Baharın gelmesiyle birlikte doğada daha fazla yürüyüş yaparız. Annemle ormanda yürüyüş yapmak, benim için büyük ve önemli bir deneyimdir. Kuş seslerini dinlemek, ağaçların yaprakları arasında rüzgârın hışırtısını duymak, beni huzurlu kılar. Doğanın içinde olmak, benim kendimi özgür ve mutlu hissetmemi sağlar. Baharın gelmesi, yeni başlangıçların habercisidir. Yeni deneyimler ve güzelliklerle dolu bir dünya beni bekler. Otizmli olabilirim, ancak baharın renkli dünyasında kendimi ifade eder ve yaşamın güzelliklerini keşfederim. Bahar, benim için sadece bir mevsim değil, aynı zamanda iç dünyamdaki renkleri yansıttığım büyülü bir zaman dilimidir, keşfederim, öğrenirim sosyalleşirim kısacası hayatın içinde var olurum. Sizlerden farklı deneyimlesekte sizlerle aynıyız. Herkes kadar farklı herkes kadar aynıyız Sonuç olarak yazımızda otizmin bir engel olmadığını hayatı öğrendikçe verilen eğitimlerle sosyal ve iletişim becerilerinin kazandırılmasıyla bizden farklı frekanslarda düşünen bu özel beyinlerin hayatın içinde var olacaklarını ve hayatın güzelliklerinin farkına varabileceklerini anlatmaya çalıştık kimsenin ötekileştirilmediği özel çocuklarımızın dışlanmadan keşfedilmeye çalışılacağı bir dünyada yaşamak dileğiyle. Kaynakçalarımız: Sue Adams benim otizimli arkadaşım Eğiten kitap Otizm Spektrum Bozukluğu Ve Sosyal Beceri Öğretimi BİRAZ YER AÇARMISINIZ? NORMALLER İÇİN KİTAP: OTİZM – Nevin Eracar, Vildan Onur Esinlendiğimiz filmler: Yağmur adam Rain men Her çocuk özeldir Amir Kahn 51
Türk edebiyatının önemli isimlerinden biri olan Tevfik Fikret, eserleriyle ve düşünceleriyle Türk edebiyatında derin izler bırakmış önemli ve büyük bir şairdir. 1867 yılında İstanbul'da doğan Tevfik Fikret, döneminin önde gelen edebiyatçılarından biri olmuş ve edebi mirasının yanı sıra eğitimci kimliğiyle de tanınmıştır. Yazımızda, Tevfik Fikret'in hayatı, edebi kişiliği ve eserleriyle ilgili önemli noktalara değineceğiz. Eğitim öğretim ve kariyeri: Tevfik Fikret, iyi bir eğitim almıştır. Önce Galatasaray Lisesinde eğitim görmüş, ardından Fransa'ya giderek orada da Avrupa ve batı kültürü ile eğitim almıştır. Eğitimine yabancı diller ve felsefe çalışmaları ekleyerek geniş bir kültürel birikim edinmiştir. Bu sayede döneminin birçok önemli dergisine yazma imkânı bulmuştur. Türk şiirindeki geleneksel yapıya karşı yeni bir dil ve anlatım arayışı içerisine girmiş ve Doğu ile Batı kültürünü eserlerinde sentezleyen ender şairlerden birisi olmuştur. Edebi Kişiliği ve Eserleri: Tevfik Fikret, edebi kişiliğiyle dönemine damga vuran bir şair olmuştur. Şiirlerinde Batı edebiyatından etkilenmiş ve farklı bir üslup sergilemiştir. Şiirlerinde milli ve sosyal konulara, insanın iç dünyasına yoğun bir şekilde eğilmiştir. Tevfik Fikret'in şiirlerinde dönemin toplumsal meseleleri, vatan sevgisi ve adalet arayışı önemli temalar arasında yer almıştır. Tevfik Fikret'in en bilinen eserleri: Rübab-ı Şikeste: İnsana ve doğaya dair konuları dönemin yazın üslubuyla harmanlamış bir eserdir. Haluk’un defteri: