıl bir gelenek
içerisinde usta-çırak ilişkisi adı verilen bir gelenekle yetiştiklerini âşıkların anlattıklarıyla daha
iyi kavramışlardır. Gençlerin, âşıklık geleneğini daha da iyi benimsemiş geleneğin gelecek ku-
şaklara aktarılması için zihin yorarak çözümler üretme gayreti içerisine girdikleri görülmüştür.

Geleneğin temsilcilerini bilgisayar ortamında da araştırmaya, gerek video-
larını izleyerek gerek sosyal medyada daha sık takip etmeye başlamışlardır.

Türklerin yaşadığı her coğrafyada saz şairliğinin var olduğunu ve bu geleneğin tarihin eski dönem-
lerinden aktarılarak bu günlere ulaşan sözlü bir edebiyat geleneği olduğunu daha iyi kavramışlardır.

Kafe-i Âşık Kültür Odası’ndaki âşık-genç buluşmaları sayesinde gençler; bâde içmek, rüya

47

BÜYÜKÇİĞLİ ANADOLU LİSESİ
sonrası saz çalmaya başlamak gibi âşık edebiyatı ritüellerini âşıklara sordukları sorularla daha iyi
analiz etme imkânı bulmuşlardır.

Gençler âşıklarla yaptıkları söyleşiler sonrasında günümüzdeki âşıkların sorunlarının ve ihtiyaç-
larının farkına varmış sosyal sorumlulukları daha da artmıştır.

Güzelleme, koçaklama, taşlama, ağıt gibi halk edebiyatı şiir türlerini âşık dilinden dinleyerek
daha çok sevmişler ve benimsemişlerdir.

Gençler, dîvan söyleme, hikâye anlatma, şiir söyleme gibi icra usullerini gözlemleyerek tanıma
imkânı bulmuşlardır.

Dudakdeğmez, serbest muamma, âşık atışması gibi eğlenceli hüner gösterilerini tanıma ve izle-
meyerek âşıklık geleneğinin bazı özelliklerini tanımışlardır.

Modern yaşam ve geleneksel kültür bütünlüğü zemininde planlayarak tasarladığımız “Kafe-i
Âşık” kültür odasında yaptığımız çalışmalarla amaçlara büyük oranda ulaşılmıştır.

Necati ÖZCAN

48

9/B SINIFINDAN YALNIZLIK ÇEŞİTLEMELERİ

Ben bir kavak ağacıyım 9/B
Ne etrafımda koşanım var,
Ne de gölgemde duranım

Ben bir kavak ağacıyım
Tek hüznüm yalnızlığımdır,yalnızlığım

ASUDE ŞIK

Yalnızlık,kalabalık bir şehrin susması gibidir.
Onlar susarken sen konuşursun.

Yalnızlık insanın bedeninde değil ,ruhundadır.
NİSA NUR ATEŞ

Nakarat da anlamsız kalmış bir söz gibi
Issız bir adada bir kum tanesi gibi

Zamansızdır yalnızlığın hissedilmesi
Limanda kıyıya vurmuş bir kayık gibi

RABİA USLU
Yalnızlık bir denize benzer.
Sen onu sesini duyarsın,o seni duymaz.
Sen cümlelere konuşursun ,o seni anlamaz.
Etrafta kimse yoktur, ama ruhu kalabalıktır.

YUNUS EMRE UYGUR

Yalnızlık bir misafir değildir ki
Geldiğinde kalkıp gitsin ,gidemez
Eğer giderse ,giderken senden de bir şeyler götürür
O giden bir şeyler belki sen belki de sendeki sen

BURÇİN EROL

Herkesin kendi yalnızlığı vardır.
Orada doğar, orada büyür
Bazen o boşlukta kaybolur.
Yalnızlık;
İnsanla yaşar, insanla ölür
BUSE UÇAN