Tevfik Fikret'in, mühendislik tahsili yapmak üzere 1909 yılında İskoçya'ya gönderdiği oğlu Haluk için kaleme aldığı bir kısım manzumeler ile daha başka şiirlerini bir araya getirdiği eseridir. Döneminin siyasi ve sosyal olaylarını anlattığı tarihi kadim ve daha nice eseri ile serveti fünun döneminin ve Türk edebiyatının unutulmayacak şairleri arasına girmiştir. Eğitimci Kimliği: Tevfik Fikret, sadece bir şair olarak değil aynı zamanda eğitimci kimliğiyle de önemli bir rol oynamıştır. Eğitim alanında Türk edebiyatına ve diline özen göstermiş, gençlerin kültürel gelişimine katkıda bulunmuştur. Fatih Sultan Mehmet İlkokulu'nu kurarak Türkçe eğitiminin gelişmesine ve milli bir eğitim anlayışının oluşmasına katkı sağlamıştır. Bir dönem Galatasaray lisesinde Fransızca ve Türkçe derslerine girerek kendisi gibi genç şair ve yazarların gelişimini desteklemiştir. Sonuç: Tevfik Fikret, Türk edebiyatının önde gelen şairlerinden biridir ve "Servet-i Fünun" edebiyatının önemli temsilcilerindendir. Eserleriyle, dil ve üslup anlayışındaki yenilikçi yaklaşımıyla döneminin ötesine geçmiş ve edebiyat dünyasında önemli bir yer edinmiştir. Aynı zamanda eğitimci kimliğiyle de Türk eğitim sisteminin gelişimine katkıda bulunmuştur. Tevfik Fikret, Türk edebiyatına katkılarıyla ve ilham veren kişiliğiyle her zaman hatırlanacak büyük bir şair olarak anılmaya devam edecektir. Kaynakçalar: Tevfik Fikret –Devir-Şahsiyet-Eser- Kenan Akyüz: Modern Türk Edebiyatının Ana Çizgileri 52Tevfik Fikret: Türk Edebiyatının İlham Veren Öğretici ve Yenilikçi Şairi Muhittin Can Silsüpür
Edebiyat, insanların bilgi ve duygularını aktarmak için kullandığı en güçlü araçlardan biridir. Bu güçlü aracın, çocukların hayal gücünü beslemede ve bilgi dağarcıklarının gelişmesinde çok önemli bir rolü vardır. Edebiyatın içerisinde yer alan masallar, hikâyeler ve çocuk kitapları, çocukların ruh dünyasını zenginleştirirken aynı zamanda onları hayata hazırlar ve hayat tecrübesi sunar. Bu makalede, edebiyatın çocuklar üzerindeki olumlu etkilerini ve çocuklara sunduğu dünyayı hep birlikte keşfedeceğiz. 1. Hayal Gücünü Geliştirme: Çocuklar, doğuştan gelen bir hayal gücüne sahiptir ve edebiyat, bu hayal gücünü beslemeye ve geliştirmeye yardımcı olarak çocukların düş gücünü zenginleştirir. Masallar ve hikâyeler, fantastik karakterler, büyülü diyarlar ve mucizelerle doludur. Bu öyküler, çocukların hayal dünyalarını canlı tutarak yaratıcılıklarını destekler ve onların farklı düşünme yeteneklerini güçlendirerek büyüdüklerinde olasılıklı kombinasyonlu ve çok boyutlu düşünerek hayata farklı açılardan bakma yeteneği kazandırır. 2. Duygusal Gelişim ve Empati: Edebiyat, çocukların duygusal gelişimini destekler ve empati yeteneklerini geliştirir. Kitaplardaki karakterlerin yaşadığı duygusal deneyimler, çocuklara başkalarının duygularını anlama ve onlarla bağ kurma fırsatı sunar. Çocuklar, kitaplardaki karakterlerin sevinçlerini, kederlerini ve zorluklarını yaşayarak onlarla özdeşim kurarlar ve büyüdüklerinde insanlara karşı önyargısız, daha duyarlı insanlar olarak empati kurma yetenekleri gelişir. 3. Dil ve Sözcük Dağarcığının Gelişimi: Edebiyat, çocukların dil ve sözcük dağarcığının gelişimine büyük katkı sağlar. Okudukları hikâyeler, masal kitapları farklı kelimeleri, ifadeleri ve cümle yapılarını keşfetmelerine yardımcı olur. Aynı zamanda kitaplardaki farklı dil türleri, çocukların dil becerilerini zenginleştirir ve onların yazma ve konuşma yeteneklerini geliştirir ve bu sayede okuduğunu anlayan, etkili iletişim kurabilen insanlar olmalarına katkı sağlar. 4. Değerler ve Ahlaki Dersler: Masallar ve çocuk kitapları, değerli ahlaki dersler ve öğretiler içerir. Karakterlerin doğruluk, dürüstlük, yardımseverlik ve arkadaşlık gibi değerleri sergilemesi, çocukların bu değerleri anlamasına ve benimsemesine yardımcı olur. Edebiyat, çocuklara etik değerleri öğretir ve gelecekte yardımsever ve önyargısız insanlar olmalarına olanak sunar. 53Edebiyat ve Çocuk Muhittin Can Silsüpür
5. Bilgi Edinme ve Dünya Görüşünü Genişletme: Çocuklar, okudukları hikâyeler ve kitaplar aracılığıyla farklı kültürleri, coğrafyaları ve tarihleri keşfederek dünya görüşlerini genişletirler. Edebiyat, onlara bilgi edinme fırsatı sunar ve dünyayı daha derinlemesine anlamalarına yardımcı olur. Farklı konular hakkında kitaplar okumak, çocukların öğrenme isteğini artırır ve bilgilere ulaşarak analiz eden düşünen, keşfeden insanlar olmalarına olanak sağlanır. Sonuç: Edebiyat, çocukların hayatında önemli bir yer tutar. Masallar, hikayeler ve çocuk kitapları, çocukların hayal gücünü besler, empati yeteneklerini geliştirir, dil becerilerini zenginleştirir ve değerli ahlaki dersler sunar. Aynı zamanda, edebiyat çocukların dünya görüşünü genişletir ve bilgi edinme isteğini artırır. Bu nedenle, çocukların edebiyatla erken yaşta tanıştırılması ve kitaplara yönlendirilmesi, onların gelişimine olumlu katkılarda bulunur ve onları yaşam boyu sürecek bir okuma alışkanlığına yönlendirir. Edebiyatın büyülü dünyası, çocukları daha bilinçli, meraklı ve duyarlı bireyler olarak yetiştirmeye yardımcı olur ve okudukları kitaplar ile hem çocuklar hayata hazırlanırken hem de daha bilinçli nesiller yetişmeye zemin sağlanmış olur. Bu yüzden çocuk edebiyatı bilim dalı olarak araştırılmalı ve bu alanda araştırma yapan bilim adamları ile geleceğimizin teminatı olan çocuklara daha iyi bir dünya hazırlanmalı daha nitelikli eserler ortaya çıkması desteklenmelidir. Kaynakçalar F Temizyürek - Türk Dili Dergisi, Çocuk ve İlk Gençlik Edebiyatı Özel …, 2014 - tdk.gov.tr Y Arikan, AÖİ SAMUR - Çocuk Edebiyat ve Dil Eğitimi Dergisi, 2020 - dergipark.org.tr M Aykaç - 2011 - kitaplar.ankara.edu.tr Ş ŞİMŞEK, F BULUT - 2022 - books.google.com Ö Otmar, A Erdem - Değerler eğitimi dergisi, 2019 - dergipark.org.tr 54