BÜYÜKÇİĞLİ ANADOLU LİSESİ

TARİHTE İLK PHOTOSHOP

Dünyanın en eski tapınaklarından biri olarak Ayasofya Camii içinde çok ilginç
hikâyeler barındırmaktadır. Duvarlarını süsleyen mozaikleri özellikle Hıristiyan
âlemi için çok değerlidir. Bu mozaiklerden Zoe Mozaği’nin öyküsü eminim hepi-
mizi çok etkileyecek Şöyle ki; İlk bakıldığında diğer tasvirlerden pek farkı yok gibi
görülse de yapılan araştırmalar öyle olmadığını göstermektedir. Mozaikteki impa-
rator tasvirinin 3 kez değiştirilmiş olduğu.
Evet, yanlış okumadınız imparatoriçe Zoe
üç evlilik yapmış bu kişiler sırasıyla Bizans
imparatoru olmuşlar. Her evliliğinden sonra mozaikte sadece
baş kısmı değiştirilerek ilk photoshop yapılmıştır. Bence bun-
dan daha ilginç olanı ise imparatoriçenin kendisine hiç do-
kunmamışolmasıdır. Sanırım kadın 1045 yıllarda da aynıydı.
Eşler giderek yaşlansa da Zoe hep genç kalmayı başarmıştır.
Burada anlattığım öyküyü kitaplardan değil bir İstanbul ge-
zisi sırasında rehberden dinlemiştim. Tabiî ki kitap okumak
her şeyden değerlidir. Gezmenin tadı da bir başkadır. Genç-
ler sizlere tavsiyem okuyun gezin merak edin ve öğrenin…

ARTEMİSİN SIRRI
Efes şirince gezisine katılanlar Selçuk’taki müzenin ne

kadar etkileyici eserleri barındırdığını bilirler. Öyle bir müze
ki ülkemizin en büyük değerlerinden birisidir. UNESCO dün-
ya miras listesinde bulunan Efes in en önemli eserleri bura-
da sergilenmektedir. Bu arada buradaki hikâyeye geçmeden
önce yolunuz düşerse ki bence illaki düşürün Burdur müze-
si de antik dönemi en iyi yansıtan müzelerden biri olduğunu
düşünüyorum. Neyse gelelim hikâyemize ki olay ilkçağda Hı-
ristiyanlığın Roma da kabul edilmesinden sonra hala pagan
dinine( Roma halkının eski dini ) inananların olduğu Efes şehrinde geçiyor. Pagan inancına göre Ar-
temis bereketin bolluğun simgelerindendir ve koskoca tapınak zamanında onun adına yaptırılmıştır.

Müzedeki Artemis heykeli hiç bozulmamış ve kırılmamış şekilde sergilenmekte Tabii insanın ak-
lına bir sürü soru geliyor birçok heykelin baş kısmı varken birçoğu kırılmışken o nasıl sapa sağlam
yüzyıllarca yerin altında kaldı. Sorunun yanıtı çok etkileyici ve ne yazık ki günümüz dünyasında
hala bir sorun olarak karşımızda açıklayayım; Dönemin kötü imparatoru Domitianus şiddete eği-
limli biriydi ve özellikle Hıristiyanlık inancında olmayanları öldürüyor onların taptığı tanrıları bir bir
kırdırıyordu. İşte olay tam da burada başlıyor düşünün başka bir dine inanıyorsunuz ve kral siz-
den o dine ait tapınakları yıkmanızı istiyor daha kötüsü kendi dinine inanmanızı istiyor. Siz ölece-
ğinizi bile bile Artemis heykelini hiç kırmadan yerin altına gömüyorsunuz. Bunu ilk dinlediğimde
duygudaşlık kurarak o insanların duygularını hissetmeye çalıştım. Yaşadıkları korkuyu ama baş-
ta da söylediğim gibi yıl 2019 ve hiçbir şey değişmedi. Dünyada yapılan savaşların birçoğu din
üzerinden yapılmakta insanlar sadece karşı taraftakinin dinini benimsemediği için öldürülmektedir.

İşte tarih bilmenin yararı burada da ortaya çıkmakta. Tari-
hi bilip geçmişten dersler çıkarılsaydı belki dünya çok daha güzel bir yer olabilir-
di. Gençler yukarıda da belirttiğim gibi okuyun gezin öğrenin ve hep merak edin…

Emine PARLAK

50


Click to View FlipBook Version