Türk edebiyatının önde gelen yazarlarından biri olan Yaşar Kemal, eserleriyle Türk kültürüne ve edebiyatına derin bir miras bırakmış büyük bir romancıdır. 1923 yılında Osmaniye’de dünyaya gelen Yaşar Kemal, hayatını bir Anadolu'nun zenginliklerini doğasını tanımakla geçirmiş, bu deneyimlerini edebi eserlerine yansıtmıştır. Yazımızda Türk edebiyatının önemli yazarlarından olan Yaşar Kemal'i anlatacağız. Hayatı ve Anadolu'yla olan bağı: Yaşar Kemal, doğduğu köyden hareketle Anadolu'nun zengin coğrafyasının içinde büyüdü. Anadolu'nun zorlu coğrafi şartları, insanların hayat mücadelesi ve gelenekleri, onun edebiyat dünyasına girişine ilham kaynağı oldu. İlkokulu köyünde tamamladıktan sonra öğrenimini yarıda bırakan Yaşar Kemal, 1940'lı yıllarda İstanbul'a göç etti ve çeşitli işlerde çalıştı. Edebi Kariyeri ve Ünü: Yaşar Kemal, edebiyat dünyasına 1940 larda yayınladığı şiir, deneme ve öykülerle giriş yaptı, ancak en büyük başarılarını romanlarıyla elde etti. Yazarın en büyük eseri tam 32 yılda yazdığı "İnce Memed" , 1955 yılında yayımlandı ve Türk edebiyatında büyük bir etki yarattı ve birkaç seri halinde yayınlandı. İnce Memed, Anadolu'nun zorlu yaşam şartlarında ayakta kalmaya çalışan bir gencin hikâyesini anlatırken aynı zamanda sosyal adaletsizliklere, toplumsal sorunlara dikkat çekti. Bu eseri, Türk edebiyatının modernleşmesine katkıda bulunan önemli eserler arasında yer alır. Bu eseri sonrasında Teneke, Ölmez Otu ve diğer romanları takip etmiştir Türk edebiyatının en uzun soluklu yazarlarından biridir 2013 yılına kadar eser üretmeye devam etmiştir ve 2015 yılında vefat etmiştir. Doğa ve İnsan Bağlantısı: Yaşar Kemal'in eserlerinde doğa ve insan arasındaki ilişki büyük bir öneme sahiptir. Doğanın güzellikleri, zorluk ve mücadeleleri insanların duygu ve düşüncelerini etkilerken aynı zamanda karakterlerin iç dünyalarını şekillendirir. Yaşar Kemal'in romanlarında doğal unsurlarla insanların iç dünyası arasında güçlü bir etkileşim söz konusudur. Anadolu'nun doğasının şiirsel bir dille anlatılması, okuyucuları eşsiz bir yolculuğa çıkarır ve eserlerine büyülü bir atmosfer katar ve eser kahramanlarının ölümsüzlüğüne ve günümüze değin etki bırakmasına neden olur. Anadolu Kültürünün Mirasçısı: Yaşar Kemal, edebiyatındaki derinliği ve zenginliğiyle Türk edebiyatının önemli isimlerinden biri olarak kabul edilir. Eserleri, Türk kültürünün derinlerine inerek halk hikâyelerinden, geleneklerden, mitlerden esinlenir. Yaşar Kemal'in romanlarında, Anadolu insanının karakteri, ruhu ve günlük yaşamı canlı bir şekilde betimlenir. Onun eserleri, Türk edebiyatının önemli bir mirasını oluşturur ve Türk kültürünün gelecek kuşaklara aktarılmasında önemli bir rol oynar. Sonuç: Yaşar Kemal, Anadolu'nun eşsiz doğasının ve kültürel zenginliğinin büyülü bir anlatıcısıdır. Romanları, okuyucuyu Anadolu'nun mistik atmosferine çekerken aynı zamanda toplumsal sorunlara, insanın iç dünyasına ve adaletsizliklere de ayna tutar. Yaşar Kemal'in edebi mirası, Türk edebiyatının vazgeçilmez bir parçası olmuş ve ölümsüz bir hikâyeci olarak hatırlanmaya devam edecektir. Onun eserleri, okurlara Anadolu'nun zenginliğini ve insanlık değerlerini tanıtmaya devam edecek ve gelecek kuşaklara ilham vermeye devam edecektir. 55Yaşar Kemal: Anadolu'nun Efsanesi Muhittin Can Silsüpür - Cuma Ali Can
“Yanlış anlamazsan sana bu konuda naçizane tek bir tavsiyem olacak, madem durumunu düzeltmek istiyorsun çevrendekiler ile elindekilerini paylaşmaya başla bir an önce. Beslemediğin kaynağı büyütemezsin” dedi davudi sesi ile. Sinirlenmeye başlamıştım ama belli etmemeye çalışıyordum. Bana kalırsa oldukça poker surattım ama tabii tam emin olamadım durumdan, zira göğsümden başlayan ateş sanki az sonra yolunu tamamlayacak da ağzımdan üzerine püskürüverecekti. Göğüs kafesimdeki ejderhalar uçmaya başlamıştı yine, zaten kaç gündür epey bilenmişlerdi. Efendim kendisi olmuş bitmiş, sanki büyük bir adammış da akıl veriyor. Ben paylaşırsam her şey yoluna girecekmiş! Ya tamam hukukumuz var da, hep varsın da, var oğlu var da… Yani… Rahmetli annem geldi o an aklıma bir yandan da gülesim geldi, yo yo aynı şekilde saçma nasihatler verdiği için değil, bize sık sık “dam üstünde saksağan vur beline kazmayı” dediği için. Saksağanlara el salladım elimdeki kutuları ve poşetleri düşürmemeye çabalayarak ve peşinden ayrılmadım. Muhakkak bugün Kapaklı’ya yetişmemiz gerekiyormuş. Arkadaşlarının arasında Godot olarak anılan Sinan; Karaağaç İlkokulu’nun öğretmenine söz vermişti ne olursa olsun tüm malzemeler bugünyola çıkacak ve 23 Nisan’a yetişecekti. Köy okulunun mevcut iki sınıfındaki tüm çocuklar için kurduğu hayallerin yıkılmasına asla izin veremezdi, çok uğraşmıştı. Maddi durumunun iyi olmadığını bildiği pek çok arkadaşı bile elinden geleni yapmış, bu son listeyi hep birlikte tamamlamayı başarmışlardı. Acıtasyon ya da lafebeliği yapmayı da hiç mi hiç sevmezdi o, bunu bilirler, sağ olsunlar desteklerini esirgemezlerdi. İyilik ve güzelliğe giden yolda bunlara gerek yoktu, bilakis gerçeklerin kendisi zaten bunun için kâfiydi. Bazı insanlar bunları nasıl göremiyor bir bunu anlamazdı. Herkes ve her şey hakkında ağlanan, durumu ve şartları kötüleyip aksi için hiç çabalamayan insanların çabasızlığını anlamazdı. Kimseye göle maya çalın demiyordu ama deniz kıyısından toplanıp denize tekrar atılabilecekdünya kadar denizyıldızının da olduğu aşikârdı. Bir tane bile atsalar ve bunun ne manaya geldiğini hissedebilseler emindi ki kimseye dil dökmesi gerekmeyecekti. Ama sorun değildi… Çabasını da aynı bankaya yatırmaktan son derece mutluydu, eksiden hep bir şeyler için çekmek için kapısına geldiği bankaya. Şimdi oranın sıkı müdavimi Ceyhun’du ve bu iri yarı, yaşı geçkin ama kalbi daha çocuk dostu da peşine takılmıştı. Takmak zorunda kalmıştı. Bir bu kadar malzemeyi derleyip toplayıp tek başına taşıyamazdı, ikincisi artık onu da bankadan hep çekenden çıkartıp yatıranların arasına sokmasının zamanı gelmiş de geçiyordu. Kızamıyordu ona, kötü birisi değildi, özü temizdi kirli olan yaşadıklarıydı belki… Kimse kirli ya da sevgisiz doğmazdı bu dünyaya, hepimizi ilk nefeste ağlatan tek dert sadece annemizden kopmaktı muhtemelen. Sonrası hep öğrenilmiş ağlamalardı Sinan’a göre. Ama kızını kaybettiğinde çok ağladı, Allah’ın bildiğini kullardan saklamasının bir anlamı yoktu. İlk birkaç gün nerelere sığacağını, nasıl nefesalacağını hatta tabiri caiz ise elini kolunu nereye koyacağını bile bilemedi. Bir inanç kalesinin içine hapsetti kendisini, inancın onu hafifletmesi için çok çabaladı. Hiç düşünmek istemedi, neden diye sormak, nasıl diye ağlamak istemedi. Biliyordu acısı hafiflemeyecek kadar ağırdı. Hatta o kadar ağırdı ki sonunda kendisi de hastanelik oldu, bir iki hafta psikolojik tedavi gördü. Eve dönüş mü zordu yoksa oradan tekrar insan gibi çıkabilmek hatırlamıyor artık. Bir gün kızını çok özlediğinde dayanamadı ve son aylarını geçirdikleri hastaneye gitti yine, aynı koğuşa. Kızının yatağında başka bir çocuk yatıyordu, kendi oturduğu sandalyedeyse onun gibi başka bir ebeveyn vardı. Dalgın dalgın onları izledi uzun süre, “Birine mi bakmıştınız?” “Yok hayır. Özür dilerim sizi rahatsız etmedim umarım. Ben yakınlarda kızımı kaybettim de, ve ve … ” “Başınız sağ olsun, ne diyeceğimi bilemedim. Demek siz de yürüdünüz bu yolda. Ben… Ben bilmiyorum, biz iyiyiz galiba, doktorlar iyi gidiyor diyor. Sanki acıları bir nebze azaldı, yüzü bir tık daha eskisi gibi… ” “Yanlış anlamazsanız oğlunuz ile biraz sohbet edebilir miyim?” “Tabii… Mutlu oluruz, biz Ankara’dan geldik buraya pek gelenimiz gidenimiz de yok. İnsan içinde insana hasret bir hal” Sinan Umut’la bir süre sohbet etti, onun sararmış solgun yüzünde, koluna takılı olan serumda, belki halsizliğinde kendi kızını gördü. Gülenay’ını. Son nefesine kadar gülümsemeye çalışmaktan hiç vazgeçmeyen biricik ay parçasını. Yıllarca beklediği ve aynı hızla kaybettiği parçasını. Sonra diğer çocukları da sohbet etti. Hatta o gün hem eskiden tanıdığı birlikte refakatçilik yaptığı birkaç ebeveyn ile hem de koğuşa yeni yatışyapmış hasta yakınları ile de lafladı. Gözüne çarpan eksiklikleri, çocukların arzularını ve yapılması gerekenleri tamamlama ihtiyacı duydu gayrı ihtiyari, kendisine engel olamadı. Aslında kelimenin belki tam anlamı ile yanlarında olmak istedi. Ve böyle başladı hikâyesi. Evine döndüğünde ekli olduğu Whatsapp gruplarındaki tüm arkadaşlarına aynı soruyu sordu: 56Godot Sabriye Baytak
57“Kızımın yattığı hastanede, yatmaya devam eden bazı çocuk yıldızları toplayıp denize atacağım, var mısınız? Kendisinin bir tahayyül edemeyeceği bir hızda ve sayıda geri dönüş aldı. Hastaneden çocukların kendisinden istediği şeyleri ve gözlemlediği bazı ihtiyaçları not almıştı, hemen bir liste oluşturdu. O liste üzerinde iş bölümü yaparak çalıştılar ve üç gün sonra hastaneye tekrar gitti. Sohbet ettiği Umut ona o güne kadar hiç deneyimlemediği çok daha büyük bir umudu aşılamıştı. Tanımadığın insanları da sevebilme, onlar tarafından sevilme ve paylaşıp mutlu olabilme umudunu. Bazen hüznü, bazen sevinci, bazen sağlığı ve hatta bazen kayıpları bile paylaşmayı. Acıyla girilen, daha büyük bir acı ile çıkılan kapının gerçekte gönül kapısına varan yolunu keşfetti. Dostları ile birlikte başka hastanelere de gitmeye başladılar, başka çocuklar, başka listeler. Gözleri gülen her yeni çocukta kalbi de güldü, kızının yanına giden her çocuk ile birlikte ona sevgisini yolladı. Birbirlerini bulmaları ve hiç yalnız bırakmamaları için dua etti. Bir gün Özge’nin: “Dostum aklıma ne geldi, bu aralar sosyal medyada çok denk geliyor ve okuyorum da ister misin biraz rotamızı hastanelerden okullara çevirelim?” önerisi ile okullara ulaşmaya başladılar. Özge’nin konuya dair yarasını hissetmiş ama çok üzerine gitmemişti, nasılsa bir gün anlatır diye düşünmüştü. Hayat ona hiçbir şey öğretmediyse, insanın en çok yaralı olduğu yerden şifa dağıtmaya meyilli olduğunu öğretmişti. Başkalarını da yaralayarak yalnızlığını azaltmaya çalışanlar da yok değildi ama onlardan hep uzak dururdu. Okul mecrası da Sinan için büyüleyici olmuştu. Gerek bizzat çocukların kendileri, hayata tutunmadaki doğal motivasyon ve enerjileri gerekse birer mum olmuş etrafına ışık saçmaya çabalayan idealist öğretmenlerin iradeleri onu da içine almış ve bir çelik kadar güçlü kılmıştı. Yıkılmış ve yerle yeksan olmuş Sinan’dan eser yoktu artık, bir amaç uğruna düştüğü bu yol ondan bir rehber yaratmıştı. Kendisi gibi bir dönem kaybolanlarla birlikte yol alıyor, yol gösteriyordu. Bu çalışmalar sırasında bir banka kurdu gayrı resmi, dostlarını da müşterisi yaptı. İsteyen ona sevgisini, emeğini, gecesini, gündüzünü, bazen imkânlarını, bazen maddi gücünü, bazen moral motivasyonunu yatırıyor, ihtiyacı olansa gelip ihtiyacını çekiyordu. Gerektiği kadarı veriliyor, aşırıya kaçılmıyor ama bir dönem karşı taraftan banka için bir miktar çalışması rica ediliyordu. Gönüllü kuruculardan başka pek çok sağlam müşteri de, aslında çekmeye gelen ihtiyaç sahiplerinden oluşmuştu. Bankayla bir tanışan bir daha kopamıyordu. Hisseli Harikalar Bankası herkese kapısını açıyor ve herkese neşe saçıyordu. Ondan kopması ne mümkündü? Godot Sinan, Ceyhun’un çok eski bir dostuydu, ta üniversiteden ama herkes gibi onların da mezuniyetten sonra bağları kopmuştu. Bir yaşamak telaşı herkesin eteklerine yapışmış, hepsini bambaşka yönlere savurmuştu. Uzun bir süre sonra Godot’un kızını bir hastalıktan kaybettiğini sonraysa bu acıdan mütevellit yuvasının da yıkıldığını duymuştu. Üzülmüştü elbette, kolay mıydı evlat acısı? Kendisi hiç evlenmedi, hiç baba olmadı. Ona göre değildi bir ömrü bir aileye adamak ve tüm idealleri bu yapıya hapsetmek ya da onun uğruna feda etmek. Kadıköy’de karşılaştıkları o gün, Ceyhun’un yine dibi gördüğü zamanlardandı, dünyaya sığmadığı. Tıpkı eski günlerdeki gibi oturup bir iki bira içmek ve uzun uzun laflamak açıkçası çok iyi gelmişti. Eskiden de değişik adamdı bu Godot şimdi hepten bir tuhaflaşmıştı. Delilik ile dâhilik arasında bir yerde kaybolduğuna kanaat getirdi. Yüzündeyse huzurlu, fazla huzurlu bir ifade vardı, insana iyi geliyordu. Sağ olsun ilerleyen günlerde kendisine çok destek oldu, bir sözün iki etmedi, her yardım istediğinde yanında o bitti. Kimse ona dönüp bakmazken bile sözlerine itimat etti, sorgulamadı, yargılamadı. Ama ya Allah aşkına, aklı başına kim “Hisseli Harikalar Bankası” diye bir şeyin varlığına inanabilir, üstelik bundan övgü ile bahsedebilirdi ki? Bugün de onu peşine takmış, “Sen bankamızın en kıdemli müşterilerinden Adem oğlu Ceyhun, bugün kar payı dağıtma çalışmalarımızda görevlisin” demişti. Ağlasın mı gülsün mü bilememiş ama yine de peşine düşmüştü, hakkını ödeyemezdi. Kendisi o güne kadar şahit olmasa da ortak dostlardan Godot’un yaptıklarını çok dinlemişti, etkilenmemek imkânsızdı ama o bu işlerin adamı değildi. Niye olsundu? Biter miydi insan evladının derdi, ona mı güvenip yaşıyorlardı, bu kadar sevgisiz ve kötü bir dünyada birilerine iyilik yapıyor olmak pembe dizi izleyip kısa bir süre keyiflenmekten başka neydi ki? Herkes başının çaresine bakacaktı arkadaş! Madem bu kadar kötüydüler, tüketici ve virüs gibi yaygın üstelik hasta edici. O zaman çekeceklerdi… Karaağaç Köyü aslında İstanbul’a ışık mesafesinde bir yer değil ama iki yerleşim yeri arasındaki fark gece ve gündüz kadar keskin. İstanbul’dan pek çıkmamış Ceyhun için bu çok şaşırtıcı bir görüntü oldu. Kendisini sürekli okuduğu o romanlardan birisinin içindeymiş gibi hissetti, karanlık ve puslu bir köyün içine düşmüşlerdi. Sanki az sonra cebindeki yedi rubleyle kahvaltılık ve vodka almaya giderken köh köh öksüren, tütün içmekten bıyığı sararmış demiryolu işçisi Nikolayevich’le karşılaşacaklardı. Okulun kapısına vardıklarında arabayı park ettiği gibi kendisini dışarı attı, yorulmuştu. Ne hali varsa görsündü Sinan Bey. Daha ne olduğunu anlamadan birkaç dakika sonra çevresini büyük bir çocuk ordusu sardı, köye inat yaşam dolu seslerle kuşandı. Hepsi bir yana koşuyor, ona sürekli bir şeyler soruyor, bazıları ise sarılıyordu. Bir çocuk tarafından en son ne zaman öpüldü hatta hiç öpüldü mü hatırlayamadı. İçine bir neşe dolmaya başladı, neşe demek hafif mi kaldı sanki? Bildiğin mutluluğa benzer bir his, hafifleme hali. Öğretmen geldi sonra yanına, ayaküstü kısa bir sohbet ettiler, dinlediklerine çok şaşırdı. Sinan ve onunla birlikte kırmızı Bayraklarla donatılmış sınıfa girerken, savaştan dönmüş ve gururla zafer tagının altından geçen kahraman kumandandı artık. Büyük bir savaş vermiş, başarılı olmuş, hiç pes etmemiş, azimle çalışmış ve şimdi kendisine sevgi ve minnet ile el uzatan bu çocukların sevinçlerini hak etmişti. Tebaasını selamlıyordu. Çocukların ihtiyaç duydukları malzemelere kavuşmasını hep birlikte kutlayacak, eğlenecek, gülecek, doya doya sarılacak ve yarınlara ümitle bakacaklardı. Duvardaki panoya takıldı gözleri, sözleri hatırlar gibi oldu, hatta melodisini bile… “Hayat sevince güzel, sevince tüm şarkılar, bir kuşu kelebeği, bir taşı okşa yeter” • Hikayeye ilham veren ve ona yaşamı, emeği ile katkı veren değerli oyuncu Alper Türedi’ye ithafendir.
"Damlardaki kar, saçaklardaki buz, Kanı kaynayan suya dar geliyor. Haberin var mı? Oluklardan Akan su sesinde bahar geliyor. Duy güneyden estiğini rüzgarın; Göreceksin neler olacak yarın. Yuvada çırpınan yavru kuşların Uçmak hevesinde bahar geliyor. " (Cahit Sıtkı Tarancı, Bahar Geliyor)